Analiz
Suriye’de COVİD-19 vakaları yükseliş trendine girdi
Suriye’de Covid-19 salgınının etkisi hızla artıyor. Sağlık altyapısı çökmüş durumda olan Suriye’nin geniş kapsamlı bir pandemi dalgasına nasıl direnç göstereceği sorusunun cevabına her geçen gün yaklaşılıyor. Temmuz başından itibaren yaşanan süreçte vaka 1000 sınırına dayanırken ölüm sayısı 50’yi buldu. Sayılar bölge ülkeleriyle kıyaslandığında düşük gözükebilir. Bu verilerde salgının, ülkenin dışa kapanık yapısından kaynaklı olarak bölgeye geç girmiş olma ihtimali kadar sağlık sisteminin arızalarından kaynaklı olarak teşhis imkanlarının sınırlı olması da etkili. Kısıtlı sayıda test kiti ve solunum cihazına sahip olan ülkede, Esed rejiminin Sağlık Bakanlığı verilerine göre aktif vakalar ve ölümler haricinde şimdiye kadar 21 bin 653 kişi COVİD- 19 semptomlarını göstermeleri sebebiyle karantina altına alınırken bunların 19 bin 906’sı karantinadan çıktı.[1] Sayılar düşük gibi gözükse de Temmuz başından bu yana vaka artış oranında % 200’leri bulan ani artış şimdiye kadar görülmemiş olan birinci dalganın gelmekte olduğu endişelerini güçlendirmekte. Ağustos’un ilk günleri itibariyle Şam vilayetinde 473, Şam çevresinde 181, Kuneytra’da 40, Dera’da 12, Süveyde’de 33, Humus’ta 31, Hama’da 10, Tartus’ta 15, Lazkiye’de 36, Deirezzor’da 5, İdlib’de 29, Halep’te 70, Rakka’da 3, Haseke’de 35 vaka bulunmakta. Şam’daki yoğun vaka varlığı başkentin nüfus yoğunluğu kadar diğer bölgelere göre daha fazla imkana sahip olmasıyla doğrudan alakalı. Şam’da üniversite hastanesinde görevli 62 yaşındaki doktor Mahmud Ömer Sabsoub, COVİD - 19 sebebiyle hayatını kaybederken sağlık çalışanları arasında vakaların hızla yayıldığı şüpheleri arttı.[2] Şam Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı doktor Nabog el-Awa, virüs bulaşan kişi sayısının Sağlık Bakanlığı’nın duyurduğu verilerden çok daha fazla olduğunu çünkü bakanlığın test kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu dile getirdi. El-Awa pek çok insanın ağır derece semptomlar göstermeden hastaneye gelmediklerini bu durumun temel sebebinin de karantina altına alınma korkusu olduğunu sözlerine ekledi. Hızla artan vakalara karşı önlem amacıyla Şam ve kırsalında 15 gün süreyle Cuma namazı ve cemaatle namazlara yasak getirildi. Bab Musalla ve el-Meydan başta olmak üzere şehirdeki kalabalık sokak ve caddelerde Şam valiliğine bağlı ekipler, temizlik ve dezenfeksiyon çalışmalarına başladı. Şam’daki bu önlem çabalarına karşın, ülkenin bilhassa kuzey kesimlerinde teşhis süreci oldukça sıkıntılı devam etmekte. Ülkenin kuzeyinde rejim kontrolündeki bölgelerde test sayıları oldukça kısıtlı. Kuzeybatı bölgelerinde şimdiye kadar 3 bin 543 test yapılabildi. Başkentten uzaklaşıldıkça azalan test sayıları ve sağlık imkanları, taşrada ve kimi risk bölgelerinde yoğun bir virüs dalgasının patlayabileceği fikrini güçlendiriyor. Rejim bölgeleri ve muhaliflerin hakim olduğu bölgelerdeki yoğun mülteci nüfusu, salgının mülteci kamplarına sıçramasıyla büyük bir trajedinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bab el-Hava, Şahba, Atme ve Hol kampları yoğun nüfuslarıyla olası bir virüs salgınında, biyolojik bomba efekti yaratabilir. Bunlara ek olarak rejim hapishanelerindeki yoğun nüfus da tehdit altında. Savaş sürecinde 100 binden fazla kişiyi çeşitli suçlamalarla hapis altına alan rejim BM’den gelen çağrılara karşın salgın sürecinde az sayıda mahkumu dışarı saldı.[3] Kalabalık ve kötü şartlara sahip rejim hapishanelerinde salgının ortaya çıkaracağı bilanço ağır olabilir. Yetersiz altyapı ve maddi imkanlara ek olarak rejimin COVİD-19 salgın sürecine dair şeffaflıktan uzak tutumu an itibariyle kesin çıkarımlar yapmaya engel teşkil etmekte. Bununla birlikte salgının ilerleyen günlerde rejimin tamamen odaklanması gereken bir sorun haline gelmesi oldukça muhtemel. Rusya desteği ile İdlib’e kara harekatına hazırlanan rejimin, böyle bir süreçte asker ve milislerin içerisinde de salgın dalgası ile karşılaşması olası. Milis gruplar ve ordu kuvvetlerinin parçalı yapıları göz önüne alındığında salgın dalgası hızını arttırmasının olası İdlib harekatının çapını ve hatta gerçekleşmesini doğrudan etkileme ihtimali mevcut.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://syriadirect.org/news/mapping-coronavirus-in-syria-unofficial-cases-and-hot-spots/ , Erişim Tarihi: 5 Ağustos 2020. [2] https://syrianobserver.com/EN/news/59591/covid-19-update-ministry-of-endowments-suspends-mass-prayers-coronavirus-spreads.html , Erişim Tarihi: 5 Ağustos 2020. [3] https://www.reuters.com/article/us-health-coronavirus-syria-jails/syria-slow-to-free-prisoners-despite-coronavirus-risk-in-crowded-jails-rights-groups-idUSKBN21O1WO , Erişim Tarihi: 5 Ağustos 2020.
