Analiz
Muallim Sonrası Dışişleri Bakanlığına Yeni Adaylar
2006’dan bu yana Esed yönetiminin Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Velid Muallim’in 16 Kasım’da öldüğünün duyurulmasının ardından, rejimin yeni Dışişleri Bakanının kim olacağına dair tartışmalar başladı. Muhalif çizgide yayın yapan haber sitesi Nedaa Syria, Muallim’in koltuğu için şu an 4 adayın ön plana çıktığını belirterek, şu isimleri yazdı: Faysal Mikdad, Beşar el-Caferi, Eymen Susan ve Buseyna Şaban.[1] Nedaa Syria’nin sıraladığı isimlerde, Velid Muallim’in koltuğu için en önemli aday olarak gösterilen Faysal Mikdad, Muallim’in göreve getirildiği 2006 senesinden bu yana Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak görev yapıyor. Muallim’in yardımcılığına getirilmeden önce Suriye’nin BM Daimi Heyeti’nin üyesi olan ve 2003-2006 arasındaki dönemde BM Suriye Daimi Temsilcisi olarak görev yapan Mikdad’ın Rusya nezdindeki güvenilir imajı kendisine makam yarışında bir avantaj sağlayabilir. Faysal Mikdad’ın ardından rejimin BM Daimi Temsilcisi olarak görev alan Beşar el Caferi listede Mikdad’ın hemen ardından gösteriliyor. BM’deki görevi başta olmak üzere Suriye hariciyesinde oldukça tebrübeli bir geçmişe sahip olan ve rejimin uluslarararası alanda görünür simaları arasındaki Caferi’nin İran’a yakın konumu ise Moskova’nın pek hoşnut olmayacağı bir durum olduğu için olası bir terfi ihtimalinde karşılaşacağı yegane “engel” olabilir. Nedaa Syria’nın hariciye içerisinden gösterdiği üçüncü aday Eymen Susan da halihazırda Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevinde bulunuyor. 2014’te bu göreve getirilmeden önce Suriye’nin AB ve Belçika Büyükelçisi olarak görev yaptı.  Susan, bahsi geçen adaylar arasında en az popüler olan sima olarak gözükse de rejim adına son yıllarda bilhassa Batı medyasında defaatle çıkmış bir figür. 2016’da Moskova’nın inisiyatifi ile gerçekleştirilen Sochi görüşmelerinde rejim adına konuşması için görevlendirilen Susan “Muallim’in öğrencisi” olarak da bilinmektedir.[2] Listedeki son aday ise Beşar Esed’in siyaset ve medya danışmanı olarak bilinen Buseyna Şaban. 2002-2008 arasında Gurbetçiler Bakanlığı’nın ilk bakanı olarak devletin üst kademelerinde görev alan Şaban, Baas rejimi içerisinde kariyerine eski lider Hafız Esed ve ardından Beşar Esed’in çevirmenliklerini yaparak başladı. Diplomatik görüşmelerdeki bu göreviyle sivrilen ve hem bakanlık hem de danışmanlık görevlerine ulaşan Şaban, aynı zamanda Hafız Esed’in kızı Büşra Esed ile de yakın bir ilişkiye sahiptir. Geçtiğimiz hafta Şaban’ın danışmanlık görevine gazeteci Luna el-Şibl’in atanması ise Beşar Esed’in Şaban’ı o esnada sağlık sorunlarıyla mücadele eden Muallim’in yerine düşündüğüne dair iddialara dayanak noktası oldu.[3] Şam’ın Dışişleri Bakanlığı makamının yeni sahibine dair vereceği karar elbette ABD seçimlerinin fiilen sonuçlanıp Biden yönetiminin bölge siyasetiyle ilgilenecek kadrosunun belli olmasının ardından daha da önemli olacaktır. Obama döneminde başkan yardımcılığı görevinde bulunan Biden’ın Suriye ekibinin 2016 öncesindeki ezberlerle mi devam edeceği yoksa mevcut duruma göre hareket edip Obama döneminden farklılık gösterip göstermeyeceği belirsizliğini koruyor. Fakat son kertede bahsi geçen 4 ismin de Beşar Esed’in güvendiği figürler olması, ABD ile ilişkiler anlamında  Şam’ın tercihi odaklı ciddi bir değişim ihtimalinin zor olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Esed’in vereceği kararda Moskova ve Tahran’ın kendilerine daha yakın figürlerin Dışişleri Bakanı olması için yaptıkları kulisler etkili olacaktır. Muallim sonrası yeni Dışişleri Bakanı’nın tayininin Moskova-Tahran rekabeti üzerinden okunması ise dış politikada büyük değişimlerden ziyade, bundan sonraki müzakere inisiyatiflerinde Tahran’ın masada olup olmayacağını belirleyebilir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://syrianobserver.com/EN/news/61962/these-are-the-four-people-in-the-running-to-succeed-walid-al-muallem.html , Erişim Tarihi: 17 Kasım 2020. [2] https://syrianobserver.com/EN/news/61962/these-are-the-four-people-in-the-running-to-succeed-walid-al-muallem.html , Erişim Tarihi: 17 Kasım 2020. [3] https://syrianobserver.com/EN/news/61962/these-are-the-four-people-in-the-running-to-succeed-walid-al-muallem.html , Erişim Tarihi: 17 Kasım 2020.
Rusya,  Suriye’den Venezuela’ya “İnsan Ticareti” Ağı mı Kuruyor?
