Yorum
HTŞ ile mücadele nasıl olabilir?
Türkiye’nin Rusya ile Soçi’de imzaladığı Soçi mutabakatı ile İdlib’e yönelik olası saldırı engellenmiş oldu. 3 milyon üzerinde sivilin yaşadığı İdlib’e yönelik olası bir saldırıyı kararlı bir duruş ile engellemeyi başaran Türkiye, hem insani, hem güvenlik hemde uluslararası arenada önemli bir kazanç elde etmiştir. Fakat Türkiye’nin fiili olarak İdlib bölgesinin ve bölgede yaşayan insanların hamisi konumuna yükselmiş olması, Türkiye için farklı riskleri ve imkanları doğurmaktadır. Türkiye’nin orta ve uzun vaade de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatları bölgelerinde uyguladığı politikayı İdlib’e de uygulaması söz konusu olabilir. Böylelikle Türkiye, Suriye içerisinde 5 milyondan fazla bir nüfusu güvenlik altına almış olacaktır. HTŞ resmi olarak Soçi’ye yönelik bir beyanat daha yayınlamamış olsa da ve resmi olarak Astana sürecine karşı olsa da, sahada de-facto olarak Türkiye’nin taleplerini karşılamaya yönelik adımlar atmaktadır. Fakat HTŞ Türkiye’nin İdlib bölgesindeki politikalarını baltalayabilecek ve Türkiye’yi uluslararası arenada zor duruma sokabilecek potansiyele sahiptir. Türkiye’nin İdlib’te istediği politikaları uygulayabilmek için HTŞ’ye yönelik strateji belirlemeli ve uygulamalıdır. Rusya, İran, ABD ve AB ülkeleri Türkiye’den HTŞ’nin İdlib’te elimine edilmesini beklemesi ise Türkiye’ye artı bir baskı unsuru olarak önümüze çıkmakta. Türkiye’nin kendi milli menfaatleri doğrultusunda Türkiye’nin terör listesinde bulunan HTŞ sorununu çözmesi gerekmektedir. Türkiye için HTŞ sorununu çözmek adına iki temel strateji öne çıkmaktadır. Birinci seçenek Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı’na benzer kısa vadeli etkin, maliyeti büyük ve uzun vaadeli riskli bir askeri operasyon iken, ikinci istihbari ve siyasi seçenek ise daha uzun vadeli ve az maliyetlidir. Askeri Seçenek HTŞ’yi İdlib bölgesinde elimine etmek için sert bir yöntem olarak askeri seçenek bulunmaktadır. Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı ile büyük ve önemli bir tecrübe kazanan Türkiye, İdlib’te de benzer bir harekat ile HTŞ’yi elimine edebilir. Fakat HTŞ’nin yapısı ve yerel dinamikler itibariyle, İdlib’te olası bir harekat hem Fırat Kalkanı Harekatı hem de Zeytin Dalı Harekatı’ndan çok daha farklı olacaktır. HTŞ yapı itibariyle 13 bin civarında bir askeri güce sahiptir. HTŞ yönetimi ve HTŞ savaşçıları 90% oranında Suriyelidir. Örgütün lideri Muhammed el Cevlani de Suriyelidir. İdlib bölgesinde birçok aşiret HTŞ ile ortak hareket etmektedir. Ayrıca HTŞ’nin İdlib bölgesinde himaye ettiği ve resmi olarak HTŞ’ye bağlı olmasalar bile HTŞ ile beraber hareket eden 3–5 bin civarında bir askeri güç bulunmaktadır. Genellikle yabancı savaşçılardan oluşan bu yarı-bağlı gruplar arasında Türkistan İslam Partisi, Cund uş Şam, Ensar el İslam bulunmaktadır. HTŞ içerisindeki yapılar ve HTŞ’ye yarı bağlı olan grupların büyük çoğunluğu ise Türkiye’ye karşı düşmanca bir tutum içerisinde olmadıkları da belirtilmelidir. Nitekim İdlib bölgesinde bulunan 12 Türk gözetim noktasına ve Türk askerine karşı saldırı olmamış, hatta HTŞ ve yukarıda belirtilen gruplar Türk gözetim noktaları ve sevkiyatların gerçekleşen bazı bölgelerde alan güvenliğini sağlamıştır. Ayrıca HTŞ ve HTŞ’ye yarı bağlı grupların savaşçılarının önemli bir kesimi Türk ordusuna karşı savaşmayı ret edebileceği de öngörülmektedir, özellikle HTŞ ve diğer gruplara ideolojik sebeplerden ziyade, pragmatik sebeplerden dolayı katılanlar. Fakat ideolojik olarak Türkiye’nin HTŞ’ye olası bir askeri operasyonunda Türk askeri ile savaşmayı meşrulaştırmaya hazır bir kitle olduğunun da altını çizmek gerekir. Türkiye’nin HTŞ’ye karşı harekat düzenlemeye karar verdiği esnada sahadaki kontrol alanları ve Türkiye’ye müzahir grupların etkisi harekatı kolaylaştıran etkenlerden olacaktır. HTŞ genellikle Türkiye sınırında konuşlanmış iken, Türkiye’nin desteklediği grupların birleşimi sonucunda kurulan çatı yapılanma Ulusal Özgürleştirme Cephesi (UÖC) ise güney İdlib’te ve Batı Halep’te yoğun bir varlığı bulunmaktadır. Ayrıca Afrin üzerinden Türkiye’nin eğittiği ve donattığı Milli Ordu güçleri de Afrin üzerinden HTŞ’ye karşı ayrı bir cephe açabilir. Askeri harekat öncesinde tüm Türk gözetim noktaların tahkim edilmesi ve UÖC tarafından korunması elzemdir. Nitekim HTŞ’ye karşı cephe açıldığı takdirde, Türkiye’nin İdlib bölgesindeki 12 gözetim noktası tehlike altında olacaktır. Gözetim noktaların Türkiye’ye tahliyesi ise Esed rejimin önünü açacaktır. HTŞ’ye karşı askeri operasyonda Türk askeri ve Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhaliflerin önemli kayıplar vereceği öngörülebilir. Birçok HTŞ savaşçısı savaşmayı ret ederek silah bıraksa bile, dogmatik olanlar, ideolojik saikklerle hareket edenler ve yabancı savaşçılar Türkiye’ye karşı amansız bir mücadele verecektir. Harekatın başarılı olmasından sonra ise HTŞ’nin yeraltına ineceği ve Türkiye’ye karşı özellikle İdlib’te terör saldırıları düzenlemesi ve gerilla savaşı yürütmesi olasıdır. Her ne kadar Türkiye’nin Suriye muhalefetini bir kalkan ve yereldeki müttefik olarak kullanması Türkiye’nin elini güçlendiriyor olsa da, HTŞ’nin askeri kapasitesi PKK/YPG ve DAEŞ’ten oldukça farklıdır. İstihbari ve Siyasi Seçenek Türkiye için HTŞ ile mücadele etmek adına ikinci seçenek daha uzun vadeli bir strateji iken, daha az maliyet doğuracaktır. Ayrıca Suriye askeri muhalefeti çatışma ile zayıflamayacaktır. Türkiye’nin bir seneyi geçkindir HTŞ’ye yönelik izlediği stratejinin devamı olarak HTŞ’nin kendi içerisinde bölünmesi ve ılımlılaşması sağlanabilir. Nitekim İdlib’teki Suriye muhalefeti de benzer bir strateji izlemektedir. Eski Nusra örgütünün El-Kaide’den ayrılmasında Suriye muhalefetin baskısı önemlidir. HTŞ’nin eski Nusra ve bazı diğer grupların birleşmesi sonucunda kurulmasından sonra, örgüt birçok kriz yaşamıştır. Ahrar uş Şam ile yürüttüğü güç mücadelesinden galip olarak çıkmış görünse de, HTŞ’den büyük kopuşlar yaşanmıştır. Nureddin Zengi Hareketi, Ceys el Ahrar, Ensaruddin HTŞ’den ayrılmıştır. Böylelikle HTŞ, El-Kaide’den ayrılmış eski Nusra’yı oluşturan gruplara indirgenmiştir. Fakat HTŞ’nin bu başarısızlığı ve HTŞ’nin İdlib’te Türk gözetim noktaların kurulmasını kabul etmesi ile birlikte HTŞ içerisinde El-Kaide’ye biatlarını bozmak istemeyenler örgütten ayrılmış ve Hurras Ed Din’i kurmuşlardır. Türkiye’nin HTŞ’ye karşı izlediği böl-yönet stratejisi devam ettiği takdirde HTŞ içerisinde yeni kırılmaların yaşanması olasıdır. HTŞ içerisindeki dogmatik/ideologcu gruplar ile pragmatik gruplar ayrışabilir. Özellikle Soçi anlaşmasının sahada uygulanması ve HTŞ’nin Türkiye’nin baskıları sonucunda isim değiştirmesi, daha radikal olan HTŞ kanadının gruptan ayrılmasını izleyecektir. HTŞ içerisindeki tartışmalar istihbari olarak doğru yönetildiğinde, HTŞ’nin pragmatik kanadı örgütü lağvetmeye kadar ilerleyebilir. Özellikle HTŞ içerisindeki tartışmaları etkilemek önemli olacaktır. Ayrıca HTŞ içerisinde Ebu Yakzan el Masri gibi daha radikal ve dogmatik liderleri etkisiz hale getirecek bazı adımlar atılabilir. Böylelikle HTŞ içerisindeki tartışmalarda pragmatik kanat giderek güçlenir. Ayrıca HTŞ içerisindeki tartışmalara Hurras Ed Din ve Ürdün’deki Ebu Muhammed el Makdisi’nin propagandası etki etmektedir. Türkiye’nin İdlib’teki Hurras Ed Din örgütünü elimine ettiği ve Ürdün ile yaptığı anlaşma sonucunda Makdisi’nin sesini kısdığı bir senaryoda, HTŞ içerisindeki tartışmalarda pragmatik kanat daha fazla güçlenecektir. Sonuç Türkiye’nin güncel dinamikler göz önünde bulundurulduğunda askeri olarak harekat düzenlemesi gereken asıl aktör PKK/YPG’dir. Soçi mutabakatının sahada uygulanması sonrasında HTŞ’ye karşı istihbari ve siyasi seçeneğin uygulanması tercih edilmelidir. Nitekim Türkiye askeri olarak HTŞ’ye karşı bir harekat düzenlediğinde, rejim ve PKK/YPG bu durumdan istifade etmeye çalışacaktır ve harekatın ciddi bir maliyeti olacaktır. Fakat tüm ihtimaller göz önünde bulundurularak, HTŞ’ye karşı olası bir askeri operasyon hazırlıkları yapılmalıdır. Türkiye, HTŞ’ye bir yandan askeri seçeneği sopa olarak gösterirken, diğer yandan kendisini lağvetmesi durumunda Türkiye destekli Ulusal Özgürleştirme Cephesi bünyesinin altında varlıklarını kontrollü bir şekilde devam ettirebilme imkanı sunduğu takdirde, az bir maliyetle İdlib’teki HTŞ sorunu çözülecektir.  