ABD ile SDG’nin petrol antlaşmasının nihai hedefi: “Orta vadede meşrulaşacak bir YPG bölgesi”
YPG kontrolündeki bölgeden çıkarılan petrolün üretim ve ticaretine dair Amerika merkezli Delta Crescent Energy şirketiyle YPG-SDG kontrolündeki idare arasında yapılan anlaşma Ankara’nın tepkisiyle karşılaştı. Bu hamle Suriye’den Amerikan askerini tamamen çekmek yönündeki bölge politikasını Suriye’nin kuzeyindeki petrol sahalarını korumak ve kontrol altına almak olarak güncelleyen Trump yönetimi düşünüldüğünde sürpriz olmadı.[1] Erdoğan’ın Suriye petrollerinin savaşta yıkılan ülkenin yeniden inşası için kullanılması önerisi hatırlandığında da  Ankara’nın tepkisinin olması gerektiği gibi sert ve olumsuz olduğunu söyleyebiliriz.[2] Suriye’nin kısıtlı olan petrol kaynaklarının legal aktörler yoluyla piyasaya sokulması ve elde edilen gelirlerin Suriye’nin tamamı için kullanılmasını arzu eden Ankara,  kendi sırtındaki mülteci maliyetinin bir kısmından kurtulmak arzusundaydı.  Bu beklentiye karşın ABD’nin  tamamen kontrolünde olacak ve gelirleri YPG bölgelerine gidecek bir petrol piyasası inşa etmeye çalışması Ankara’nın en arzu etmediği senaryonun gerçekleşmesi manasına gelmektedir. Bölgedeki petrol üretim ve ticaret faaliyetleri için ABD tarafından lisans verilen ilk şirket olan Delta Crescent Energy ortaklarıyla ilgi çeken yeni kurulmuş bir şirkettir. 2019’da kurulan Delta Crescent Energy şirketinin ortakları arasında ABD’nin eski Danimarka büyükelçisi James Cain, Amerikan ordusunun özel unsurlarından Delta Kuvvetlerinde görev yapmış eski asker James Reese ve Suriye’de petrol sondajı alanında tecrübeli Birleşik Krallık merkezli Gulf Sands şirketinin eski yöneticilerinden John P. Dorrier Jr. Gibi isimler bulunmaktadır.[3] Edinilen bilgiye göre, şirket ile YPG arasındaki temaslar bir senedir devam ederken ABD Hazine Bakanlığı’nın şirketin önüne açacak olan lisansı Nisan ayı içerisinde verdi. Esed rejiminin maddi olarak yıpranması adına Suriye’deki petrol piyasasını hedef alan yaptırımlar ilan eden ABD Hazine Bakanlığı’nın aynı pazara Amerikan şirketlerinin girmesine ön ayak olduğu görülmektedir. ABD böylece hem yaptırımlar ile kısmen piyasa dışına itilen Esed rejiminden doğan boşluğu kendi himayesindeki aktörlerle doldurmak hem de Suriye’deki maliyetlerini azaltmak amacında. Çıkarılan petrolün YPG kontrolündeki bölgelerde tüketimi ve komşu ülkeler üzerinden uluslararası piyasaya sokulmasının oluşturacağı ekonomik değer YPG kontrolündeki bölgenin idaresinde ABD’nin sırtına yüklenen maliyetin düşmesi manasına gelecektir. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo anlaşma sürecinin beklenilenden uzun sürdüğünü fakat uygulama safhasına geçen anlaşmadan beklentinin bölgedeki petrol sahalarının modernizasyonu olduğunu dile getirdi. Senatör Lindsey Graham da şirketin kuzey Suriye’deki petrol sahalarının daha üretken bir hale gelmesi yolunda rol oynayacağını ifade etti. Politico’ya konuşan bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ise Suriye petrolünün Suriye halkına ait olduğunu, Washington’un Suriye’nin toprak bütünlüğü yönünde taraf olduğunu ve ABD’nin Suriye’deki petrol sahaları üzerinde kontrol ve idare gibi güçleri olmadığını dile getirdi. Buna karşın rejime karşı uygulanan yaptırımlar ve Delta Crescent Energy şirketine verilen çalışma izni göz önüne alındığında pratikte durumun aksi yönde olduğu görülmektedir. ABD’nin bu hamlesine Ankara’nın tepkisi gecikmedi. Türk Dışişleri Bakanlığı YPG ile Amerikan Delta Crescent Energy şirketi arasındaki anlaşmaya verdiği tepkide hedefe ABD yönetimini koydu. Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: "PKK/YPG terör örgütü, bu adımla Suriye halkının doğal kaynaklarına el koyarak bölücü gündemini ilerletme emelini açıkça gözler önüne sermiştir. Suriye’nin doğal kaynakları Suriye halkına aittir. ABD'nin uluslararası hukuku hiçe sayan, Suriye'nin toprak bütünlüğüne, birliğine ve egemenliğine kasteden ve terörizmin finansmanı kapsamına giren bu adıma destek vermesini esefle karşılıyoruz. Hiçbir meşru saikle gerekçelendirilemeyecek olan bu  tasarruf asla kabul edilemez."[4] Ankara, ABD’nin bu hamlesini terör destekçiliği ve Suriye’nin bütünlüğüne karşı tehlikeli bir hamle olarak görmekte. YPG’nin gelirlerinin artması ve de YPG bölgelerinin maddi getirilerinin artmasının ABD nezdinde örgütü daha da vazgeçilmez hale getirmesinden endişe duyan Türkiye için bu anlaşmanın rahatsız edici olduğu aşikar. Kuzey Suriye’de YPG kontrolündeki petrol sahalarının mevcut ilkel yapılarıyla sızmalara yol açarak tarım arazilerini zehirlediği ve bu durumun orta vadede trajik sonuçlara yol açabileceği bilinmekte.[5] Söz konusu anlaşmanın bir çıktısı olarak bu sahalardaki üretim tesislerinin modern ihtiyaçlara uygun hale getirilmeleri bu tehdidi azaltabilir. Ankara’nın karşısındaki senaryo orta vadede yaşanacak bir doğa felaketi ya da orta vadede daha da güçlenip meşrulaşacak bir YPG bölgesi. Her iki durum da bölgede Ankara’nın arzu etmeyeceği sosyolojik değişimlere yol açabilir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.dw.com/tr/trumptan-suriyedeki-petrol-misyonuna-ye%C5%9Fil-%C4%B1%C5%9F%C4%B1k/a-51128817, Erişim Tarihi: 4 Ağustos 2020. [2] https://www.yenisafak.com/gundem/cumhurbaskani-erdogan-abd-ziyareti-donusunde-konustu-suriye-petrolu-yeniden-imar-icin-kullanilmali-3514314 , Erişim Tarihi: 4 Ağustos 2020. [3] https://www.politico.com/news/2020/08/03/delta-crescent-energy-syrian-oil-391033, Erişim Tarihi: 3 Ağustos 2020. [4] https://www.trthaber.com/haber/gundem/disislerinden-abdye-pkkypg-ile-petrol-anlasmasi-tepkisi-506369.html , Erişim Tarihi: 4 Ağustos 2020. [5] https://www.suriyegundemi.com/ypg-nin-kontrol-ettigi-boelgelerde-petrol-kirliligi-alarm-veriyor , Erişim Tarihi 3 Ağustos 2020.
