Yorum
İnsanlık Krizinden Pandemiye Esed Rejimi Ekrem Mete  
Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan COVID-19 salgını, çağımızın tanımlanan en büyük küresel sağlık krizi haline geldi. Ülkeler virüsü kontrol altına alabilme adına, seyahat kısıtlamaları getirmek, vatandaşlarını karantinaya almak, test yapmak, ilaç ve aşı geliştirmek, uluslararası toplantıları iptal etmek ve okulları geçici olarak kapatmak gibi tedbirlerle virüsle savaşmaya devam ediyor. Devletler, ‘Koronavirüs laboratuvarda mı üretildi? sorusuna yanıt aramaya devam ederken yıllardır “insani kriz üreten” Esed rejimi, saldırını artırmaya devam ediyor. Avrupa ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gibi gelişmiş ülkelerde, ekonomik ve toplumsal yaşamı sınırlayarak virüsün yayılımını durdurmaya çalışken Suriye rejimi de kontrol ettiği alanlarda çeşitli kısıtlamalara gitti. Rejim, salgın nedeniyle göstermelikte olsa sınırlarını kapattığını ve vilayetler arasında ulaşımı yasakladığını duyurdu. Okulları ve restoranları kapattı. Sokağa çıkma yasağı ilan ederek kamu kuruluşlarına saat ve çalışan sınırlaması getirdi.[1] Toplu taşımayı durdurdu. Bazı tutukluları tahliye etti. 13 Nisan’da yapılacak parlamento seçimlerini önce 20 Mayıs’a daha sonra 19 Haziran’a erteledi.[2] Dünya bu salgın ve etkileriyle mücadeleye odaklanırken,  Esed rejimi koronavirüs ile mücadele de dünyayı kandırmaya devam ediyor. Rejimin sınırlarını kapattığını duyurmasına rağmen binlerce İran, Irak ve Lübnanlı Şii, Şam’daki Seyyide Zeynep türbesini ziyaret ediyor. Bölgeden gelen görüntülerde türbenin duvarlarında öldürülen İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin resmi görülüyor. Orada bulunanlar duvardaki resmi öpüyor. Bu noktada binlerce kişinin virüsün yayılımını sağladığını söylemek mümkün. Tüm dünyada uygulanan sosyal mesafe gibi kuralları hiçe sayan kalabalıkların aynı zamanda ülkede rahat bir şekilde seyahat etmesi, rejimin dünya kamuoyunu kandırdığının en net göstergesidir. Rejimin yıllardır okulları ve hastaneleri hedef alarak kan gölüne çevirdiği ülkede, eğitim ve sağlık sistemi de durma noktasına gelmiştir. 3 milyon Suriyeli çocuğun mülteci olarak ülkelerini terk etmek zorunda kaldığı ve öğretmenlerin öldürüldüğü ya da ülkenin başka bölgelerine kaçmak zorunda bırakıldığı dikkate alındığında rejimin kapattığını iddia ettiği okullarda uzun süredir zaten eğitim yapılmadığı bilinmektedir. Siyasal ve ekonomi sistemi neredeyse tamamen İran ve Rusya’ya bağlı rejimin sağlık sistemi de bu iki devlete bel bağlamış durumda. Salgının İran’da kontrolden çıkması ve vaka sayılarının hızlı bir şekilde arttığı dönemde Suriye’de görev yapmış üst düzey İranlı generallerin ve siyasilerin koronavirüsten ölmesi akıllara salgının Esed’in kurmaylarına sıçrama durumunu akıllara getiriyor. Sahadan gelen bilgilere göre, medyaya sürekli demeç veren üst düzey rejim askerlerinin son dönemde ortalıkta görülmemesi rejimin ordudaki vakaları gizlediği yönünde yorumlanıyor. Ayrıca İranlı milislerin rejim bölgelerinde koronavirüsün yayılmasına neden olduğu belirtiliyor. Irak sınırındaki El Kaim sınır kapısı üzerinden günde binlerce kişi kontrolsüz bir şekilde ülkeye giriş çıkış yapıyor. Bu bağlamda Iraklı yetkililer Suriye’den ülkelerine dönen hacıların bazılarının koronavirüs test sonuçlarının pozitif çıktığını açıkladı. –“Esed rejimi, koronavirüs vakalarını saklayarak insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor” Rejimin Sağlık Bakanı Nizar Yazıcı, 22 Mart’ta ilk vakayı açıkladı.[3] Daha sonraki süreçte ülkede 164 vakanın 68’inin iyileştiği 6 kişinin ise öldüğü belirtildi.[4] Sağlık sistemi çökmüş, sağlık personelinin yarısından fazlası zorla göçe tabi tutulan bir ülkede, iç savaş sırasında çok sayıda hastanenin de yıkıldığı göz önüne alındığında koronavirüs, Suriye için daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Yıllardır çocuk yaşlı demeden kimyasal silah kullanarak bölge halkını katleden Suriye rejimi, koronavirüs vaka verilerini saklayarak da insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor. Koronavirüs vaka sayısını gizlemekle suçlanan ve virüsün çıkış kaynağı olan Çin, Suriye’ye 2 koli sağlık ekipmanı göndermişti.[5] Rejim neredeyse tamamen İran’dan ve Rusya’dan gönderilecek sağlık yardıma bel bağlamış durumda. Rusya’nın Şam Büyükelçisi Aleksander Yefimov, koronavirüse karşı koymak için işbirliği konusunda rejime destek vereceklerini açıkladı.[6] İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de Şam’da Esed ile görüşmesinde koronavirüsle mücadelede rejimin yanında olduğunu belirtti. Ancak Çin, Rusya ve İran dünya kamuoyunda koronavirüse karşı etkin mücadele etmemekle ve verileri gizlemekle suçlanırken rejime destek açıklamalarının bu küresel sağlık krizinin aşılmasında bir karşılığı yok. Öte yandan son günlerde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), koronavirüsün yayılmasının önlenmesi için rejim ile ortak çalışmalar yürütüyor. Bu kapsamda Şam, Halep, Humus, Deyr ez Zor, Lazkiye ile Kamışlı’da birlikte karantina birimleri oluşturuluyor.[7] Bu bölgelere de test kitleri sağlanıyor. Rejim halkın mevcut sağlık ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi ve ülkede hijyen koşullarının da çok kötü olması salgının uzun vadede ülke geneline yayılacağını gösteriyor. Koronavirüs testi yapacak az sayıda tıbbi personel olması ve ülkede tıbbi laboratuvarın yok denilecek kadar az olması sebebiyle kimyasal silah üretilen merkezlerin virüs araştırması amacıyla kullanılacağı belirtiliyor. Ülkede 2011’den beri yaptırımlar ve ambargolar olmasına rağmen kontrol ettiği birçok bölgede kimyasal silah tesisi kuran ve kendi vatandaşları üzerinde bu silahları test eden Esed rejimi, ilaç ve tıbbi malzeme üretimi konusunda dünyadan “insani” yardım bekliyor. [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52107218 [2]  https://www.indyturk.com/node/175601/d%C3%BCnya/suriyede-se%C3%A7imler-koronavir%C3%BCs-y%C3%BCz%C3%BCnden-bir-kere-daha-ertelendi [3] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/esed-rejimi-ilk-koronavirus-vakasini-acikladi/1775287 [4] https://en.wikipedia.org/wiki/Template:COVID-19_pandemic_data [5] https://www.cnnturk.com/dunya/cinden-suriyeye-iki-kolilik-koronavirus-yardimi-tartisma-konusu-oldu [6] https://sana.sy/tr/?p=207273 [7] https://www.who.int/news-room/feature-stories/detail/who-continues-to-support-the-fight-against-coronavirus-in-syria
Suriye’de Türkmen Siyaseti: İstifalar, İhtilaflar ve Sorunlar Kutluhan Görücü  
Suriye Türkmenlerinin çatı örgütlenmesi olan Suriye Türkmen Meclisi (STM) başkanı Muhammed Vecih Cuma’nın istifa etmesi, Suriye Türkmenlerini ve Türkmen siyasetini yeniden bir cenderenin içine soktu. Şubat 2018’de 4. Olağan Genel Kurul toplantısında ilk kez başkanlığa seçilen Cuma, geçtiğimiz yıl yapılan genel kurulda yeniden başkan seçildikten bir süre sonra istifa ederek başkanlık makamından ayrıldı. Vecih Cuma’nın yerine henüz bir başkan seçilemedi. Ayrıca mevcut meclis üyeliklerinin düşürülmesini isteyen parti ve sivil toplum kuruluşları bulunuyor. Süreç giderek karmaşık bir hal alırken, Türkmen siyaseti oldukça sancılı bir dönemin kapılarını aramanın da ötesine geçti. Peki bu duruma nasıl gelindi? Tarihi Çobanbey Kongresi Suriye Türkmen Meclisi, 24 Kasım’da 5. Olağan Genel Kurul toplantısını gerçekleştirerek geçmiş dönemde de meclis başkanlığı görevini yürüten Muhammed Vecih Cuma’yı yeniden meclis başkanlığına seçti. İlklere sahne olan kongrede, Vecih Cuma ikinci kez meclis başkanlığına seçilen ilk başkan olurken, kongrenin Halep’e bağlı Çobanbey kasabasında gerçekleştirilmesi de bir ilk olarak kayda geçti. Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı Abdurrahman Mustafa ve SMDK Başkanı Enes el Abde’nin katılım sağladığı kongreye, Türkiye’den de Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran katıldı.[1] Bu açıdan da yıllar sonra ilk kez Türkiye’den Dışişleri Bakan Yardımcısı seviyesinde bir isim, Suriye topraklarına girerek bir siyasi faaliyete katılmış oldu. Kongreye Nasıl Gidildi ve Sonuçları Ne Oldu? 8 Temmuz 2019’da kamuoyuyla paylaşılan yeni meclis tüzüğü[2]ne göre meclis çatısı altında faaliyet gösteren siyasi partiler kongrelerini Suriye’de gerçekleştirmesini zorunlu hale gelmişti. Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi, Suriye Türkmen Kitle Partisi, Suriye Türkmen Kalkınma (Nahda) Partisi ve Suriye Türkmen Milli Vefa Partisi’nin kongrelerini Çobanbey’de gerçekleştirmesinin ardından meclis başkanlığı seçimlerine geçilmişti. 5. Olağan Genel Kurul, Barış Pınarı Harekatı’nın başlamasıyla ertelendi. Bu nedenle 24 Kasım’a sarkan toplantı yeni meclis tüzüğü doğrultusunda Halep’e bağlı Çobanbey beldesinde gerçekleştirildi. Yaklaşık 500 delegenin katılım sağladığı toplantıda, delegeler meclis üyelerini, meclis üyeleri de meclis başkanını seçti. Tek aday olan Vecih Cuma, bağımsız üye olarak yeniden meclis başkanlığına seçilmiş oldu. Kongre sonucunda 34 bağımsız, 16’ı da partili isim meclis üyeliğine seçildi. Bağımsız üyelerin %35’i Halep’ten, %26’sı Hama-Humus-İdlib’ten, %21’i Lazkiye-Tartus’tan, %12’si Golan-Şam’dan ve %2’si de Rakka eyaletlerinden seçildi. Partili üyelerde ise Milli Hareket Partisi 6 meclis üyesiyle, 4’er üye ile Kalkınma Partisi ve Kitle Partisi, 2 üye ile de Vefa Partisi meclis bünyesinde kendisine yer buldu. 25 Ağustos 2019’da[3]  kurulan ve Humus’luların  çoğunlukta olduğu Vefa Partisi, Türkmen Meclisi’nde yer aldı. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı Harekatı bölgelerinde yaşayanlar ve Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Humus kökenli Türkmenlerin oluşturduğu parti, aslında Türkiye’nin bölgedeki varlığının ne derece hayati öneme sahip olduğunun da bir göstergesi olarak karşımızda duruyor.[4] Kendi şehirlerinde olmasa da göç ettikleri bölgelerde yaşayan Türkmenler, siyasi faaliyetlere başlarken Barış Pınarı Harekatı (BPH) ile PKK/YPG’den kurtarılan Tel Abyad & Resulayn Türkmenlerine de öncü rol oynamış oluyor. Nitekim BPH ile özgürleştirilen Tel Abyad & Hamam Türkmen bölgesinde Türkmen nüfusun mukim olduğu biliniyor.[5] Yakın bir dönemde bölge Türkmenlerinin de siyasi ve kültürel alanlarda örgütlenerek Türkmen Meclisi içerisinde Rakka Türkmenlerini daha güçlü bir şekilde temsil edebileceğini öngörebiliriz. Vecih Cuma Dönemi Türkmen Siyaseti, İhtilaflar ve Kronik Sorunlar Yukarıda anlatılan kongre öncesi dönem, yaşanan gelişmeleri aktarmakta ancak yaşanan siyasi gelişmeleri ele almamaktaydı. Bu bölümde hem Vecih Cuma dönemi siyasete kısaca değinilecek hem de ihtilaf ve kronik sorunlar ele alınacaktır. Özellikle de kronik sorunlara dikkat çekilerek, mevcut durumun analizi ve pek tabii olarak izahı yapılmaya çalışılacaktır. Vecih Cuma, göreve geldiği Şubat 2018’den itibaren kısa sürede Türkmenler açısından önemli ve tartışmalı kararlara imza attı. Kasım 2018’de gerçekleştirilen Sancak Kongresi ile Temmuz 2019’da kamuoyuyla paylaşılan tüzük değişikliği ve yeni tüzük uyarınca Suriye’de faaliyet gösterme iradesi bu kararlardan bazılarıydı. Türkmen siyasetinin kronik sorunları, geçmiş ihtilaflar ve siyasi çekişmeler ise meclisin bagajı olarak Vecih Cuma döneminde de sürdü. Vecih Cuma’nın yaklaşık 2 yıllık yönetiminin en belirgin farklılığı ise faaliyetleri Suriye sahasında gerçekleştirme kararlılığıydı.