Suriye’de yaşanan büyük çaplı ekonomik çöküş Suriyelileri geçinme ve hayatta kalma hususunda çaresizce alternatifler aramaya itiyor. Rusya’nın dış politikada bir “aparat” olarak paralı askerlere olan ihtiyacı ise var olan alternatif arayışına arz niteliğinde bir durum yaratıyor. Son dönemde yerel kaynaklardan uluslararası medyaya kadar yansıyan saha raporlarında, muhtelif Rus güvenlik şirketlerinin yerel ve “meçhul” ağlar aracılığıyla ihtiyaç sahibi Suriyelileri paralı asker olarak devşirme yoluna gittikleri belirtiliyor. Libya’da Suriyeli muhaliflerin varlığına paralel olarak sayıca daha kısıtlı bir şekilde Hafter güçlerine destek amaçlı devşirilen rejim yanlısı Suriyelilerin bu yola başvurmalarında mevcut ekonomik şartlar oldukça etkili. Şark’ül Evsat’a konuşan yerel kaynaklar, Rus şirketlerin Gab bölgesinde, kimi iddialara göre aylık 1000 kimi iddialara göre de, 2 bin Amerikan doları ücret karşılığında Libya için milis devşirdiklerini iddia ediyor. Benzer çalışmaların Deyr ez-Zor bölgesinde de yaşandığına dair yerel kaynaklara yansıyan iddialar ise yaşanan ekonomik darboğaz durumunun genç Suriyelilere paralı askerliği bir çıkış yolu olarak gösterdiğine işaret etmekte.[1] Libya’ya paralı asker devşirme çalışmaları iddialarının ardından da bu kez Venezuela iddiaları patlak verdi. Suriyeli gazeteci Tarık Acib’e göre Şam, Tartus, Lazkiye, Humus ve muhtemelen pek çok başka bölgede kimlikleri gizli ve Rus şirketleri adına çalışan çok sayıda unsurun Libya’ya milis devşirme sürecine benzer şüpheli faaliyetlerinde ani bir artış meydana geldi.[2] Acib’in sosyal medya hesabında paylaştığı iddiaya göre devşirilen gençler Venezuela’daki “kamu binalarında” “muhafız” olarak görev yapacaklar.[3] Aylık 4 bin Amerikan Doları maaş ve Venezuela’da oturma iznine sahip olmak, bu muhafız adaylarına sunulan vaatler arasında ön plana çıkıyor. Acib, ayrıca Rus şirketler adına sahada adam toplayan bu karanlık unsurların sadece erkekleri değil kadınları da hedef aldıklarını ve ev işçisi olarak devşirmeye çalıştıklarını iddia etmekte. Buna göre, muhtemelen Venezule yönetiminin önemli isimlerinin konutlarında çalışma karşılığında 1500 Amerikan Doları maaş ve Venezuela’da oturma izni Suriyeli kadın adaylara sunulmakta. Acib’e göre Rus şirketler tarafından devşirilen adaylar 15 Kasım sonrasında Rusya’nın kontrolündeki Humeymim askeri üssünden yapılacak uçuşlarla, Venezuela’ya intikal edecekler. Acib’e göre çaresizlik sebebiyle Rus şirketleri ile “muhafızlık” için sözleşme yapan Suriyelilerin sonlarının, çatışma hattında milis olarak yer almaya dönüşme ihtimali oldukça yüksek. Yerel kaynaklara yansıyan bu şüpheli ve pek çok noktası henüz aydınlanmayan süreçte, şimdiden eğitimler sonucu Venezuela’ya gönderilen muhafız unsurların varlığı da medyaya yansıdı. El-Arabiya’nın Venezuela muhalefet kaynaklarına dayandırdığı habere göre, Venezuela’ya gelen Suriyeli muhafız birlikler Maduro’nun oldukça yakınındaki isimlerden Sanayi ve Milli Üretim Bakanı Tarık el-Aysami ve ailesinin korumasını yapmakla görevlendirildi.[4] Lübnanlı bir anne ile Suriyeli Dürzi bir babanın oğlu olan Tarık el-Aysami, Maduro yönetimi ve Tahran-Şam-Beyrut arasında köprü vazifesi gören bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Babası ve büyük amcasının Irak Baas Partisi ile ilişkileri sebebiyle bölge siyaseti aktörleriyle hayatı boyunca temasta olan el-Aysami, Maduro yönetiminde yükseldikçe bu temasları Venezuela içine taşımış ve ülkede Hizbullah ile iltisaklı şahısların merkezinde olduğu suç ve rant ağları kurdu.[5] Aysami’nin Suriye ve bölgeyle yakın ilişkilerini göz önüne alınca bu iddialar henüz görsel olarak teyit edilmemekle birlikte “olası” gözükmekte. Yakın gelecekte bu konuyla alakalı yeni gelişmelerin medyaya düşmesi ve belki de devşirme süreçlerinin daha aleni uygulanması beklenilebilir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://english.aawsat.com/home/article/2612516/under-guise-russian-companies-%E2%80%98unknown-parties%E2%80%99-recruit-syrians-head-venezuela , Erişim Tarihi: 11 Kasım 2020. [2] https://english.aawsat.com/home/article/2612516/under-guise-russian-companies-%E2%80%98unknown-parties%E2%80%99-recruit-syrians-head-venezuela , Erişim Tarihi: 11 Kasım 2020. [3] https://english.aawsat.com/home/article/2612516/under-guise-russian-companies-%E2%80%98unknown-parties%E2%80%99-recruit-syrians-head-venezuela , Erişim Tarihi: 11 Kasım 2020. [4] https://english.alarabiya.net/en/News/world/2019/09/07/Syrians-arrive-in-Venezuela-to-guard-minister-wanted-by-the-US-Report , Erişim Tarihi: 11 Kasım 2020. [5] https://www.atlanticcouncil.org/in-depth-research-reports/issue-brief/the-maduro-hezbollah-nexus-how-iran-backed-networks-prop-up-the-venezuelan-regime/ , Erişim Tarihi: 11 Kasım 2020.
Biden’ın Yeni Sınavı : Suriye
ABD’de geçtiğimiz hafta gerçekleşen ve sonucunun netleşmesi birkaç gün alan seçimin sonunda Obama döneminin başkan yardımcısı Joe Biden ABD’nin yeni başkanı olacağı görünmektedir.  ABD’deki bu başkan değişikliğinin ABD dış politikasına olası etkileri şimdiden merak konusu. Obama’nın 8 yıllık yönetimi boyunca sağ kolu olan Biden’ın o dönemdeki eylem ve söylemleri ise önümüzdeki 4 yıllık sürede neler beklenebileceğine dair ipuçlarını veriyor. Obama’nın başkan yardımcısı olarak pek çok kez Türk yetkililer ile bir araya gelen Biden, o dönemde ABD ve Türkiye arasındaki muhalefetten, YPG’ye pek çok konuda temaslarda bulunmuştu. Bu temaslarda DEAŞ’a karşı mücadele, YPG’nin ABD ile yakınlaşması, Suriye muhalefetinin desteklenmesi en fazla tartışılan konu başlıkları oldu. Biden’ın başkan yardımcısı olduğu dönemde Türkiye’ye ilettiği ABD görüşleri; sahada bir numaralı önceliğin DEAŞ ile mücadele olduğu ve YPG’nin (Biden’ın ve ABD’li yetkililerin tabiriyle “Suriye Kürtleri”) bu harekatta önemli bir işleve sahip olduğuydu.[1] Ankara o günlerde önce desteklediği muhalif gruplar vasıtasıyla ve devamında da Fırat Kalkanı Harekatı ile doğrudan DEAŞ’a karşı mücadelede ciddi pay sahibi olmuştu. Bununla birlikte Ankara’nın Suriye’deki önceliği bölgede istikrarsızlık ve terörün ana kaynağı olarak gördüğü Esed’in varlığı ve yine Esed’den alan bularak güçlenen ve Türkiye için tehdit oluşturan PKK’nın Suriye kolu YPG idi. Türkiye’nin çekince ve beklentilerini bilen Joe Biden, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Esed rejiminin geleceği ve olası bir rejim değişikliği konulu gündemle görüşmeler gerçekleştirdi.[2] 2013’te Suriye’nin başkenti Şam’da gerçekleşen kimyasal saldırıdan rejimin sorumlu olduğu ve bedel ödemesi gerektiğini daha önce ifade etmiş olmasına[3] karşın çözüme dair askeri yöntemlere kapıyı kapalı tutan açıklamalar da Biden’dan gelmişti.