Suriye’de Sandıktan Yansımalar
Düşük katılım oranı:  Sitem ve Güvensizlik Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Suriye parlamento seçimlerinde katılım oranı % 33.17’de kaldı. Seçimlerde, ülke toprakları dışında mülteci olarak hayatlarını sürdüren 6,5 milyon Suriyelinin yanı sıra ülke içerisinde rejimin otoritesinin dışında bulunan bölgelerdeki 3.1 milyon Suriyeli de oy kullanma hakkına sahip değildi. Esed rejiminin ülke topraklarının % 63’lük kısmında hakim olduğu göz önünde bulundurulduğunda seçime katılım oranı ve temsiliyetin ne derece düşük olduğu daha net anlaşılacaktır. Bu düşük katılımdaki seçimin, “işlevine” dair şüpheler olduğu kadar rejime karşı rejimin kendi çekirdeği olarak gördüğü kitlede bile yoğun hoşnutsuzlukların olmasının etkisi var. 2016’da yürürlüğe giren bir kanun değişikliği ile polis ve askerler bu seçimlerde ilk kez oy kullandılar. Muhaberat unsurlarının ve polislerin kimi bölgelerde öğrenciler başta olmak üzere oy veremeye gitmeyen sivilleri zorla oy kullanmaya götürdüklerine dair videolar ve iddialar bulunmaktadır. Buna karşın rejimin kendi tabanının çekirdeği olarak gördüğü Nusayri ve Hıristiyanların yoğun yaşadıkları bölgelerde de düşük katılım oranları gözükmektedir. Suriye uzmanı Aymen Abdel Nour, bu durumun rejim yanlıları arasında da rejime olan güvenin azalması ve muhaberat kaynaklı korku duvarının etkisinin azalması olarak yorumluyor.[1] Halep ve Deirezzor’da kimi sandıklardan çıkan oy sayısının kayıtlı seçmenden fazla olması üzerine yeniden sayım yapılması seçimlerin usul yönünden ciddiyetine dair fikir verirken sonuçlardan memnun olmayanların cılız da olsa tepki verdikleri görülmektedir. Fares Shehabi başta olmak üzere seçim öncesi süreçte ve seçimde kayıplar yaşayan kimi adayların adaletsizlik ve yolsuzluk temalı sitem mesajlarının yanı sıra Hama’da az sayıda bir seçmen grubu da seçim sonuçlarını protesto etti.[2] Parlamentoda Pürüze Yer Yok Her ne kadar parlamento seçimleri Suriye’de iktidarın bir elden başka bir ele geçmesi söz konusuysa işe yaramayan mizansenler olsa da ülke içi güç dağılımı ve dış politikadaki dengeler söz konusu olduğunda Suriye seçimlerindeki rejim tercihleri dikkat çekici bir konuma geliyor. 250 sandalyeli parlamentoda Baas ve müttefiklerinin oluşturduğu Ulusal İlerici Cephe 183 sandalye elde ederken bunların 166’sı doğrudan Baas Partisi üyelerinden seçildi. “Bağımsız” 67 sandalye ise zaten rejim tarafından onaylanmış ve seçilmiş isimler olurken seçimlere katılmasına izin verilmeyen Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi’nin (SSMP) bazı üyeleri de bağımsızlar kontenjanından parlamentoya girdi. Rejimin tamamen kendine bağlı, çatlak ses çıkarma ihtimali minimum bir parlamento dizayn ettiği bu seçimde, 2016’ya göre aday sayısı da ciddi şekilde azaldı. 2016’da 2649 adayın girdiği parlamento seçimleri 2020’de 1656 adaylı bir yarışa sahne oldu. Esed rejiminin seçim sürecinde Rusya ile yakın temasta olan sözde muhalif figürler ile SSMP’ye dahi alan tanımayıp savaş ağaları ve savaş sürecinde zenginleşen yeni rejim zenginlerini parlamentoya soktuğuna dair çokça analiz mevcut. Bu rejim dışı ama rejime bağlı unsurların haricinde doğrudan rejim unsurlarının da parlamentoya girdikleri görüldü. Çok sayıda emekli asker ve polis parlamento için rejimin onayı ile aday oldu. Aitan Aitan, Abdelrazzak Barakat, Basema el-Shatter, Mufleh Nasrallah, Mustafa Soukari, Fayez el-Ahmad ve Nesib Ebu Mahmud bu isimlerden bir kısmını oluşturuyor.[3] Rejimin bu hamleleri zaten farklı görüşlere kapalı ve yetkisi pratikte kısıtlı olan parlamentonun tamamen Baas kliği içerisine kapanması manasına gelmektedir. Charles Lister, Esed’in askeri ve ekonomik olarak büyük darbe yemiş ülkesini ayakta tutabilmek için tercih edebileceğini iddia ettiği Kuzey Kore modeli tam da son yaşanan sürece uygun şekilde rejimin kendi sadık memur ve taraftarlarına dayanan şekilde kabuğuna çekilmesini öngörmekte.[4] Parlamento Demografisi Üzerine Hamleler Bunlara ek olarak rejimin etnik-mezhepsel tercihlerinde de konjonktürel değişimler mevcut. Nusayri vekil sayısı daha da yükselerek 39’a çıkarken nüfus olarak savaş öncesi Nusayrilerle eşit sayıda olan Hıristiyanlar içerisinden parlamentoya giren vekil sayısı ise 23.[5] Esed’in Ermeni vekiller ile alakalı hamlesi de bu seçimi önceki seçimlerden ayrıştıran bir detay. Parlamentoya bu seçimde 3 Ermeni vekil girerken bu 3 vekilden bir tanesi olan Lucy Ohanes Eskanian, Arap milliyetçiliğinin bölgedeki kurumsal merkezi ve lideri olan Baas Partisi’nden aday olarak parlamentoya Baas tarafından aday gösterilen ilk Ermeni siyasetçi oldu. Suriye’deki Ermeni topluluğun Türkiye karşıtı pozisyonları ve savaş sürecinde Esed rejimi yanında maddi ve manevi olarak yer aldıkları göz önüne alındığında, Eskanian’ın aday gösterilmesi Baas’ın Ermeni topluluğunu bir nevi taltifi anlamına da gelmektedir. Ermeni adaylarla alakalı kapsayıcı hamleye karşı Kürt adayların parlamentodaki varlığına ise ket vurulmuş olduğu görülmektedir. Ömer Ossi ve Tarif Kotreish gibi kendi kitlesinde popüler olan Kürt vekiller adaylık ve seçim sürecinde tasfiye edilerek 2020 parlamentosunun dışında bırakıldı. Haseke ve Rakka’dan seçilen Abdelrahman Halil ve İsmail Hejjo ise Kürt kitlede karşılıkları bulunmayan siyasi figürler olarak görülmektedir. Rejimin Kürt figürlere karşı bu tutumu orta vadede Şam ve Şam’ın kontrolü dışındaki Kürtler arasındaki olası yeniden birleşmenin diyalog ve müzakere yoluyla gerçekleşmesinin zorluğunu gözler önüne sermektedir.   Ömer Behram Özdemir     [1] https://www.mei.edu/publications/syrias-2020-parliamentary-elections-worst-joke-yet , Erişim Tarihi 27 Temmuz 2020. [2] https://coar-global.org/2020/07/27/potemkin-parliament-baathists-consolidate-control-as-access-to-power-shifts/ , 28 Temmuz 2020. [3] https://www.mei.edu/publications/syrias-2020-parliamentary-elections-worst-joke-yet , Erişim Tarihi: 27 Temmuz 2020. [4] https://www.politico.com/news/magazine/2020/06/11/assad-syria-collapse-313276 , Erişim Tarihi: 27 Temmuz 2020. [5] https://english.aawsat.com/home/article/2404261/10-talking-points-syria%E2%80%99s-parliamentary-elections , Erişim Tarihi: 28 Temmuz 2020.