ABD/PKK İttifakının Yeni Suriye Planı Kutluhan Görücü  
ABD/PKK İttifakının Yeni Suriye Planı Suriye’de tüm gözler İdlib’e odaklanmışken, Suriye’nin kuzeyinde de önemli gelişmeler yaşanmaktadır. ABD destekli YPG/SDG unsurlarının DAEŞ’i Irak sınırından çıkarmış olması, DAEŞ’in Fırat nehrinin doğu kıyısındaki Hajin kasabası ile al Bağhuz köyleri arasına sıkışması ve uluslararası koalisyon destekli YPG/SDG’nin bu bölgeye yönelik de saldırılarına devam etmesi Suriye’nin kuzeyi ve doğusunun kontrol anlamında DAEŞ’ten arınma sürecinin sonuna yaklaşıldığını göstermektedir. Ancak belirtilmelidir ki DAEŞ’in bölgedeki kontrol varlığının bitirilmesi, bölgeden tam anlamıyla çıkartılmış veya bitirilmiş anlamı taşımamaktadır. Nitekim DAEŞ, son haftalarda başta Rakka olmak üzere Haseke ve Deyr ez Zor’da YPG/SDG unsurlarına yönelik suikast ve EYP saldırılarını arttırmış durumdadır. DAEŞ’in bu yönde artan eylemleri YPG/SDG unsurlarını Rakka’da gece sokağa çıkma yasağı getirecek konuma getirmiştir. DAEŞ’in Fırat’ın batısında Humus vilayeti ve Deyr ez Zor vilayetlerine bağlı çöl arazisinde de varlığı bulunmakta iken bu bölgelerde de rejim veya İran destekli Şii milislere yönelik saldırılarına sahne olmuştur. DAEŞ’in bu stratejisi DAEŞ 2.0 olarak başka ve geniş çaplı bir konunun parçasıdır. Bu nedenle bu analizde bu konuya odaklanılmayacaktır. Geçtiğimiz haftalarda rejim ile SDG/YPG arasındaki Şam’da gerçekleşen görüşmelerde somut bir sonucun alınamadığı görülürken, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ve Demokratik Suriye Meclisi (DSM), Suriye’nin kuzeyinde ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ ilan etti. SDG’nin atmış olduğu bu adım Şam’daki görüşmelerin gidişatını ve ABD’nin bu görüşmelere koyduğu şerhi de gösteren bir dizi gelişme yaşandı. ABD, Esed rejimi ile SDG/YPG arasındaki görüşmeleri ilk etapta desteklerken, rejimin SDG’nin dolayısıyla ABD’nin taleplerini karşılamaması ABD’nin görüşmelere olan şerhini ortaya çıkarmıştır. ABD, uluslararası koalisyon çerçevesinde YPG’ye yönelik silah ve ekipman desteğini geçtiğimiz hafta içerisinde yüzlerce tır ve kamyon ile birlikte artırırken, Suriye’nin kuzeyinde bulunan üslerine hava savunma, radar sistemlerini getirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’inde yıl sonunda Suriye’den ayrılmak gibi bir durumun söz konusu olmadığı, İran, Suriye’den çıkarılıncaya ve DAEŞ tamamen ortadan kaldırılıncaya dek Suriye’deyiz minvalindeki açıklamaları kısa vadede ABD’nin bölgeden ayrılmayacağını gösteren gelişmeler olarak okunabilir. Rejim ile SDG/YPG arasında gerçekleşen görüşmelerden olumlu bir neticenin ortaya çıkmaması, ABD’nin rejimin petrol şirketlerine uyguladığı yaptırımı ve SDG’nin rejime petrol satışını durdurması gibi hamleleri beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelere müteakip olarak Kamışlı’da YPG unsurları ile rejim arasında yaşanan çatışmalar ve YPG unsurlarının 13 rejim askerini öldürmesi, YPG’nin Şam görüşmelerinden istediği sonucu elde edemediği ve bu yönde Şam’a karşı el yükseltme girişimi olarak da okunabilir. Nitekim uluslararası koalisyon yetkililerinin Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kırmızı bülten ile aradığı Ferhad Abdi Şahin/Şahin Cilo ile bir görüşme gerçekleştirmesi ve Şahin Cilo’yu uluslararası koalisyonun resmi hesaplarından ‘General Mazlum’ ismiyle anması, ABD’nin, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki YPG/SDG varlığına karşı somut olan tutumuna yönelik duruşunu hala dikkate almadığını göstermektedir. Ayrıca PKK içerisinde ‘Amerikancı’ kanadı temsil ettiği düşünülen Şahin Cilo’nun yeniden göz önüne alınması Suriye’nin kuzeyinde YPG/SDG’nin gelecek siyasetine ilişkin bir ipucu olarak da okunabilir. İlan edilen ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ diğer yerel meclisleri birleştirerek ortak bir meclisi ve yönetimi öngörmektedir. Bu anlamda bölgede yerelden merkeze doğru bir güç kaymasını görebiliriz. Bu hamle YPG’nin idari ve siyasi yönetim sürecini de daha da merkezileştireceği ve Şam ile girilecek müzakerelerde daha güçlü bir görüntü ve pozisyon çizmeyi hedeflediği olarak da okunabilir. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in ‘Esed’in Suriye’nin geleceğinde yeri yok ancak Esed’i göndermek ABD’nin işi değil’ yönündeki açıklamaları ABD’nin kısa vadede Esed rejimine yönelik herhangi bir askeri veya siyasi hamle gerçekleştirmeyeceğini göstermesi bakımından değerli görünmektedir. Ancak Esed’in varlığına politik olarak karşı çıkması da Batılı devletler ile birlikte ‘özgür’ Suriye söylemine devam edeceğini göstermektedir. Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda bu gelişmeler yaşanırken, Fırat’ın batısında, İdlib ve Halep’te ise rejim ve YPG arasında bir askeri angajmanın yaşandığı görülüyor. Özellikle son günlerde Esed rejiminin Tel Rıfat, Şahba ve Deyr Cemal bölgesine yapmış olduğu askeri sevkiyatlar ve Esed rejimin YPG unsurlarını olası İdlib harekatına yönelik eğitimlere dahil ettiği iddiaları, Fırat’ın batısında farklı senaryoları da beraberinde getiriyor. SDG/YPG kanadından Afrin’e yönelik askeri hamle söylemleri ve TSK’nın da bölgeye gerçekleştirdiği askeri sevkiyatlar, Fırat’ın batısında krizin tek odak noktasını İdlib olmaktan çıkaracağa benziyor. Afrin bölgesindeki YPG hücrelerinin son haftalarda Türkiye destekli muhaliflere karşı arttırdığı saldırıları ile birlikte okunduğunda söz konusu bu gelişmeler daha da anlam kazanmaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin de Tel Rıfat üzerindeki beklentileri devam etmekte. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde, Menbiç ve Tel Rıfat’ta beklenilen gelişmelerin yaşanmadığını belirtmişti. İran ve Rusya destekli Esed rejiminin olası İdlib operasyonuna yönelik, Türkiye siyasi ve askeri hamleleri ile ön almaya çalışırken YPG/PKK’nın bölgedeki faaliyetlerine karşı da teyakkuzdadır. Menbiç’te süreç istenildiği gibi ilerlememiş olmasına rağmen ABD ile varılan mutabakat son derece değerlidir. Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye’de son dönemece girilirken, el avantajı yakalamak istediği görülmektedir. Türkiye, Morek’ten Cerablus’a kadar uzanan muhalif bölgelerde gücünü tahkim ederek, ABD, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusundaki varlığını sağlamlaştırarak ve radar sistemleri ile bölgeyi fiili olarak uçuşa kapatarak, Rusya ise üslerini korumaya ve İdlib ile birlikte Suriye’de nihai zaferini ilan ederek olası siyasi sürece eli güçlü gitmek istiyor. Tüm bunlarla birlikte bölgenin istenmeyen adamı konumuna gelmiş İran ise Suriye’de girmiş olduğu maliyetlerin karşılığını kalıcı bir kazanıma taşımak istiyor. Buna mukabil olarak Esed rejimi de son muhalif bölgesi sayılabilecek İdlib’i de Rusya ve İran’ın desteği ile ele geçirerek 7 yıllık savaşın ‘kaybetmeyeni’ olarak kendini ilan etmek istiyor. Suriye’nin doğusunda, batısında veya kuzeyinde gerçekleşen tüm denklemler Türkiye’yi doğrudan etkilemekte. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’de PKK/YPG ile mücadelesini sürdürebilmesi için Suriyeli muhaliflerin Suriye sahasında kalması son derece öneme haizdir. Bu bakımdan İdlib’in korunması, bir bakıma Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nın korunmasına, Menbiç’te sağlanan mutabakatın işlerliğini kaybetmemesine ve Fırat’ın doğusunda PKK/YPG’ye yönelik olası hamleler açısından son derece önemlidir.
Suriye krizinde yeni safha: İdlib Can Acun  
2011’den bu yana devam etmeden ve yakın tarihte yaşanan en kanlı çatışmalardan birisi olan Suriye krizinde Esed rejiminin ve müttefiklerinin askeri kazanımlarının ardından İdlib bölgesi Esed karşıtlarının son kalesi konumuna geldi. İdlib eyaletinin yanı sıra mücavirindeki Batı ve güney Halep ile birlikte sınırlı düzeyde Kuzey Hama ve Kuzey Lazkiye’de Türkmen ve Kürt Dağları civarını kapsayan bu alan yedi yıldır Esed rejimine karşı savaşanların komuta-kontrol ve askeri güç dinamikleri açısından merkezi konumunda bulunuyor. Muhaliflerin Halep’i, Doğu Guta ve Kuzey Humus gibi bölgeleri kaybetmesinin yanı sıra, son dönemlerde Dera ve Kuneytra’da da elimine edilmesi sonrasında rejim ve müttefikleri açısından İdlib yeni hedef olarak tezahür etti. Yaklaşık 3 milyon sivilin yaşadığı bölge Türkiye açısından olası mülteci akınlarından korunmaktan, Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH) ve Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH) bölgelerindeki nüfuzuna, PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile yürütülen mücadeleden, Suriye’nin geleceğine ilişkin müzakerelerde söz sahibi olmaya kadar geniş bir spektrumda önem arz etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin mezkûr tehditleri göz önüne alarak İdlib konusunda pro-aktif adımlar atma mecburiyeti söz konusu. Bu bağlamda iki husus öne çıkmaktadır, Türkiye muhalif-içi dengelerde ağırlığını koyarak muhalifleri tek bir çatı altında toplayabilmeli, radikal unsurlar ile muhalifleri tamamen ayrıştırmayı başarmalıdır. Ayrıca rejim üzerinde nüfuz sahibi olan Rusya ile Astana süreci bağlamında askeri diplomasi yürüterek bölgeye yönelik bir askeri harekât zemininin oluşmasını engellemek durumundadır. İdlib’e yönelik kapsamlı bir askeri harekâtın katastrofik sonuçlarını ve olası maliyetini Rusya’nın önüne koymak durumundadır. Muhalif içi dengeler Muhaliflerin kendi içinde de oldukça parçalı bir halde bulunduğu İdlib bölgesinde yerel dengeler de bölgenin geleceği açısından son derece kritik bir öneme sahip. Zaman zaman birbirleriyle çatışan muhalif unsurlar, ideolojik ayrışmanın yanı sıra güç mücadelesinin içine de sürüklenmiş durumdalar. Tek bir çatı altına birleşemeyen muhalifler Heyet-i Tahrir el-Şam (HTŞ), Cephet’ül Tahrir Suriye gibi yapıların yanı sıra, Feylak eş-Şam ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) önde gelen gruplarından oluşan yapıların bir araya gelerek oluşturduğu Vataniye Cephesi gibi önemli gruplardan oluşuyordu. Temmuz 2018’de Suriye Özgürleştirme Cephesi, Vataniye Cephesi, Ceyş’ül Ahrar, Sukur’üş Şam Tugayları bir araya gelerek Cephet’ül Vataniye lil-Tahrir (Özgürleştirme Milli Cephesi) oluşturuldu. Böylelikle İdlib’de HTŞ ve Özgürleştirme Milli Cephesi çatısı altında iki ana kamptan bahsetmek mümkün oldu. Türkiye rejim ve müttefiklerinin bölgeye müdahale etmek için araçsallaştırdıkları HTŞ ve Hurasaddin gibi Astana süreci dışında kalan radikal grupların siyasi manevralarla elimine edilmesi için çaba sarf ederken, FKH ve ZDH’de öne çıkan Milli Ordu ve müttefiklerinin İdlib’te de etkinliğini artırmaya gayret etti. Ancak gelinen aşamada HTŞ yapılanması hala varlığını korurken, rejim ve Rusya HTŞ’nin mevcudiyeti üzerinden İdlib’e geniş kapsamlı bir askeri harekât hazırlığına girişmiş durumda. Türkiye Özgürleştirme Milli Cephesi’nin HTŞ aleyhine İdlib’deki ağırlığını artırması için hızlıca harekete geçmeli, eğer bu engellenemez ise rejim/Rus/İran harekâtının da sadece İdlib sınır hattında HTŞ ve iltisaklı gruplara yönelmesini sağlamakdurumunda. Ayrıca Türkiye Astana