[4] Her fırsatta Türkiye ile ABD’nin müttefikliğine vurgu yapan ve Türkiye’nin endişelerinin haklı gerekçeleri olduğunu dile getiren Biden, buna karşın pratikte Ankara’yı sıkıntı sokan ABD’nin Suriye politikasının sahadaki yürütücülerinden biriydi. YPG ile PKK ayrımına sürekli vurgu yapan Biden Türkiye’nin Suriye içindeki YPG mevzilerini vurması hamlesine karşılık olarak YPG’ye cephede toprak kazanımlarını durdurma çağrısı yapıp, Ankara’dan da bombardımanı durdurmasını talep etti.[5] 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından Türkiye ziyaretinde bulunan Biden’ın ziyaretine eş zamanlı olarak TSK unsurlarının Fırat Kalkanı Harekatı’na başlaması ve TSK’nın YPG ile olası çatışması ihtimali Biden’ın YPG’yi ciddi şekilde uyarması ve YPG’nin bazı mevzilerden çekilmesiyle sonuçlandı.[6] Biden, çatışma ihtimalinin güçlendiği durumlarda YPG’nin geri çekilmesini sağlayacak uyarılar yaparak YPG’nin Türkiye tarafından doğrudan hedef alınmasını uzunca bir süre engelleyebildi. Bu esnada Türkiye’ye ve Suriyeli muhaliflere karşı yaklaşımı görevde bulunduğu Obama yönetiminin Suriye politikası çizgisinden pek farklı olmadı. DEAŞ ile mücadelede YPG odaklı bir çözüm öngören Obama yönetiminin Türkiye ile yaşadıkları gerginlikler ABD medyasında “Türkiye ile DEAŞ arasındaki ilişkiler” temalı haberlerin üretilmesine sebep oldu. Biden ise o dönem Türkiye’yi Esed’in devrilmesi için bölgeye silah ve mühimmat yığarak son kertede DEAŞ’a fayda sağladığı ve yabancı savaşçıları bilinçli olarak bölgeye geçirdiği iddiasıyla suçladı. Türkiye’den gelen sert tepkilerin üzerine Biden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak özür diledi.[7] Şimdilerde ise 4 senelik Trump döneminin ardından Biden bu kez ABD başkanı olarak ABD’nin Suriye politikasında en etkili şahıs olmak üzere. 2021’in Obama dönemi Suriye’sine göre  farkları var. Türkiye, Obama döneminin son aylarında başladığı Fırat Kalkanı Harekatını tamamladıktan sonra Afrin ve Rasulayn-Tel ile Abyad bölgelerinde doğrudan YPG unsurlarına karşı kara harekatlarında bulundu. Ayn el-Arap bölgesi hariç olarak Cisr eş-Şugur’dan Rasulayn’a kadar Türk askeri unsurları Suriye sahası içerisinde yer alıyor. DEAŞ ise alan hakimiyeti sağlayacak güçten uzakta ve 2016’ya göre en azından şimdilik daha az tehlikeli. YPG ise uluslararası alanda maddi ve diplomatik destek hususunda sorun yaşamazken artık 2016 YPG’sinin aksine “dokunulmaz” bir imaja sahip değil. 4 senede sahada yaşanan bu büyük değişimlerin Biden yönetiminin Suriye politikasına nasıl etki edeceği bir muamma. Lakin Biden yönetiminin Obama döneminde “kalınan yerden aynı şekilde devam etmesinin” pratikte oldukça zor olduğu aşikar. Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.businessinsider.com/afp-biden-erdogan-seek-to-ease-narrow-differences-on-syria-2014-11 , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2020. [2] https://www.voanews.com/europe/biden-erdogan-discuss-syrian-regime-change , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2020. [3] http://edition.cnn.com/2013/08/27/world/meast/syria-civil-war/index.html , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2020. [4] https://news.yahoo.com/biden-rules-military-solution-syria-111739848.html?guccounter=1&guce_referrer=aHR0cHM6Ly93d3cuZ29vZ2xlLmNvbS8&guce_referrer_sig=AQAAAKkqiEW4tblg8lzhQZmOXfja5UNkRkNbubFEBPzbI9KchOIdZbPOBElwKFZqJ65CwolRfBIeOYOpZEYV72Ig_YbHibt85Q19xu8zSPJbmS8GXO5QCYpjHKrF_QI-8Imi8SJTDAyG7NZUWHrm7Ya9IafgeJcknDANSElzFtNoqew_ , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2020 [5] https://www.cnnturk.com/dunya/abd-baskan-yardimcisi-bidendan-turkiyeye-ypg-cagrisi , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2020. [6] https://www.nbcnews.com/news/world/kerry-tells-turkey-syrian-kurds-are-retreating-officials-n637661 , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2020. [7] https://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/10/141004_biden , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2020.
ENKS & PYD Görüşmeleri: Müzakereler Durma Noktasında
Suriye’nin güneyinde ve İdlib’de düşük yoğunluklu çatışmalar devam ederken Fırat’ın doğusunda gündem yine PYD-ENKS müzakereleri oldu. ABD’nin arabuluculuğu ile masaya oturan tarafların başta Roj Peşmergeleri’nin Suriye’ye dönüşü ve Esed rejimi ile ilişkiler, olmak üzere pek çok konuda var olan fikir ayrılıklarında henüz bir mutabakat sağlayamadı. 2020 Nisan’dan bugüne kadar süren görüşmeler, Kasım 2020 itibariyle yine sonuçsuz kalacağı görünüyor. Görüşmelerdeki başarısızlığın üzerine, ENKS tarafı IKBY yönetimiyle fikir paylaşımı için bölgeye bir heyet gönderdi.[1] Taraflardan gelen açıklamalar mutabakata varılamama hususunda birbirinden farklı sebepleri vurgulamakta. ENKS’ye yakın kaynaklar, PYD blokunu (PYNK) suçlarken bu bloğun görüşmeleri, oldu bittiye getirerek hızlı bir şekilde mutabakat ilanında bulunmak istediklerini dile getirmekte.[2] Şark’ül Evsat’a konuşan ENKS’ye yakın kaynaklara göre, idare ve güvenlik başta olmak üzere fikir ayrılıkları olan konu başlıklarının tümünde mutabakata varılmadan herhangi bir anlaşma ilanı yapmayıp beklemek tercih ediliyor. Yine Şark’ül Evsat’a konuşan kaynaklara göre, görüşmeler durdu. Kaynaklar bu gelişmenin sebebi olarak ABD’nin görüşmelerdeki yetkilisi büyükelçi William Robak’ın Washington’a dönüşü ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın henüz Robak’ın yerine ABD’nin kuzey ve doğu Suriye’deki temsilcisini belirlememiş olmasını göstermekte. ABD’nin arka çıkması ve garantörlüğünün hayati önemde olduğu görüşmelerde, ABD kaynaklı bir yavaşlamanın zaten pek iyi gitmeyen görüşmeler üzerindeki etkisi olağan. ABD’nin bölgede görüşmelerin devamını sağlayacak bir temsilci belirlemesinin teknik bir mesele olduğu düşünülürse asıl sorunun iki taraf arasında bir türlü orta nokta bulunmaması olduğu aşikar. Gazeteci ve araştırmacı Rena Netjes’e konuşan ENKS yetkilileri Roj Peşmergeleri’nin geleceği ve PYD’nin Kandil ile bağının koparılması konularında en ufak bir gelişme olmamasını mevcut sonucun başlıca sebepleri arasında saydı.[3] ENKS’nin süreçle alakalı eleştirilerinin hedefinde olan PYD ve yandaşları ise sert bir şekilde müzakerelerin başarısızlığını ,ENKS’ye ihale etmekte. ENKS Dış İlişkiler Komitesi üyesi ve yapının önemli isimlerinden İbrahim Biro[4] beş ana konu başlıkta (“eğitim, zorunlu askerlik, tutuklular, sosyal sözleşme ve PKK varlığı”) PYD ile anlaşılamaması durumunda mutabakat olmayacağını dile getirirken, Roj Peşmergeleri’nin bölgeye dönmesi gerekliliğini de dile getirdi. Buna karşın PYD’ye yakın kaynaklar ise çözüm için yapıcı davranan tarafın kendileri olduğunu, ENKS’nin ise yapıcılıktan uzak tavrına ek olarak Türkiye ve SMDK ile geçmişte var olan yakın ilişkilerinin de şüpheli olduğunun altını çizmekteler.