[6] Esasen bugünü oluşturan siyasi gelişmeleri ve tabii olarak siyasi ihtilafları, Vecih Cuma döneminde gerçekleştirilen Sancak Kongresine kadar götürmek mümkündür. O dönemde seçilen sancağa ve kongrenin yapılış şekline gerçekleştirilen muhalefetten başlayan süreç, ilan edilen yeni tüzüğe karşı ve ardından gerçekleştirilen parti kongrelerinde de devam etti. Yeni tüzük gereği yapılan parti kongreleri neticesinde Vefa ve Milli Hareket partileri dışındaki Kitle ve Nahda partileri ikiye bölündü. Gerçekleştirilen 5. Olağan Genel Kurul sonrasında Milli Hareket Partisi Başkanı Ziyad Hasan ile Vecih Cuma arasındaki ihtilafta, yeni bir bölünmenin önünü açtı. Vecih Cuma taraftarı partililer, Ziyad Hasan’ın başkanlığını düşürerek, yeni bir yönetim tanzim etti. Bu durum da meclis bünyesindeki partiler arasındaki son bölünme olarak kayda girdi. Bunun yanında Ziyad Hasan ve bazı meclis üyelerinin meclis üyeliklerinin düşürülmesine kadar süreç devam etti. Gelişmeler boyunca Vecih Cuma’nın sahadaki askeri gruplarla olan ilişkisine de yansıyan süreç; Vecih Cuma’yı siyaset yapamaz, hatta Suriye sahasında faaliyet gösteremez hale getirdi. Nitekim tüzük gereği Suriye’de yapılması gereken meclis toplantısı, Gaziantep’te yapılmak durumunda kaldı. Sonunda da Vecih Cuma’nın istifasına neden oldu. Tarihsel Perspektif ve Kronik Sorunlar Yaşanan gelişmeleri anlamlandırmak ve bir bağlama oturtmak için Suriye’de Türkmen siyasetinin ne olduğunu kısaca da olsa hafızanın bir köşesinde tutmak gerekir. Bu nedenle aşağıdaki paragraflar bu ihtiyacı karşılamak ve kronik sorunları anlamlandırmak üzere yazılmıştır. Suriye savaşı başlayana kadar herhangi bir örgütlenmesi bulunmayan Suriye Türkmenleri, savaşa müteakip olarak örgütlenmeye başlamıştır. Siyasi, askeri ve kültürel alanlarda faaliyetlerde bulunma fırsatı yakalayan Türkmenler, ilk kurumlarını savaş şartları nedeniyle Türkiye’de oluşturmuştur. Bu noktada, 2011 yılını dahi başlangıç olarak kabul ettiğimizde, Türkmen siyasetinin henüz 9 yıllık bir tecrübeye sahip olduğunu çarpıcı bir gerçek olarak not etmek gerekir. Savaşın ilk yıllarından itibaren Türkmenlerin yaşadığı bölgelerin hedef haline gelmesi ve rejim unsurlarının Türkmenlere yönelik izlediği şiddetli askeri hamleler, Türkmen toplumunu göçe zorladı. Başta Halep ve Bayır-Bucak olmak üzere Humus, Şam gibi bölgelerden Türkmenler göç ederek, başta ve çoğunlukla Türkiye olmak üzere çevre ülkelere göç etmek durumunda bırakmıştır. Bu durum Türkmen nüfusun hem Suriye hem de Türkiye içerisinde tamamen dağılmasına yol açmıştır. Modern manada Suriye’de Türkmen siyasetinin halk ayaklanması ile başladığını ifade etmenin mümkün olduğu bir zeminde, Türkmenlerin siyaseten kat ettiği gelişim kayda değerdir. Ancak Suriye’nin dinamik seyri göz önüne alındığında mevcut durumun yeterli olduğunu ifade etmekte de güçtür. Bölgeselcilik, elitsizlik, kurumsallıktan uzaklık, finans eksikliği, ideolojik ayrılık, medya zayıflığı, eğitimli nüfusun yetersizliği, anadil sorunu, demografik dağınıklık ve uzaklık Türkmen siyasetinin başlıca sorunlarıdır. Bu sorunların aşılması adına kapsamlı bir program gerekirken en büyük önceliğin, kurumsallaşmaya, nepotizm ve bölgeselcilikle mücadeleye, Suriye’ye geri dönüşe ve eğitime verilmesi gerekliliği ortadadır. Yazının ana temasını oluşturan günümüz sorunlarını, Vecih Cuma dönemini ve yaşanan siyasi gelişmeleri anlamlandırmak adına bu tarihsel aralığı yeniden hatırlatmak ve önemini vurgulamak hayatidir. Nitekim bugün yaşanan sorunlar, bu tarihsel perspektiften beslenmektedir ve sorunun temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle, bahsi edilen sorunlar ortadan kaldırılmadan yeni meclis başkanı, yönetim, partiler veya üyelerin göreve gelmesinin herhangi bir katkısı olmayacaktır. Yukarıda siyaset kurumunu toparlamak adına belirtilen kapsamlı bir program ihtiyacı yadsınmaz bir gerçektir. Söz konusu programında ötesinde Türkmen siyasetinin hatta Suriye Türkmenlerinin bir toplum olarak kabul görmesi, öncelikle Türkmenlerin yeniden yapılandırılması ve teşkilatlandırılmasıyla gerçekleşebilir. [1] Dışişleri Bakan Yardımcısı Kıran: Türkmen davası daha da güçlenerek yoluna devam edecek, Anadolu Ajansı, 25 Kasım 2019, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/disisleri-bakan-yardimcisi-kiran-turkmen-davasi-daha-da-guclenerek-yoluna-devam-edecek/1655000 [2]Suriye Türkmen Meclisi’nden ‘vatana dönüş’ kararı, Haber7, 8 Temmuz 2019,  https://www.haber7.com/dunya/haber/2876632-suriye-turkmen-meclisinden-vatana-donus-karari [3] Suriye Türkmen Meclisi, Twitter, 25 Ağustos 2019, https://twitter.com/meclisturkmen/status/1165702940973240322?s=20 [4] Kutluhan Görücü, Suriye’de yeni anayasa süreci ve Türkmenler, Anadolu Ajansı, 7 Ekim 2019,  https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suriyede-yeni-anayasa-sureci-ve-turkmenler/1604532 [5] Ayrıntılı bilgi için bknz: Kutluhan Görücü, Tel Abyad ve Çevresindeki Türkmen Köy ve Yerleşimleri, 29 Kasım 2019, http://www.suriyegundemi.com/2019/11/29/tel-abyad-ve-cevresindeki-turkmen-koy-ve-yerlesimleri/ [6] Ayrıntılı bilgi için bknz: Can Acun & Kutluhan Görücü, Suriye Krizinde Göz Ardı Edilen Aktör: Türkmenler, 31 Aralık 2018, https://www.setav.org/perspektif-suriye-krizinde-goz-ardi-edilen-aktor-turkmenler/    
Rusya ve İran’ın sağlık tesislerini vurması İdlib’de Kovid-19’la mücadeleyi zorlaştırdı Can Acun  
SETA Dış Politikalar Araştırmacısı Acun, “İdlib bağlamında son askeri harekatlarda rejim, Rusya ve İran’ın 150’den fazla hastane ve polikliniği doğrudan vurduğunu biliyoruz.” dedi. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Dış Politikalar Araştırmacısı Can Acun, İdlib’deki ateşkesin geleceği, İran destekli yabancı terörist savaşçılar üzerinden ülkede Kovid-19 yayılması, terör örgütü YPG/PKK’nın eylemleri ve İsrail-İran-ABD-Rusya cephesinde yaşanan son gelişmeleri AA muhabirine değerlendirdi. Suriye sahasında askeri olarak son dönemdeki en önemli gelişmenin, rejimin Rusya ve İran’ın yardımıyla, İdlib’e yönelik başlattığı kapsamlı harekat olduğunu belirten Acun, Türkiye’nin bunu önlemeye için bölgedeki hareket tarzını değiştirmek durumunda kalarak, Bahar Kalkanı Harekatı ile müdahale ettiğini söyledi. Harekatta rejime insansız hava araçlarıyla ağır kayıplar verdirildiğini anımsatan Acun, “Türkiye ve Rusya’nın da İdlib sahasında karşı karşıya geldiğini gördük. Ancak nihayetinde taraflar, Moskova’da anlaşmaya vardılar.” dedi. Acun, rejimin, Rusya ve İran’ın desteğiyle İdlib’in tamamını ele geçirmeye yönelik bir strateji benimsediğini anımsatarak, “Ancak Türkiye attığı etkili adımlarla bunu engellemeyi başardı.” ifadelerine yer verdi. SETA uzmanı Acun, ateşkesin kalıcılığını ve tarafların ateşkesi bozma girişimlerini şu şeklide özetledi: “Anlaşmanın zeminine baktığımızda şu anda Türk ordusunun özellikle M4 hattı üzerinde Eriha’dan Cisir Eş Şuğur’a kadarki güzergahta özellikle kontrolü tamamen sağladı. Burada Türk ordusu, askeri tahkimatını arttırarak özellikle M4 üzerinde çeşitli askeri noktalar oluşturarak kontrolü sağlamaya çalışıyor ancak bu anlaşmaya karşı çıkan özellikle radikal yapılanmaların da çeşitli hamleler yaptığını anlaşmayı bozacak şekilde bir askeri eylemsellik içerisinde olduğunu görüyoruz. Bunu engellemeye yönelik Türkiye’nin attığı adımlar söz konusu. Rejimin anlaşmanın ruhuna aykırı bir şekilde zaman zaman ateşkesi bozarak muhalif bölgeleri bombalamaya çalıştığını görüyoruz. Bunlar küçük çaplı gerginlik oluştursa da temelde anlaşma şu ana kadar yürürlükte ve varlığını devam ettiriyor.” Ateşkes anlaşmasının büyük ölçüde uygulandığını dile getiren Acun, Türkiye’nin İdlib’de güvenli bölge inşa adımlarını şöyle aktardı: “İdlib’in geleceği açısından en azından İdlib’in kuzeyinde M4 ve M5 kuzeyinde sivillerin korunabileceği bir alan oluşturulmuş durumda. Türkiye’nin temel hareket tarzına baktığımızda artık sadece askeri noktalar üzerinden bölgede varlığını sürdürmekten ziyade tamamen bir alan hakimiyeti içerisine girmeye başladığını görüyoruz. Bu da İdlib’de orta vadede Türkiye’nin eliyle güvenli bölge oluşturulabilmesi anlamına geliyor.” YPG/PKK’nın temel stratejisi, istikrarı bozmak Acun, terör örgütü YPG/PKK’nın son dönemde yeni hareket tarzıyla özellikle Türkiye’nin kontrol ettiği bölgelere saldırı girişimi gerçekleştirdiğini, temel stratejisinin söz konusu bölgelerde istikrarı bozmaya çalışmak olduğunu vurguladı. Özellikle Barış Pınarı Harekatı bölgesine terör örgütü YPG/PKK unsurlarının zaman zaman saldırı girişimleri içerisinde olduğunu anımsatan Acun, bunların önlendiğini ifade etti. İsrail, Rusya’nın nüfuzu ile İran’ın varlığını törpülemeyi amaçlıyor Deyrizor’da El Bukemal ilçesinin kuzeyine kadar uzanan geniş alanda İran’a bağlı milis unsurların, Devrim Muhafızlarının, Kudüs güçlerinin varlığını arttırmaya çalıştığını dile getiren Acun, şöyle devam etti: “İran güçlerinin Halep’e kadar uzanan, İdlib’in güney bölgelerine kadar uzanan bir derinlikte Şam’a doğru, aşağıya doğru Kuneytra’ya kadar giden bir hatta hareketliliği varlığı devam ediyor. İran’ın da burada Devrim Muhafızları üzerinden yine Lübnan Hizbullahı’nın aktif bir şekilde hareketlilik içerisinde olduğunu biliyoruz. Bu, ciddi anlamda İsrail’i rahatsız ediyor. İsrail de zaman zaman bu bölgelere yönelik hava harekatı düzenleyerek İran’ın bölgedeki varlığını hedef alıyor. Tabii İsrail’in temelde yaptığı şey doğrudan İran’a bağlı güçleri vurmakla birlikte aynı zamanda Rusya üzerinden İran’ı bölgeden çıkarmaya yönelik bir denklemi hayata geçirebilmek.” Şii milisler rejimin kontrolündeki bölgelerde koronavirüsü yayıyor Acun, koronavirüsün İran destekli Şii milisler üzerinden Deyrizor’dan Suriye’ye girmesinin söz konusu olduğunu vurguladı. Lübnan üzerinden de kontrolsüz insan hareketleri ile virüsün Suriye’ye taşındığını belirten Acun, “Şii milis hareketliliğin yanı sıra Şii hacıların da yine Seyyide Zeyneb Türbesi gibi bölgeleri ziyaret etmesi ile birlikte virüs Suriye sahasında yayılmış durumda. Sağlık sistemi tamamen çökmüş durumda.” diye konuştu. Acun, test kitinin sınırlı sayıda olması nedeniyle hastalığın Suriye’deki boyutlarının henüz bilinmediğini kaydetti. Can Acun, şu değerlendirmeyi yaptı: “Türkiye’nin özellikle kurtarılmış bölgelerde yaptığı hastane yatırımları belli bir nebze durumu iyileştirmiş olsa da ülke genelinde ciddi sorunlar devam ediyor. Özellikle de İdlib bağlamında son askeri harekatlarda rejim, Rusya ve İran’ın 150’den fazla hastane ve polikliniği doğrudan vurduğunu biliyoruz. Bu da virüsle mücadele etmeyi gerçekten zorlaştıran bir durum oluşturdu.” Uluslararası toplumun ve Dünya Sağlık Örgütü’nün harekete geçmesinin gerektiğini vurgulayan Acun, muhaliflerin İdlib ve diğer bölgelerde sağlık anlamında desteklenmeye ihtiyaç duyduklarını söyledi. Acun, milyonlarca insanın kamplarda hayatını sürdürdüğünü, bu nedenle sosyal mesafe oluşturmasının mümkün olmadığını dile getirerek, “İnsanlar iç içe bu kamplarda yaşamak durumunda kalıyor.” dedi. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rusya-ve-iranin-saglik-tesislerini-vurmasi-idlibde-kovid-19la-mucadeleyi-zorlastirdi/1798326