Suriye Parlamento Seçimleri 2020: Düşük katılım ve Esed’in “bağımsız” vekilleri
Covid-19 pandemisi sebebiyle iki kez ertelenen Suriye parlamento seçimleri 19 temmuz pazar günü düşük katılım ve beklenildiği gibi rejim açısından sürpriz içermeyecek şekilde gerçekleşti. Onlarca yıldan beri ülkeyi yöneten Baas partisi ve Esed ailesi için seçimler büyük kazanımların gerçekleştiği olaylardan ziyade iç siyasete dair ufak rötuşların yapıldığı ve dış dünyaya mesaj verildiği bir mizansen olarak tarihe geçti. Suriye uzmanı Bente Scheller ülkedeki her seçim gibi bu seçimin de dış dünyaya Suriye’nin normal bir demokrasi olduğunu göstermeye yönelik bir hamle olduğunu lakin Covid-19 salgını ve ekonomik kriz ile birlikte bu sefer öncekilerden daha gayri ciddi olduğunu dile getirdi.[1] Ülke dışına göç etmek zorunda kalan ve Suriye nüfusunun 3’te 1’ine denk gelen Suriyelinin oy kullanmadığı seçimde, aynı zamanda rejimin kontrolünün dışındaki İdlib ve Kuzey Halep seçmeninin de iradesi sandığa yansımadı. Buna ek olarak oy verme yönünde zorlamalara karşın seçime katılım %33 civarında kaldı.  Katılım, 2016’daki seçimlerin yarısından daha az oranda kaldı. Baas Partisi liderliğindeki İlerici Ulusal Cephe’nin doğrudan üyeleri arasından seçilen parlamento üyeleri haricinde “bağımsız” olarak meclise giren onlarca vekil de Baas rejiminden onaylı figürler içerisinden seçildi. 2020 seçimlerinde bağımsızların listelerinin belirlenmesi ve kimi bölgelerdeki seçim sonuçları seçimlerden önce yapılan ve rejimin savaş ağası olarak nitelendirilebilecek figürlere parlamentoda yer verme niyetinin[2] çıktısı olarak göze çarpmakta. Bu çabaya tarihsel bir perspektiften bakan Suriye siyasi tarihi üzerine uzman Thomas Pierret’e göre Beşar Esed babası Hafız Esed’in bir benzeri parlamento siyaseti izlemekte. Hafız Esed Baas Partisi’nin doğal tabanı olarak gördüğü azınlıklar ve köylü/çiftçi kitlelerin ötesine geçebilmek adına sözde “bağımsız” kotalara alan açmış ve böylece Baas’ın doğrudan tabanını oluşturmayan ama toplumda geçerliliği olan Sünni iş adamları, ulema ve aşiret liderlerini sisteme sokmuştur. Pierret’e göre bu hamleler günümüzde rejim için daha da hassaslaştı çünkü artık rejim destekçileri arasında paylaştırılacak kaynaklar ve ödüller oldukça kısıtlı durumda. Rejim, bir figürü ön plana çekip onu ödüllendirmek için başka bir pro-rejim figürü harcanmak zorunda. Bu ufak rötuşlar bağımsız listelerindeki Esed yanlıları arasında seçimlerin yaklaşmasına yakın gerilimlere ve tepkilere yol açtı. Yakın zamanda Dini İşler Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılmasını “Suriye’nin İslamileştirilmesi” olarak eleştiren Nusayri siyasetçi Nebil Salih seçime günler kala adaylıktan çekildi. Halep’ten parlamentoya aday olan rejim yanlısı iş adamı Fares Shehabi ise bu yarışta bir başka rejim yanlısı figür olan Hüsam Katırcı’ya kaybetti. Seçim sürecinde kendine komplo kurulduğunu ve adil bir seçimde kazanabileceğini iddia eden Shehabi adaylıktan çekilmemesinin pişmanlığını duyduğunu ifade eden bir sosyal medya paylaşımında bulundu.[3] Katırcı, kurduğu milis yapılarla savaş sürecinde sürekli güçlenirken bir yandan da kardeşi ile ortak olduğu Katırcı Grup üzerinden Esed rejiminin başta DEAŞ ve YPG ile petrol ticaret olmak üzere kirli işlerinde rol aldı.[4] Hüsam Katırcı’ya ek olarak Halep ve Hama’da çok sayıda milis komutanı (ya da savaş ağası) meclise girdi. Hüseyin Cuma, Fadıl Varde, Mahir Kavurma ve İsam Sibahi gibi isimler meclis üyesi milis komutanların önde gelenlerinden[5]. Esed rejimi, uluslararası ciddiyeti ve meşruiyeti çokça sorgulanan seçimler ile ülkenin ekonomik olarak tarihin en zor zamanlarından geçtiği bu dönemde, savaş sürecinde rejimin ayakta kalmasını sağlayan paramiliter yapıların kurucu ve sponsorlarını taltif ederek rejim içi önceliğini gösterdi. Ayrıca sözde muhalefet içerisinde olsa dahi parlamento içindeki tüm unsurların Şam güdümünde olmasını sağlayarak Rusya’nın olası bir anayasa dikte etme hamlesine karşı kendince ön aldı. Ömer Behram Özdemir [1] https://english.alaraby.co.uk/english/indepth/2020/7/22/syrias-predictable-faux-election-still-had-a-few-surprises , Erişim Tarihi: 23 Temmuz 2020. [2] https://www.suriyegundemi.com/yaklasan-parlamento-secimleri-ve-rejimin-milis-karti [3] https://twitter.com/KhattabAsser/status/1285484543651262464 , Erişim Tarihi: 23 Temmuz 2020. [4] https://home.treasury.gov/news/press-releases/sm474 , Erişim Tarihi: 23 Temmuz 2020. [5] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/esed-rejimi-halksiz-secimde-savas-suclusu-sebbihalari-da-meclise-soktu/1919804, Erişim Tarihi: 24 Temmuz 2020.  
Yaklaşan Parlamento Seçimleri ve Rejimin Milis Kartı
Covid-19 pandemisi sebebiyle ilkbahardan yaza ertelenen Suriye parlamento seçimlerine az bir süre kala seçimlere dair analizler de kaleme alınmaya başladı.1 Center for Global Policy’de (CGP) yayınlanan “War Profiteers in Syria Enter Politics” başlıklı raporda, çatışma haberlerinin gölgesinde kalan rejimin iç siyasi hamlelerinin ne anlama geldiği analiz edildi. Raporda, vekillerinin rejimin istihbarat süzgecinden geçerek belirlendiği ve haliyle herhangi bir ideolojiden “muhalif” unsurların bulunmasının imkansız olduğu, meclis seçimleri kesinlikle demokratik olmasa da yeni Suriye anayasası süreci için hayati bir öneme sahip olduğunun altı çizildi. Yeni anayasayı oylayacak ve bir sonraki seçimde devlet başkanı adayını belirleyecek olan meclis üyelerinin 19 Temmuz’daki seçimde belirlenecek olması, rejimin her zaman olduğundan daha katı olmasına yol açtı. Rapora göre rejim ile içli dışlı ilişkilere sahip “sözde” muhalif unsurlar ile yine Rusya destekli “sözde” muhaliflerin bile seçimlere katılmalarına bu sefer izin verilmeyecek.2 Meclisteki 250 parlamenterin yarısından fazlası doğrudan Baas Partisi (BP) ve BP’nin müttefiki olan partilerin yer aldığı İlerici Ulusal Cephe’ye tahsis edilmiş durumda. Sözde muhalif unsurların önüne çıkarılan engellere karşın meclis için yarışanlar arasında bu sefer çok sayıda paramiliter yapı lideri bulunmakta. Savaş sürecinden maddi ve manevi kazançlı olarak çıkan ve meclise aday olan bu karanlık figürlerin içinde Kudüs Tugayı’ndan Abdulillah Abdo, Bâkır Tugayı’ndan Ömer Hassan, Hama kırsalında rejimin askeri faaliyetlerine öncülük eden Baas üyesi Fadel Wardeh, Ketaib el-Baas’tan Basel Soudan ve Hizbullah’ın Suriye kolu ile ilişkili Hadi Şeref gibi isimler bulunmakta. Rejim ordusunun savaş ve firarlar ile erime sürecine girdiği 2012 öncesinde tanınmayan bu figürler savaş sahasında İran ve Hizbullah ile omuz omuza cephe hattında bulunurken Rusya’nın denkleme girmesinin ardından Moskova ile de iş tuttular. Lakin Rusya’nın rejim ordusunun ıslahı ve yeniden yapılandırma siyasetinin bir parçası olarak bazı milis güçlerin peyderpey lağvedilmesi süreciyle bu figürler politika dahil olmak üzere farklı alanlara kanalize olarak hayatta kalmaya çalışmaktalar. CGP raporuna göre yukarıda bahsi geçen milis liderlerine ek olarak bir şekilde askeri faaliyetlerde rol alanların hepsi hesaplandığında 15 kişi meclis için yarışmakta. Bu adayların sadece Nusayri ve Şiiler arasından olmadıkları aralarında Muhammed Şaban Berri gibi bedevi-Sünni aşiretlerden gelenler olduğu da