[5] Yine PYD’ye yakın yapılardan ENKS’nin PYD’nin bölgedeki eğitim politikasına karşı eleştirileri de nasibini aldı. PYD yanlısı TEV-ÇAND hareketi ENKS’nin bu eleştirilerini “işgalci Türk ve İran devletlerinin ağzını kullanarak Kürt dilinden rahatsız olmak” olarak nitelendirdi.[6] ABD’nin kısmen ortalıkta görünmediği bir dönemde müzakerelerin durması, ENKS’nin IKBY’ye heyet göndermesi ve aynı günler içerisinde PKK’nın Kuzey Irak’ta Peşmerge unsurlarına saldırması hadiseleri, ABD’nin ciddi varlığı ve müdahalesi olmaksızın iki tarafın anlaşmasının mümkün gözükmediğini ve hatta olası bir çatışmanın Irak-Suriye kuzey hattına bir anda sirayet edebileceğini göstermekte. Müzakerelerin başarısız olmasında göze en fazla çarpan ve güvenlik ile alakalı başlıklardaki (Roj Peşmergeleri ve PKK’nın varlığı) sorunlar ise ABD’nin, taraflardan herhangi birine dayatmasıyla bile çözülemeyebilir. Görüşmelerin geldiği noktada PYD kendini görüşmelerdeki iki eşit taraftan biri olmak yerine ENKS’den daha üstün şekilde konumlandırmakta. Görüşmelerin ilk etabında PYD tarafından yapılan yoğun “birlik” propagandası, acele bir şekilde “anlaşma” duyurma hevesi ve ABD’nin masadan ayrıldığı ilk anda yaşanan tıkanma PYD açısından bu sürecin PR amaçlı kullanıldığını işaret etmekte. Ayrıca “birlik” oluşturma amacından ziyade “birlik arayışında olmak” imajının önemli olduğunu göstermekte. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.tgrthaber.com.tr/dunya/enks-ypg-pkk-muzakerelerinden-sonuc-cikmadi-2751494 , Erişim Tarihi: 3 Kasım 2020. [2] https://syrianobserver.com/EN/news/61515/intra-kurdish-dialogue-reaches-dead-end.html , Erişim Tarihi: 3 Kasım 2020. [3] https://twitter.com/RenaNetjes/status/1322988801799655424 [4] Bir dönem ENKS liderliğini de yapan Yekiti hareketi üyesi Biro Suriye’den PYD’nin baskısı sonrası çıkmak durumunda kaldı ve halen Irak’ın Erbil şehrinde bulunmakta. Esed rejimine muhalif olarak konumlanan Biro pek çok kez Esed rejimi tarafından gözaltına alındı. [5] https://mezopotamyaajansi.com/tum-haberler/content/view/113911 , Erişim Tarihi: 3 Kasım 2020. [6] http://www.hawarnews.com/tr/haber/tev-cand-enks-isgalcilerin-talebini-dile-getiriyor-h32735.html , Erişim Tarihi: 3 Kasım 2020.
Esed ve Rusya Yardım Çalışanlarını Hedef Alıyor
Yaşanan büyük trajedi sebebiyle insani yardım müesseseleri ve onların gönüllülerinin en yoğun mesai yaptıkları ülkelerin başında gelen Suriye’de, iç savaş boyunca yardım kuruluşlarını ve çalışanlarını hedef alan çok sayıda saldırı gerçekleşti. 2011-2019 arası dönemde dünyadaki çatışma bölgelerinde insani yardım çalışanlarına en fazla saldırının gerçekleştiği 3. ülke konumundaki Suriye’de geçtiğimiz sene saldırılar viters arttırdı. Aid Worker Security veri tabanına göre, 2019’da insani yardım görevlilerinin etkilendiği 254 saldırı gerçekleşti.[1] 2018’de gerçekleşen 47 saldırının ardından 2019’da böylesi dikkat çekici bir sıçrama özellikle rejim ve müttefiklerinin hedef gözetme stratejileriyle doğrudan alakalı. 2019’da çatışma bölgeleri arasında söz konusu saldırılarda listenin en tepesine çıkan Suriye’de, o dönemde 36 insani yardım görevlisi yaşamını yitirdi. Aid Workers Security’nin 2020’de yayınladığı raporda, bu kayıpların gerçekleştiği saldırıların ekseriyetle hava saldırıları, top ve havan atışları ve  patlayıcı kullanılan saldırılar olduğu belirtildi.[2] Hava saldırılarından anlaşılacağı üzere bu saldırıların önemli bir kısmı rejim ve Rusya’ya bağlı güçler tarafından gerçekleşti. Rejim ve Rusya tarafından 3 taraftan kuşatılan İdlib ve çevresinde yaşanan bu kayıplarda tarafların “art niyetli” olduğuna dair yetkililer görüş bildirdi. Ürdün’ün başkenti Amman’da bulunan Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin sözcüsü David Swanson, Syria Direct’e verdiği beyanatta, İdlib ve çevresindeki insani yardım çalışanlarının sadece taraflar arası çatışmada iki ateş arasında kalmadıklarını aynı zamanda “hedef alındıklarını” vurguladı.[3] HRW ve Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı veriler Esed rejimi ve Rusya’nın İdlib’i hedef alan saldırılarında bölgenin altyapısını özellikle de sağlık sistemini hedef aldığını göstermekte. Hastaneler ve kliniklerin vurulduğu bombardımanlara ek olarak ambulanslar ve arama kurtarma ekiplerinin de hedef alındığı görülmekte. Literatürde “double-tap” olarak bilinen Çifte Vuruş tarzı saldırılar arama kurtarma ekipleri ve sağlık çalışanların en yoğun kayıp verdiği eylemler oldu. Aynı bölgenin kısa aralıklarla iki kez vurulması, bölgeye intikal eden ve yaralılara müdahale etmek isteyen görevlilerin de ikinci saldırıda vurulması olarak özetlenebilecek bu saldırılarda, “Beyaz Baretliler” başta olmak üzere çok sayıda insani yardım çalışanı yaşamını yitirdi. Uluslararası kamuoyunda dönem dönem yükselen tepkileri dindirmek adına Esed rejimi ve Rusya’nın bölgedeki insani yardım elemanlarını “terörist unsurlar” olarak lanse etmeleri, failler açısından eylemin bir nevi kabulü manasına da gelmektedir.  Seneler boyunca gerek Rus medyası ve hükümetine bağlı kurumlar ile gerekse  Rusya destekli olduğu düşünülen sosyal medya hesapları vasıtasıyla Beyaz Baretliler başta olmak üzere muhalif bölgelerdeki insani yardım çalışanları “el-Kaide” ve “DEAŞ” ile bağa sahiplermişcesine etiketlenerek organize bir algı harekatına maruz kaldı.[4] Rusya ve rejimin insani yardım unsurlarını hedef almasına dair ciddi uluslararası tepki noksanlığı ise kayıpların ivmelenerek artmasına sebep oldu. DEAŞ tarafından vahşice katledilen insani yardım çalışanları Peter Kassig ve David Haines’in ölümlerinin yarattığı büyük öfke ve tepkinin Rusya ve Rejim tarafından katledilenlere gösterilmemesinde bu çalışanların ekseriyetinin Suriyeli olmaları ne derece etkilidir bu muamma. Lakin bu saldırılara tepki verilmemesine paralel olarak kayıpların daha da artacağını söylemek mümkün. Ömer Behram Özdemir [1] https://syriadirect.org/news/syria-is-the-deadliest-place-for-aid-workers-and-there-is-little-hope-for-change/ , Erişim Tarihi: 1 Kasım 2020. [2] https://syriadirect.org/news/syria-is-the-deadliest-place-for-aid-workers-and-there-is-little-hope-for-change/ , Erişim Tarihi: 1 Kasım 2020. [3] https://syriadirect.org/news/syria-is-the-deadliest-place-for-aid-workers-and-there-is-little-hope-for-change/ , Erişim Tarihi: 1 Kasım 2020. [4] “How Syria's White Helmets became victims of an online propaganda machine” , https://www.theguardian.com/world/2017/dec/18/syria-white-helmets-conspiracy-theories , Erişim Tarihi: 1 Kasım 2020.