Barış Pınarı Harekatı ve Rusya’nın Tavrı Mehmet Çağatay Güler  
Barış Pınarı Harekatı ve Rusya’nın Tavrı 7 Ekim günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşen telefon görüşmesi sonrası Beyaz Saray’dan “Türkiye, yakın zamanda Suriye’nin kuzeyine uzun süredir planladığı operasyon için harekete geçecek. ABD Silahlı Kuvvetleri, bu operasyonu desteklemeyecek ya da bu operasyona dâhil olmayacak.” açıklaması geldi. Bu açıklamanın ardından uzun süredir planlanan Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon “Barış Pınarı Harekâtı” adıyla başladı. Terör örgütü PKK gerek sosyal medya üzerinden gerekse sözde haber ajanslarıyla operasyon karşıtı bir propaganda başlattı. Yapılan bu bilgi dezenformasyonu arasında görülen gerçekler ise: TSK ve Türkiye’ye müzahir muhaliflerin hem karadan hem de havadan Resulayn ve Tel Abyad’dan harekatı başlattığı; ABD’nin güneye doğru çekilmeye başladığı; ABD’nin DAEŞ konusunda sorumluğu Türkiye’ye devrettiği (Uluslarası ilişkiler literatüründe Buck-Passing kavramı); PKK’nın bu durumu kabullenmediği ve bölgeden çekilmeyeceği; İran’ın operasyon konusunda Adana mutabakatını esas alarak Esed rejimini Türkiye ile çalışma denklemine sokmak istediği; İngiltere, Almanya ve Fransa başta olmak üzere AB’nin operasyondan endişe duydukları; İsrail’in operasyona kesinlikle karşı olduğu; NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygıları var. Korkunç terör saldırılarına maruz kaldı” sözleri dile destek verdiği; Rusya’nın ise bölgesel çıkarları göz önüne alarak operasyonu desteklediğidir. Nitekim bu destek, Barış Pınarı Harekatının başlamasından birkaç saat önce, Erdoğan ve Putin arasında gerçekleşen telefon görüşmesi kapsamında bir nevi doğrulandı, operasyonun Suriye’de barış ve istikrarın tesis edilmesine katkıda bulunacağı ve siyasi sürecin önünü açacağı değerlendirildi. Her iki ülkenin de, Suriye krizini ortak yönetme tecrübesine sahip olduklarını göz önüne aldığımızda, bu tercihin nedenleri daha da belirginleşmektedir. Afrin bu bağlamda gösterilebilecek en önemli örnekler arasında. Ek olarak, İdlib’de süregelen çatışmasızlık çabaları, Türkiye ve Rusya’nın Astana Barış Süreci kapsamında, en büyük kazanımları arasında yer alıyor. Bu kazanım her iki ülkenin Suriye özelinde ortak hareket edebilme kapasitelerini de artırdı. Ayrıca, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması iki ülkenin de önem verdiği hususlar arasında. Nihayetinde, geçmiş tecrübelere dayanarak Rusya’nın sahada Türkiye ile birlikte hareket etmesi, ABD’ye nazaran daha kolay olacak. Barış Koridoru ve yeni güvenlik doktrini  Türkiye için oluşturulacak olan Barış Koridoru’nun üç önemli unsuru var. İlk olarak, oluşturulacak güvenli bölgenin derinliği 32 km (20 mil) olması; ikincisi bu bölgenin kontrolünün tamamıyla Türkiye ve Türkiye’ye müzahir güçler tarafından sağlanması; üçüncüsü terör örgütü PKK / YPG unsurlarından arındırılan bu bölgelere Suriyeleri mültecilerin yerleştirilmesi. Jeopolitik olarak bakıldığında bölgede, Suriye’nin güneyine nazaran daha az enerji ve su kaynakları bulunmakta. Türkiye’nin sınır güvenliği, mühimmat sevkiyatı, ticaret rotası ve savaş gücü olarak M4 hattı ( Terör örgütünün tüm lojistik ihtiyaçları için kullandığı Suriye’nin kuzeyindeki karayolu) oldukça önemli. Bölgede kurulması planlanan defacto YPG devletinin önünün kesilmesi, bölgenin güvenliğinin ve istikrarının sağlanarak Türkiye’de yaşayan Suriyeli mültecilerin kendi vatan topraklarına yerleştirilmesi Türkiye’nin Barış Koridoru ile gerçekleştirmeyi hedeflediği temel hususlar. Türkiye yeni güvenlik doktrinine göre, 2016’dan bu yana terörle mücadelede daha aktif ve sorunu kaynağında çözen stratejileriler izliyor. Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirilen iki operasyon, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı, Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirilen Kararlılık Harekatı, Pençe 1-2-3 serisi, bu yeni güvenlik doktrini anlayışında icra edildi ve edilmeye devam ediyor. Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesi uyarınca tanınan kendini savunma hakkı kapsamında bu operasyonlar uluslararası hukuka uygundur. Nitekim bazı ülkeler bu operasyonlara karşı tavır sergilemiş olsalar da, Türkiye ile diyalog ve işbirliklerini korumuşlardır. Bazı ülkeler ise endişelerini çok düşük tonlarda dile getirmişlerdir. Yeni harekat sonrası aynı sonuçlar beklenmektedir. Bu bağlamda bakıldığında Rusya, Türkiye’nin ulusal güvenlik önceliklerini göz önüne alarak, bu bağlamda aleyhte tavır sergilememiştir. Güvenli Bölge oluşturma ve Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon ile ilgili daha önceki açıklamalara baktığımızda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in ortaya koyduğu Rusya’nın operasyona karşı olduğu iddiaları, Moskova’nın bu karara nasıl tepki vereceği ve Rusya-Türkiye ilişkilerin nasıl etkileneceği sorusunu gündeme getirmektedir. Bu bağlamda 9 Ekim günü gerçekleşen Putin-Erdoğan telefon görüşmesi ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Suriye’deki krizin başından beri Türkiye’nin sınır güvenliği ile ilgili meşru kaygılarını anlıyoruz” sözleri aslında operasyon sonrasında ilişkilerin olumsuz etkilenmesine neden olacak herhangi bir emare olmadığını göstermektedir. Türkiye-Rusya ilişkileri üzerine etkisi: Farklı senaryolar Fırat Kalkanı örneğine bakıldığında, harekat başladıktan bir süre sonra, Ankara ve Moskova’nın yakın askeri diyalogu kurduğunu ve Rus yetkililerin operasyona karşı negatif açıklama yapmadıklarını görmekteyiz. Zeytin Dalı Harekatı başladığında ise, Rusya Savunma Bakanlığı’nın, “Suriye’nin kuzeybatısındaki kriz durumu ve Türkiye’nin Kürtlere yönelik bir operasyon başlatması ABD’nin provokasyonlarından kaynaklanıyor. ABD’nin sorumsuz davranışları barışçıl çözüm sürecine zarar veriyor. ABD’nin kontrolsüz modern silah sevkiyatları Türkiye’yi operasyona itti” şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. Ağustos ayında gelen ve ertelenen operasyon kararı sonrası Rusya Devlet Haber Ajansı (TASS), Türkiye’nin oyalama girişimlerine müsamaha göstermemesi ve operasyona bir an önce başlaması gerektiğine dair, harekatı destekleyen bir haber yaptı. CNN ve Bloomberg’in ABD’nin çekilmesi sonrası Rusya’nın da kârlı çıkacağına yönelik yaptığı haberleri de göz önüne alırsak, Rusya’nın bu bağlamda harekata karşı bir tavır alması, bölgedeki çıkarları dikkate alındığında, oldukça düşük bir ihtimal. Barış Pınarı Harekatı sonrası Rusya’nın Suriye geleceğinde alacağı rol, üç farklı senaryo üzerinden incelenebilir: İlk senaryo ABD’nin bölgeden tamamıyla çekildiği senaryodur ki bu ihtimal Rusya’nın sonucunda en kazançlı çıkacağı ihtimaldir. Amerikan askerlerinin bölgeden topyekûn çekilmesi bölgede büyük bir güç boşluğu doğuracaktır. Rusya doğacak boşluğu doldurmaya aday bölgedeki en önemli aktörlerden biri. Zira bu bağlamda Rusya, bölgedeki müttefiki Esed rejimine de hareket alanı kazandırabilir, Suriye’nin güneyinden Deyrizor bölgesinden ABD’nin çekileceği bu alana girip ülkenin en önemli petrol ve doğalgaz kaynaklarının kontrolünü ele geçirebilir. Aynı zamanda Suriye’nin en önemli su potansiyeli olan Tabka Barajının da hâkimiyetini kazanabilir. Bu minvalde Rusya rejim üzerinden bölgenin en önemli doğal kaynaklarını kontrolü altına alabilir ve yaşanan enerji sıkıntısı çözebilir. Dolayısıyla bu denklem Rusya’nın en kazançlı çıkabileceği senaryodur. Ek olarak, Rusya sahadaki tercihler söz konusu olduğunda, Türkiye’yi ABD’ye tercih edecektir. Her iki ülkenin de, Suriye krizini ortak yönetme tecrübesine sahip olduklarını göz önüne aldığımızda, bu tercihin nedenleri daha da belirginleşmektedir. Afrin bu bağlamda gösterilebilecek en önemli örnekler arasında. Ek olarak, İdlib’de süregelen çatışmasızlık çabaları, Türkiye ve Rusya’nın Astana Barış Süreci kapsamında, en büyük kazanımları arasında yer alıyor. Bu kazanım her iki ülkenin Suriye özelinde ortak hareket edebilme kapasitelerini de artırdı. Ayrıca, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması iki ülkenin de önem verdiği hususlar arasında. Nihayetinde, geçmiş tecrübelere dayanarak Rusya’nın sahada Türkiye ile birlikte hareket etmesi, ABD’ye nazaran daha kolay olacak. İlerleyen süreçte, ABD bölgeden çıktığı takdirde, Rusya’nın Esed rejimine hâkimiyet alanı kazandırma çabası Türkiye açısından bir güvenlik riski oluşturabilir. Nitekim çekilme başlar başlamaz sahadan buna yönelik girişimler olduğu bilgisi gelmektedir. Güvenli bölgenin kurulduğu ve ABD askerlerinin çekildiği denklemde, Rusya oluşacak güç boşluğunu doldurmak ve rejim güçlerini de bu bölgeye angaje etmek isteyecektir. Ayrıca ABD’nin olmadığı denklemde Rusya, terör örgütü YPG unsurlarını kendi himayesi altına almak isteyebilir, nitekim bunun örnekleri sahada görüldü. Oluşturulacak güvenli bölgenin demografik yapısı, istikrarı ve kalkınması, kurulacak TSK gözlem noktalarının güvenliği ve geleceği, Türkiye açısından büyük önem arz eden hususlar. Harekat kararının, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle bilhassa da Rusya ile olan ilişkileri üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacağına dair bazı iddialar gündeme gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’deki emsal operasyonlarına Rusya’nın verdiği tepkiler, aslında bu operasyona da nasıl yaklaşacaklarını ortaya koymuştur ki son yapılan ikili görüşmeler ve resmi açıklamalar, bu argümanı doğrular nitelikte. İkinci senaryo ABD’nin bölgenin güneyine çekildiği Türkiye’nin 32 km’lik derinliğe girdiği senaryodur. Bu senaryoda Rusya’nın herhangi bir kaybı olmayacağı gibi ciddi bir kazancı da olmaz. Türkiye’nin hedeflediği barış koridoru oluşturulduğu takdirde, sahadaki ABD etkisi önemli ölçüde kısıtlanmış olacak. Bu minvalde YPG’nin Suriye’nin toprak bütünlüğüne aykırı olarak, Fırat’ın doğusunda defacto bir devlet kurma çabası önlenmiş olacaktır. Bu ayrılıkçı gündemin önlenmesi, Türkiye’nin olduğu kadar Rusya’nın da bölgedeki çıkarlarına uymaktadır. Üçüncü senaryo Türkiye’nin belirli bir derinliğe girip ABD ile yeniden müzakereye gittiği senaryodur. Bu bağlamda ABD masaya, SDG unsurları ile PKK terör örgütünün ayrıştırılıp, yeni anayasa komisyonu bağlamında Suriyeli muhaliflerin de denkleme katılması alternatifini öneri olarak getirebilir. Bu noktada