süreci kapsamında oluşturduğu İdlib’deki 12 askeri noktasını tahkim ederek buradaki varlığını güçlendirmeli. Belirleyici aktör Rusya Rejimi İdlib’i yeniden kontrol etme niyetini açık şekilde ortaya koysa da sahadaki gerçeklik ve askeri kapasite açısından farklı dinamiklerin belirleyici olduğu da görülmektedir. Rejimin İdlib’e kapsamlı bir harekât düzenlemek için askeri kapasitesinin yetersiz olduğu ve bu bağlamda karada İran’a ve havada ise Rusya’ya bağlı olduğu değerlendirilebilir. İdlib’in Astana süreci bağlamında çatışmasızlık bölgesi olduğu ve Türkiye’nin de bölgede 12 askeri noktaya sahip olduğu göz önüne alındığında rejimin tek taraflı bir adım atma kabiliyetinin bulunmadığı görülmektedir. Yine büyük fotoğrafta rejim siyasi, askeri ve iktisadi açıdan Rusya ile kurduğu asimetrik ilişki göz öne alındığında olası bir İdlib harekâtının Rusya’nın yaklaşımına bağlı olduğu görülmektedir.Bu bağlamda Türkiye Rusya ile yürüteceği askeri diplomasi ile İdlib’e yönelik kapsamlı bir askeri harekatı önlemek durumundadır. Rusya Türkiye’ye HTŞ ve iltisaklı grupları üzerinden İdlib’de baskı yaparken, Türkiye’nin İdlib’deki radikal yapılanmaların elimine edilebilmesi için gösterdiği çabayı yok saymakta ve Türkiye’ye bazı tekliflerde bulunarak olası bir askeri harekâtı kabullendirmeye çalışmaktadır. Rusya İdlib’e yönelik bir harekâtın Astana sürecini bitireceği gibi Suriye’nin geleceği açısından siyasal bir çözüm bulunması şansını da tamamen yok edeceğini görmek durumundadır. Muhaliflerin topraksızlaştırıldığı bir senaryoda ülke sathında gerilla savaşı devam edecek, Şam’da ülkenin etnik ve mezhebi dengelerini yansıtacak kapsayıcı ve kuşatıcı bir iktidarın oluşma şansı tamamen yok olacaktır. Bu durumdan en fazla zarar görenlerin başında da Rusya gelecektir.Nihayetinde yaklaşık 3 milyon sivilin yaşadığı ve muhalifler için her anlamda son kale konumuna gelen İdlib’in muhafazası; Suriye’nin geleceğinde siyasal bir çözümü hayata geçirecek, yeni bir siyasal yapının inşası için önem arz etmektedir. Türkiye açısından da yukarıda zikredilen saikler açısından ayrıca önemi ortadadır. Kaynak: Sabah
İdlib'in kaderi Türkiye'ye bağlı Ömer Özkizilcik  
İdlib’in kaderi Türkiye’ye bağlı Esed rejimi ve Rusya’nın Güney Suriye’deki gerilimi azaltma bölgesini lağvedip Suriyeli muhalif unsurların kontrol ettiği Dera’daki tüm bölgeleri ele geçirmesi sonrası dikkatler İdlib’e çevrilmiş durumda. Dera’daki gerilimi azaltma bölgesi ABD, Rusya ve Ürdün arasında mutabık kalınan bir anlaşmaya dayanmaktaydı. İdlib bölgesindeki gerilimi azaltma bölgesi ise Rusya, İran ve Türkiye garantörlüğünde devam eden Astana görüşmeleri kapsamında Mayıs 2017’de ilan edilmişti. Türkiye’nin Astana süreci doğrultusunda İdlib’te inşa ettiği 12 gözetim noktasına rağmen yerel halk arasında İdlib’e bir askeri saldırı endişesi bulunmaktadır. Özellikle Rusya’nın hava üstünlüğü İdlib bölgesinin güvenliği için sorun teşkil etmektedir. Astana süreci bağlamında Türkiye’nin İdlib için karar vermesi ve adım atması gerekmektedir. Bu noktada İdlib için iki farklı senaryo ortaya çıkmaktadır; İdlib’ten çekilmek veya İdlib’i temizlemek. Türkiye’nin Gözetim Noktaları Türkiye Astana süreci kapsamında İdlib bölgesinde rejim ve Suriye muhalefeti arasındaki cephe hattı boyunca 12 gözetim noktası kurmuştur. Türkiye’nin inşa ettiği 12 gözetim noktası cephe hattında olası ateşkes ihlallerini raporlamakta ve ateşkesin devamlılığını gözetlemektedir. Türk askerinin sahadaki varlığı ile İdlib bölgesinde bazı ufak çaplı istisnalar haricinde taraflar arası çatışmalar durmuştur. Rusya ve İran ise rejim tarafında gözetim noktaları kurmuştur. Rusya 10, İran ise 7 gözetim noktası inşa etmiştir. Türkiye, İran ve Rusya’nın İdlib gerilimi azaltma bölgesinin cephe hatlarına kurdukları gözetim noktaların temel amacı sınır hattındaki çatışmaları durdurmak ve tarafların alan kaybedip kazanmasını engellemektir. Gözetim noktaları sınır hattında ne kadar etkili ise de, cephe arkasına düzenlenen hava harekâtlarına karşı işlevsizdir. Fakat Türk gözetim noktaların varlığı devam ettiği sürece rejim güçleri ve rejimi destekleyen tarafların İdlib bölgesini ele geçirmeye yönelik kara harekâtı gerçekleştirmesi mümkün görülmemektedir. İdlib bölgesindeki Türkiye’ye yönelik sivil halktaki algı ise iyimserdir. Türk gözetim noktalarının güvence ve huzur manasına geldiği ve Türk gözetim noktalarının İdlib’e karşı olası bir saldırıyı engelleyeceği düşüncesi hâkimdir. Ayrıca sivil halk, Türk gözetim noktaların kurulması ile birlikte İdlib’e yönelik hava saldırılarının da son bulmasını ümit etmektedir. Türkiye’nin gözetim noktaları bağlamında, Türkiye’nin İdlib’e yönelik politikası için belirleyici diğer bir unsur ise İdlib’te faaliyet gösteren aktörler ve bu aktörlerin Astana süreci kapsamındaki rolleri ve etkileridir. İdlib’teki Aktörler İdlib’teki aktörler, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), Huraşiddin, Cephet Tahrir Suriye (CTS) ve Ulusal Özgürleştirme Cephesi (UÖC) olmak üzere dört ana kategoride ele alınabilir: Heyet Tahrir el Şam: Muhammed el-Cevlani liderliğindeki eski Nusra örgütü, El-Kaide ile bağlarını koparma kararı aldıktan sonra kendi ismini Cephet Fetih Şam olarak değiştirmiştir. İkinci bir adımda ise Cephet Fetih Şam, birkaç başka grup ile beraber HTŞ’yi kurmuştur. HTŞ’nin kuruluşundan sonra HTŞ’deki iç karışıklıklar, fikir ayrılıkları ve HTŞ’nin özellikle Ahrar’uş Şam’a karşı saldırgan tutumu HTŞ’den birçok grubun ve kişinin ayrılmasına yol açmıştır. Bazı eski Nusra gruplarının HTŞ’den ayrılması sonucunda Huraşiddin kurulmuştur. Huraşiddin: HTŞ’nin kuruluşunu ve El-Kaide’den ayrılışını doğru bulmayan ve El-Kaide’ye biatını bozmayan eski Nusra içerisindeki birçok grup HTŞ’den ayrılmıştır. Muhammed el-Cevlani’nin kararlarına karşı çıkan grup ile HTŞ arasında birçok sürtüşme ve karşılıklı atışmalar yaşanmıştır. Huraşiddin’i kuran gruplar eski Nusra grupları arasında savaşta en etkili olan gruplardan oluşmaktadır. Özellikle “Badiye Cephesi” olarak tanınan grup, Nusra’nın askeri operasyonlarında en önde yer alan ün kazanmış bir yapılanmaydı. Huraşiddin, El-Kaide’ye olan bağlılığını devam ettirmektedir ve El-Kaide’nin Suriye’deki yeni yapılanmasıdır. Cephe Tahrir Suriye: HTŞ’nin saldırgan tutumuna ve beklenen HTŞ saldırılarına karşı, Ahrar’uş Şam ve Nureddin Zengi Hareketi arasında kurulmuş bir savunma paktıdır. Zeytin Dalı Harekâtı devam ederken HTŞ’nin Nureddin Zengi Hareketi’ne Batı Halep’te düzenlediği geniş çaplı saldırı üzerine CTS savunma paktı harekete geçmiş ve HTŞ’yi geri püskürtüp HTŞ kontrolündeki birçok bölgeyi ele geçirmiştir. CTS ile HTŞ arasında yaşanan çatışmalarda Sukur el-Şam grubu CTS’nin yanında yer almıştır, fakat resmi olarak CTS’nin parçası değildir. CTS ve Sukur el-Şam Türkiye yanlısıdır ancak Türkiye tarafından doğrudan desteklenmemektedir. Ulusal Özgürleştirme Cephesi: Türkiye’nin İdlib’te doğrudan desteklediği grupların Türkiye’nin yönlendirmesi ile kurduğu bir çatı yapılanmasıdır. 28 Mayıs 2018 tarihinde İdlib ve çevresinde faaliyet gösteren 11 muhalif grubun birleştiklerini duyurması ile birlikte “Ulusal Özgürleştirme Cephesi” kurulmuştur. Yeni oluşum içerisinde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonuna katılan Feylak’uş Şam ve Zeytin Dalı operasyonuna katılan Ceys el-Nasr ve 23. Fırka (Tümen) da bulunmaktadır. UÖC bileşenlerinin tamamının Türkiye tarafından desteklendiği bilinmektedir. UÖC’de ne derece merkezi emir-komuta zinciri bulunduğu ise şüphelidir. UÖC gerçek manada bir birliktelikten çok, bir şemsiye yapılanmasıdır. Ayrıca UÖC bileşenlerin ortak hareket ettiğinde İdlib’te önemli bir güç merkezi oluşturmaktadırlar. 28 Mayıs tarihinde Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ne yeni katılımlar olmuştur. Ceys el Ahrar ve Sukur uş Şam yanısıra Cephe Tahrir Suriye de Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ne katılmıştır. Böylelikle İdlib’teki Astana sürecinin dışında kalmayan tüm aktörler bir şemsiye altında toplanmıştır.CTS’nin UÖC’ye katılması ile birlikte İdlib’teki aktörler 3 ana kategoriye inmiştir. Astana Sürecinin Dışında Kalan Aktörler İdlib’teki gerilimi azaltma bölgesi Astana süreci kapsamında ilan edilmiştir. Türkiye, İran ve Rusya garantörlüğündeki Astana süreci DAEŞ ve Nusra gibi terör örgütlerini kapsamamaktadır. HTŞ ve Huraşiddin’in Rusya, İran ve dünya kamuoyu tarafından Nusra’nın devamı olarak tanımlanmasından dolayı HTŞ ve Huraşiddin resmi olarak Astana süreci kapsamında ilan edilen gerilimi azaltma bölgesinin dışında kalmaktadır. Diğer yandan Astana sürecinin başlangıcında Rusya tarafından ilan edilen “ılımlı muhalefet” ve Astana’ya bilfiil katılan Suriyeli muhalif gruplar Astana süreci kapsamında gerilimi azaltma bölgesince kapsanmaktadır. Anlaşma gereğince Rusya, İran ve Esed rejimi İdlib bölgesinde varlık gösteren HTŞ ve Huraşiddin haricindeki gruplara saldırı düzenlememelidir. HTŞ ve Huraşiddin’in varlığı İdlib bölgesinde devam ettiği sürece Türkiye’nin Rusya, İran ve Esed rejimine karşı eli daha zayıftır. Zira Rusya, İran ve Esed rejimi İdlib bölgesini hava saldırıları ve füzeler ile hedef alabilir ve saldırıların hedefinin HTŞ veya Huraşiddin olduğunu iddia edebilir. Nitekim Rusya, Doğu Guta’daki kısıtlı HTŞ varlığını bahane göstererek bölgedeki Suriyeli muhalefeti tamamen hedef almış ve imha etmiştir. İdlib bölgesinde HTŞ ve Huraşiddin’in varlığı ise Doğu Guta’ya göre çok daha yaygındır. Ulusal Özgürleştirme Cephesi bileşenleri Astana sürecine katılmaktadır ve Rusya tarafından Astana süreci kapsamında resmen muhatap olarak kabul edilmiştir. Astana süreci ile beraber kurulan gözetim noktaları, İdlib’teki aktörler ve Astana sürecindeki rolleri bağlamında, Türkiye’yi Astana süreci kapsamında karar vermeye ve adım atmaya zorlamaktadır. Nitekim bir yandan Türkiye İdlib’in güvenliği için garantör olmuştur, diğer yandan ise HTŞ ve Huraşiddin gibi örgütler Astana süreci kapsamını dışındadır ve meşru hedeflerdir. Türkiye’nin aynı anda İdlib’i koruyup, HTŞ ve Huraşiddin’e karşı adım atması Astana süreci kapsamında mümkün görünmemektedir. İdlib İçin Alternatif Senaryolar Türkiye’nin İdlib’e olası bir saldırıyı uzun vadede engellemek için önüne iki ayrı senaryo çıkmaktadır. Türkiye’nin İdlib’ten çıkması, gözetim noktalarından çekilmesi ve İdlib’in rejim güçleri tarafından ele geçirilmesi birinci alternatiftir. İkinci alternatif ise Türkiye’nin İdlib bölgesini radikal unsurlardan temizlemesi ve Suriye’deki kontrol alanını genişletmesidir. a)Türkiye’nin İdlib’ten Çıkması Muhtemel gözükmeyen birinci senaryoda İdlib’e yönelik Rusya ve rejim baskılarına karşı Türkiye’nin geri atması mümkündür. Bu durumda Türk gözetim noktaları kısa bir süre içerisinde kaldırılıp Türk askerinin Türkiye’ye geri dönmesi sağlanabilir.  