Esed Rejiminden Çöken Ekonomiye Makyaj: “Memur Maaşlarını Artırmak”
Suriye’de ekonomik kriz ile birlikte eriyen alım gücü ve yükselen yoksulluk artık kamu çalışanlarını da tehdit eder duruma geldi. Ülke ortalamasına göre nispeten yüksek gelir elde etmelerine karşın geçinme hususunda ciddi sorunlar yaşayan kamu çalışanları, aylardır talep ettikleri maaş zamlarını Şam yönetiminden bekliyorlar. Yüksek enflasyon ve sürekli değer kaybeden Suriye lirası ile Suriye toplumunun içinde bulunduğu şartlar daha da yaşanmaz bir hal alırken Şam yönetimi, elindeki kısıtlı araçlarla bu duruma çare aramaya çalışıyor. Başbakan Hüseyin Arnus, 24 Eylül’de mecliste gerçekleşen oturumda Suriye halkının gündelik yaşamını etkileyen belli başlı sorunların hükümetin öncelikleri arasında olduğunu dile getirdi. Arnus’a göre hayat standartlarının iyileştirilmesi, temel ihtiyaç malzemelerine ulaşım, elektrik, gaz ve akaryakıt ürünlerinin temini, içme suyu sorunu, ilaç temini, fiyat istikrarı ve Covid-19 kaynaklı sorunlar mevcut hükümetin ajandasında öncelikli konumda.[1] Arnus ayrıca eldeki kaynaklar el verdiği miktarda çalışanların maaşlarıyla alakalı iyileştirmelere yönelik çalışmalar yapılacağını da dile getirdi. İlaçların karaborsaya düştüğü, akaryakıta ulaşımın kısıtlı olduğu, gün boyu başkent Şam da dahil olmak üzere pek çok yerleşim yerinde sürekli hale gelen uzun süreli elektrik ve su kesintileri, topluma yük olmuş durumda. Temel gıda maddelerine ulaşım zorlaşırken devletin sosyal yardım amacıyla kendi işlettiği ve daha makul fiyatlara satışlar yapılan ekmek fırınlarında, hanelere satılacak ekmek miktarı kısıtlandı[2]. BM öngörülerine göre, ülke daha önce eşi görülmemiş bir açlık krizinin eşiğinde. 2011’den bu yana 20 kat artan temel gıda fiyatları ve rejimin dahi ekmek satışına sınırlandırma getirdiği bu dönemde ülkede açlık tehdidi altındaki insan sayısının 9 milyon civarı olduğu düşünülmektedir. Bu karamsar tablo kamu personeline yapılacak maaş iyileştirmesinin olumlu etkileri olacağı manasına gelmemekte. Enab Baladi’ye konuşan ekonomist Dr. Üsame el-Kadı, maaş zamlarının yüksek enflasyonu tetikleyeceğini dile getirirken ülke ekonomisinin son sürat “yıkım ve yokluğa” doğru ilerlediğine işaret etti. El-Kadı, siyasi bir çözüm ile Suriye çatışmasının bittiği bir ortamda gerçekçi araçlar ile Suriye ekonomisinin tekrar nefes alabileceğini lakin bu ortam oluşmadan maaşlarda iyileştirme yapmak gibi hamlelerin “makyaj”dan fazla etkisi olmayacağını savunmakta.[3] El- Kadı ayrıca ülkedeki kamu personelinin toplam iş gücü içerisindeki oranının üçte bir olduğunu ve böylesi bir iyileştirmenin geri kalan kesimdeki “mağduriyet” hissini besleyeceğini iddia etti. Araştırmacı Manaf Quman ise geçmişte de Şam yönetiminin her yaptığı büyük maaş zammını enflasyondaki ciddi yükselişlerin takip ettiğini söyledi. Quman’a göre rejim bu yolu seçiyor çünkü sürekli büyüyen kriz ile başa çıkmakta başarısız oldular ve şu an ellerindeki yegane araç bu.[4] Şam’ın kamu personeli maaşlarına zam yapma yolunu tercih etmesi devamında beklenen yüksek enflasyon ile kamu çalışanlarının alım gücünü fazla etkilemeyeceği gibi özel sektör çalışanlarını da hem maddi olarak daha kötü duruma getirip hem de manevi olarak “haksızlığa uğrama” hissini güçlendirebilir. Bu da devlete karşı güvenini yitiren kitlelerin mafya grupları ve milis güçler gibi yapılara teveccühünü arttıracaktır.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://english.enabbaladi.net/archives/2020/10/how-do-raising-salaries-and-wages-prolong-syrias-economic-crisis/ , Erişim Tarihi: 13 Ekim 2020. [2] https://english.alaraby.co.uk/english/news/2020/10/5/syria-limits-subsidised-bread-as-economic-crisis-worsens , Erişim Tarihi: 13 Ekim 2020. [3] https://english.enabbaladi.net/archives/2020/10/how-do-raising-salaries-and-wages-prolong-syrias-economic-crisis/ , Erişim Tarihi: 13 Ekim 2020.   [4] https://english.enabbaladi.net/archives/2020/10/how-do-raising-salaries-and-wages-prolong-syrias-economic-crisis/ , Erişim Tarihi: 13 Ekim 2020.  