Türkiye, hem sınır güvenliğini sağlayıp belli bir sayıda Suriyeli mülteciyi bölgeye yerleştirebilir hem de SDG içerisinde Arap unsurları ile birlikte Türkiye’ye müzahir muhalif grupları Suriye yönetimine katabilir. Bu minvalde hem Esed rejiminin hem de PKK terör örgütünün etkisi kırabilir. Bu hususlar sağlandığı takdirde, Rusya’nın bölgedeki etkisi ve ülkenin geleceğinde üstleneceği rol düşebilir. Bu, Rusya’nın kazanç sağlamayacağı ancak ciddi bir kayıp da yaşamayacağı senaryodur. Özetle, Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon, reelpolitik ve ulusal güvenlik bağlamında izlenilen yeni güvenlik doktrini gereği, uzun süredir beklenmekteydi. ABD’nin çekilme kararı sonrası sınırda düzenli olarak hareketlilik ve sevkiyatlar sürmekteydi. ABD bürokrasisi arasındaki çekişme ve uyuşmazlık sonrası bugün gelinen nokta, PKK terör örgütünü ve muhtelif devletleri memnun etmemekte. Fakat, Suriye’nin toprak bütünlüğü bağlamında sınırın terör örgütünden temizlenmesi ve Suriyeli mültecilerin kendi ülkelerine dönmesi, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ve bölgenin istikrarı için bu operasyon kaçınılmaz olarak görülmektedir. Harekat kararının, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle bilhassa da Rusya ile olan ilişkileri üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacağına dair bazı iddialar gündeme gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’deki emsal operasyonlarına Rusya’nın verdiği tepkiler, aslında bu operasyona da nasıl yaklaşacaklarını ortaya koymuştur ki son yapılan ikili görüşmeler ve resmi açıklamalar, bu argümanı doğrular nitelikte. Türkiye’nin operasyonundan sonra her iki senaryoda da azalacak ABD nüfuzu ve akabinde oluşabilecek güç boşluğu, Rusya’ya uzun vadede sahada kazanılabilecek güç ve etki alanı sağlayabilir. Nihayetinde, Rusya belirtilen iki senaryodan kazançlı çıkacağı gibi hiçbir senaryodan da zararlı çıkmayacaktır. Dolayısıyla, Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik operasyonun, Türkiye-Rusya ilişkilerinde olumsuz bir yankı bulması beklenmemekle beraber, uzun vadede Türkiye’nin çıkarlarına ters düşecek adımların da atılmaması da hayati önem arzediyor. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/baris-pinari-harekati-ve-rusya-nin-tavri/1610174
ABD’nin Suriye’den Çekilme Kararı Sonrası İsrail’in İran Endişeleri Hande Karataş  
ABD’nin Suriye’den Çekilme Kararı Sonrası İsrail’in İran Endişeleri Donald Trump yönetiminin, Suriye’deki dengeleri değiştirecek çekilme kararıyla beraber birçok ülkenin yeni Suriye stratejisi de revizyona girebilir. Suriye’de devletler çatışma sonrası bir döneme hazırlanırken aynı zamanda bölgedeki aktörler için yeni tehlikelerin ortaya çıkması da mevcut Ortadoğu politikalarında değişmelere sebep olacaktır. ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, özellikle PKK/PYD/YPG gibi müttefik terör örgütlerinin endişelerini artırırken bir diğer denklemde İsrail’in ABD’nin yokluğunda İran tehlikesine karşı nasıl bir yol izleyeceği konusunu gündeme getirmiştir. Esed rejimine savaş başladığından beri destek veren İran’ın, zaman zaman Suriye üzerinden İsrail’e düzenlediği saldırılar ve bölgedeki güçlü varlığı İsrail’in güvenlik sorununun daha da artmasına neden olmuştur. Mayıs ayında ABD’nin Nükleer Anlaşmadan çekilmesi sonrası Suriye’den İsrail’e fırlatılan roketlerden sonra Golan Tepelerinden Suriye tarafına yapılan İsrail misillemeleriyle zaman zaman bölgede gerilim artmıştır.[1]Sahada karşılıklı misillemeler Suriye’nin hem İsrail hem de İran için bir çatışma alanı olduğunu göstermiştir. En son senatör Coons’un “Rusya ve İran için büyük bir yeni yıl hediyesi” olarak nitelendirdiği ABD’nin çekilme kararıyla İran’ın Suriye’de nasıl bir yol izleyeceği ve süregelen İran-İsrail çatışmasının hangi şekilde ilerleyeceği bölgede önem teşkil eden bir başka sorun olmuştur. Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde öncelikli olarak güvenlik alanındaki boşlukları doldurmayı planlayan İran, Suriye’deki varlığıyla İsrail için oluşturduğu tehdidi sağlamlaştırma imkânına sahip olabilir. Suriye-Ürdün sınırında yer alan Tanf üssünde bulunan ABD özel kuvvetlerinin güneydeki İran kuvvetlerine karşı caydırıcı rol oynaması da çekilme kararıyla İran’ın güçlü olduğu Şam’ın güneyi ve Deraa’daki elini güçlendirebilir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı sözcülerinden Binbaşı John Jacques ve CENTCOM komutanı Joseph Votel de dolaylı yoldan bu üssün İran’ın bölgedeki “istikrarsızlaştırıcı hareketlerini” dengeleme görevi üstlendiğini söylemiştir. Suriye’de kalıcı üsler kurmak isteyen İran ise ABD’nin bu üsten çekilmesiyle beraber orta ve kısa menzilli füzeleriyle İsrail hattında etki alanını genişletebilir ve desteklediği Lübnan ve Filistin’deki silahlı örgütlere yardım etmesini kolaylaştırabilir. Suriye’deki rejimin en büyük destekçilerinden olan İran kanadından ABD’nin çekilme kararından memnuniyet duyduklarına dair açıklamalar gelmiştir. Ancak karara tepki gösteren İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, İran’ın bölgede artabilecek nüfuzuna karşı İsrail Güvenlik Güçleri’nin İran’ın kendileri için tehdit unsuru oluşturmasının karşısında duracakları yönünde açıklamalar yapmıştır. Suriye’de, İran destekli Lübnan Hizbullah’ı ile mücadeleyi sürdüreceklerini ve İran’a karşı “agresif” politikalarına devam edeceklerini söyleyen Netanyahu[2]bu mücadelenin ABD desteği ile devam ettiğini ve edeceğini dile getirmiştir. Güvenlik, istihbarat ve operasyonel alanlarında ABD ile hala iş birliği içerisinde bulunan ve Hizbullah’a ait olduğu düşünülen tünellere saldırılar düzenlemeye devam eden İsrail, ABD desteği olduğunu söylemesine rağmen oluşacak boşlukta İran’ın artabilecek saldırılarının endişelerini taşımaktadır.[3]Konu hakkında eski İsrail savunma bakanı Lieberman da sınırda muhtemel İsrail saldırılarına dikkat çekmiştir.[4]Suriye’de binlerce milis gücü bulunan İran için ABD’nin çekilmesi stratejik bir önem arz etmektedir. İranlı yetkililer tarafından iddialar reddedilse de İran, Suriye’deki milis güçleriyle oluşturmaya başladığı Irak-Suriye-Lübnan koridorunda, yeterli fırsatları kullanabildiği takdirde gücünü sağlamlaştırma imkânına sahip olabilir. ABD güvenlik danışmanı John Bolton, eylül ayında İsrail’e tehdit oluşturacak şekilde sınırda konuşlanan Şii milisler -özellikle Hizbullah- orada kaldığı sürece askeri varlıklarını devam ettireceklerini söylemiştir. Ancak Trump tarafından kısa zamanda alınan bu çekilme kararıyla beraber İsrail’in İran saldırılarına karşı sınır güvenliğini sağlama noktasında ABD’nin nasıl bir yol izleyeceği de şu an cevaplanmamış sorular arasında yer almaktadır. Sınırdan İsrail’e saldırılarını daha da artırma imkânına sahip olacak İran, ayrılacak ABD askerleri yerine bu bölgede daha rahat hareket edebilme fırsatı bulabilir. İran Devrim Muhafızları Ordusu Kara Kuvvetleri Komutanı Muhammed Pakpour ve üst düzey İranlı yetkililerin, füze gücü de dâhil olarak savunmada İran’ın daha da gücünü artıracağı ve savunma kabiliyetlerinin müzakere konusu olmayacağı hususunda yaptığı açıklamalar İran’ın bölgedeki askeri faaliyetlerinde henüz bir karar değişikliği olmadığını göstermektedir.[5] Defalarca kez Beşar Esed istemedikçe Suriye’den çekilmek gibi bir düşünceleri olmadığını söyleyen İran yönetiminden gelen son açıklamada, İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi Amerika’nın Suriye’de olmasını başından beri hata ve istikrarsızlık nedeni olarak nitelendirmiştir.[6]Trump’ın kararı sonrası Hamas lideri Mahmud el Zahar ve İran Dışişleri bakanı Cevad Zarif arasında Tahran’da gerçekleşen görüşme, İran’ın ABD yaptırımlarına rağmen Hamas’a Filistin konusunda destek vermeye devam ettiğinin göstergesidir. İran Parlamentosu başkanı Ali Laricani’nin İsrail rejiminin ezilen Filistin halkına karşı işlediği “acımasız suçları” ortaya çıkarmak için daha fazla çaba göstermenin önemini vurgulaması, İran Dışişleri bakanı Cevad Zarif’in İran’ın bölgedeki öncelikli politikasının Filistin’i desteklemek olduğu ile ilgili artan söylemleri gibi İran tarafından dile getirilen konular İsrail’in bölgede İran’dan veya İran destekli gruplardan gelebilecek tehlikelere karşı endişelerini artırmaktadır.[7]ABD’nin varlığıyla İran’ın deniz koridorunu engellediğine inanan İsrail tarafında, İran’a karşı sahada yalnız bırakıldığı endişesi oluşmuştur. İsrail açısından ABD’den oluşacak boşlukta İran’a karşı Rusya’yla yakın ilişkiler izleyerek İran nüfuzunu azaltmaya yönelik dengeleme çabaları, ABD ve Türkiye arasında yeniden oluşturulan ittifaka karşı politikalar yürütmek takip edilebilecek muhtemel stratejiler arasında yer alabilir. Bunlara ek olarak ABD’den açılan boşluğu doldurmada bölgede deneyim kazanan Rusya için de artan İran nüfuzu bir sorun teşkil edebilir. Çünkü ortada devam eden bir İsrail-Rusya ilişkisi de söz konusudur. Rusya İsrail için doğrudan bir tehdit unsuru değildir ancak sahada şimdiye kadar İran’la koalisyonunu devam ettiren Rusya için İran ve dolaylı yoldan da olsa İran destekli milislere verdiği askeri desteği çekmesi sahada İran’ı askeri anlamda yalnızlaştırabilir. Sonuç ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, sahada bulunan diğer aktörlerin alanları doldurma niyetlerini ortaya çıkarmıştır. Ancak hangi aktörün ön plana çıkacağı veya koordinasyonun nasıl sağlanacağı henüz kararın uygulanmaya başlamaması dolayısıyla belirsizliğini korumaktadır. Özellikle sahada binlerce milis gücüne sahip olan İran güvenlik alanında Suriye’de kurulacak düzende rol sahibi olmak isteyecektir. Fakat bu güç boşluklarını doldurmada her ne kadar İran tarafından yapılan açıklamalar olası İsrail’e saldırı tehdidi olarak görünüyor olsa da sahada yeniden kurulan Türkiye-ABD ilişkilerinden ve Rusya faktöründen bağımsız olarak hareket etmesi de pek mümkün görünmemektedir. İsrail konusunda tehlike olarak varlığını devam ettirmekle beraber Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde diğer aktörlerin kararları İran’ın izleyeceği stratejide önem arz etmektedir. Kaynakça: [1]Oliver Holmes, “Israel retaliates after Iran ‘fires 20 rockets2 at army in occupied Golan Heights”, The Guardian, 10 Mayıs 2018.[2]“Israel to escalate fight against Iran in Syria after US exit, Netanyahu says”, he Algemeiner, 20 Aralık 2018.[3]Tovah Lazaroff,“Netanyahu: IDF may expand activity against Iran in Syria after US Exit”, The Jerusalem Post, 23 Aralık 2018.[4]Natasha Turak, “Trump’s sudden Syria pullout will embolden ISIS and Iran allies warn” CNN, 20 Aralık 2018.[5]“Iran’s military strategy offensive at operational, tactical levels:IRGC commander” Tasnim News Agency, 22 Aralık 2018.[6]“Iran says US presence in Syria was a mistake from the start”, Reuters, 22 Aralık 2018.[7]Noa Landau, “After US announces Syria pullout, Netanyahu says Israel will increase actions against Iran with full US support”, Haaretz, 24 Aralık 2018.