Rusya’nın hava gücü ve rejimin Suriye’deki tüm diğer cephelerde Suriyeli muhalifleri elimine etmiş olması İdlib’in kısa sürede rejimin kontrolüne geçmesine yol açacaktır. REACH kuruluşuna göre 3,6 milyon insanın yaşadığı İdlib bölgesine yönelik olası bir rejim saldırısında, Türkiye sınırına yeni bir mülteci akımı yaşanacaktır. İdlib bölgesindeki 3,6 milyon insandan 1,5 milyonunun rejimden kaçıp Suriye’nin diğer bölgelerinden İdlib’e sığınan ve burada kamplarda yaşayan insanlar olduğu düşünüldüğünde, Türkiye sınırına en az 1,5 milyon insanın akın etmesi muhtemeldir. Fakat rejimin Rusya hava desteği ile beraber İdlib’e saldırması halinde BM rakamlarına göre 2,5 milyon insanın Türkiye sınırına kaçması beklenmektedir. Türkiye dünyada en çok mülteci barındıran ülke iken, 2,5 milyonluk yeni bir mülteci akımının gerçekleşmesi durumunda büyük bir kriz yaşanacağı aşikârdır. Mülteci krizinin yanı sıra Türkiye’nin İdlib’i kaderine terk etmesi, Türkiye’nin Suriye sahasındaki kredibilitesinin sorgulanmasına yol açacaktır. Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgelerindeki insanların Türkiye’ye karşı güvenleri zedelenebilir. Ayrıca Türkiye’nin İdlib’te geri adım atması, rejimi ve Rusya’yı Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgelerine yönelik adımlar atmaya cesaretlendirecektir. Aynı zamanda Türkiye’nin İdlib’ten çıkması ve İdlib’in rejim güçlerinin eline geçmesi Türkiye’yi Suriye’nin geleceğin konuşulduğu alanlarda karar hakimiyetini etkileyecektir. b)Türkiye’nin İdlib’i Terör Unsurlarından Temizlemesi Türkiye’nin İdlib’i temizlemesi durumunda bölgedeki hakimiyetini tahkim edip, İdlib’i güvence altına alabilir. İdlib’teki DAEŞ hücrelerin temizlenmesi, Huraşiddin’in elimine edilmesi, son olarak ise HTŞ’nin kendini lağvetmesinin sağlanması veya HTŞ’nin doğrudan elimine edilmesi ile İdlib Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı bölgeleri gibi Türkiye’nin güvencesi altına girebilir. Birinci senaryoya kıyasen ikinci senaryo daha fazla Türkiye’nin sahada rol almasını gerektirmektedir fakat genel anlamda daha az risk barındırmaktadır. Türkiye’nin sahada daha etkili olmasını gerektirmektedir, fakat Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadede daha güçlü bir konuma sahip olmasını sağlayacaktır. Özellikle Suriye’nin geleceği üzerinde Türkiye oldukça etkin bir aktör olacaktır. Türkiye’nin daha güçlü konumu ise Türkiye’nin PKK ve Esed rejimine karşı yeni kazanımlar elde etmesinin önünü açacaktır. DAEŞ’in özellikle Hama bölgesindeki varlığı rejim güçleri tarafından elimine edilirken, birçok DAEŞ militanın da İdlib’e kaçışına izin vermiş  ve terörist unsurlar yer altına çekilerek İdlib’te saklanmıştır. İdlib’teki otorite boşluğundan yararlanan DAEŞ terör örgütü bölgede birçok suikast düzenlemektedir. DAEŞ özellikle HTŞ militanlarını hedef almaktadır. DAEŞ’in yollara ve arabalara EYP yerleştirdiği görülmektedir. DAEŞ’in bölgedeki varlığı sadece Suriyeli muhalifleri ve bölgedeki asayişi değil aynı zamanda Türk askerinin güvenliğini de tehdit etmektedir. DAEŞ hücrelerine karşı Cephet Tahrir Suriye operasyonlar düzenlemiş olsa da, İdlib bölgesinde DAEŞ’e karşı mücadeleyi HTŞ omuzlamaktadır. Türkiye hem kendi askerinin güvenliği hem de İdlib’te olası operasyonlar için DAEŞ hücrelerinin temizlenmesini sağlamalıdır. Bunu gerçekleştirmek için UÖC’yi aktif hale getirerek DAEŞ hücrelerine karşı operasyonlar düzenlenmelidir. Tüm bu operasyonların düzenlediği esnada Türk gözetim noktalarındaki Türk askerleri UÖC tarafından dışarıdan gelecek her türlü tehdide karşı korunmalıdır.Türkiye İdlib’i radikal unsurlardan temizlemek için DAEŞ’ten sonra Suriyeli muhalifler üzerinden El-Kaide’nin yeni Suriye kolu olan Huraşiddin’i hedef alarak  İdlib’ten elimine eden Türkiye, Rusya’ya karşı ve uluslararası arenada İdlib bölgesindeki El-Kaide varlığının sonlandırıldığını kanıtıyla iddia edebilecektir. Diğer bir faktör ise Türkiye’nin hem Rusya karşısında hem de dünya kamuoyu önünde El-Kaide ile mücadele ile ön plana çıkmasıdır. Böylelikle Türkiye Suriye muhalefetinin ayağındaki engeli imha etmiş olur ve Suriye muhalefetinin barış masasına daha güçlü ve arındırılmış bir şekilde oturmasını sağlar.HTŞ’nin Amerika Birleşik Devletleri tarafından resmen terör örgütü olarak ilan edilmesi, Aralık 2012 tarihinde ABD’nin Nusra’yı terör örgütü olarak ilan etmesine benzemektedir. Ayrıca Rusya, İran ve Türkiye arasında mutabık kalınan Astana anlaşmalarında HTŞ kapsam dışıdır. Rusya’nın Türkiye’ye baskı uygulayabilmesini engellemek için HTŞ’nin lağvedilmesi gerekmektedir.  HTŞ’nin bu konudaki tavrı tüm İdlib’in kaderini etkileyecektir. Türkiye gerektiğinde kendi güvenliği ve İdlib için HTŞ’yi ikna edecektir. Türk askerinin doğrudan İdlib’e girmesi ile İdlib bölgesi, Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgeleri gibi Türk himayesi altına girecektir. Böylelikle Türkiye İdlib bölgesinden Cerablus’a kadar uzanan bir kuşağı doğrudan kontrol edecektir. Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesindeki model İdlib’e de uygulanabilecektir. Kaynak: Ortadogudan
Dera’da Yaşanan Süreç ve Muhtemel Yansımaları Kutluhan Görücü  
Dera’da yaşanan süreç ve muhtemel yansımaları Rusya ve İran destekli Esed rejimi, Doğu Ğuta, Doğu Kalamun, Humus’un Kuzeyi ve Yermük Kampı bölgesinde hakimiyet kurduktan sonra yönünü Dera şehir merkezi ve çevresine çevirdi. Dera ve çevresi diğer çatışma bölgelerine nazaran yıllardır düşük yoğunluklu çatışmaların yaşandığı bir bölge idi. Bu durumun etkenleri arasında ABD ve Ürdün’ün Güney Suriye muhalifleri üzerinde etkili aktörler olması, bu durumun en önemli nedenleri arasında yer alır. 2017 yılında Suriye’de siyasi çözüm arayışları zemini üzerine oturan ve ilerleyen süreç ABD, Ürdün ve Rusya’nın; Dera ve Kuneytra’yı özel bir anlaşma kapsamına alarak ‘gerilimi azaltma bölgesi’ ilan etmesine sebebiyet verdi. Ancak devam eden süreçte ABD’nin Güney Suriye’deki muhaliflerden desteğini çekmesi üzerine Esed rejimi, bölgeye operasyonlara başladı. 10 Haziran 2018’de Esed rejimi ve rejim ile koordineli Şii milisler Güney Suriye, Dera’ya yönelik operasyonlara başlarken, Rusya’nın hava desteği ile ciddi ilerlemelere başlanması 25 Haziran tarihini bulmuştur. Rusya’nın hava desteği ile birlikte Dera’nın doğu kırsalında muhaliflerin kontrolündeki kırsal alanı ikiye bölen Esed rejimi ve rejime bağlı müzahir kuvvetler Dera’ya yönelik operasyonlarına hız verdi. Bu hızlı ilerlemelerin üzerine Rusya ve muhalifler arasında müzakere ve ateşkes süreci başladı. Rusya’nın ara buluculuğu ile muhaliflerle gerçekleştirilen ateşkes görüşmeleri 6 Temmuz itibari ile sonuç verdi. Bu anlaşmanın ana başlıkları şu şekildedir; Muhalifler ağır silahları teslim edecek, tam manası ile çözüm gerçekleşene dek hafif silahlar muhaliflerde kalacak Ürdün sınırı Rusya’ya dolayısıyla rejime bırakılacak; böylelikle stratejik önemi bulunan Nasib sınır kapısı dahil olmak üzere Ürdün sınırının yaklaşık %85’i rejim ve destekçilerinin kontrolüne girdi. Kuneytra ve Dera’nın batı kırsalı ile ilgili henüz netleşen bir anlaşma mevcut değil. Bu nedenle bu bölgelerdeki muhalif örgütlenmeler ağır silahlarını teslim etmezken, doğu kırsalında bulunan bazı askeri gruplar Dera’nın batısına geçti. Anlaşmayı kabul etmeyen muhalifler aileleri ile birlikte Kuzey Suriye’ye (İdlib ve Halep) tahliye edilecek Suriye’de genel bir çözüm oluşana dek muhaliflerin teslim ettiği bölgelere rejim ve rejime müzahir kuvvetler girmeyecek; Rus polis güçleri görev yapacak. (Bu maddeyi rejim bazı noktalarda ihlal etti) Rusya ve İran destekli Esed rejiminin Dera’ya yönelik gerçekleştirdiği askeri operasyonlar neticesinde yaklaşık 350 bin sivilin yerlerinden olduğu ve göç etmek üzere Ürdün sınırına gittiği ancak Ürdün yönetiminin sınır kapılarını açmaması üzerine geri döndüğü belirtilmekte. Bununla birlikte 270 gazetecinin de Dera ve çevresinde abluka altında kaldığı, gözaltı veya ölüm korkuları nedeni ile güvenli geçiş talep ettikleri bölgeden aktarılanlar arasında. Açlık ve susuzluğun yol açtığı rahatsızlıklar nedeni ile Deralı sivillerden en az 15 kişinin hayatını kaybettiği de bildirilmekte. Dera’ya yönelik Rusya ve İran destekli rejimin gerçekleştirdiği askeri operasyonlara binaen UNICEF’in yapmış olduğu açıklamaya göre hayatını kaybeden sivillerin sayısının en az 65 olduğu bilgisi paylaşıldı. 6 Temmuz itibariyle neticelenen ateşkes anlaşmasının sonucunda 12 Temmuz’da rejim ve destekçileri Dera il merkezine girerek rejim bayrağını astı. Dera, Suriye’deki muhalif gösterilerin ilk başladığı yer olması nedeniyle rejim bayrağının yeniden Dera kent merkezine asılmasının oldukça sembolik bir anlamı bulunmakta. Yaşanan bu hadise Suriye’deki siyasi geleceğin de habercisi konumunda. Güney Suriye’de muhaliflerin elinde bulunan Kuneytra kırsalı ve Tanf üssü hariç tutulduğunda, Suriye muhalefetinin kontrolünde bulunan bölgeler İdlib ve Afrin-Bab-Cerablus üçgeni olarak karşımıza çıkmakta. Rejimin Kuneytra’ya yönelik askeri operasyonları devam ederken, ilerleme kat ettiği de açıkça görülüyor. Önümüzdeki günlerde bu bölgelerde de bir ateşkes ve tahliye anlaşması görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır. Suriye rejiminin özellikle tahliye anlaşmalarına sıcak baktığı biliniyor. Böylelikle rejim hem kontrol ettiği bölgelerde demografik düzeni sağlayabiliyor hem de güvenliği arttırabiliyor. Bu nedenle Kuneytra’da faaliyet gösteren başta HTŞ olmak üzere rejim hakimiyetinde yaşamak istemeyen muhaliflerin hafif silahları ile birlikte İdlib’e tahliyesi muhtemel. Nitekim Dera’daki muhaliflerin kısa bir süre içerisinde ateşkes ve anlaşma sürecine başlaması rejimin tüm dikkatini Kuneytra bölgesine vermesine sebebiyet verdi. Güney Suriye’de bu durumun yaşanmasındaki uluslararası aktörler olarak ABD ve Ürdün öne çıkıyor. Nitekim bu gelişmeler, ABD’nin İran’ın bölgede sınırlandırılması düzeyine indirgenen ve böylelikle tekil bir siyasi düzleme oturan bölge siyasetinin sonucu. Bununla birlikte Ürdün’ün Esed’in Suriye’deki iktidarının varlığından ziyade bölgede oluşabilecek istikrarı öncelemesi ve mülteci sorununu kontrol etmek istemesi diğer bölgesel faktörler arasında. Ortaya çıkan tabloda Ürdün, Esed rejiminin varlığını kabul ederken, Helsinki zirvesi ile birlikte Trump ve Putin de Suriye’de İran’ın sınırlandırılmasını sağlamak üzere mutabakat zeminini yakalamış görünüyor. ABD yönetiminin istikrarsız Suriye politikası ve maliyet yüklenmemek üzere kurulu anlayışı YPG/PKK’nın da Fırat nehrinin doğusunda hakimiyeti ele almasına ve DAEŞ ile mücadele üzerinden meşruiyet kazanmasına neden olmuştu. Menbiç’te ABD ile Türkiye arasında başlayan süreç, YPG/PKK’nın rejim ile işbirliğini arttırmasına ve Fırat’ın doğusundaki hakimiyet alanları üzerinde müzakerelere başlamasına sebebiyet verdi. ABD’nin bölgedeki varlığı sürdüğü müddetçe Esed rejiminin Fırat’ın doğusuna dönmesi mümkün görünmüyor ancak Trump’ın Suriye’den çıkmaya yönelik isteği muhtemel bir karara dönüşürse bu sürece Türkiye’nin müdahil olması gerekiyor. Oldukça griftleşen ve aktörlerin kısa vadeli çözümlere odaklandığı Suriye’de, Türkiye, YPG/PKK’nın Esed rejimi ile gireceği bir siyasi angajman ile birlikte meşru bir aktör görülmesinin önüne geçecek adımlar atmalı.