raporda belirtilmektedir. Mecliste bağımsızlara ya da başka bir ifadeyle rejim onaylı bağımsız vekillere ayrılan 65 sandalye için ise rejime yakın iş adamları, dini figürler, aşiret liderleri gibi profiller yarışacak. Rapora göre listedeki isimler arasında en önde gelen figür olan Muhammed Hamsho 17 Temmuz itibariyle parlamento yarışından çekildiğini duyurdu.3 Hamsho haricinde meclis için yarışan Samer el-Debs ve Fares Shehabi de aynı Hamsho gibi rejim yanlısı Sünni iş adamları olup onlardan henüz Hamsho benzeri bir adaylıktan çekilme açıklaması gelmemiştir. Rusya’nın kısmi desteğine sahip sözde muhalif unsurların haricinde Suriye siyasi tarihinin en eski yapılarından olan ve iç savaşta da rejime sadık pozisyonundan taviz vermeyen sol görüşlü Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi (SSMP) de meclis yarışının dışında kaldı. Bu gelişmede son dönemde Beşar Esed ile ters düşerek rejim içi bir gerginliğin ana aktörlerinden olan Rami Mahluf’un ve ailesinin geçmişten bugüne kadar SSMP ile yakın ilişkilere sahip olması etkili oldu. İdeolojik olarak Baas yerine SSMP çizgisinde pozisyon alan Mahluf aynı zamanda hareketi maddi ve manevi olarak sürekli destekledi. Esed ile Mahluf arasındaki gerginlik ise SSMP’nin Suriye parlamentosundaki varlığının önünün kesilmesiyle sonuçlandı. CGP raporunda rejimin parlamento yapısına dair gerçekleştirdiği bu rötuşların sebebi olarak Rusya’nın öncülük ettiği yeni anayasa süreci gösterilmekte. Rusya’nın 2018’de gündeme getirdiği ve Devlet Başkanı’nın Başbakanı, kabine üyelerini ve Merkez Bankası başkanını seçebilme gibi yetkilerinin arındırıldığı taslak o dönemki çabanın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla yürürlüğe girmedi. Şayet Cenevre’deki Anayasa Komitesi görüşmeleri bahsi geçen şartların kabul ve dikte edilmesi gibi bir sonuç doğurursa, parlamento söz konusu taslağın reddinin sorunsuzca gerçekleşeceği şekilde seçilmiş olacak. Yeni parlamentonun bir diğer görevi ise anayasa taslağının kabulü ihtimalinde oylama/kabul sürecini Mayıs 2021’deki Başkanlık seçimi sonrasına kadar ertelemek. Böylece Beşar Esed’in olası görev süresi 2035’de değil 2042’de sona ermiş olacak. Rejimin sözde bile olsa muhalif ve Rusya ile temaslı her türlü unsuru sandık dışı bırakması ve kendi varlığı ile büyüyen milis figürleri öne sürmesi Moskova’nın Şam’ın geleceğine dair planlarının hepsinin Şam tarafından hoş karşılanmadığını gösteriyor.   1 https://www.timesofisrael.com/syria-postpones-election-for-second-time-over-virus/ , Erişim Tarihi: 15 Temmuz 2020.   2 https://cgpolicy.org/articles/war-profiteers-in-syria-enter-politics/ , Erişim Tarihi: 15 Temmuz 2020.   3 https://www.facebook.com/shamlist1/posts/3786924447990301 , 17 Temmuz 2020Ömer Behram Özdemir
Danimarka’nın Şam’ı güvenli olarak görmesinin altında yatan gerçek: “Mülteci Düşmanlığı”
Suriye İç Savaşı’nın uluslararası kamuoyuna mal olmuş en önemli tartışma konularından olan mülteciler meselesi bu sefer Danimarka hükümetinin tepki çeken yaklaşımı ile gündeme geldi. Danimarka hükümeti Suriye’nin başkenti Şam’dan gelen 900 kadar Suriyeli mültecinin “Geçiçi Koruma Statüsü” kapsamındaki oturma izinlerini, gözden geçirdiğini duyururken bu gözden geçirmenin sebebi ise Şam’daki hayat koşullarının eskisi kadar kötü olmaması olarak gösterildi.[1]  Hükümetin bu hamlesi Danimarka Mülteci Kurulu’nun Şam’dan gelen mültecilerin artık korunma ihtiyacına sahip olmadıkları kararına müteakip gelişti. 2019 Aralık ayında bu hamlelerin ilk sinyallerini veren Danimarka, Şam’dan mülteci olarak Danimarka’ya sığınmak isteyenlerin taleplerini Şam’ın artık “güvenli” olarak değerlendirilmesini sebep gösterilerek reddetmişti.[2] Mevcut Danimarka hükümetinin mülteci ve İslam karşıtı sert tutumu göz önüne alındığında böyle bir hamlenin kendi seçmen kitlesine “Danimarka’daki Müslüman mülteci yoğunluğunun azaltılması”  şeklinde pazarlanacağı öngörülebilir. Şimdiye kadar 35 bin Suriyeli mültecinin sığındığı Danimarka’nın mültecilere karşı izlediği bu yeni ve sert politika, Suriye rejimine hak etmediği bir meşruiyetin kazandırılması yolunda bir hamle işlevi görebilir. Ayrıca olası yeni insani trajedilere de yol açabilir. The Center for Civil Society and Democracy tarafından sene başında yayınlanan “Arrest in Damascus” başlıklı raporda[3] Esed rejiminin son dönemde artış gösteren Şam merkezli hukuksuz gözaltılar ele alındı. Rapora göre Şam’da çok sayıda sabit kontrol noktasına ek olarak, ani gözaltılar için kurulan geçici kontrol noktası uygulamaları bir süreklilik arzederken gün aşırı zorunlu askerlik sebepli gözaltılar gerçekleşmektedir. Kara ve Hava istihbarat unsurlarının rol aldığı bu gözaltılarda, bir diğer ana başlık ise rejimle uzlaşılara taraf olan Deralı ve Gutalı eski muhalif unsurlar. Bu unsurlar içerisinde uzlaşı anlaşmasından sonra rejim ordusunda askerlik hizmeti verip daha sonrasında da uzlaşı anlaşması hiç olmamış gibi terör suçlamalarıyla suçlanan kişiler olması rejimin gözaltılarındaki hukuksuzluğun boyutuna örnek teşkil etmektedir. Raporun Danimarka’da bulunan Şamlı mültecileri doğrudan ilgilendirecek tespiti ise hiçbir sebep gösterilmeden gerçekleşen gözaltılar. Rapora göre pek çok sivil gözlem noktalarına ek olarak kamuya açık yerlerde ve kendi evlerine baskınlar yapılarak gözaltına alınırken kişilerin avukatlarına hangi sebepten gözaltına alındıkları ve nereye götürüldüklerine dair bir bilgi verilmiyor. Buna ek olarak gözlatına alınan pek çok kişinin bir güvenlik noktasından bir diğerine transferi sonrasında kaybolması ve akıbetlerine dair kısa vadede haber alınamaması gibi iddialar da raporda mevcut. İnsan hakları gözlem kuruluşu SNHR’ye göre Esed rejimi tarafından halihazırda gözaltına alınarak rejim kontrolü altında bulunan sivillerin sayısı 130 bin civarında.[4] Rejimin yargı kararı dahi olmadan gerçekleştirdiği ve devamında mağdurların aileleri ve avukatlarıyla temas imkanı bulamadığı bu sürekli ve geniş gözaltı dalgalarının, sistematik işkence ve “kaybolma” adı altında infazlara yol açması ihtimali, Esed rejiminin işkence ve gözaltında infazlara dair mazisi göz önüne alındığında, mümkündür. Şam’da yaşanan tüm bu hukuksuzluklar devam ederken Danimarka’nın seçtiği yol şayet pratiğe dökülerek Avrupa’daki islam karşıtı kimi idarelere örnek olursa, “Başkent Şam güvenli olduğu için ülkesine gönderilen X’in cansız bedeni rejim yetkililerince ailesine ulaştırıldı” gibi satırlar Suriye’deki insan hakları ihlalleri haberlerine konu olabilir. Bu ve benzeri kararların genel bir uygulamaya dönmemeleri adına Sezar Yasası yaptırımları ve rejimin sorgulandığı insan hakları ihlali dosyaları önem taşımaktadır. Ömer Behram Özdemir [1] https://english.alaraby.co.uk/english/news/2020/6/30/denmarks-dangerous-plan-to-deport-syrians-to-assad-controlled-damascus , Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2020. [2] https://english.alaraby.co.uk/english/news/2019/12/17/denmark-denies-refugees-asylum-because-it-considers-syria-safe , Erişim Tarihi: 8  Temmuz 2020. [3] https://www.ccsd.ngo/arrests-in-damascus/ , Erişim Tarihi 8 Temmuz 2020. [4] http://sn4hr.org/sites/news/2020/06/17/syrian-regime-arrested-civilian-damascus-city-june-16/ , Erişim Tarihi: 4 Temmuz 2020.