Ahrar el Şam’da “darbe girişimi” ve olası senaryolar
Ahrar el Şam’da geçtiğimiz hafta ayyuka çıkan örgüt içi fikir ayrılıkları sonucunda, eski lider Hasan Sufan ve askeri kanadın önde gelen ismi Ebu el Munzir’in başını çektiği kanat ile mevcut lider Cabir Ali Paşa ve ona sadık yöneticiler karşı karşıya geldi. Siyasi liderliğin aldığı görevden alma kararlarını uygulatmayan askeri kanat, ayrıca yaptıkları açıklamalar ile Cabir Ali Paşa ve ekibinin otoritesini adeta tanımadıklarını gösterdi. İki tarafın da geri adım atmaması gerilim dozajının artmasına ve yeni hamlelere yol açtı. Önce Ebu el Munzir’in başını çektiği klik Hasan Sufan’ın yeniden liderliğe geçmesi yönündeki taleplerini bir açıklamayla duyurdu.[1] Hemen ardından da askeri kanatta Cabir Ali Paşa’ya yakın olanlar söz konusu açıklamayı reddettikleri ve mevcut liderliğe destek verdiklerine dair başka bir açıklama yayınladı.[2] Bu iki açıklamanın hemen ardından Ahrar el Şam merkezi komutanlığı tarafından yapılan açıklamada Cabir Ali Paşa’nın emriyle askeri kanadın sorumlusu Ebu el Munzir ve yardımcılarının görevden aldığını duyurdu.[3] Ebu el Munzir haricinde Ebu Suheyb ve Ebu Muhammed Hattab’ın da bulunduğu 5 kumandan daha görevden alındı. Cabir Ali Paşa’nın emriyle ayrıca askeri kanadın yapısının yeniden düzenlenmesi de kararlaştırıldı. Buna göre Cabir Ali Paşa, Ahrar el Şam’ın askeri kanadını altı tugaydan oluşan yeni bir yapı içerisinde öngörmekte. Albay Ebu Arap, Ebu Zubeyr el Gab, Ebubekir el Hamavi, Ebu Süleyman el Zabadani, Ebu Faysal el Ensari ve Ebu el İzz gibi merkeze sadık komutanlar bu tugayların sorumluları olarak atandılar. Ebu Faysal el Ensari aynı zamanda Ebu el Munzir’in yerine askeri kanattaki lider konumuna getirildi. Yeniden yapılandırılan askeri kanat içerisinde var olan fikir ayrılıkları alt grupların “biat”larını da etkilemektedir. Her ne kadar askeri kanadın eski ve güçlü isimleri Cabir Ali Paşa ve yönetimine destek verse de sahada tüm grupların kısa bir süre içerisinde merkezin emirleri doğrultusunda hareket etmesini beklemek pek gerçekçi değil. İdlib’de çok sayıdaki Ahrar el Şam birlikleri Cabir Ali Paşa tarafında konumlanmaya başladı. Bunlara ek olarak İhtiyat Kuvvetleri Tugayına bağlı bir kısım alt gruplar da Cabir Ali Paşa’ya desteklerini ilan ettiler. Bunlar arasında Ebu Ömer Zabadani’nin komutasındaki Rakka Alayı, Ebu Sufyan komutasındaki Dera Taburu, Velid Ebu Hamza liderliğindeki Humus Taburları bulunmaktadır.[4] Ayrıca Ebu Zehra Eriha, Ebu Abdulkerim Eriha ve Şeyh Abdülsettar’ın komutasındaki birlikler ve Ahrar el Şam’a bağlı keskin nişancı ve komando birlikleri de Cabir Ali Paşa yanında yer alıyorlar. Bunlara karşın Hasan Sufan’ın destekçisi olan da çok sayıda Ahrar el Şam birliği bulunmaktadır. Lazkiye ve Halep kırsalındaki Ahrar el Şam unsurlarının ekseriyeti ve Cebel Zaviye’deki Ebu Na’ib komutasındaki Dağ Tugayı unsurları bu çekişmede Hasan Sufan’ın tarafında yer alıyorlar. Cabir Ali Paşa’nın komando birlikleri üzerindeki hakimiyeti gibi Hasan Sufan da Ahrar el Şam özel kuvvetleri üzerinde hakim gözükmektedir.Bazı saha kaynakları Hasan Sufan’ın destekçilerinin sayısal olarak daha güçlü konumda olduklarını iddia etse de, Ahrar el Şam’ın siyasi bürosu bu iddiayı ret ederek Hasan Sufan’a katılanların çok az olduğunu ifade etti. Hasan Sufan ve Ebu el Munzir’in başını çektiği kliğin HTŞ ile işbirliğini güçlendirme tercihine karşın Cabir Ali Paşa ve siyasi liderliğin Ankara ile işbirliğini güçlendirme tercihi iki cenah arasındaki fikir ayrılığının en temel noktalarından birini oluşturmaktadır. Bölgede var olma mücadelesi veren HTŞ’nin yerel aktörler ile kendisinin başat güç olduğu ittifaklar kurmak istemesi beklenilen bir manevra. Lakin HTŞ’nin Ankara ile de ters düşmemek istediği bilinmekte. Ankara ise ne Ahrar el Şam üzerindeki etkisini kaybetmek ne de İdlib’e bir rejim saldırısı beklenirken muhalifler arası bir çatışmaya vakit ve enerji harcamak istemeyecektir. Ahrar el Şam içindeki kliklerin güç mücadelesinin sonucu Türkiye’nin ve kısmen HTŞ’nin hamleleriyle belirlenecektir. Bu bağlamda Ahrar el Şam içerisindeki sorunun çözülmesi zor görünmektedir ve örgütün muhtemelen üç farklı yönde ilerlemesi öngörülmektedir. Birincisi, Ahrar el Şam’ın ikiye bölünmesi ve iki grubun da birbirinden bağımsız olarak Ulusal Özgürleştirme Cephesi’nin bileşeni olarak varlığına devam etmesidir. Bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda Suriye Milli Ordusu’na bağlı Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ndeki en büyük grup Feylak el Şam olcaktır. İkincisi Hasan Sufan’ın başını çektiği ekibin, önceki yıllarda Ahrar el Şam’dan ayrılan Ceyş el Ahrar ile birleşip yeni bir yapı kurmasıdır. Bu durumda ise bu grup Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ndeki en büyük grup olacaktır ve İdlib’te HTŞ’ye karşı nispeten bir denge oluşturabilecek bir kapasiteye erişecektir. Üçüncü ihtimal ise Hasan Sufan’ın başını çektiği grubun Ahrar el Şam’dan ayrılıp, HTŞ ile yeni bir askeri konsey içerisinde bir araya gelmesi olacaktır. Bu durumda ise Türkiye’nin desteklediği Ulusal Özgürleştirme Cephesi önemli oranda zayıflayacak ve HTŞ’nin İdlib’teki hakimiyeti tahkim olacaktır. Ancak, HTŞ’nin bu tarz bir yapıya gitmesi, HTŞ içerisindeki pragmatik ve dogmatik kanatlar arasındaki ayrılığı kuvvetlendirebilir ve örgütten kopmaların yaşanmasına sebebiyet verebilir. Bu olasılığın gerçekleşmesi durumunda kurulacak olan yeni askeri konseyin terör örgütü olarak tanınmaması mümkündür. Nitekim El-Kaide kadroların HTŞ’den ayrıldıktan sonra Hurras ed-Din bünyesinde HTŞ tarafından elimine edilmesi, ardından HTŞ’den daha radikal olan dogmatik kanadın ayrılması ve geriye kalan pragmatik kanadın Ahrar el Şam’dan önemli bir kesimle birliktelik kurması durumunda, bu yeni birlikteliğe yönelik uluslararası alanda farklı yaklaşımlar çıkabilir. Ne var ki, üçüncü senaryonun gerçekleşmesi durumunda HTŞ’nin bütünlüğünü ve yapısını koruması ve Ahrar el Şam’dan ayrılanları içinde eritmesi ihtimali de olasılık dahilindedir. Ömer Özkizilcik - Ömer Behram Özdemir [1] https://twitter.com/OmerOzkizilcik/status/1318506524877103105 , Erişim Tarihi: 21 Ekim 2020. [2] https://twitter.com/OmerOzkizilcik/status/1318528354996334592 , Erişim Tarihi: 21 Ekim 2020 [3] Ahrar al-Sham leadership struggle | Commander issues “decree” dismissing newly-appointed military commander and deputy of “Military Wing” , syriahr.com , Erişim Tarihi: 21 Ekim 2020. [4] https://twitter.com/syria_map/status/1318551169439072258 , Erişim Tarihi 21 Ekim 2020.  