Türk gözetim noktalarına rağmen Rusya ve Rejim neden hala İdlib’i bombalıyor? Ömer Özkizilcik  
Türk gözetim noktalarına rağmen Rusya ve Rejim neden hala İdlib’i bombalıyor? Türkiye, Rusya ve İran’ın garantör olduğu Astana süreci kapsamında İdlib bölgesi gerilimi azaltma bölgesi olarak ilan edildi. Anlaşma kapsamında Türkiye 12, Rusya 10 ve İran 7 gözetim noktası inşa etti. Gözetim noktaları taraflar arası çatışmanın durmasını sağlamak için kurulmuştur. Nitekim Türkiye’nin gözetim noktalarını kurması ile beraber Rejim ve rejim yanlısı milisler İdlib bölgesine yönelik yeni bir askeri operasyon düzenlememiştir. Sınır hattındaki gerilimin azalmasına rağmen, Rusya ve rejim hava kuvvetleri İdlib bölgesine yönelik hava saldırıları düzenlemeye devam etmektedir. Örneğin Rusya veya rejimin Zerdana bölgesine yönelik düzenlediği hava saldırısında 25’e yakın sivil hayatını kaybetmiştir. Bir çok kesim tarafından sorulan soru: Türk gözetim noktaları ve Astana sürecine rağmen hava saldırıları neden durmuyor? Rusya, İran ve Rejim ilk defa bir anlaşmayı ihlal etmiyor Türkiye, İran ve Rusya garantörlüğünde devam eden Astana sürecin pürüzsüz ilerlediği ve tarafların anlaşmaların hepsine riayet ettiğini söylemek mümkün değildir. Astana süreci kapsamında İdlib gerilimi azaltma bölgesine ilaveten; Humus gerilimiz azaltma bölgesi, Guta gerilimi azaltma bölgesi ve Deraaa gerilimi azaltma bölgesi ilan edilmişti. Fakat Guta ve Humus bölgelerindeki Suriyeli muhalifler Rusya, İran ve rejim saldırılarına maruz kalmış ve sonunda tahliye anlaşmasına razı olmuşlardır. Guta ve Humus bölgelerinde abluka altında bulunan Suriyeli muhalifler ve siviller, Fırat Kalkanı Harekatı ve İdlib bölgesine tahliye edilmiştir. Rusya, İran ve rejim Astana süreci kapsamında ilan edilen gerilimi azaltma bölgelerine yönelik geniş kapsamlı operasyon başlatırken her zaman HTŞ’nin varlığını öne sürmüştür. Guta ve Humus bölgelerinde HTŞ’nin varlığı oldukça sınırlı olmasına rağmen bölgelere yönelik saldırılar devam etmiştir. Astana sürecine dahil olan Suriyeli muhalif grupların alanın büyük çoğunluğunu kontrol etmeleri, Rusya, İran ve rejimin masada yapılan anlaşmalardan ziyade, sahadaki fiili durumu önemsediklerini göstermektedir. Nitekim HTŞ’nin varlığı çok daha güçlü olduğu İdlib bölgesine yönelik Guta ve Humus’taki gibi saldırılar gerçekleşmemiştir. Türkiye’nin Humus ve Guta bölgelerin aksine, İdlib bölgesine doğrudan müdahale etme imkanına sahip olması ve sonrasında İdlib bölgesinde gözetim noktaları kurması, rejim ve rejim destekçilerini engellemiştir. Deraa bölgesinde ilan edilen gerilimi azaltma bölgesi ise tamamen Astana süreci ve Türkiye’nin dışında bir boyutta ilerlemektedir. İsrail’in Suriye’nin güneyinde İran ve İran yanlısı milisleri istememesi, Rusya ve İsrail arasında müzakerelere yol açmıştır. Ayrıca Ürdün’ün daha etkin olduğu Deraa bölgesinde, Rusya farklı bir strateji izlemektedir. Fakat rejim ve rejim yanlısı milislerin Deraa için büyük çaplı operasyon hazırlıkları içerisinde olduğu bilinmektedir. Nitekim Deraa’daki Suriyeli muhalifler de beklenen savaş için hazırlıklara başlamıştır. İdlib’teki gözetim noktalarının asli görevi Türkiye, İran ve Rusya’nın İdlib gerilimi azaltma bölgesinin cephe hatlarına kurdukları gözetim noktaların temel amacı sınır hattındaki çatışmaları durdurmak ve tarafların alan kaybedip kazanmasını engellemektir. Gözetim noktaları sınır hattında ne kadar etkili ise de, cephe arkasına düzenlenen hava harekatlarına karşı işlevsizdir. Rusya ve rejimin hava saldırıları Rusya ve rejim hava kuvvetleri İdlib bölgesi için ilan edilen gerilimi azaltma bölgesine yönelik hava saldırıların gerekçesi, Humus ve Guta bölgelerin ele geçirilmesinde gösterilen gerekçe ile aynıdır. Rusya ve rejim HTŞ’nin varlığını öne sürerek İdlib bölgesindeki hava saldırılarına devam etmektedir. Nitekim Astana sürecinde garantör ülkeler arasında mutabık kalınan anlaşmaya göre, HTŞ ve DAEŞ anlaşmanın kapsamı içerisinde değildir. Türk gözetim noktaları olmasa ve Türkiye’nin doğrudan müdahale imkanı olmasa, Rusya, İran ve rejim İdlib bölgesine yönelik kara harekatı başlatmaları öngörüle bilinir. Nitekim Rusya, İran ve rejimi İdlib’e saldırmaktan alıkoyan Türkiye’nin sahadaki etkisi ve Türkiye’nin karşı taraf için yol açabileceği yüksek maliyettir. Türkiye’nin desteği yüzünden İdlib’e yönelik kara harekatın maliyeti oldukça artacağından, Rusya, İran ve rejim Astana süreci kapsamında Türkiye ile beraber bir yol haritası belirlemeyi tercih etmiştir. Hava saldırılarına karşı ise Türkiye’nin eli oldukça zayıftır. Türkiye’nin Suriye hava sahası içerisindeki Rus ve rejim hava araçlarını durdurmak için elinde bir araç bulunmamaktadır. Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere MANPADS vermesi ise savaşın başından beri tartışılan fakat gerçekleşmeyen ve gerçekleşmesi neredeyse imkansız olan teorik bir alternatiftir. Türkiye’nin diplomatik olarak Rusya ve rejime baskı kurup hava saldırıların azalmasını ve bitmesini talep etse de, karşı taraf HTŞ varlığını öne sürerek hava saldırılarına devam etmektedir. HTŞ’yi ortadan kaldırmak Rusya ve rejimin hava saldırıları için HTŞ’yi öne sürmelerinden dolayı ve diğer mühim sebeplerden dolayı Türkiye, İdlib’teki HTŞ varlığını sonlandırmak için önemli adımlar atmaktadır. Nitekim HTŞ’nin İdlib’teki varlığı sadece Rusya ve rejim için bahane değil, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye politikası için ciddi bir meydan okumadır. Türkiye HTŞ’nin siyasi bürosu ile iletişime geçerek HTŞ’nin kendisini lağvetmesini talep ettiği birçok kaynak tarafından dillendirilmişti. Nitekim Türkiye’ye yakın olan Suriyeli muhalif gruplarca HTŞ’ye yönelik bu minvalde birçok talep olmuştur. HTŞ’nin kendisini lağvetmeyi ret ediyor olması, Türkiye’nin İdlib’teki politikasını zorlaştırmaktadır. Son dönemde HTŞ ile Ahrar uş Şam ve Nureddin Zengi Hareketi’nin kurduğu savunma paktı Cebhet Tahrir Suriye ve Sukur el Şam ile önemli çatışmalar yaşanmıştır. Çatışmaların şiddeti hafiflemiş olsa da, HTŞ İdlib’te zayıflamıştır ve birçok alan kaybetmiştir. Ayrıca İdlib bölgesindeki Feylak uş Şam, Ceys el Nasr, Ceys İdlib Hür, 1. Sahil Tümeni, 2. Sahil Tümeni, Fevc el Evvel, Ceys el Sani, Ceys el Nukba, Şüheda el İslam Darayya, Fırka el Hurriye ve 23. Fırka’nın birleşmesi sonucunda kurulan Ulusal Özgürleştirme Cephesi HTŞ ve Cephe Tahrir Suriye’nin yanında üçüncü bir güç merkezi olarak öne çıkmaktadır. Ulusal Özgürleştirme Cephesi’nin Türkiye tarafından desteklendiği bilinmektedir. İdlib bölgesindeki güç dengelerin değişmesi ve HTŞ’nin zayıflatılması durumunda, HTŞ sorunsalın daha kolay çözülebileceği muhtemeldir. Fakat bunu gerçekleştirebilmek için Ulusal Özgürleştirme Cephesi ile Cephe Tahrir Suriye’nin HTŞ’ye karşı müttefiklik kurması gerekmektedir. Diğer yandan HTŞ’nin zayıflaması El-Kaide ve DAEŞ gibi örgütleri İdlib bölgesinde güçlendirmektedir. Cephe Tahrir Suriye ile HTŞ arasındaki çatışmalar esnasında HTŞ içerisindeki El-Kaide kanadı gruptan ayrılarak Huraş Ed-Din örgütünü kurmuştur. Huraş Ed-Din örgütü İdlib gerilimi azaltma bölgesini gözetmeyerek cephe hatlarında rejim ve rejim yanlısı milislere karşı saldırılar düzenlemiştir. Huraş Ed-Din örgütü Türkiye’yi düşman unsur olarak görmesi diğer endişe verici bir durumdur. Sonuç 7 yılı geçkindir süren Suriye savaşından alınabilecek derslerden birisi, masada verilen sözlerin değil sahadaki fiili durumun belirleyici olduğudur. Rusya, İran ve rejim güçleri Astana sürecinde verdikleri sözlerden ziyade, sahadaki duruma göre hareket ettikleri görülmekte. İdlib bölgesinde çatışmalar büyük oranda durmuş olsa da, hava saldırılar devam etmektedir. Hava saldırıların devam etmesi Türkiye’nin garantör olarak konumunun sorgulanmasına yol açabilir. Nitekim İdlib’in bazı yerlerinde Türkiye’nin hava saldırılarını durdurması için gösteriler düzenlenmiştir. Türkiye’nin Rusya ve rejim hava kuvvetlerini Suriye hava sahası içlerinde fiilen durdurması mümkün olmadığından, diplomatik yollarla hava saldırılan mümkün olduğunca azalması için çabalaması gerekmektedir. Ayrıca HTŞ’nin ve diğer radikal örgütlerin İdlib’teki varlığını azaltarak, Rusya ve rejimin öne sürdüğü bahaneleri ellerinden almalıdır. Rus ve rejim tarafı ise Suriye’deki savaşın bitmesi ve barış görüşmelerin bir yere varabilmesi için hava saldırıların bitmesi gerektiği anlamalıdır.  
Zeytin Dalı Harekatı Hangi Mitleri Çürüttü?