Mounting DAESH Resurgence in Syria Enes Ayaşlı  
How should we read the post-pandemic conflict setting with regard to Daesh in Syria? This is a novel question requiring an in-depth analysis to have a better perspective on the future of Daesh and the spatial importance of Syria in that. To do so, it is crucial for us to primarily observe and interpret recent Daesh strategies. Some high-ranked US officials have told reporters that the number of Daesh attacks are on par with the previous year[1]. Yet, such statements are deceptive by nature and provide only a superficial overview of what is actually happening in the field. When we look at the first quarter of 2020, fatalities caused by Daesh was only around 2.68% of all fatalities in Syria[2]. The second quarter, however, recorded almost an exponential increase with Daesh-related deaths constituted slightly more than 20%. While the total number of fatalities significantly decreased in the second period (from 3064 to 1361), Daesh killed more people than the previous period (82 to 273), thus increasing its share in the ongoing bloodshed. Assuming that late March and early April signifies the beginning of the lockdown processes and the rise of COVID-19 in most cases, these numbers could be useful in the future assessment of the correlation between the resurgence of Daesh and the pandemic. The decrease in the total number of fatalities may also indicate the restrictive effect the global outbreak has had on the Syrian conflict. However, analyzing Daesh in today’s Syria and inferences made out of it may not necessarily point out to and/or be driven from a causal relationship between increasing number of Daesh attacks and the COVID-19. What is quite certain is that we are witnessing an Daesh redux within and beyond Syria.   Evolving Nature of Daesh Strategies   The terror group’s attacks are still opportunistic by nature. Due to the Syrian Arab Army (SAA), YPG, and the Global Coalition to Defeat Daesh’ intensified attacks, Daesh hasn’t been able to carry out extensive and complex military operations in the recent period. However, with SAA’s current concentration on the Idlib governorate, US’ partial sidelining from the conflict, and YPG’s lack of willingness to fully eradicate Daesh, the terror group has now the opportunity to act upon and rebuild strength. It is clear that they can still effectively use IEDs, VBIEDs, mines, or harass patrolling activities. Yet, what is more striking is the way Daesh carries out its small-scale attacks. With establishing mobile command centers, the group has been spotted coordinating fighters not by being physically intercepted by rival forces[3]. Mobile command centers are evident of how the group may switch to new tactics while depending more on digital means. Not only do mobile command centers hinder spatial tracking of an attack’s origin, so safeguarding decision-makers, it could also allow militants to organize simultaneous attacks across the region.   Meanwhile, the Coalition virtually met on June 4th, where the group reaffirmed its “shared determination to continue the fight against ISIS”[4]. However, only the time will tell what kind of measures will be taken and the extent to which the operation’s scope will be extended. No matter how well the military operations are to be conducted, it is essential to underline the necessity of two interrelated policy options: (1) the digital war on Daesh by delicately balancing security and privacy, and (2) the checks on YPG to maintain security and order in Daesh-eradicated areas. Daesh keeps using some social media channels as its safe heavens from which they will have new opportunities to recruit. Thus, a victory in the battlefield is not the absolute gain for the Coalition. Forestalling the online propaganda is just as important as defeating militants on the ground. Meanwhile, YPG -US’ partner in the fight against Daesh-, and the areas under its control require close monitoring. YPG’s demographic engineering policies where Sunni Arab tribes are alienated not only tip the scales in favor of future YPG claims in Syrian territories but also fuel the already existing tension, thus opening the ground for possible Daesh exploitation.   Another pillar of the group’s evolving strategy is prisons. With thousands of former Daesh militants being held, makeshift prisons in Syria have posed a significant threat since the outbreak of COVID-19. Potential riots due to worsening conditions and/or conducting small or medium-scale attacks to help break out militants of facilities are high-risk scenarios Daesh could benefit from. That is why both the medical situation and the security of these facilities should be closely monitored.   Full defeat of Daesh: A Placebo Effect? The US President Donald Trump’s announcement that Daesh defeated in Syria[5] would only create a placebo effect not because the organization was buried to the ground with all its spiritual and ideological legacy but because most militants had been neutralized in the remaining pockets. With its ideological sphere of influence extending across and beyond the Middle East, it is now likely that Daesh could use potential recruits to wreak havoc on disbelievers through personal means. Identifying pandemic as God’s rage against disbelievers, Daesh is able to mobilize followers in the so-called ‘pursuit of God’s vengeance’[6]. Exploiting the fears of locals associated with the pandemic, Daesh may see an opportunity to legitimize its fight with an increasing number of followers joining or rejoining the cause. The Caesar Syria Civilian Protection Act, a U.S. legislation imposing sanctions on those conducting business with the Syrian Government, could also be exploited by Daesh. Such businesses operate, for instance, in YPG-controlled territories, and failing to exclude those areas from the scope of sanctions may hamper access to basic services, thus overwhelming locals already struggling to recover from the brutality of Daesh and its physical destruction. Without US aids and protection, it is doubtful that YPG will maintain a self-sufficient economy. External resources are the backbone of YPG rule in Syria. Daesh will potentially abuse such an economic breakdown unless the effects of sanctions are mitigated. With an economic downfall being present in Syria, it is quite ambiguous to claim full defeat of Daesh and erroneous to argue that YPG could survive on its own. The YPG as local ally to eliminate Daesh is a fragile strategy which