Suriye Sahasında Azalan ABD Etkisi ve Türkiye Duhan Can Yılmaz  
Suriye Sahasında Azalan ABD Etkisi ve Türkiye Son günlerde ABD Başkanı Donald Trump, yaptığı açıklamalar silsilesiyle Suriye’deki denklemlerin değişmesine yol açtı. Trump; Suriye’de bulunma sebebi olarak nitelediği DAEŞ’in mağlup edildiğini dolayısıyla sayıları yaklaşık 5000 civarı olan ABD askerlerinin en kısa sürede evlerine döneceğini açıkladı. Yaklaşık olarak 60 ila 100 gün sürmesi beklenen süreçte sahada aktif olarak görev yapan ABD askerlerinin tahliyesi planlanmakta.[1]Fakat DAEŞ karşıtı koalisyonun ortakları, başta Fransa olmak üzere, açıklamalardan hoşnut olmadıklarını ve Suriye’de kalmaya şimdilik devam edeceklerini açıkladılar.[2]Yaşanan gelişmeler Suriye sahasında Türkiye adına  Rusya, İran ve Esed rejimi ile karşı karşıya kalmak gibi risklerin ve sınırını terör örgütünden temizlemek gibi fırsatların bir arada bulunduğu yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Çatı örgütü SDG aracılığıyla ABD’den ciddi anlamda askeri, siyasi ve ekonomik destek gören YPG’nin; koalisyon tarafından yapılan sınırsız hava bombardımanları, ABD Özel Kuvvetleri’nin sağladığı saha desteği ve SDG adlı paravan örgüt aracılığıyla elde ettiği mühimmat/maaş tedariki aksadığında sahadaki en hassas yapılardan biri olduğu bu zamana kadar gerçekleştirdiği operasyonlarda görülmektedir. Tahliye sonrasında ABD’nin güvenlik şemsiyesinin altına saklanamayacak olan YPG, birçok açıdan zayıflayacaktır. Suriye’de kendisine karşı olan Kürt muhalefeti güç kullanarak bastırmada eskisi kadar başarılı olamayacaktır. Hâlihazırda Menbic, Tel Abyad ve Rakka gibi Arap nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelerde Arap aşiretlerinin YPG zülmünden duyduğu rahatsızlık bilinmektedir. 21 Aralık’ta Azez’de toplanan; 150’ye yakın Türkmen, Arap ve Kürt aşiretin oluşturduğu Suriye Kabileler ve Aşiretler Meclisi’nin, YPG’ye karşı birlikte hareket edeceklerini açıklaması örgütten duyulan rahatsızlığın boyutunu göstermesi açısından önemlidir.[3]Örgütün zorla askere alma, dükkân kapattırma, yerel idarede kendisinden olmayanlara söz hakkı vermeme, zorla göç ettirme vb. politikalarından dolayı yaşanan huzursuzluk sonucunda YPG’nin çatı örgütü SDG içerisindeki Arap unsurlar ÖSO’ya geçebililir.[4] ABD Sonrası Bölgesel ve Yerel Aktörler ABD’nin Suriye sahasından çekilmesi, Türkiye açısından bazı riskler barındırmaktadır. Bunların en başında Türkiye’nin Suriye sahasında Rusya, İran ve rejimle baş başa kalması gelmektedir. Uzun süredir iyi ilişkiler içerisinde olduğu, Astana ve Soçi süreçlerinde birlikte hareket ettiği, İdlib’de çatışmasızlık sürecini yaşanan sorunlara rağmen birlikte sürdürmeye çalıştığı Rusya’nın, ABD’nin sahadan çekilmesiyle birlikte elinin güçleneceği aşikârdır.[5]Rusya bir taraftan İdlib meselesini kaşıyarak Türkiye’yi taviz vermeye zorlayabilir, diğer yandan yeni pozisyonunun getireceği ağırlıkla Şam ve YPG’yi aynı çizgide buluşturmayı deneyebilir. Ayrıca Türkiye’nin Menbiç ve Fırat’ın doğusuyla ilgili niyetine yönelik önceden sahip olduğu tutumu, ABD çekildikten sonra eski şekliyle sürdürmemesi muhtemeldir. Diğer yandan İran uzun süredir takip ettiği Tahran’dan Beyrut’a uzanan koridoru tamamlama politikasını gerçekleştirmek için daha aktif hale gelecektir. Bu anlamda Tanf üssünün geleceği İran için büyük bir öneme haizdir. Fakat bu durum İsrail’in güvenlik algılamasıyla birlikte düşünüldüğünde tepkiye yol açabilir. ABD’nin Suriye’den çekilme sürecinin aksamasını istemeyecek olan Rusya, İran’ın etki artışının istediği boyutta gerçekleşmesine izin vermeyebilir. Yine de İran, desteklediği gruplarla oluşan güç boşluğunu doldurmak için imkânları doğrultusunda harekete geçecektir. Değişen Dengeler Oluşacak yeni denklemde YPG, Rusya ve rejimle olan ilişkilerini çok daha aktif hale getirmeyi deneyecektir. Geçtiğimiz günlerde SOHR tarafından yapılan habere göre rejim ve YPG yetkilileri Kamışlı’da buluşup belirli konular üzerinde müzakere gerçekleştirmişlerdir. Türkiye açısından kötü senaryolardan biri Rusya’nın, rejimin ve YPG’nin anlaşmaya varması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada konuşulmuş veya konuşulması ihtimal dâhilindeki seçenekler; Afrin’in güneydoğusundaki Tel Rıfat’ın ve YPG hâkimiyetindeki diğer birçok bölgenin rejime teslim edilmesi, petrol sahalarının paylaşılması ya da tamamen devredilmesi, YPG’nin Suriye Ordusu’nun bir parçası haline gelmesi ve son olarak Türkiye’nin operasyon yapması beklenen bölgelere kalkan olması amacıyla rejim birliklerinin sınır bölgelerine yerleştirilmesi olarak sıralanabilir.[6]Fakat tüm bunlar; Esed rejiminin varlığına yönelik tehdidin ortadan kalkmasıyla yeniden önem kazanacak olan ideolojisi, YPG’ye kıyasla siyasi bağlamda rejimin elinin çok daha güçlü hale gelmesi ve rejimin askeri kapasitesinin muktedir olmaması hasebiyle tamamen uzlaşılması mümkün gözükmeyen durumlardır. Suriye’deki petrol yatakları, barajlar ve tarım arazilerinin önemli kısmını hâkimiyeti altında bulunduran YPG; Rakka’da, Deyr ez Zor’da ve Suriye’nin güneyindeki diğer bölgelerde rejimle anlaşmazlığa düşebilir veya rejim tarafından baskılanabilir. ABD’nin yokluğunda YPG’nin düşeceği durumun bilincinde olan rejim, kolay kolay anlaşma yoluna gitmeyecektir ve bu durum YPG’yi meşru olmayan kazanımlarından birer birer vazgeçmek zorunda bırakalabilir.[7]YPG bu durumun yaşanmaması için kendisine yeni bir ortak arama çalışmalarını sürdürse de sözgelimi Fransa, sahadaki aktif varlığı ve ülkenin içerisinde bulunduğu siyasi durum değerlendirildiğinde bölgedeki diğer aktörlere karşı YPG tarafından beklenen etkiyi yaratmaktan uzak kalacaktır. Suriye sahasında Türkiye’nin ulusal güvenliği adına en önemli mesele Suriye’nin kuzeyindeki PKK/YPG varlığının yok edilmesi, terör koridorunun engellemesi ve sınır güvenliğinin sağlanmasıdır. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’la görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada operasyonun daha sonra gerçekleştirilmek üzere şu anlık ertelendiğini belirtmiştir.[8]Hem YPG hem de DAEŞ’i hedef alacak olan dolayısıyla önceki planlanandan operasyondan daha kapsamlı olması beklenen operasyonla Türkiye’nin üstleneceği sorumluluğun artacağından dolayı,  ihtiyatlı davranılması, ABD’nin çekilme sürecinin takip edilmesi ve sahadaki diğer aktörlerin takınacağı tutumun gözlemlenmesi Türkiye için elzem hale gelmiştir. İlk planda muhtemelen sınır ötesindeki yerleşim yerlerinde belli cepler açmayı hatta 30-40 kilometrelik tampon bölge oluşturmayı düşünebilecek olan Türkiye, şu an YPG ile birlikte DAEŞ’in de tamamen elimine edilmesinin hedefte olduğu çok daha ciddi bir yükle karşı karşıyadır. Yine de YPG’nin rejimle ve bölgedeki halkla yaşayacağı muhtemel sorunlar ilerleyen dönemde TSK’nın kararlılıkla gerçekleştireceği olası harekâtla birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin, örgütün ilan ettiği sözde kantonları ve hayal ettiği özerk terör devleti projesini kısa/orta vadede tamamen yok etmesi ihtimal dahilinde gözükmektedir. Sonuç Yaşanan gelişmeler Türkiye için ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü Fırat’ın doğusu ve Menbiç meselesinin halledilebilmesi için ciddi fırsatlar teşkil etmektedir. Ayrıca Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarının gerçekleştiği bölgelerde yaptığı gibi, Suriyelilerin mağduriyetlerinin giderildiği terörden arındırılmış yeni yerleşim birimlerini kontrolü altına alabilirse, ülkesinde bulunan 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacının güvenle ülkelerine dönmesinin de önünü açacaktır. Fakat tüm bu hedeflere ulaşmak için önümüzdeki süreçte daha fazla askeri, siyasi ve ekonomik çabayı üstlenmesi gerekmektedir. Gelecek aylarda atılacak adımlar tarafların kazanımları açısından belirleyici olacaktır. Kaynakça: [1]Landler M., Cooper H., Schmitt E., ‘’Trump withdraws U.S. forces from Syria’’, Nytimes, 19 Aralık 2018, https://www.nytimes.com/2018/12/19/us/politics/trump-syria-turkey-troop withdrawal.html?action=click&module=RelatedCoverage&pgtype=Article&region=Footer[2]Chappel B., Dwyer C., ‘’How is the world reacting to Trump decision to withdraw from Syria’’, Npr, 20 Aralık 2018, https://www.npr.org/2018/12/20/678642985/how-is-the-world-reacting-to-trumps-decision-to-withdraw-from-syria#france[3]‘’Syria tribes united against YPG/PKK, support Turkish Op’’, AA, 21 Aralık 2018, https://www.aa.com.tr/en/middle-east/syria-tribes-united-against-ypg-pkk-support-turkish-op/1345424[4]Gümüş K., ‘’Arap aşiretler SDG’den ayrılıyor’’, Star, 21 Aralık 2018https://www.star.com.tr/politika/arap-asiretler-sdgden-ayriliyor-haber-1419960/[5]Hudson J., Sonne P., Troianovski A., ‘’Trumps decision to withdraw from Syria marks a win for Putin’’, Washington Post, 20 Aralık 2018, https://www.washingtonpost.com/world/national-security/trumps-withdrawal-from-syria-marks-a-win-for-putin/2018/12/20/59c685e8-0491-11e9-b5df-5d3874f1ac36_story.html?utm_term=.bd3723365396[6]‘’YPG Assad regime hold talks after U.S. pullout’’, SOHR, 21 Aralık 2018http://www.syriahr.com/en/?p=109797[7]Sly L., ‘’This time U.S. is betraying more than just the Kurds, allies say’’, Washington Post, 20 Aralık 2018, https://www.washingtonpost.com/world/middle_east/isis-is-not-defeated-and-will-return-if-the-us-pulls-out-says-americas-syrian-allies/2018/12/20/0e0502c2-03d5-11e9-958c-0a601226ff6b_story.html?noredirect=on&utm_term=.c2fafc9dc82a[8]‘’Erdogan delays Syria operation and welcomes U.S. troop withdrawal’’, 21 Aralık 2018,https://www.aljazeera.com/news/2018/12/erdogan-delays-syria-operation-welcomes-troop-withdrawal-181221141412573.html
PKK’nın Suriye’deki Rüyası Kabusa Dönmek Üzere Can Acun  