Zeytin Dalı Harekatı Hangi Mitleri Çürüttü? 20 Ocak’ta Afrin’in YPG unsurlarından temizlenmesi amacıyla Zeytin Dalı Harekatı’nın başlatıldığı duyurulduğunda pek çok Batılı Suriye uzmanı ve analistin bu harekatın başarı ihtimaline dair şüpheleri vardı. YPG’nin Daeş’e karşı elde ettiği askeri başarılardan yola çıkılarak TSK’nın Afrin’de oldukça zorlanacağı ya da harekatın Türkiye’nin kapasitesinden ötürü kısıtlı kalacağı gibi iddialar bu şüphelerin temelini oluşturmaktaydı. Türkiye  tarafından eğitilmiş ÖSO unsurlarının 2 ay dolmadan Afrin şehir merkezini ele geçirmesi Türkiye’ye ve YPG’ye dair dolaşımda olan mitlerin yıkılmasına yol açtı. Peki Zeytin Dalı Harekatı hangi tezleri çürüttü? “YPG Suriye savaş sahasındaki en efektif silahlı yapı” YPG Ayn el-Arab’ın (Kobane) kuşatılmasıyla başlayan süreçte Ayn el-Arab, Tel Abyad, Menbic, Rakka ve Deirezzor’da Daeş’e karşı mücadelede Amerika’nın yoğun hava desteğinin (istatistik) yanında askeri eğitim ve mühimmat desteği ile birlikte öne çıkan bir aktör olarak sahnede yerini aldı. Daeş’e karşı sahada gerçekleşen askeri kazanımlara ek olarak Batı medyasında YPG’nin seküler bir “anti-cihatçı” güç olduğu vurgusu sürekli olarak kendine yer buldu. Batı’daki İslamofobik damarı hedef alan bu propaganda ciddi bir karşılık gördü. YPG’nin PKK ile olan bağları göz ardı edildi ve YPG Suriye’deki  işbirliği yapılacak yegane aktör olarak sunulmaya başlandı. Lakin YPG’nin sahadaki askeri kazanımlarında dengeleri değiştiren Amerikan desteği ikinci plana atılırken örgütün kadın savaşçıları gibi magazinsel ögeler söylemde ön plana çıktı. Amerikan hava desteği öncesi YPG’nin Haseke/Rakka/Ayn el-Arab’da Daeş’e karşı verdiği ciddi kayıplar adeta unutuldu. Bu illüzyon YPG’nin TSK gibi modern bir orduya uzun süre direnebileceği hatta kafa tutabileceği gibi tahminlere zemin hazırladı. Zeytindalı Harekatı’nda YPG’nin Daeş’e karşı savaştığı cepheler ile karşılaştırıldığında sahip olduğu dezavantajlar göz ardı edildi. Türkiye’nin Hatay ve Kilis üzerinden Afrin ve çevresiyle doğrudan sahip olduğu kara sınırı, Fırat Kalkanı bölgesinin Afrin ile sınırdaş olması gibi coğrafi avantajları ciddiye alınmadı. Keza Rusya’nın Suriye hava sahasını kullanmak hususunda TSK’ya engel olacağı beklentisi de bir başka hesap hatasıydı. Kısa bir dönem hariç TSK Suriye hava sahasını oldukça rahat ve etkin şekilde kullanırken YPG bu kez hava desteğine sahip olan güç değil hava desteği ile hedef alınan güç oldu. Şimdiye kadar rejimle YPG arasında yaşanan istisnai çatışmalar haricinde ciddi bir hava taarruzu yaşamayan YPG unsurları için TSK’nın bu etkinliği yeni bir tehditti ve YPG’nin hava saldırıları karşısındaki direnci test edilmemişti. Suriye rejimi ile kıyas edilmeyecek bir güce sahip olan Türk hava kuvvetleri F-16ları ve SİHAlarıyla ciddi bir fark yarattı. YPG’nin elde kalan yegane direnç noktası ise Afrin’in dağlık coğrafyası ve bu bölgede olası bir harekata karşı inşa edilen tüneller ve hendeklerden oluşan savunma hatlarıydı. Raco, Cinderes ve Burseya mevkilerinde YPG’nin  bir süre direnebilmesi ve TSK’ya kayıplar verdirmesi bu avantajın kısa vadeli sonuçları olsa da görüldüğü üzere TSK’nın dağlık bölgede savaş tecrübesi (bknz: Türkiye’nin güneydoğusu ve kuzey Irak) ile coğrafi konumu bu engelin hızlıca aşılmasını sağladı. Keza dağlık alanda savaş tecrübesi bulunmayan ÖSO’nun da sahada başarılı bir aktör olarak ortaya çıkması ÖSO’nun içinde bulunduğu olduğu dönüşüm sürecinin başarısını işaret etmektedir. “15 Temmuz sonrası TSK’da yaşanan tasfiyeler TSK’nın kapasitesini düşürdü” 15 Temmuz darbe girişimi sonrası orduda yaşanan tasfiyeler sonucu TSK’nın savaş kapasitesinin düştüğü iddiası da hatalı analizlerin bir diğer dayanağı oldu. Hava kuvvetleri ve kara kuvvetlerinin yaşanan tasfiyeler sonucu gücünü kaybettiği ve hatta Fırat Kalkanı Harekatının bu yüzden çok başarılı sayılamayacağı bu yüzden YPG gibi disiplinli bir yapıya karşı TSK’nın zorlanacağı tezleri Zeytin Dalı Harekatı ile çürütüldü. Fırat Kalkanı’nda TSK’nın yerli destekçileri (ÖSO) Zeytin Dalı Harekatı’na nazaran daha dağınık ve hazırlıksızdı. Ki buna rağmen YPG’ye nazaran çok daha ciddi bir direniş gösteren Daeş’e karşı TSK hem de darbe girişiminin hemen ardından oldukça başarılı bir sınav verdi. Menbic’in yoğun milis (YPG/SDG) ve hava desteğine rağmen yoğun çabalar sonucu alındığı göz önüne alınırsa Fırat Kalkanı mükemmel olmasa bile oldukça başarılı bir harekat olarak tarihe geçti. Ki TSK’nın Fırat Kalkanı harekatında hava gücünü Zeytin Dalı Harekatı’na nazaran daha az kullandığını ve ufak köylerde dahi Daeş’in bombalı araç saldırıları ve baskınlarıyla ciddi direniş gösterdiğini unutmamak gerek. Harekatın ilk günü 70’den fazla uçakla gerçekleştirilen gövde gösterisi, 10binin üzerinde ÖSO unsurunun TSK tarafından bu harekat için eğitilmesi TSK’nın ciddiyeti ve kapasitesine dair yeterli doneleri bize vermekte. Açık kaynaklardan görüldüğü üzere 6-8bin civarında TSK askeri unsuru ve yerel güçler (ÖSO) ile harekat gerçekleştirildi. Jandarma birlikleri de dahil olmak üzere 500bin civarında bir askeri güce sahip olan Türkiye’nin mevcut askeri gücünün %1’inden biraz fazla bir sayıda askerle bu harekatı zorlanmadan gerçekleştirmesi TSK’nın askeri kapasitesi ile alakalı yeterli fikri vermiştir. “ABD ve Rusya izin vermeden Türkiye sadece kısıtlı bir harekat yapabilir” Hem Fırat Kalkanı Harekatında hem de Zeytin Dalı Harekatında Türkiye’nin sahadaki askeri aktivitesinin yanında yoğun bir diplomasi yürüttüğü aşikar. Bununla birlikte söz konusu tez Türkiye’yi tamamen edilgen ve etkisiz bir aktör olarak kabul etmekteydi. Lakin Türkiye’nin özellikle İdlib başta olmak üzere muhalifler üzerinde sahip olduğu ciddi nüfuzun diplomasi alanında Türkiye’nin elinde koz olduğu bir gerçek. Türkiye ile birlikte hareket ederek kuzeydeki savaşın kendisi için maliyetini azaltmak isteyen Rusya aynı vakitte Türkiye-ABD arasındaki ilişkilerin mevcut gergin yapısından da istifade ederek kuzey batı Suriye’de ABD’yi masadan uzak tutmak istemektedir. Rusya’nın başta hava sahasını kapamak gibi Türkiye’ye maliyet çıkaracak kozları elinde mevcut. Buna karşın Türkiye’nin de İdlib ve Halep kırsalında risk alarak benzer şekilde Ruslara hiç de arzu etmedikleri şekilde maliyet çıkarma kapasitesi bulunmakta. Türkiye bu dengeleri gözeterek siyasi iradesi ve diplomasisi ile Zeytin Dalı Harekatını minimum maliyetle gerçekleştirirken diplomasi masasında tamamen edilgen bir aktör olmamış ve de bugün savaş sonrası müzakerelerde kendisine sağlam bir yer edinmiştir. Bugün Menbic üzerinde Türkiye ile ABD arasında gerçekleşen müzakereler ise Türkiye’nin sahadaki varlığı güçlendikçe diplomatik alanda da ABD’ye karşı elindeki kozların arttığını göstermekte. Bu açıdan Türkiye kapasite olarak Rusya ve ABD ile aynı güçte olmasa da kendi sınır hattına yakın bölgede diplomatik ağırlığı olan önemli bir güç olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak Zeytin Dalı Harekatı ile Türkiye Suriye’deki etkinlik alanını İdlib-Afrin-Azez-Carablus-Bab hattında genişletmiş ve kuzey Suriye’deki etkin bir aktör olarak konumunu güçlendirmiştir. TSK’nın Suriye’deki varlığının hudutları Lazkiye kırsalından, Hama kırsalına, Afrin’den Carablus’a kadar uzanmaktadır. Buradan yola çıkılarak Menbic ve Halep başta olmak üzere Kuzey Suriye’de yakın gelecekte karşılaşılacak senaryolarda Türkiye her zaman hesaba katılması gereken bir güç olarak ele alınmalıdır. Türkiye’yi masa dışı bırakarak hareket etmek Rusya’ya İdlib ve Halep’te yeni maliyetler çıkartabilir. ABD için ise YPG’ye verilen sınırsız desteğin devamı sadece Menbic-Tel Abyad-Rasulayn-Ayn el-Arab hattında Türkiye ile karşı karşıya gelmek sonucunu doğurmayıp iki ülke arasındaki ilişkilerin onarılamaz derecede zararı manasına da gelecektir. Türkiye için ise Zeytin Dalı Harekatı sonrası süreçte yapılması gereken ABD-Rusya  ve İsrail-İran gerginliklerinin Suriye’deki olası sonuçlarına hazırlıklı yakalanmak için Suriye’deki askeri varlığını tahkim etmek ve hakimiyet kurduğu bölgelerde daha da güçlenmektir. Zira ancak hazırlıklı aktörler fırsatları değerlendirebilir ve gelişen tehditleri bertaraf edebilir.
Suriye Saldırısının Stratejik Hedefi: Rusya'nın Etkinliğini Azaltmak Necdet Özcelik  
ABD öncülüğünde Suriye’de düzenlenen harekatın stratejik hedefi Rusya’nın Suriye’deki etkinliğini azaltmak ABD, Fransız ve Birleşik Krallık ordularının deniz ve hava kuvvetlerine ait unsurlar 14 Nisan’da Suriye rejimine ait askeri hedeflere yönelik bir harekât düzenleyerek tüm dünyanın dikkatini Suriye rejimine çekti. Harekâtın maksadı, kapsamı, üçlü ittifakın şekli, Suriye harekât alanındaki ilgili aktörlerin reaksiyonu ve geleceğe dair beklentiler ile ilgili de birçok tartışma başladı. Ne var ki bu harekâtın hedefi, kapsamı ve yöntemi Suriye’de Rusya’nın etkinliğini azaltmak için çok cepheli, çok aktörlü yeni bir çatışma dönemini başlatacağına dair kuvvetli emareler taşımaktadır. Harekâtı düzenleyen üçlü ittifak ülkesi saldırının hedefini, Suriye Rejiminin bundan sonra kimyasal silah kullanımının önüne geçmek olduğu ifade etti. Operatif düzeyde kimyasal silah kullanımın önüne geçme hedefi için gerçekleştirildiği ifade edilen bu harekâtın esas maksadının Rusya’nın Suriye’de artan etkisini öncelikle dengelemek ve sonrasında da azaltmak için stratejik başka hedeflerinin olduğu söylenebilir. Harekâtın sadece Suriye Rejiminin kimyasal silah kullanımını engellemek için yapıldığına inanmak oldukça güç, zira ABD-Fransa-Birleşik Krallık ittifakının 2013 yılından bu yana Esad rejiminin düzenlediği 215 kimyasal saldırıdan neden sadece birine müdahale ettiğine bir cevap bulunmuş değil. Suriye’nin kimyasal silah kullanımına ilk askeri müdahale 6 Nisan 2017 tarihinde Trump yönetimince Şayrat Hava Üssüne düzenlenen sınırlı Tomahawk saldırısıyla görülse de, beklentinin aksine bu harekât da Suriye’deki denklemi değiştirecek etki yaratmamıştır. Buradan da anlaşılacağı gibi ilk harekâttan bir yıl sonra düzenlenen ve kapsamı birincisine göre daha büyük olan ikinci harekâtın da hedefinin Suriye’yi kimyasal silah kullanımından vazgeçirme hedefi gütmediği anlaşılıyor. Harekât sonrası İngiltere Başbakanı Teresa May’in açıklaması da harekâtın Suriye rejimini hedef almadığını işaret ederken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un harekatı Türkiye’yi Rusya’dan ayıran başarılı bir hamle olarak nitelemesi harekatın esas hedefinin Rusya’nın etkinliği olarak değerlendirilebilir. ABD’nin harekâttaki rolü bir çok analist tarafından Başkan Trump’ın iç politika gündemini değiştirme gayretinden ibaret görülse de, bu harekatın başlatıcısı ve koordinatörü olarak ABD’nin Suriye’de Rusya’nın etkisini azaltmak için daha derin bir stratejiyle hareket ettiği değerlendirilebilir. Bu bakımdan ABD’nin Suriye’den çekileceğini veya varlığını arttıracağını beklemenin yanıltıcı olabileceğini ifade etmek gerekir. ABD Rusya’nın Suriye’deki etkinliğini azaltmak için iki temel yaklaşım benimsemiştir. Bunlardan birincisi Rusya’nın Suriye’deki ilişkili olduğu devletlerle bağını uluslararası hassasiyetlere dokunmak kaydıyla sorunlaştırmak, ikincisi de ABD’nin Suriye’deki müttefik sayısını arttırmaktır. ABD’nin Rusya’yı Suriye’de yalnızlaştırmayı hedefleyen birinci yaklaşımında,  Rusya’nın Suriye’deki bölgesel üç müttefik/ortağıyla olan ilişkilerinin kırılgan alanlarına agresif bir taktikle saldırdığı görülmektedir. Bilindiği gibi Rusya Suriye’de, Suriye ve İran ile Esad Rejiminin bekasına dayalı bir stratejik ittifak ilişkisine sahipken, Türkiye ile ilişkisi terörle mücadeleye dayalı taktik ve operatif bir ortaklık üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla Rusya Suriye’de biri ittifak, diğeri ortaklık olan mevcut iki farklı ilişki kampına sahiptir. Rusya açısından bakıldığında bu iki ilişki kampı arasındaki ayrışmayı giderecek olumlayıcı bir aracı olmadığı gibi, ABD’nin Rusya’nın Suriye’deki bu iki ilişki kampı arasındaki ayrışmasını derinleştirerek önemli argümanları vardır. Öte yandan, ABD’nin Rusya-Suriye, Rusya-İran ve Rusya-Türkiye ilişkilerini sorunlaştırabileceği önemli istismar alanları bulunmaktadır. Rusya-Suriye ilişkileri bağlamında Esad rejiminin kimyasal silah kullanımı ve Rusya’nın bu gerçeği görmezden gelmesi Rusya’yı bu konuda Suriye ile suç ortağı yapacak kadar sorunlu bir durumdur. Üçlü ittifakın düzenlediği askeri harekâtın Esad Rejiminin kimyasal silah kullanımına engel olmak için yaptığını açıklaması, hem harekâtı meşrulaştırmakta hem de Rusya’nın Esad rejimine karşı verdiği destek üzerinde bir baskı aracına dönüşmektedir. Rusya-İran ilişkileri bağlamında, ABD İran’ın Suriye’deki Şii milis ve Hizbullah ile birlikte yürüttüğü askeri faaliyetlerini hedef almış görünüyor. Zira ABD İran, Şii milisler ve Hizbullah hedeflerini Suriye’de vurmakla İran’ın vekalet savaşçılarının etkinliğini azaltıp Rusya ve İran arasındaki Esad yanlısı askeri konsolidasyonu bozmaya çalışmaktadır. Rusya-Türkiye ilişkisi bağlamına gelince, ABD Esad Rejime karşı atılan her türlü askeri adımın Türkiye’yi memnun edecek olmasından dolayı Rusya-Türkiye arasında terörle mücadele alanındaki ilişkileri kırılganlaşması beklentisinde olduğu söylenebilir. Türkiye’nin Esad Rejimine karşı ABD yanlısı söylem veya eylem içinde olması, Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’de PKK/PYD’ya karşı yürüttüğü mücadelesinde farklı bir pozisyon almasına neden olabilecektir. ABD Esad Rejimine karşı askeri bir harekat düzenlemişken Türkiye’nin Esad rejimine karşı en azından söylemsel bir tavır içinde olmaması ise Suriye muhalifleri arasında hoşnutsuzluk yaratacaktı. ABD, Fransa ve Birleşik Krallık ittifakının düzenlediği askeri harekatla Rusya-Suriye, Rusya-İran ve Rusya-Türkiye ilişkilerinde oyun bozucu bir inisiyatif koymaya çalıştığını söylemek abartı olmaz. Oyun bozma hedefinin de Astana sürecinin hassas dengesini hedeflediği ifade edilebilir. ABD’nin Suriye politikasını destekleyen aktörleri çoğaltmayı hedefleyen ikinci yaklaşımında ABD’nin Suriye’deki varlığını bundan sonra Fransa ve Birleşik Krallık ile farklılaşmış bir şekilde sürdürme gayreti göze çarpmaktadır. Şüphesiz, ABD’nin Suriye’de müttefik çoğaltma işi ABD’nin saha maliyetlerini azaltacağı gibi Rusya’nın karşısında duran geniş tabanlı bir ittifak da Rusya’nın Suriye’deki etkinliğini azaltacaktır. ABD öncülüğündeki askeri harekâta katılan Birleşik Krallık ve Fransa gibi iki NATO üyesi ülkenin doğrudan desteği bu ülkelere askeri üs kullanımıyla dolaylı destek veren Birleşik Arap Emirlikleri ve Güney Kıbrıs (dolayısıyla Yunanistan) ve NATO genel sekreterliğinin harekâta olan söylemsel desteği, ABD’nin Suriye’deki politikasını NATO ve Rusya eksenine taşıma çabası şeklinde okunabilir. Öte yandan, ABD’nin sorunlaşan PKK/PYD ilişkisini daha rasyonel hale getirmek ve Rusya’nın Suriye’deki etkisini NATO dışında yer alan ülkeler vasıtasıyla zayıflatmak için Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’den oluşturulacak bir gücü de PKK/PYD kontrolü altındaki Fırat Nehri’nin doğusundaki alana kullanmayı planladığı da gelen haberler arasında. Suriye Rejiminin kimyasal silah kullanımı DAEŞ sonrası Suriye’de yabancı müdahale için yeni bir argümana dönüşmüş olsa da ABD öncülüğündeki üçlü ittifakın yeniden bir kimyasal silah kullanılıncaya kadar müdahaleden kaçınacağı beklenebilir. Ancak, İsrail ordusunun Suriye’deki Hizbullah, Şii milis ve İran askeri üslerine yönelik saldırı düzenlemesi ihtimal dâhilinde görülebilir. ABD’nin Suriye politikasının bir gereği olarak Suriye’de bundan sonra daha fazla yabancı aktörün görüleceği beklenmelidir.