is doomed to fail when the foreign aid ends or reduces. Therefore, a more suitable and long-living strategy with a less dependent local actor is needed. Future repercussions of these sanctions should, therefore, be closely monitored as to protect civilians from falling for the Daesh propaganda. Concluding Remarks It is almost a paradox that Daesh is regaining back strength while the world is beleaguered by the pandemic. They may not be moving swiftly as they did before, but this is not indicative of how they may prove successful seizing the world’s attention back again. Thus, it is important to keep track of how Daesh will prove relevance to the post-pandemic phase of the conflict. Expanding control over territories may not prove more useful for Daesh than re-claiming its relative spiritual power and existence in Syria. While small scale attacks are expected as the group has been weakened to a large extent, its online propaganda still stands powerful for potential recruits. The increase in Daesh attacks also provides some preliminary evidence that Daesh is trying to seize an opportunity during the global outbreak. However, it is also possible that the pandemic is being utilized to advance already established goals, thus serving not as a reference point but as a variable we should be aware of in our observations. Daesh redux in Syria should, therefore, be analyzed across both scenarios. That is why, instead of asking what impacts the outbreak has on the resurgence of Daesh and establishing a direct causality between two, it could be better to ask how Daesh may prove relevance to the pandemic and post-pandemic world. By doing so, we can also incorporate the role of the Assad regime in Daesh redux, which definitely requires further elaboration and may be a stronger indicator of the resurgence than COVID-19. [1] ISIS seeks to exploit pandemic to mount resurgence in Iraq and Syria, CNN Politics, 8 May 2020 [2] The Armed Conflict Location & Event Data Project, 20 June 2020 [3] Syria, Isis at Deir Ezzor and Homs use mobile command centers, Difesa and Sicurezza, 30 April 2020 [4] Joint Communique By Ministers Of The Global Coalition To Defeat Daesh/Isis Small Group, Global Coalition, 4 June 2020 [5] Trump claims’ 100 percent’ of ISIS caliphate defeated in Syria, ABC News, 28 February 2019 [6] Will COVID-19 Fuel or Deescalate the Conflict in Syria?, LSE Middle East Blog, 22 April 2020
YPG’nin Kontrol Ettiği Bölgelerde Petrol Kirliliği Alarm Veriyor
Suriye’de Esed rejimi kontrolündeki bölgelerde yaşanan büyük ekonomik çöküntü yeni bir sosyal patlama için zemin hazırlarken, YPG kontrolündeki bölgelerde ise petrol kaynaklı bir doğal felaket bölge halkının sağlığı için tehdit oluşturuyor. Hasar görmüş, köhne nakil borularından sızan petrol, akarsular üzerinden su kaynaklarını kirleterek insan sağlığına tehdit oluşturan bir zemin hazırlıyor. Bahar yağışları sonrası yaşanan sel ve taşma olayları sonucu petrol akıntıları ile zehirlenen sular tarım arazilerine ulaştı. Toprağın zehirlenmesine ek olarak bölgede bulunan küçük-orta ölçekli aynı zamanda da denetimden uzak, yetersiz rafinerilerden sızan zehirli gazlar hava kirliliğine yol açtı. Petrol kaynaklı bu gelişmeye dair bir haber dosyası yayınlayan al-Monitor’un bölge sakinleriyle gerçekleştirdiği görüşmelere bakıldığında daha şimdiden sağlık sorunlarının gözle görünür şekilde arttığı görülmekte. Al-Monitor’e ismini vermek istemeyen Deir ez-Zorlu bir eczacıya göre; menenjit, deri ve solunum hastalıklarında artış yaşanırken uzun bir süredir görülmeyen yeni doğanlarda Akdeniz anemisi ve hemofili gibi vakalar tekrar görülmeye başlandı.[1] Yine Deir ez-Zor’dan “Muhammed Halaf” mahlasını kullanarak görüşlerini paylaşan bir gazeteci ise petrol ürünleri üreten yerel rafinerilerin şartları nedeniyle yoğun zehirli gaz salınımı yaptıklarını ve bu durumun mağduriyetlere yol açtığını dile getirdi. Halaf, durumun vahametini “Kurutmak için astığınız çamaşırlar duman yüzünden simsiyah oluyor.  Bir defasında evimdeki su deposunu doldurduktan sonra üzerini kapamayı unuttuğumda ise sabah deponun yanına geldiğimde suyun üzerinin motorin kaplı olduğunu gördüm” sözleriyle ifade etti. Deir ez-Zor haricinde Haseke bölgesi de petrol kaynaklı kirlilikten ciddi zarar görmeye başladı. Kanada merkezli bir  STK olan “Development and Peace” sponsorluğuyla yayınlanan “A River of Death” başlıklı raporda, Tel Hamis başta olmak üzere Haseke bölgesinde petrol kirliliğinin sebep olduğu sızıntılar görsellerle tespit edildi. Rapora göre Tel Hamis’te 320 kilometrekare, Haseke’nin diğer bölgelerinde ise en az 120 kilometrekarelik araziler sellerle birlikite zehirli sulara maruz kaldı.[2] Bölgedeki petrol kuyuları ve tesislerinin güvenliği, DEAŞ’ın alan hakimiyetinin sona ermesi sonrası ABD güçlerinin bölgedeki varlığının başlıca bahaneleri arasında ön plana çıkmıştı. Yeni gelişen bu tehdit hususunda ABD’nin inisiyatif alıp almadığı ise al-Monitor tarafından YPG kontrolündeki sözde özerk yönetim yetkililerine soruldu. Cevap ise ABD güçlerinin bu mevkilerin güvenliğini sağlasalar da bundan başka herhangi bir teknik ya da mali destek vermedikleri şeklinde oldu. ABD’nin bu tavrının devamı bölgede yaşayan siviller ve doğa için kötü haber. Zira ekonomik çöküş ile mücadele eden Suriye rejiminin bu bölgedeki petrol kirliliğine karşı ne maddi gücü ne de isteği bulunmamakta. YPG’nin ise böyle bir duruma karşı yeterli insan kaynağı ve tecrübesi olmadığı, DEAŞ’tan ele geçirdiği barajların tadilatı ve işletmesi için rejimden destek almak zorunda kalmış olmasıyla zaten aşikardır. ABD, mali ve teknik destek sağlamaz ise buradaki tehdit Esed veya PKK tarafından bertaraf edilemeyecek düzeyde. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nda (UNEP) görevli uzman Hassan Partow Kuzey Suriye’deki petrol kirliliğinin Irak’taki benzer tecrübeye göre çok daha büyük bir tehdit oluşturduğunu iddia ediyor. Partow’a göre Irak’ta yakın dönemde petrol tesisleri merkezli benzer durumlarda tetikleyici olan DEAŞ’ın ABD ve Irak güçlerine karşı geri çekilme esnasında petrol tesislerini hedef alan sabotaj ve saldırılarıydı. Tek seferde bir tehdit oluştursa da ABD’nin desteği ve Irak otoritesinin kontrolü söz konusu olduğu için Irak’taki petrol kirliliğinin potansiyel tehdidi makul düzeyde. Kuzey Suriye’de ise otorite boşluğu, rafinerilerin teknik yetersizlikleri savaşın başından bu yana devam etmekte. Bu da bölgedeki petrol kirliliğinin neredeyse 10 senelik kronik bir sorunlar silsilesinin bir sonucu olduğunu göstermektedir.