PKK’nın Suriye’deki Rüyası Kabusa Dönmek Üzere Türkiye son yıllarda ulusal güvenliğini tehdit eden PKK temelli ayrılıkçı terörle mücadele ederken siyaset ve diplomasi kanallarının yanı sıra ülke sathında yürüttüğü mücadeleyle birlikte sınır ötesi kapsamlı askeri harekatlar yapmaktan da çekinmedi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çerçevesini oluşturduğu “yeni güvenlik doktrini” ile tehdidi kaynağında yok etmeyi önceleyen pre-emptive bir strateji benimseyen Türkiye, Irak’ın yanı sıra Suriye’nin kuzeyinde Fırat Kalkanı (FKH) ve Zeytin Dalı harekatlarını (ZDH) icra ederek terör kuşağı projesine büyük darbeler vurdu. ZDH’nin oluşturduğu atmosferde ABD’yi masaya oturmaya zorlayarak Menbic konusunda anlaşma zemini oluşturdu. Ancak yaşanan son gelişmeler ABD’nin Menbic’te Türkiye’yi oyalamaya yönelik bir siyaset izlediğini gösterirken, bu ülkenin Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen PKK’nın Suriye örgütlenmesi PYD/YPG’ye Fırat’ın doğusuna yönelik siyasi ve askeri desteğini artırmaya devam etmesi ciddi anlamda rahatsızlık yarattı. ABD’nin bu örgüte destek verirken neredeyse tamamen topraksızlaştırılmış olan DEAŞ kartını öne sürmeye devam etmesi Ankara’nın ABD’ye olan güvenini tamamen yitirmesine ve ilgili tehdide yönelik harekete geçme zorunluluğunu da beraberinde getirdi. ABD himayesinde “terör” 2014’te DAEŞ ile mücadele görüntüsü ile ABD’nin desteklemeye başladığı PYD/YPG örgütlenmesi adım adım kontrol alanını genişletmeye başlarken nihayetinde Fırat’ın doğusunda Suriye’nin petrol, doğal gaz ve su kaynaklarını da içerecek şekilde geniş bir coğrafyada de-facto kontrol sağladı. Demografik mühendislik çabasına giren terör örgütü, kendisine itaat etmeyen Arap, Kürt ve Türkmenleri tehcir ederken, çocukları da zorla silah altına alarak savaştırdı. ABD’den aldığı sınırsız siyasi ve askeri destekle örgüt adım adım Irak’ın kuzeyindeki IKBY yapılanmasına benzer şekilde siyaseten federal bir varlık haline gelmeye çalıştı. ABD’nin yardımıyla modern bir devlette yer alması gereken tüm kurumlar ihdas edilirken sahada idari ve askeri kurumlarıyla bağımsız bir “devletçik” gibi hareket etmeye başladı. Bu durum hem Türkiye’nin ulusal güvenliği hem de Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından artan bir tehdit olarak görülürken ABD’nin Türkiye-Suriye sınır hattında gözlem noktaları kuracağını açıklaması Türkiye için bardağı taşıran son damla anlamına geliyordu. Türkiye her ne kadar 18 civarında askeri üste konuşlanan 2 bin düzenli 3 bin civarında ise paralı ABD askeri ile karşı karşıya gelmeyi arzu etmese de nihayetinde kendi ulusal güvenliği için adeta bir beka tehdidi olarak gördüğü terör devletçiğinin sınır hattında inşa edilmesine göz yummamakta kararlı bir duruş sergiledi. Türkiye mevcut tehdidi ABD nezdinde yürüttüğü siyasi ve diplomatik adımlarla bertaraf edemeyeceğini gördüğü anda olası bir askeri harekatı geciktirmenin her geçen gün maliyeti artıracağının farkındalığı ile harekete geçme kararı aldı. Fırat’ın doğusuna yönelik harekat Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli Ordu çatısı altında Fırat’ın doğusuna yönelik harekat için 20. Tümen’i oluşturmuş özellikle Deyr Ez Zor, Rakka, Tel Abyad ve Resul Ayn kökenli Suriyeli muhalifleri bu yapı içerisine alarak (özellikle FKH ve ZDH’de temeli oluşturulan ve adım adım geliştirilen bir askeri konseptle, “eğit, donat, birlikte savaş”) özel eğitimden geçirmiştir. TSK ve başta 20. Tümen olmak üzere Milli Ordu bileşenleri askeri harekatta rol alacaklar. Menbic’ten Irak sınır hattına kadar başta Ayn el Arab, Tel Abyad ve Resul Ayn gibi bölgeler olmak üzere kapsamlı bir askeri harekat hazırlığı söz konusudur. Harekata dair ABD’nin retorik düzeyde sert açıklamaları olsa da sahada Tel Abyad gibi bölgelerden çekilmeye başladığı görülmektedir. Yine PKK hegemonyasından kurtulmak isteyen muhalif Arap ve Kürtlerin de TSK ve Milli Ordu’ya destek vermeleri muhtemel görünmektedir. Nihayetinde ABD’nin ilgili harekatın sınırlarını daraltmaya çabalayacağı öngörülebilir olsa da Washington bir terör örgütü için Türkiye ile askeri ile olarak karşı karşıya gelmeyi arzulamamaktadır. Ayrıca Fırat’ın doğusunda yapay bir şekilde var edilen bu terör “devletçiğinin” sürdürülebilir olmadığını en iyi ABD’nin kendisi görmektedir. Suriye’nin bu bölgesinde bir istikrar ancak Türkiye’nin katkısı ile mümkündür. Kaynak: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/canacun/2018/12/15/pkknin-suriyedeki-ruyasi-kabusa-donmek-uzere
Fırat'ın Doğusundaki Mevcut Durum Sürdürülebilir Mi? Kutluhan Görücü  
Fırat’ın Doğusundaki Mevcut Durum Sürdürülebilir Mi? Rusya’nın Suriye savaşına fiili olarak müdahil olmasının ardından Türkiye odak noktasını sınır hattını terör örgütlerinden temizlemek olarak belirledi. Bu politika gereğince de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirdi. Bu harekatların temel motivasyonu DEAŞ ve YPG unsurlarının Türkiye’nin sınır hattından uzaklaştırılmasıydı. Bu anlayışının bir gereği olarak Türkiye Fırat’ın doğusunda da YPG unsurlarını sınır hattından temizlemeye yönelik kararlılığını ortaya koyuyor ve kararlılığını Suriye’deki mevcut konjonktürü de dikkate alarak sürdürüyor. Bu bağlamda Afrin’de Rusya ile anlaşmaya vararak bir operasyon gerçekleştirdi; ABD ile ise Menbiç’te YPG’nin bölgeden çıkarılması için birlikte çalışıyor. Türkiye Fırat’ın doğusunda da benzeri operasyonları gerçekleştirmek için, ABD’nin bölgede YPG ile çalışmasını eleştiriyor ve YPG’nin PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu sıklıkla hatırlatıyor. DEAŞ’ın Ayn el Arab’a saldırmasıyla başlayan askeri ve siyasi ABD-YPG angajmanı, bu noktadan sonra giderek artmış ve ikili Suriye’de müttefik konumuna gelmişti. ABD bu ittifakı DEAŞ ile mücadele ve İran’ın sınırlandırılması üzerinden yürütürken, YPG/PKK ise bu birliktelik üzerinden meşruiyet sağlıyor ve alan kazanımlarını arttırmak istiyor. YPG/PKK ABD ile girdiği ilişki sayesinde ağır ve hafif silahlara sahip olurken, Suriye’de hayalini dahi kuramayacağı Rakka, Haseke ve Deyrizor’un doğusu gibi (Arap nüfusun yoğun olduğu) eyaletlerde kontrolü ele geçirdi. Şu sıralar ise Fırat’ın doğusunda Hecin kasabası ile Baghuz arasındaki DEAŞ varlığına yönelik olarak, ABD’nin hava desteği ile Fransız ve İtalyan unsurlarının topçu ve danışmanlık hizmetiyle operasyonlar yürütüyor. Son dönemde TSK’nın Ayn el Arab’dan Kamışlı’ya kadar sınır hattında YPG/PKK noktalarını topçu saldırılarıyla hedef almasının ardından, SDG aracılığıyla operasyonları askıya aldığını ilan etmiş, fakat ABD’nin baskısıyla, askıya alma sürecini sona erdirerek 11 Kasım’da yeniden askeri harekata başlayacağını açıklamıştı. Yapılan bu açıklamaya rağmen, henüz DEAŞ bölgelerine yönelik bir ilerleme girişiminde bulunmadı. Nitekim geçtiğimiz ay sonunda DEAŞ, iklim şartlarının ABD’nin hava saldırısı gerçekleştirmesine elverişsiz olması avantajını kullanarak YPG/SDG’nin son dönemde ele geçirdiği tüm alanları çok kısa bir sürede geri aldı ve bölgedeki mevcut konumunu korudu. Bu yaşananlar şunu göstermektedir ki YPG/SDG unsurları ABD hava desteği olmadan askeri anlamda bir önem arz etmemektedir. Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki YPG/PKK noktalarını ciddi topçu atışlarıyla hedef almasının ardından ABD, YPG/SDG unsurlarıyla sınır hattında birlikte devriye faaliyetleri yürüterek, Türkiye’nin bu hamlesinin karşısında olduğunu fiili olarak göstermek istedi. Bu fiili cevapta ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) ne derece rol aldığı ise ayrı bir konu. Fakat ABD bu süreci mevcut yapılar üzerinden devam ettiremeyeceğinin farkında olmalı ki PKK/KCK’nın üç liderinin yakalanması için para ödülü koyarak muhtemelen tansiyonu düşürmeyi ve Kandil dağ kadrosu ile PKK’nın Suriye kadrosu arasında bir ayrıma yol açmayı hedefliyor. Belki PKK’dan ayrışan bir yapıyı Suriye’de Türkiye’ye kabul ettirmek istiyor veyahut politika üretmek amaçlı zaman kazanmak arzusunda. Menbiç’te işletilen süreci de ağırdan alan ABD, Suriye konusundaki politik çıkmazını perdelemek, DEAŞ ile mücadeleyi söylem olarak canlı tutarak da bu perdelemeyi somutlaştırmak niyetinde. Nitekim Suriye’de oldukça kısıtlı bir bölgede bulunan DEAŞ varlığını tam anlamıyla ortadan kaldırmak için uzun süredir bir faaliyet göstermiyor. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye Suriye’de terörle mücadele hedefini gerçekleştirmek, etki alanında bulunan bölgelerde “Özgür Suriye” modelini ortaya koymak gayretinde. Hama’nın kuzeyindeki Morek’ten Cerablus’a ulaşan alanda varlığı bulunan Türkiye, Rusya ile vardığı Soçi mutabakatıyla görece olarak İdlib’de savaşı durdurdu. Afrin’den Cerablus’a uzanan kuşakta ise Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için çalışmalar yürütüyor; bölgenin yaşanabilir kılınması için altyapı hizmetleri gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu modeli Fırat’ın doğusunda da gerçekleştirmek arzusunda olan Türkiye, terör tehdidini de bertaraf etmek üzere askeri, siyasi ve toplumsal hazırlıklarını sürdürüyor. Özellikle Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin geri dönüşünün sağlanması ve Suriye’de yeni bir siyasi sürecin işletilmesi için, terör unsurlarının ortadan kaldırılmasını hem ulusal güvenliği için hem de yaşanacak siyasi sürecin sağlıklı işlemesi açısından elzem görüyor. Fırat’ın doğusundaki bir kente yönelik muhtemel bir TSK operasyonunun, Afrin’de gerçekleşen bir operasyondan askeri anlamda daha kolay neticeleneceğini öngörmek zor değil. TSK ile eğitimlerini her geçen gün arttıran ve daha da profesyonel olarak savaşa hazır olan Milli Ordu bileşenleri de bu askeri harekatları rahatlıkla icra edebilecek kapasitede. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi iki önemli ve kapsamlı harekatta tecrübe kazanan ve düzenli bir orduyla çalışma mantığını iyice kavrayan Milli Ordu unsurları, bu bölgelerde halkla kurdukları irtibatlar sayesinde nokta operasyonlar da gerçekleştirebilecektir. Nitekim YPG/PKK’nın kontrol ettiği bölgelerin çoğunluğu yoğun bir Arap nüfusa sahip ve bu nüfusun YPG/PKK karşıtı eylemleri son dönemde artmış durumda. Rakka’da aşiretlerin ortak bir bildiri yayınlayarak YPG’ye karşı olduklarını belirtmeleri ve ayrıca bildirilerinde Özgür Suriye bayrağını kullanmaları da önemli işaretler. Hatta bu aşiretlere bağlı milis yapılanmalarının, TSK ve Milli Ordu’nun ilerleyişine paralel olarak içeriden askeri faaliyetlere girişmeleri dahi söz konusu olabilir. Bu tip operasyonları askeri manada rahatlıkla icra edebilecek bir kapasiteye sahip olan Türkiye için bu noktada en önemli sorun, ABD’nin YPG/PKK unsurlarıyla girdiği siyasi ve askeri ilişkidir. PKK’nın ABD tarafından bir terör örgütü olarak tanımlanması, ABD’nin YPG ile girdiği angajmanı sürdürmesini zorlaştırıyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey (özel temsilci olarak atanmadan önce dile getirdiği gibi) atandıktan sonra da YPG/PYD’nin PKK’nın Suriye yapılanması olduğunu kabullenmişti. Ancak ABD tüm bu açık verilere rağmen bu ilişkinin taktik seviyede olduğunu ve amacının DEAŞ ile mücadele olduğunu ileri sürüyor. DEAŞ’ın Suriye’de neredeyse kontrol alanının kalmadığı bir denklemde, Türkiye ile ABD’nin anlaşması elbette daha muhtemel görünüyor. Keza bölgesel denklemde ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. İran’a karşı sürdürülen yaptırımlar, Körfez ülkeleriyle uzun vadeli politik beraberliğin sürdürülebilir olmaması ve Rusya ve İran’ın bölgede giderek alan kazanması karşısında Türkiye’ye olan ihtiyacı belirgin hale geliyor. Ayrıca Türkiye Suriye’deki varlığıyla kendi güvenliğini sağlarken, bir anlamda da Avrupa’nın Suriye’de siyasal pozisyon alabilmesini sağlayan temel gücü teşkil ediyor. Tüm bunlara rağmen ABD’nin politika yapımında etkili konumda olan CENTCOM, YPG/SDG’ye yapmış olduğu yatırımdan vazgeçmeme eğiliminde. Bu noktada Türkiye, Irak’ın kuzeyinde tecrübe ettiğini Suriye’nin kuzeyinde tecrübe etmemeye ve (yeni güvenlik konseptinin ruhuna uygun olarak) terörü kaynağında eritmeye kararlıdır. Türkiye’nin ortaya koyduğu siyasi anlayışla Suriye’de çözüme gitmeyen her süreç, bölgenin yapısı itibariyle istikrarsızlığa ve yeni tip terör unsurlarının alan kazanmasına olanak sağlayacaktır. Bu bağlamda, ABD’li siyasal elitler, CENTCOM’un bu anlayışına karşı bir politika üreterek Türkiye ile ortak bir çözümü ortaya koymalı ve icra etmelidir. Kutluhan Görücü’nün Anadolu Ajansı için yazdığı yazı
İran’ın Suriye’de Rusya Tarafından Sınırlandırılması Mehmet Erdoğan Erken  
İran’ın Suriye’de Rusya Tarafından Sınırlandırılması Tahran’da 7 Eylül’de düzenlenen zirve sonrasında, önce Soçi Mutabakatı sırasında ve şimdide 27 Ekim’de Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da düzenlenen; Rusya, Almanya ve Fransa’nın da katıldığı Suriye konulu dörtlü zirvede İran’ın yer almaması “İran’sız bir ‘Suriye Geleceği’ mi inşa edilmek isteniyor?” sorusunu akıllara getiriyor. Sona yaklaşıldığı var sayılan Suriye iç savaşında, başta İsrail olmak üzere hem bölge hem de bölge dışı birçok aktörün yeni kurulacak düzende İran’ın payını azaltıp, İran’ı bölgeden uzaklaştıracak politikalar izlemektedir. İran’ın Soçi Mutabakatına katılmamasının ana nedeni ise İran’ın tek taraflı politikalarından sadece İsrail, ABD, Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin değil; aynı zaman da Rusya’nın da rahatsız olmasıdır. İran bölgede tek taraflı bir politika izleyerek her geçen gün Suriye’de ki nüfuzunu artırmaya çalışmaktadır ve Suriye konusunda masada olan diğer aktörleri oldukça rahatsız etmektedir. İran’ın Rusya tarafından Suriye’den tecrit edilmesi süreci bu yazıda aktarılmaya çalışılacaktır. Rusya’nın Suriye’deki İran Politikalar 2015 yılında muhaliflerin hızla ilerlemesi nedeniyle rejim oldukça tedirgin olmuştur. Bu nedenle sahada var olan İran’ın yanı sıra Rusya’dan müdahale talebinde bulunmuştur. Buna göre Rusya havadan, İran ise karadan destek vererek rejimin çöküşünü engelleyecekti ki bunda başarılı olunduğu görülmektedir. Her iki tarafta Suriye’deki yedi yıllık iç savaş esnasında Esad rejimini desteklemiştir. Fakat bu süreçte İran ve Rusya arasında menfaat temelli birçok görüş farklılığı ortaya çıkmıştır. Bu görüş ayrılıklarına örnek vermek gerekirse; 29 Ocak 2018’de Putin ve Trump’ın Hamburg’daki buluşması sonrasında İsrail gazeteleri tarafından, Suriye’de İran nüfuzuna karşı İsrail’in serbestçe bombardıman yapmasına izin verildiği yazıldı.[1]Bu haberden yaklaşık bir hafta sonra İsrail Savunma Kuvvetleri, Suriye hava sahasını kullanarak İran’a ait bir insansız hava aracını (İHA) vurmuştur. Ayrıca Suriye’de İHA’yı kontrol eden personelin de içinde bulunduğu komuta-kontrol aracını bombalamıştır.[2]Ancak Moskova, bu saldırılar karşısında İsrail’i kınayan herhangi bir açıklama yapmamıştır.[3]Moskova’nın bu olay karşısındaki zayıf tepkisinin nedenlerinden birisi ise Mart 2016’da imzalanan ve Suriye sahasında Rusya-İsrail güvenlik ilişkilerini şekillendiren gizli anlaşmadır.[4]  Rus-İsrail savaş uçaklarının karşı karşıya gelmesini önlemeyi amaçlayan bu anlaşma, Rusya’nın Suriye hava operasyonlarında İsrail’in tarafsız kalmasını ve bunun karşılığında Rus savaş uçaklarının İsrail hava sahasını geçmesi durumunda takip edilmemesini öngörmektedir. Yine anlaşmaya göre, Suriye topraklarında İsrail’in ulusal güvenliğine yönelik bir tehdidin ortaya çıkması durumunda ve İran ile Hizbullah arasında yapılan silah sevkiyatlarını önlemek amacıyla, İsrail savaş uçaklarının Suriye topraklarında hava operasyonları düzenlemesi durumunda Rusya tarafsız kalacaktır.[5] Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 17 Mayıs’ta Soçi de Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ile görüşmesinde; yabancı askeri güçlerin Suriye topraklarından çıkacağını vurguladı.[6]Putin’in açıklamalarından sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 30 Mayıs Çarşamba günü yaptığı açıklamada Suriye’nin Ürdün ve İsrail sınırı çevresinde bulunan yabancı güçlerin en kısa zamanda çekilmesi gerektiğini iki kez vurguladı.[7] İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi ise Rus yetkililerin, yabancı güçlerin Suriye’den çıkması yönündeki açıklamalarına şu şekilde cevap verdi: “Hiç kimse İran’ı bir şeye zorlayamaz. İran, bağımsız bir ülkedir. Bölgede ve dünyada dış politikasını milli çıkarları ekseninde belirlemektedir. İran gerektiği kadar ve Suriye devleti istediği sürece orada kalacaktır.” ifadelerini kullandı.[8] Şam çevresindeki tüm muhalif alanları ele geçiren rejim güçleri, zayıf halka olarak gördükleri güney cephesine yöneldi ve Dera’ya önemli sayıda askeri güç sevk etti. Bu gelişme Rusya’yı ABD ve İsrail’le bir müzakere masasına itti. Buna dair İsrail televizyonunda bir haberde Rusya ve İsrail, diplomatik görüşmeler neticesinde, Suriye’nin İsrail sınırındaki güney bölgelerinde kontrolün yeniden Suriye rejim güçlerine geçmesi konusunda anlaşmaya varıldığını, ayrıca sınır bölgelerinde, İran, Lübnan Hizbullah’ı ya da herhangi bir yabancı birliğin yer almayacağı konusunda da mutabık kalındığı aktarıldı.[9] Sonuç olarak Suriye iç savaşında stratejik ittifak ilişkisi inşa etmiş olan Rusya ile İran arasındaki menfaat çatışması her geçen gün daha da belirgin hâle gelmiştir. Lakin Rusya Suriye’de İdlib sonrası ABD ile yaşanacak pazarlıkta elinin güçlü olması için İran’ı kaybetmek istemiyor. Dahası, Suriye sonrası Ukrayna sahnesi açılacaksa, orada da yanında olacak, en azından karşısında olmayacak tarafı seçmeyi tercih ediyor.[10] Suriye’de Yeni Rusya-İran İlişkileri: Tecrit Politikası Yazının başında belirtildiği üzere Tahran Zirvesi’nin ardından Suriye konulu iki önemli toplantıda iki garantör ülke olan Türkiye ve Rusya’nın olması, üçüncü garantör ülke İran’ın ise olmayışı ve Dera bölgesindeki gelişmelerde de görüldüğü gibi İran’ın Suriye’den bypass edilmesinin amaçlandığı söylenebilir. Rusya’nın bunu başarabilmesindeki ana nedenleri ise; Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrasında, ekonomik olarak zor zamanlar geçiren İran’ın, Suriye’deki harcamaları nedeniyle halkı tarafından çok yoğun bir şekilde protesto edilmesi ve ayrıca ekonomik krizi atlatabilmek için Rusya’ya ihtiyaç duyduğu için Moskova yönetimine taviz vermek zorunda kalmasıdır. Ayrıca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da ifade ettiği gibi: “İran’la tam olarak bazı konularda örtüşemiyoruz. ABD’nin beklentisi de Türkiye-Rusya-İran arasında bir çatlak yaşanması. Taraflar bu çatlağı oluşturmamak için çaba sarf ediyorlar.” Bu çatlağın oluşması için ABD ve İsrail yönetimleri, İran’ın tecrit edilmesi karşılığında Rusya’ya ve Esad yönetimine taviz vereceklerine anlaşmışlardı. Ayrıca Moskova, Suriye denkleminde, Batı’ya açılan bir pencere olarak gördüğü İsrail’i önemli bir aktör olarak algılıyor ve İran’la Hizbullah’ı maliyetsiz bir şekilde dengeleyebilmek için de bu iki oluşumu İsrail’e yem etmeyi tercih edebilir.[11] Son olarak ise Rusya kendisini ABD gibi bir süper güç olarak görmektedir. Tahran’ı kendisine denk olarak görmemektedir. Bu Rusya’nın İran’a yönelik politikalarının şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle Kremlin, Batılı güçler (özellikle Washington) ile olan ilişkilerini dengelemek için Tahran’ı bir mihenk taşı olarak kullanmaktadır. Sonuç olarak, İsrail’in yanı başında Suriye’de var olan nüfuzunu daha da genişleten İran, Batılı devletler tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Batılı devletlerin yanına menfaatleri nedeniyle Rusya da eklenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Moskova yönetimi de az önce bahsedilen nedenlerden ötürü İran’ın Suriye’deki etkisini kırmayı hedeflemektedir.İran karşıtı koalisyonun yanısıra, iki garantör ülke Türkiye ve Rusya, Suriye konusunda Fransa ve Almanya gibi yeni aktörleri oyuna sokarak İran’ı Suriye konusunda tedricen uzaklaştırmayı hedefledikleri söylenebilir. Lakin yaklaşık dört senedir Suriye’de Esad rejimi için büyük harcamalarda bulunan İran’ın Suriye’den eli boş bir şekilde nasıl terk ettirileceği ise hâlâ daha merak konusudur.   Kaynakça: [1]https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriyenin-gelecegi-socide-mi-cenevrede-mi-belirlenecek/1045551[2]https://iramcenter.org/suriyede-ufukta-bir-iran-israil-catismasi-mi-var/[3]https://ria.ru/syria/20180210/1514370288.html[4]https://topwar.ru/108676-istochniki-rossiya-i-izrail-zaklyuchili-taynoe-soglashenie-o-kodekse-povedeniya-v-nebe-nad-siriey.html[5]https://www.iramcenter.org/israilin-suriyedeki-saldirilari-ve-rusyanin-sessizligi/[6]https://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2018/05/russia-putin-withdraw-foreign-forces-syria-assad-netanyahu.html[7]https://www.radiofarda.com/a/Lavrov-on-Pullback-of-non-Syrian-forces-from-border-with-Israel/29259494.html[8]              http://jamejamonline.ir/online/3300184498829622882/قاسمی-تا-زمانی-که-سوریه-بخواهد-در-این-کشور-باقی-می%E2%80%8Cمانیم[9] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-ve-rusyanin-suriyenin-guney-siniri-konusunda-anlastigi-iddiasi/1159277[10] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/putinin-zor-secimi/1253763[11] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/israil-rusya-iliskileri-ve-turkiye-icin-imkanlar/1264069
Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler Ömer Özkizilcik  
Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler Türkiye ve Rusya arasında varılan Soçi Mutabakatı’nın İdlib bölgesinde uygulanması hususunda Türkiye ve Rusya’ya büyük görev düşmektedir. Mutabakat’ın uygulanması Türkiye açısından bazı riskler ve zorluklar barındırmaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin Soçi mutabakatının uygulanması noktasında elinde birçok araç bulunmaktadır. Mutabakatın hayata geçmesi konusunda en büyük meydan okumalar propaganda savaşı, M-4 ve M-5 otoyolların ticarete açılması ve silahsızlandırılmış bölgenin inşası olacaktır. Propaganda Savaşıİdlib bölgesindeki halkın büyük çoğunluğu, sivil ve askeri muhalefet Türkiye’nin Suriye politikasını ve özellikle İdlib’e yönelik olası bir saldırıyı önlemek üzere gösterdiği çabaları takdir etmektedir. Türkiye Tahran ve Soçi zirveleri arasında attığı adımlar ile bölgedeki nabzı kendisi açısından olumlu etkilemiştir. Her cuma gerçekleşen halk gösterilerinde Türk bayrakları kullanılıyor olması bu açıdan önemli bir göstergedir.Soçi zirvesinden çıkan mutabakat ilk başlarda İdlib’de büyük bir sevinçle karşılanırken, bazı söylentiler ve propaganda girişimleri Türkiye’ye ve mutabakata karşı bakışları olumsuz etkilemiştir. Öncelikle Soçi mutabakatı bağlamında tüm Suriye muhalefetinin silahları teslim edeceği söylentisi, hiçbir dayanağı olmamasına rağmen, İdlib’de etkili olmuştur. Nitekim Türkiye destekli Ulusal Özgürleştirme Cephesi dahi yayınladığı beyanatta silahlarını teslim etmeyeceklerini bildirmeye kendisini mecbur hissetmiştir. Birçok benzer beyanatın yayınlanması sonrasında, İdlib içindeki silahları teslim etme söylentisi bitmiştir.Bir sonraki aşamada ise, Rusya’nın Suriye muhalefeti tarafından kontrol edilecek bölgelerde devriye gezeceği, M-4 ve M-5 otoyolunda güvenliği sağlayacağı ve Esed rejimin İdlib’deki kurumlar üzerinde kontrolü sağlayacağı söylentileri yeni bir paniğe sebebiyet vermiştir. Bu söylentiler üzerine Türk yetkililer ile Suriye muhalefeti arasında görüşmeler yapılmış ve bunun gerçekleşmeyeceği kamuoyuna duyurulmuştur.Soçi mutabakatı bağlamında var olan son iddia, silahsızlandırılmış bölgenin sadece muhalefetin kontrol ettiği bölgelerde kurulacağıdır. Silahsızlandırılmış bölgenin sınırları teknik heyetler arasında müzakere ediliyor olması ve kararlaştırılmamış olması, bu söylentinin devam etmesine sebebiyet vermektedir.Soçi mutabakatı bağlamında ortaya çıkan söylentileri küçümsemek büyük bir yanılgı olacaktır. Bölgedeki dinamiklerin Türkiye’nin aleyhine değişmesi durumunda Türkiye’nin bölgede atacağı adımlarda birtakım riskler ve tehlikeler ortaya çıkabilir. Söylentilerin kaynağı belli olmasa bile, bir amaç doğrultusunda kasıtlı olarak ortaya atılmış olması göz ardı edilmemelidir. Bu durumda Soçi Mutabakatı’nın Suriye muhalefeti ve İdlib halkına şeffaf bir şekilde iletilmemiş olması ihtimali akla gelmektedir. M-4 ve M-5 Otoyolların Ticarete AçılmasıTürkiye açısından Soçi mutabakatı bağlamında belki de uygulanması en zor madde M-4 ve M-5 otoyollarının (Şam-Halep ve Lazkiye-Halep hattının) serbest ticarete açılmasıdır. M-4 ve M-5 otoyolların Suriye ekonomisi için büyük önem taşımaktadır.İdlib bölgesinden geçen M-4 ve M-5 otoyolları üzerinde Suriye muhalefetinin ve Heyet Tahriru’ş-Şam (HTŞ) gibi radikal örgütlerin kontrol noktaları bulunmaktadır. Kontrol noktalarından alınan geçiş ücretleri silahlı gruplar için önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadır. Bu gelir kaynağını ele geçirmek için İdlib’deki silahlı gruplar arasında zaman zaman çatışmalar yaşanmıştır. Özellikle M-4 ve M-5 otoyollarının rejim tarafından kontrol edilen bölgelere bitiştiği sınır hattındaki kontrol noktaları adeta ülke içerisinde ‘sınır kapısı’ olarak faaliyet göstermektedir. Ebu Zuhur, Morek, Kafr Hamra, Raşidin ve Kürt dağında ‘sınır kapıları’ bulunmaktadır.Türkiye’den Soçi Mutabakatı bağlamında M-4 ve M-5 otoyollarındaki kontrol noktalarını kaldırması ve ‘sınır kapıları’nda alınan haciz ve geçiş ücretlerini sonlandırması beklenmektedir. Bu ise bölgede varlık gösteren silahlı grupların önemli bir gelir kaynağını kaybetmesi manasına gelmektedir. Bu durum Türkiye’nin bölgedeki silahlı gruplara alternatif bir gelir kaynağı sağlamaması durumunda, önemli sorunlara sebebiyet verebilir. Suriye muhalefetine Türkiye kaynaklı bir maddi gelir sağlandığı takdirde, Türkiye’nin bölgedeki etki alanı genişleyecektir.Diğer bir sorun ise M-4 ve M-5 otoyollarının açılması ile beraber yaşanacak güvenlik sorunudur. Rejim ve muhalefet bölgeleri arasındaki etkileşimin artması ile birlikte rejim güçlerinin, PKK’nın ve DAEŞ’ın İdlib bölgesine sızması kolaylaşacaktır. Özellikle PKK’nın İdlib üzerinden Afrin’e sızma girişiminde bulunması muhtemeldir. Bunu engellemek için Türkiye’nin güvenlik önlemleri alması gerekecektir.Diğer yandan İdlib bölgesindeki terör hücre yapılanmalarının M-4 ve M-5 otoyollarını kullananlara yönelik saldırıları olabilir. Otoyolları kullananların güvenliği Soçi mutabakatı ile Türkiye’nin sorumluluğu altında olacaktır. Silahsızlandırılmış bölgenin inşasıSoçi mutabakatı bağlamında kararlaştırılan silahsızlandırılmış bölgenin İdlib’de inşa edilmesi önünde üç temel engel bulunmaktadır. Birinci engel, silahsızlandırılmış bölgenin sınırlarıdır. Silahsızlandırılmış bölge yukarıda belirtilen söylentilerdeki gibi sadece Suriye muhalefeti bölgelerinde kurulacak olursa, Türkiye’nin bölgedeki aktörleri ikna etmesi oldukça zorlaşacaktır.Diğer bir sorun ağır silahların silahsızlandırılmış bölgeden çekilmesidir. Suriye muhalefetinin ana savunma hatları, hatta neredeyse savunma hatlarının tamamı sınır bölgesindedir. Ağır silahların çekilmesi sonrasında yaşanacak olası ani bir rejim saldırısında askeri muhalefetin savunma hatları hızla çökebilir. Bu endişeyi bertaraf etmek üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silahsızlandırılmış bölgeye yoğun bir askeri sevkiyat gerçekleştirmesi gerekmektedir. Suriye muhalefetinin ağır silahları geri çekmesi sonrasında oluşacak boşluğu Türk askeri doldurmalıdır.Silahsızlandırılmış bölgenin inşası bağlamında Türkiye’nin önündeki en büyük meydan okuma radikal gruplardır. Cephe hattının büyük çoğunluğu Türkiye’ye müzahir Suriye muhalefeti tarafından kontrol ediliyor olsa da Güney Halep, Lazkiye cephesi ve Morek-Surman arasındaki cephe hattı HTŞ gibi terör örgütü olarak tanımlanan gruplarca kontrol edilmektedir. Soçi mutabakatına göre tüm silahsızlandırılmış bölgenin bu tarz radikal gruplardan temizlenmesi gerekmektedir.Radikal gruplara karşı askeri seçenek masada olsa da Türkiye farklı yollarla radikal grupların silahsızlandırılmış bölgeden İdlib’in merkezine doğru geri çekilmesini sağlayabilir. Türkiye bölgedeki müttefikleri ve elde ettiği büyük halk desteği ile beraber bölgedeki radikal grupları cephe hattından çekilmeye ikna etme potansiyeline sahiptir. Nitekim kendi ideolojisi ve halk desteği arasında bir denge kurmaya çalışan HTŞ, Soçi Mutabakatı’nın yıkılması ve İdlib’e rejim tarafından geniş çaplı bir askeri harekatın başlatılması durumunda günah keçisi olmaktan çekinmektedir.Bölgedeki diğer radikal gruplar ise genellikle yabancı savaşçılardan oluşan gruplardır. İdlib’de Suriyelileri korumak adına var olduğunu iddia eden yabancı savaşçılar, aynı zamanda İdlib’in olası saldırıdan korunmasını sağlayacak Soçi mutabakatını baltalamaları durumunda Suriyelilerin tepkisinden çekinmektedir. Özellikle ülkelerine geri dönme fırsatı olmayan, İdlib’de aileleri ile beraber yaşayan yabancı savaşçılar, İdlib’deki Suriyeli halkı kendilerine düşman edip, son yaşam alanlarını da kaybetmek istememektedirler.Diğer taraftan El-Kaide’ye bağlı Hurras Ed Din grubu ile Çeçenlerden oluşan Ensar Ed Din grubu Soçi mutabakatına uymayacaklarını ve Soçi mutabakatını reddettiklerini açıkladılar. Silahsızlandırılmış bölgenin inşası esnasında, Suriye muhalefetinin alandan ağır silahlarını çekmesinden istifade etmeye çalışmaları tehlikesi bulunan bu tarz radikal gruplara karşı Türkiye’nin güç kullanması gerekebilir. Özellikle Türk askerinin silahsızlandırılmış bölgelerde devriye görevi sırasında, terör saldırıları gerçekleştirebilecek bu yapılara karşı mücadele edilmesi gerekecektir. Bunu gerçekleştirmek adına Türkiye bölgede kendine yakın olan Ulusal Özgürleştirme Cephesi ile birlikte hareket edebilir. SonuçSoçi mutabakatı Türk diplomasisinin bir başarısı olarak ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, BM ve İdlib halkı tarafından memnuniyetle karşılanmış olsa da Türkiye’nin Soçi mutabakatını uygulaması önünde ciddi meydan okumalar bulunmaktadır. Türkiye bu zorlukları aşabilmek için Mutabakatın uygulanması konusunda şeffaf bir politika izlemelidir. Türkiye İdlib’deki Suriye muhalefetine yeni gelir kaynağı elde edecekleri imkanlar sunmak durumunda kalabilir. Böylelikle hem Türkiye bölgede daha etkin olacaktır, hem de Türkiye destekli gruplar diğer radikal gruplara karşı daha güçlü bir konumda olacaktır. Radikal gruplara yönelik Türkiye bir taraftan askeri seçeneği gündemde tutmalı, diğer taraftan mutabakata karşı adım atmamaları için gerekli önlemleri almalıdır.   Bu yazı 8 Ekim 2018 tarihinde Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) web sayfasında “Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler” başlığı ile yayınlanmıştır.