Batı Blokunun Son Suriye Saldırısının Muhtemel Etkileri Mehmet Emin Cengiz  
Batı Blokunun Son Suriye Saldırısının Muhtemel Etkileri ABD-Fransa-İngiltere koalisyonunun Suriye’nin başkenti Şam ve Humus’un batısındaki bazı hedeflere, Suriye rejiminin Doğu Guta bölgesine bağlı Duma ilçesinde gerçekleştirdiği kimyasal saldırıya cevap mahiyetinde düzenlediği hava saldırıları, ülkede büyük çaplı olmasa da güç dengelerini ve ülkedeki mevcut savaşta siyasi blokları yeniden düzenleyebilecek mahiyette. Öncelikle şunun belirtilmesi gerekir ki bu saldırıların rejim değişikliğine gidecek yolda esaslı bir hamle olarak okunması pek mümkün görünmüyor. Saldırıların sembolik mahiyetinin daha ağır bastığı söylenebilir. ABD Başkanı Trump’ın ‘görev tamamlandı’ minvalindeki söylemleri de bu saldırıların arkasının gelmeyeceğine işaret ediyor. Bununla beraber söylemsel olarak bir rejim değişikliğinin konuşulma şansının ortaya çıktığı da dile getirilebilir ki saldırıların hemen ardından bunu dillendirmeye başlayanlar oldu. Rejim değişikliği söylemi farklı ülkeler tarafından farklı amaçlara matuf şekilde kullanılabilecektir. Dışişleri Bakanı, Mevlüt Çavuşoğlu’nun “Suriye artık rejimden kurtarılmalı” mahiyetindeki söylemi bunun örneklerinden biri. Peki, rejim değişikliği şansı zayıf ise bu saldırılar temelde neye işaret ediyor? Saldırılar nasıl bir okumaya tabi tutulmalı? Rusya ve İran’a Mesaj ABD-Fransa-İngiltere koalisyonunun 100’ün üzerinde Tomahawk füzesiyle gerçekleştirdiği saldırılar Şam’da kimyasal ve biyolojik silahların üretilmesiyle ilgili olduğu söylenen bir bilimsel araştırma merkezini, Humus’ta ise bir kimyasal silah deposunu ve önemli bir emir komuta merkezini hedefledi. Genel itibariyle bu saldırıların, hava harekâtını gerçekleştiren Batı Bloku ülkeleri diye adlandırılabilecek ülkelerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da gücünü tahkim etmeye çalışan Rusya’ya mesaj niteliğinde düzenlendiği dillendirebilir. Saldırıların akabinde Rus yetkililerin kullandığı diplomatik dil incelendiğinde, bölgedeki tansiyonun daha da yükseltilmemesi için çaba sarf edildiği söylenebilir. Hava harekatı aynı zamanda Suriye sahasında çok aktif olan İran’a da bir mesaj olarak okunabilir. Bilhassa ABD, Suriye’de IŞİD ve El Kaide çizgisindeki gruplar kadar İran’ı da kendisine tehdit olarak algılıyor. Özellikle ABD eski Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, ülkesinin Suriye’ye ilişkin ileriye dönük hedeflerini dile getirdiği dönemlerde bu konuyu sıklıkla vurgulamıştı. Suriye’de İran’ın nüfuzunun azaltılması, İran’ın Şii Hilali hayalinden mahrum kalmasının gerekliliği, Suriye’nin komşularının Suriye kaynaklı tüm tehditlerden kurtulması gibi başlıklar ABD’nin kendisi için önem verdiği konular. ABD, Suriye’deki hedeflerini gerçekleştirebilmek için, İran’ın manevra alanının kısıtlanması adına gerektiğinde Suriye’de İran’a müzahir grupları/milisleri hedef almaktan çekinmiyor. Her ne kadar ABD sürekli olarak Şii milisleri hedeflemese de bilhassa Deyr Ez Zor bölgesini koruma konusunda rejime bağlı Şii milislerin olası bir tehdit durumunda hedef alınması kuvvetle muhtemel. Deyr Ez Zor bölgesinin iki önemli tarafı var. Bölge hem Irak sınırında hem de Suriye’nin doğal kaynakları bakımından en zengin bölgesi. IŞİD tarafından buradan çıkarılan petrol, kaçakçılar vasıtasıyla ülkenin başkenti Şam’a kadar ulaştırılabiliyordu. Daha önce de Suriye’nin güneyinde Ürdün sınırı yakınlarında Suriye hükümeti yanlısı bir Şii konvoyu ABD tarafından hedeflenmişti. Bu minvalde hedef alınabilecek milisler bölgeye ve konjonktüre göre çeşitlilik gösterebilir. Aynı şekilde ABD, Rus paralı askerlerini hedef almaktan da çekinmiyor. Ayrıca, İran’ın bölgesel rakibi Suudi Arabistan’ın, Batı Blokunun son saldırılarını memnuniyetle karşılaması Suriye’de safların sıklaşmaya başladığı bir dönemden geçildiğinin işareti. Fransa ve İngiltere’nin Suriye Sahasındaki Görünürlüğü Artabilir Bunların yanı sıra İngiltere’nin, Rusya ile yaşadığı ajan krizinden sonra Suriye rejiminin en büyük müttefiklerinden olan Rusya’ya karşı böyle bir saldırıya iştirak etmesi yakın dönemde ülkenin Suriye sahasında daha görünür hale gelebileceğine dair bir emare olarak okunabilir. Zaten bir dönemdir İngiltere YPG’nin kontrol ettiği alanlarda daha etkin bir hale gelmeye çalışıyordu. Aynı durumun Fransa için de geçerli olduğu zikredilebilir. Bilhassa Fransa Cumhurbaşkanı Macron son dönemlerde YPG konusunda önemli açıklamalarda bulunmuştu. Türkiye ve belkemiğini PKK’nın Suriye kolu YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında arabulucu rolü oynamak istediği medyaya yansımıştı. Fransa tarafından Menbiç’e asker yollanması konusu da son zamanlarda dillendirilen bir başka konu idi. Macron ayrıca son hava harekatından sonra da ‘Türkiye ile Rusya’yı ayırdık’ şeklinde bir söylemde bulundu. Tüm bu gelişmeler ve söylemler Suriye sahasının daha çok şeye gebe olduğuna işaret ediyor. Saldırıların Türkiye-ABD İlişkileri Üzerine Muhtemel Etkileri Bu saldırıların Türkiye-ABD ilişkileri üzerinde olumlu bir etkisinin olma ihtimalinin olduğu da değinilmesi gereken bir diğer nokta. Uzun bir dönemdir ABD ile PYD-YPG konusunda sürtüşen Türkiye’nin, mezkûr saldırıların akabinde en üst perdeden verdiği destek mesajları Türkiye’nin ABD ile olan mesafesini azaltma ihtimalini ortaya çıkardı. Üst düzey Türk yetkililerin yaptığı açıklamalar buna yorulabilir. Bilindiği gibi Suriye savaşının ilk yıllarında Türkiye, ABD’nin liderlik ettiği Batı Bloku çizgisini takip edip, Suriye’de bir rejim değişikliğini hedefliyordu. Savaşın daha sonraki aşamalarında bir hayli kırılgan olan Suriye dengelerinde meydana gelen yeni değişmeler, ortaya çıkan yeni dinamikler Türkiye’yi bazı konularda Rusya ve İran’a yakınlaşma mecburiyetinde bıraktı.  Bilhassa Rusya ve İran’ın rejimin gücünü tahkim eden desteği, YPG’nin IŞİD’e karşı savaşan ABD’nin vekili konumuna yükselmesi ve bunun ardından geniş bir coğrafyada devletimsi bir yapıya kavuşması, Türkiye’yi bir hayli tedirgin etti ve varoluşsal tehdit retoriğinin dolaşıma sokulmasına sebebiyet verdi. Bunun sonucunda ABD ile sürtüşmeler arttı ve Türkiye, Rusya ile yakınlaşmak mecburiyetinde kaldı. Fakat gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerekse de Dışişleri Bakanlığı’nın saldırı sonrası yaptığı olumlu açıklamalar, ABD ile ilişkilerde bir iyileşmenin meydana gelme ihtimali olduğunu gösteriyor. Türkiye bir süredir Suriye’de ‘rejim değişikliği’ retoriğini dolaşımdan kaldırmış ve sadece Kuzey Suriye’ye odaklanan bir politika izlemek durumunda kalmıştı. Son hava harekatı  ‘rejim değişikliği’ retoriğini yeniden dolaşıma sokması ve bu konuda ABD ile paralel bir söyleme dönülmesi itibariyle de önem arz etmekte. Saldırı sonrası Türkiye-Rusya ilişkilerinde büyük çaplı olmasa da değişimlerin olması olasıdır. Türkiye ve Rusya’nın Suriye sahasındaki çıkarlarının örtüştüğü ve ayrıştığı noktalar mevcut. İlelebet bir ittifaktan söz edilmiyor ki uluslararası ilişkilerde zaten bu tarz bir şey mümkün değil. Her ne kadar Rusya, Zeytin Dalı Harekâtı kapsamında Türkiye’ye Suriye hava sahasını açmış olsa da Türkiye’nin Afrin’deki varlığından rahatsız. Bu durum Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un açıklamalarından anlaşılabilir. Kendisinin operasyon sonrasında Türkiye, Afrin’in kontrolünü Suriye hükümetine devretmeli açıklamasına bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan tepki gelmişti. Batı Blokunun son saldırılarına Türkiye’nin verdiği açık desteğin Moskova’da yankı bulup, Türkiye-Rusya ilişkileri üzerinde etkili olması kuvvetli bir ihtimal. Önümüzdeki dönemde ABD-Türkiye ilişkilerinde bazı noktalarda yakınlaşma görmemiz kuvvetle muhtemel. Bilhassa Fırat’ın doğusunda, Menbiç’teki YPG varlığı üzerinde Türkiye- ABD ilişkilerinde büyük çaplı olmasa da bazı değişmelerin yaşanması kuvvetli bir senaryo haline geliyor. Hava Harekâtı Sonrası Kuzey Suriye Hava harekatının, muhaliflerin kontrolündeki Doğu Guta Bölgesindeki Duma ilçesine yönelik bir kimyasal saldırı sonrasında gelmesi, gözleri muhaliflerin çok etkin olduğu bir diğer bölgeye çevirmiş durumda. Yakın dönemde Kuzey Suriye’de savaşın şiddetlenmesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Gerek YPG’nin kontrol ettiği alanlarda gerekse muhaliflerin kontrol bölgelerinde çatışmaların artması olası. İdlip bölgesindeki muhalif gruplar gerek ideoloji itibariyle gerekse yakın oldukları ülkeler itibariyle çeşitlilik arz etmekte. Bu durum saldırılar sonrası vekâlet savaşlarının dozajını yakın dönemde yeniden arttırabilir. Gerek yoğun nüfusu gerekse silahlı muhalefetin varlığı dolayısıyla İdlip bölgesi muhalefetin kalesi konumuna yükselmiş durumda. İdlip, Türkiye için de bir hayli önemli bir bölge. Zira bölge Türkiye sınırında ve sınırda yaşanan her şey ülkeyi doğrudan etkiliyor. İdlip’te her ne kadar son zamanlarda bölgeye rejim ve Rusya’nın hava saldırıları yoğunlaşmış olsa da burası görece stabil bir alan ve güvenli bir bölge addediliyor. Esasen İdlip, Astana görüşmelerinde gerginliği azaltma bölgelerinden biri olarak belirlendi ve Türkiye’nin bölgede gözlem noktaları mevcut. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Operasyon bölgelerine yakınlığı da İdlip’i önemli kılan bir diğer faktör. Son hava saldırıları son derece kısıtlı ve iyi hedeflenmiş bir şekilde gerçekleştirildi. Batı Blokunun saldırıları Suriye’nin bıçak sırtı dengelerinde yeni dinamikler ortaya çıkaracaktır. Ancak saldırıların rejim değişikliğine yol açabileceği tezi sahici durmamakta. Ayrıca, Fransa ve İngiltere’nin yakın dönemde Suriye sahasında görünürlüğünün artması kuvvetle muhtemel. Bunun yanı sıra mezkûr saldırıların Kuzey Suriye’de yeni çatışma dinamikleri ortaya çıkarması da muhtemeldir. Saldırıların akabinde Batı Bloku-Rusya çekişmesinde Türkiye’nin manevra alanını genişleterek ulusal çıkarlarını gerçekleştirme şansının arttığı da bu vesileyle söylenebilir.