HRW: Rejim ve Rusya İdlib’de Sivilleri Hedef Alıyor
İdlib bölgesine, yeni bir Rus ve Rejim saldırısı ihtimalinin konuşulduğu bu günlerde, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) İdlib’de son 1 senede Rus ve rejim güçlerince işlenen savaş suçlarını raporlayan bir çalışma yayınladı. "Targeting Life in Idlib" Syrian and Russian Strikes on Civilian Infrastructure” başlığıyla yayınlanan çalışma, Nisan 2019-Mart 2020 arası dönemde İdlib’de  sivillere karşı gerçekleştirilen saldırıları konu aldı.[1] HRW’nin raporuna göre, söz konusu dönemde İdlib ve çevresinde sivilleri hedef alan ve mühimmat olarak misket bombası kullanılan 46 hava ve kara saldırısı gerçekleştirildi. Bu saldırılar ve harici mühimmatların kullanıldığı diğer saldırılarda, HRW’ye göre 1600 sivil yaşamını yitirdi. Büyük kısmı 2020’nin ilk aylarındaki Rus-Rejim ortak saldırısı döneminde olmak üzere son bir senede ikamet ettikleri bölgelerden İdlib’in başka bölgelerine göç edenlerin sayısının  ise 1.4 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Raporlama için saldırılardan etkilenenler ve şahitlerin de bulunduğu 100 sivil ile mülakatlar yapıldı. Çok yönlü bir analiz için saldırılara ait 500’den fazla fotoğraf, çok sayıda video ve uydu görüntüleri ele alınırken tüm raporlama sürecinde, yerel otoriteler sağlık ve arama-kurtarma çalışanları ile Rus ve rejim askeri uzmanlarından destek alındı. HRW’ye göre izleme sürecinde raporlanan saldırılar, İdlib (şehir merkezi), Eriha, Cisr eş-Şugur ve Maarat Numan bölgelerini hedef aldı. Bu saldırılarda 12 sağlık merkezi ve 10 okul zarar görerek faaliyetlerine geçici ve kalıcı olarak son vermek durumunda kaldı. Eriha’daki  tek faal hastane olan eş-Şami Hastanesi, İdlib Merkez Hastanesi, Cisr eş-Şugur Cerrahi Hastanesi, Maarat Numan’da bulunan Selam Hastanesi, Milli Hastane ve Nabd el-Hayat Hastaneleri doğrudan hedef alınırken HRW raporu da bu saldırıların bilançolarını yazılı ve görsel şekilde kayıt altına aldı. Saldırılarda ayrıca 5 Pazar yeri, 4 mülteci kampı, 4 mahalle, 2 iş hanı, kilise, stadyum, hapishane gibi yerler de hedef alındı. HRW raporuna göre saldırıların ekseriyeti rejim güçleri ile muhalif güçlerin çatıştığı cephe hattından oldukça uzakta bulunan yerleşim yerlerine gerçekleşti. Bir başka deyişle bu bölgelerdeki sivilleri ve altyapıyı hedefleyen saldırılar, bilinçli ve askeri amacı olmayan eylemlerdir. Bu saldırılar sadece sivillerin can kaybına yol açmamakta aynı zamanda bölgenin altyapısına da zarar vererek sivil halkın yaşam şartlarını daha da zorlaştırmaktadır. Yoğun bölge içi göçler, gıda ve ilaç temini gibi pek çok sıkıntıya yol açan bu saldırıların yerel sağlık kurumları üzerindeki yıkıcı etkisi Covid-19 pandemisi esnasında bölgenin daha da çaresiz kalmasına yol açtı. Altyapıya dair saldırılar aynı zamanda başka STK’lar ve gözlem kuruluşları tarafından da raporlandı. “Safeguarding Health in Conflict Coalition”a göre, 2019 içerisinde sağlık merkezlerine karşı ülke genelinde 147 saldırı gerçekleşirken bunların yarısından fazlası İdlib’de meydana geldi. Uluslararası Af Örgütü ise son bir senede kuzeybatı Suriye’de okul ve hastaneleri hedef alan 18 saldırıyı rapor etti.[2] HRW raporunun son kısmında ise raporlanan savaş suçlarının sorumluları olarak Rusya ve rejimden şu isimlere yer verildi: “Beşar Esed, Vladimir Putin, Suriye Savunma Bakanı Ali Abdullah Eyüp, Suriye Hava Kuvvetleri Komutanı General Ahmed Ballul, Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Rus Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov ve yardımcısı Sergey Rudskoy.” HRW raporunda işaret edildiği üzere rejim ve Rus saldırıları bölgeyi “yaşamdan uzaklaştırma” ve “insansızlaştırma” hedefini amaçlıyor. Olası yeni bir rejim saldırısında Türkiye ve muhaliflerin direnci bu açından da önem taşımakta. Aksi halde benzer saldırılar bu kez Türkiye içine yönelecek bir mülteci dalgasına yol açacaktır.    Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.hrw.org/report/2020/10/15/targeting-life-idlib/syrian-and-russian-strikes-civilian-infrastructure , Erişim Tarihi: 16 Ekim 2020. [2] https://www.hrw.org/report/2020/10/15/targeting-life-idlib/syrian-and-russian-strikes-civilian-infrastructure , Erişim Tarihi: 16 Ekim 2020.
Ahrar’da Gerilim Tırmanıyor: Sufan vs Cabir
Suriye muhalefetinin güçlü yapılarından biri olan, son yıllarda ise hem Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ile yaşanan çatışmalar hem de ÖSO unsurlarının SMO çatısı altında yeniden yapılanmasıyla daha geri planda kalan Ahrar el Şam, uzun bir süre sonra iç çekişmelerle gündem oldu. İddiaya göre Ahrar el Şam’ın askeri kanadının mevcut lider kadrosuna yönelik hoşnutsuzlukları saklanmayacak düzeye çıktı. Bu iç çekişmede askeri kanadın önde gelenleri eski lider Hasan Sufan ve Ebu el-Munzir iken karşılarında Cabir Ali Paşa’nın başını çektiği lider kadrosu bulunmakta. Yerel kaynaklara göre,  askeri kanadın ayaklanmasının başlangıcı Ahrar el Şam liderliğince yayınlanan, örgütün Lazkiye bölgesinden sorumlu komutanı Ebu Faris el-Dera’nın görevden alınması kararı oldu.[1] Ebu Faris ise Ebu el-Munzir’in desteğiyle bu kararı uygulamayı kabul etmedi. Askeri kanada göre, Lazkiye bölge sorumlusunun görevden alınmasında Ahrar el Şam liderliği herhangi bir sebebi gerekçe göstermedi. Askeri kanattan yapılan açıklamada, Cabir Ali Paşa ve yardımcılarının yetkilerinin kısıtlanarak Ahrar el Şam’ın “misyonunun ve cihadının” devamının garanti altına alınması talep edildi. Kaynaklara göre, örgüt içi bu ayaklanmanın müsebbibi Ahrar el Şam’ın eski lideri Hasan Sufan.  Sufan’ın mevcut lider kadrosuyla farklı pozisyonda yer alması bir yana askeri kanat içerisinde halen ciddi bir ağırlığı olduğu düşünülmektedir. Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ndeki görevinden 2019 Mayıs’ta herhangi bir sebep göstermeden istifa eden Sufan, saha kaynaklarına göre yakın vadede İdlib’de kurulması muhtemel olan bir askeri konsey yapılanmasında önemli görevler alabilir. Bu ihtimalin gerçekleşmesi hususunda HTŞ liderliğinin de Sufan ile koordineli şekilde hareket edeceği de iddialar arasında. Hasan Sufan ise hakkındaki “örgüt içi darbe” iddialarını uzun bir açıklama ile yalanlasa da Ahrar el Şam lider kadrosunu “düşüncesizce hamleleri” ile olası bir ortak askeri konsey ihtimaline zarar verdiklerini bu yüzden “radikal önlemlerin” alınmasının zorunluluk olduğu dile getirdi.[2] Bu süreçte HTŞ’ye bağlı gruplarla da işbirliği yapıldığına dair iddialar mevcuttur. İddiaları destekleyecek eylemler de HTŞ tarafından geldi. HTŞ’ye bağlı unsurlar Lazkiye bölgesinde konumlanan Ulusal Özgürleştirme Cephesi’nin komando birliğinin karargahını basarak komutanını gözaltına aldı. Bu hareketin tetikleyicisi eylemin Lazkiye kırsalında Ulusal Özgürleştirme Cephesi’nin ani şekilde yeni kontrol noktaları kurması olduğu iddia edilmektedir. Söz konusu komando birliğinin Rus destekli son rejim saldırısında Esed güçlerine karşı koyduğu direnç göz önüne alındığında, bu hamle Lazkiye kırsalında zaafiyete yol açabilir. Muhalefete yön veren başat bir aktörden askeri ve siyasi kapasitesi darbe yemiş ve küçülmüş bir gruba evrilen Ahrar el Şam’da klikleri içerisindeki usul ve fikir ayrılıkları bir süredir bilinmekteydi. HTŞ ile yakın duranlar ile Ulusal Özgürleştirme Cephesi paydaşlarına yakın olanların arasındaki farklılıkların büyüyerek bir iç çekişmeye yol açması çok şaşırtıcı değil. Bununla birlikte zamanlaması itibariyle İdlib’de beklenen yeni bir Rus destekli rejim saldırısı öncesi olması, sahadaki askeri ittifakların olası büyük çatışma öncesi yeniden inşası çabalarını işaret etmekte. Şimdiye kadar iç çekişmelere harcanan enerji sebebiyle yaşanan askeri kayıplar göz önüne alındığında olası bir rejim harekatı öncesi bu çekişmenin sona erdirilmesi muhalifler açısından önem teşkil etmekte. Yoksa Lazkiye’de yaşanabilecek bir güvenlik zaafiyeti tüm İdlib cephesini etkileyebilir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://syrianobserver.com/EN/news/61145/ahrar-al-sham-military-wing-turns-against-leadership.html , Erişim Tarihi: 13 ekim 2020.   [2]https://twitter.com/Charles_Lister/status/1316023504018436097 , Erişim Tarihi: 13 Ekim 2020.  
Rejim Unsurlarının Zaafları DEAŞ’a Alan Açıyor
DEAŞ’ın Suriye’deki eylemleri artarak devam etmekte. Ağustos ayında son 2 senenin en yüksek saldırı sayısına ulaşan örgüt, Eylül’de çok sayıda eylem gerçekleştirdi. Humus, Rakkai Halep, Hama ve Deyr ez-Zor merkezli 32 saldırı gerçekleştiren DEAŞ’ın bu saldırılarında, 32 rejim yanlısı askeri unsur ve 12 sivil hayatlarını kaybetti.[1] DEAŞ’ın eylemlerine nitelik ve nicelik hususunda odaklanan uzman Gregory Waters Ağustos’ta Humus’a yoğunlaşan örgütün Eylül’de ise Deyr ez-Zor ve Rakka’ya tekrar yöneldiğini dile getirdi. SOHR’un haftalık verilerine göre Ekim ayı da başlangıcı itibariyle saldırılardaki yükseliş trendini devam ettirdi. Ekim’in ilk haftasında SOHR’un verilerine göre çatışmalarda rejim güçlerinin kaybı 41, DEAŞ’ın ise 49.[2] Kırsalda DEAŞ’ın saldırıları rejime yoğun kayıplar verdirdi. Mayadin ile Cebel Bişri-Deyr ez-Zor arası bölgelerde 11 kez rejim güçlerine saldırı düzenleyen DEAŞ’a karşı rejimin direnci ise pek güçlü olmadı. DEAŞ saldırıları sonrası bölgeye intikal eden ve karşı saldırı düzenleyen rejim unsurlarının mayınlar ve kurulan pusulara karşı ciddi kayıplar vermesi bölgede DEAŞ’ın istihbari gücünün rejim güçlerini zor duruma düşürdüğünü göstermektedir. Orta ve doğu Suriye’de DEAŞ’a karşı kırsal alanı kontrol etmek hususunda zorluklar yaşayan rejim güçleri, Suhne’nin güneyindeki Vadi Dubaya bölgesinde uzun süredir etkin bulunan DEAŞ unsurlarına karşı Eylül’ün ilk günlerinde harekete geçmiş ve bölgeden DEAŞ unsurlarını çıkarmıştır. Ama daha önce benzeri örneklerde görüldüğü gibi rejim unsurları harekat sonrası bölgeden çekilince bir kaç gün sonra tekrar DEAŞ, Vadi Dubaya bölgesine yerleşti. DEAŞ saldırılarında rejim güçleri, komuta düzeyinde kayıplar vermeye de devam ediyor. Eylül içerisinde Ulusal Savunma Güçleri (USG) iki bölge komutanını DEAŞ’ın saldırılarında kaybetti. Bu komutanlardan Muhammed Şaban Deyr ez-Zor havaalanının savunmasında dört sene boyunca görev alırken sonraki dönemlerde ise Deyr ez-Zor ve Rakka’daki USG komuta kademesinde yer alan tecrübeli bir rejim unsuruydu.[3] Şaban, sene başından bu yana DEAŞ tarafından öldürülen 21. rejim komutanı oldu. DEAŞ saldırılarında sadece ordu ve USG güçleri değil Liva Kudüs unsurları da hedef alındı. Mayadin’de 13 Eylül’de gerçekleşen DEAŞ pususunda, Liva Kudüs 6 militanını kaybetti. DEAŞ’ın pusular haricinde özellikle kontrol noktası baskınlarıyla can kaybına yol açan saldırılar düzenlediği görülmektedir. Geçtiğimiz ayda Halep ve Rakka’da motosikletli saldırganların gerçekleştirdiği kontrol noktası saldırıları da rapor edildi. Rejim güçlerinin bölgeyi savunmadaki zafiyetleri Hama kırsalında köylülerin kendilerini korumak adına milis güçler kurmalarına yol açtı. Rejime bağlı unsurların insan, silah ve istihbarat kapasitesinin yetersizliği bu sorunda önemli rol oynamaktadır. Bunun haricinde rejim unsurlarının kendi içlerindeki siyasi çekişmeler ve rekabet de DEAŞ’a alan açmakta. Deyr ez-Zor’a sevk edilen 17.Alay’a bağlı birliklerin USG unsurları ile aynı cephede konuşlanmama isteği sebebiyle bölgede rejim unsurları arasında koordinasyon ve işbirliği sıkıntısı baş göstermekte. Alay komutanı Tümgeneral Ghassan Muhammed ile Deyr ez-Zor USG kumandanı Firas Ceham arasındaki siyasi uyuşmazlığın birlikler arasındaki işbirliğine doğrudan etki etmesi, DEAŞ’ın bu bölgede hem askeri hem de “istihbari” olarak nasıl etkin olduğunun cevabı niteliğindedir. Ömer Behram Özdemir [1] Bknz: Gregory Waters, ISIS Redux: The Central Syria Insurgency in September 2020, Counter Extremism Project, Ekim 2020 [2] https://www.syriahr.com/en/187245/ , Erişim Tarihi: 7 Ekim 2020 [3] Bknz: Gregory Waters, ISIS Redux: The Central Syria Insurgency in September 2020, Counter Extremism Project, Ekim 2020