PYD/YPG Suriyeli Kürtleri Temsil Edemez Ömer Özkizilcik  
PYD/YPG Suriyeli Kürtleri Temsil Edemez Özellikle uluslararası ajanslar ve medya kuruluşları, “Suriyeli Kürtler” ifadesini PKK/YPG üyesi teröristlerle eşdeğer olarak kullanıyor. Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu’nun düzenlediği Zeytin Dalı harekatı‘nı “terörle mücadele” olarak yansıtmayan ajanslar, harekatın “Suriyeli Kürtlere” karşı yapıldığını iddia eden bir algı operasyonu gerçekleştiriyorlar. “Müslümanlar” ifadesiyle DEAŞ, El Kaide, Boko Haram nasıl eşdeğer olarak kullanılamazsa, “Suriyeli Kürtler” ifadesi de PKK/YPG ile eşdeğer olarak kullanılamaz. Peki, PKK/YPG haricinde Suriye’de siyasi ve askeri faaliyet gösteren Kürt yapılanmaları nelerdir ve kimlerden oluşmaktadır? Askeri yapılar Suriyeli Kürtler askeri anlamda PKK/YPG haricinde birçok yapı kurdu veya birçok yapının içinde yer aldı. DAEŞ ve Nusra gibi terör örgütlerindeki Suriyeli Kürtler denklem dışı bırakıldığında, askeri anlamada organize olan Suriyeli Kürtleri iki ana kısımda toplamak mümkün: Birinci kısım, Suriye muhalefeti içinde askeri yapılar kuran veya askeri yapılar içinde bulunan Suriyeli Kürtler; ikinci kısım ise Suriye Peşmergesi. Suriye muhalefeti içinde Suriyeli Kürtlerin kurduğu birçok askeri birlik var. Örneğin Zeytin Dalı harekatına katılan Şehid Meşal Temmo Tugayı, ismini PKK/YPG tarafından öldürülen ve Suriye devrimini destekleyen önemli bir kişiden alıyor. Şehid Meşal Temmo Tugayı’nın komutanının öldürülmesi için PKK/YPG ödül vadetmişti. Ayrıca Fırat Kalkanı harekatıyla özgürleştirilen bölgelerden çıkmış, yine sadece Suriyeli Kürtlerden oluşan Kürt Kurtuluş Hareketi’nden bahsetmeliyiz. Kürt Kurtuluş Hareketi’nin bayrağı, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi bayrağına benziyor; fakat güneş yerine hilal barındırıyor. Hilalin İslam’a daha uygun olduğunu düşünen grup, bayraklarıyla da siyasi bir mesaj veriyor. Türkiye ile beraber hareket eden Suriyeli Kürt askeri yapıları arasında Suvvar el Kurd, Liva Salahaddin, Acnad el Haseke gibi daha birçok grup sayılabilir. Ayrıca Türkiye ile ortak hareket eden, fakat kendilerine has bir yapı kurmayan birçok Suriyeli Kürt de var. Nitekim Zeytin Dalı harekatını gerçekleştiren ÖSO güçlerinin içinde bin civarında Suriyeli Kürt’ün bulunduğu biliniyor. Fırat Kalkanı harekatı ile özgürleştirilen bölgelerdeki Kürt aşiretleriyle iyi ilişkilere sahip olan ve Milli Ordu’nun 3. kolordusunun ana omurgasını oluşturan Cephe Şamiye içinde de birçok Suriyeli Kürtler yer alıyor. Yine Milli Ordu bileşenlerinden Ceyş el Nukba grubu içinde yer alan Suriyeli Kürt komutan ve savaşçılar, Zeytin Dalı harekatı esnasında önemli görevler üstlenmişti. Basına da yansıdığı üzere, ayrıca Fırka Hamza grubu içinde, özel eğitimli 400 Suriyeli Kürt’ten oluşan Kürt Şahinler Tugayı da Zeytin Dalı harekatına katılmıştı. Ceyş el Şarkiyye grubu da saflarında, Suriye’nin doğusundaki PKK/YPG zulmünden kaçan birçok Suriyeli Kürdü barındırıyor. Zeytin Dalı harekatına katılan Türkmen Muntassır Billah Tugayı saflarında da çok sayıda Kürt, PKK/YPG’ye karşı savaştı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarına katılan Suriyeli Kürtler haricinde, İdlib ve Batı Halep bölgelerinde de Suriyeli muhalifler arasında yine çok sayıda Suriyeli Kürt bulunuyor. Ahraru’ş-Şam grubunun içinde bulunan “Kürt Cenahı”, özellikle Batı Halep’teki Cemiyyet el Zehra bölgesinde Esad rejimine karşı savaşırken, yine Ahraru’ş-Şam’a yakın Kürt İslam Cephesi de İdlib bölgesinde faaliyet gösteriyor. Askeri manada Suriye muhalefetiyle beraber hareket eden Suriyeli Kürtlere ilaveten, ikinci bir kısım olarak sayabileceğimiz grup ise IKBY lideri Mesud Barzani’ye yakın bir askeri yapılanma olan Suriye Peşmergesi. 5 bin civarında Suriyeli Kürt’ten oluşan Suriye Peşmergesi, sadece Kuzey Irak’ta bulunuyor. Suriye Peşmergesi Sincar bölgesinde PKK ile çatışmaya girmiş, fakat sonra ateşkes sağlanmıştı. Türk kamuoyu Suriye Peşmergesi’ni Ayne’l-Arap (Kobane) olaylarından hatırlar. Irak’tan gelip Türkiye üzerinden Ayne’l-Arap’a giden peşmerge güçlerinin tamamı, Suriye Peşmergesi’nden oluşmaktaydı. Suriye Peşmergesi Suriye içinde faaliyet göstermese de, ülkede bulunan Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin (ENKS) Suriye Peşmergesi’nin siyasi kanadı olduğu söylemek mümkün. Siyasi yapılar Suriye’de PKK/YPG’nin siyasi kolu olan PYD haricinde, yine PKK/YPG için paravan işlevi gören birçok siyasi parti bulunuyor. ABD’nin yönlendirmesiyle Rakka’da en son “Suriye’nin Geleceği Partisi” kuruldu. Fakat PKK/YPG haricinde, Suriye’de ve Suriye dışında, Suriyeli Kürtlerin birçok siyasi partisi var. Ayrıca çok sayıda Suriyeli Kürt değişik siyasi parti ve siyasi oluşumlarda yer alıyor. Suriyeli Kürtlerin oluşturduğu siyasi yapılar arasında en önde geleninin Barzani’ye yakın ENKS olduğu söylenebilir. ENKS, PDK-S, PYKS, PWDS Wekhevi, TÇKS, PNDKS, ŞPKS, PYDK ve PPKS partilerinin bir meclis çatısı altında toplanması sonucunda kurulmuştu. ENKS Suriye muhalefetin ve İstanbul merkezli Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) bir parçası. Türkiye’de, Irak’ta ve Almanya’da ofisleri bulunan ENKS’nin Suriye’deki üyeleri ve ofisleri ise PKK/YPG saldırılarına maruz kalıyor. PKK/YPG’nin öldürdüğü ve hapsettiği Suriyeli Kürt siyasetçilerin büyük çoğunluğu ENKS’yi teşkil eden grupların üyelerinden oluşuyor. ENKS’nin eski Başkanı İbrahim Biro PKK/YPG teröristleri tarafından bir gece kaçırılmış ve sınır dışı edilmişti. PKK/YPG İbrahim Biro’nun Suriye’ye geri dönmesini engellemek üzere onu ölümle tehdit etmişti. ENKS, özellikle Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumu ve Kerkük meselesine kadar Türkiye ile yakın ilişkilere sahip olduğu için, PKK/YPG kaynakları tarafından “Türkiye ajanları” olarak nitelendirilmekteydi. Astana sürecinde ENKS Suriyeli Kürtleri temsilen görüşmelere katılmıştı. ENKS’nin PKK/YPG’ye yönelik tutumu karışıktır. Bazı kesimler PKK/YPG’yi terör örgütü olarak görürken, bir kısım ENKS’li ise terör örgütü olarak nitelemiyor. Zeytin Dalı harekatına karşı çıkan ENKS içinde, Irak’taki bağımsızlık referandumu ve Kerkük meselesi sonrasında Türkiye aleyhinde bir yaklaşım güçlendi. ENKS’nin PKK/YPG’ye karşı askeri harekatı reddetmesinden dolayı, ENKS ve SMDK arasında gerilim yaşandı. Yine Zeytin Dalı harekatı nedeniyle, ENKS içinde de büyük tartışmalar ve ayrılmalar gerçekleşmiş durumda. Ayrıca Suriye muhalefeti içinde, ENKS yapılanması haricinde, “Afrin’in Kurtuluş Kongresi” gibi siyasi yapılanmalar da söz konusu. Afrin’in Kurtuluş Kongresi’ne bine yakın Afrinli Kürt, Ezidi ve Alevi katıldı. PKK/YPG zulmümden kaçanlardan oluşan Kongre, Zeytin Dalı harekatı sonrasında Afrin’in nasıl yönetileceğine dair önemli kararlar aldı ve mekanizmalar kurdu. Oluşturulan 30 kişilik yerel meclis, Türkiye’nin desteğiyle, Afrin’deki yerel yönetimi sağlayacak. Ayrıca SMDK ve Suriye muhalefetin diğer siyasi kanatlarında da çok sayıda Suriyeli Kürt siyasetçi yer alıyor. Suriye muhalefeti ve Türkiye ile beraber çalışan Suriyeli Kürt bağımsız siyasetçilerin de önemi büyük. Tüm bu askeri ve siyasi yapıların yanı sıra, Suriyeli Kürtlerin kurduğu, PKK/YPG ile beraber çalışmayan ve Türkiye’ye ile ortak hareket eden birçok STK da var. İnsani yardımdan eğitime kadar büyük bir yelpazede teşkilatlanan Suriyeli Kürtlerin kurdukları STK’lar, genellikle Kuzey Irak ve Türkiye’de faaliyet gösteriyor. PKK/YPG baskıcı uygulamalarıyla, estirdiği terörle, Suriyeli Kürtlerin kendisine alternatif olabilecek oluşumlarına engel olmaya çalışıyor. Ömer Özkizilcik’in AA için yazdığı yazı