İran’ın ‘Şiilik ve Fars milliyetçiliği çerçevesinde Suriye’deki “softpower” uygulamaları Taha Kermani  
Tahran, Suriye’deki varlığının maliyetini ekonomik olarak hafifletmek için bulunduğu ticari girişimlerinde özellikle Rusya gibi rakiplerinden geriye kalmış gözüküyor. Ancak İran’ın savaş yıllarından önceye dayanan Suriye’deki varlığı, özellikle son yıllarda daha net görünür hale geldi. Şiicilik ve Fars milliyetçiliği çerçevesinde yürütülen yayılmacı politikaları Suriye rejiminin özerkliğini yitirmesinden sonra daha da hızlandı. Uluslararası baskının arttığı ve maddi kaynakların kısıtlanması İran’la aynı safta duran özellikle Rusya karşısında elini zayıflatmıştır. Ancak cephe arkasındaki çalışmalar geleceğe yönelik atılan adımların kolayca giderilemeyecek olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Suriye rejiminde yoğunlukta olan Alevi azınlığı fırsata çeviren İran, inanç üzerinden kamuoyu oluşturma yönünde ilerledi. Ayrıca Suriye’yi Arap dünyasının giriş kapısı gibi görüp Fars milliyetçiliği çerçevesinde yayılmacı politikalarını sürdürme fırsatını değerlendirmeye çalıştı. Savaş başladıktan sonra özellikle Rusya ve Türkiye’yi rakip gören İran, milliyetçilik faaliyetlerine Farsçayı yaygınlaştırmaya çalışan uygulamalara yoğunlaştı. 2001 ile 2006 yılları arasında 12 dini medrese ve 3 Şii ilahiyat fakültesinin açıldı Baba Esed’in Arap dünyasıyla ve Türkiye ile sorunlarını iyi okuyan İran, aslında devrimden önce de Suriye’ye ilgisiz değildi. Ancak devrimden sonra özellikle Irak savaşı yıllarında Tahran-Şam yakınlığı İran’ın yeni kurulan rejimine Arap Dünyasından gelen negatif enerjiye siper oldu. Hafız Esed’in diğer Arap ülkelerinin aksine İran tarafında yer alması karşılıklı işbirliğin gelişmesine neden oldu. Suriye’nin özellikle ülke nüfusunun aksine yönetim ve ordudaki Alevilerin çoğunlukta olması her zaman İran’ın dikkatini çekmiştir. İran’ın Devrim İhracı hayallerinden haberdar olan Hafız Esed ikili ilişkilerde dengeli olmaya dikkat ederek ilerliyordu.[1] Ancak Beşar Esed iş başına geldikten sonra Tahran’ın Suriye’deki yumuşak gücü daha aktifleşti. Bu dönemde Şii dini medreseler ve Şii fıkhını okutan okulların hızla çoğaltılmasıyla birlikte çoğunlukta olan Sünni nüfusa karşı baskı uygulamaya başlandı. 2001 ile 2006 yılları arasında sadece Zeynebiye bölgesinde 12 dini medrese ve 3 Şii ilahiyat fakültesinin açıldı.[2] Yani sadece bir kaç yıl içinde Suriye’de ondan önce çeyrek asırlık bir süre de olduğundan daha fazla Şii dini eğitim merkezlerinin açıldı. Ayrıca Iraklı ve Lübnanlı Şii din adamları Suriye devlet radyo ve televizyon programlarındaki varlığında da ciddi artış söz konusu oldu. Bu durum Suriye nüfusunun çoğunluğu olan Sünni müslümanları ciddi anlamda rahatsız etti. Öyle ki Temmuz 2006’da 200’den fazla Sünni din alimi Beşar Esed’e bir mektup yazarak ülkede Şii yayılmacılığına itiraz ettiler.[3] Savaşın başlaması İran’a alan açtı İran, Suriye’deki askeri varlığını “Türbe Savunuculuğu” olarak adlandırıp yoğun bir propaganda eşliğinde dini meşruiyet oluşturmaya çalıştı. Mezarı Şam’da bulunan Hz. Hüseyin’in kardeşi Hz. Zeynep’in türbesini korumayı tüm askeri varlığının merkezinde göstererek aslında türbelerin politik Şii’de nasıl kullanıldığını da İslam Cumhuriyetiyle yakından tanık olmayanlara bir daha gösterdi. Özellikle Kerbela hadisesinin en trajik mağdurlarından olarak bilinen Hz. Zeynep’in türbesine gerçekleşen saldırı veya öyle olduğunu göstermek suretiyle İran, kamuoyunun uzunca bir süre ikna edemezse bile meşgul etmeyi başardı. Aynı mağduriyet psikolojisinden yararlanarak Suriye’de Alevilerinin yoğun bir algı operasyonunda hedef alındığını göstermek de özellikle DEAŞ gibi radikal grupların olduğu ortamda zor değildi. Ancak zaman geçtikçe tabi ki yeni kanıtlara da ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bu yüzden İran’da olduğu gibi pek güçlü kanıtlara ihtiyaç duyulmadan farklı bölgelerde Ehl-i Beyt’e mensup olduğu iddia edilen mezarlarda türbe inşaatları ve tadilat ile genişletmeleri başlatıldı.[4] Böylece her bir yeni türbe yeni propaganda üssüne dönüştürülerek Suriye’nin farklı bölgelerinde adeta birer İran temsilcisi inşa edildi. Sonraları savaşta yaşanan göç sayesinde boşaltılan bölgelerde demografik yapıyı değiştirmek için altın fırsat İran için doğmuş oldu. Bu tarihten sonra pratikte İran işlerini Irak, Lübnan, Afganistan ve Pakistan’dan bölgeye sevk ettiği Şii milislerle uygulamaya devam etti. Savaş sonucunda yaklaşık 11 milyon kişinin avare olması Suriye’nin demografisini değiştirmek için altın fırsat sunmuş oldu. Suriye nüfusunun yüzde 74’ü Sünni Müslümanlardan oluşuyor. Aleviler yüzde 6, on iki İmamlı Şiiler yüzde 5 ve İsmaililer ülke nüfusunun yüzde 1’ini oluşturuyorlar.[5] Fakat savaş bölgeleri ve yaşanan göç dalgalarına bakıldığı zaman Sünni kesimin büyük çoğunlukta olduğu gözüküyor. İşte bu noktada İran boşaltılan bölgelerde özellikle dışarıdan getirdiği milisleri aileleriyle yerleştirdiği biliniyor. Ayrıca İran’dan yana savaşan grupların üyelerine Suriye pasaportu verildiği yönde ciddi iddialar içindedir. İran’ın Suriye’deki yumuşak gücü Farsça dili İran İslam Cumhuriyetinin kamu diplomasisinin olmazsa olmaz temel araçlarından biri sayılıyor. Bizzat Devrim Lideri Ali Hamaney de defalarca Farsça’nın özellikle ülke dışında yayılmasına özenerek dikkat çekmiştir.[6] Suriye’de de aynı konu ciddiyetle takip edilen konuların başında geliyor. Suriye’de Farsça eğitimi 1975’ten beri Şam Üniversitesinde devam ediyordu.[7] Farsçanın Yurtdışında yayılmasından sorumlu Sadi Kurumunun açıkladığı verilere göre sadece 2012’de Suriye üniversitelerindeki Farsça bilen öğrenci sayısı 15 bin 790 kişiydi.[8] Sadi Kurumunun Uluslararası işler yardımcısı 2019’da Şam Üniversitesinde Farsça Departmanının açılışını duyururken Farsça’nın Suriye’deki rakiplerinden geri kalmamasının önemine dikkat çekmişti. Ferhat Palizdar özellikle Rusça’nın Suriye’deki okullarda ikinci dil olarak öğretilmesi ve Türkçenin yaygınlaşmasını Farsça için tehdit oluşturduğunu belirterek bu konuda daha sıkı çalışması gerektiğinin altını çizmişti. İran nüfusunun yüzde 70’inin anadilinin Farsça olmadığı halde diğer dillerin ayakta kalması konusuna hep güvenlik hassasiyetlerle yaklaştıkları bilinen bir gerçektir.[9] Sayılarının 35 milyon civarında olduğu tahmin edilen İran Türklerinin Türkçe mücadelesinin çelik yumrukla bastırılması ise Tahran’ın Farsça meselesine ne denli önemsediğinin bir diğer örneği olarak gösterilebilir. İran özellikle Beşar Esed’in iş başına geldiğinden sonra Şam’da bulunan Hz. Zeynep türbesi merkezli ciddi bir turizm atılımında bulundu. Hatta Şii din adamları arasında da doğruluğu tartışılan tarihi rivayetler esas alarak türbe ve benzer işlevler gören merkezler inşa edilmeye başlandı. Bu sayede savaş öncesi yıllarda yıllık yarım milyona varan İranlı turist hem İran’a ekonomik anlamda bir fırsat oluşturdu hem Şii nüfusunun Suriye’de buluşup iletişim ağının genişletmesine zemin hazırladı. Savaş yıllarında yaşanan milyonluk iç ve dış göç birçok bölgenin ele geçirilmesi için beklenen fırsatı sunmuş oldu. Suriye’nin Terörizm ile mücadele yasasının 4. maddesi devlete terörizme destek veren vatandaşların arsalarına el koyma olanağı tanıyor.[10] Mart 2015’de çıkan haberlere göre sadece Yebrudve Lazkiye bölgelerinde muhaliflere ait 300 ev veya arsaya bu şekilde el konulmuştur.[11] Ayrıca Al Jazeera ajansının aynı yılda yayınladığı raporlara göre Suriye rejimi bu yöntemle el koyduğu gayrimenkullerin tapusunu Hizbullah ve İran’ın Devrim Muhafızları Ordusunun yüksek rütbeli subaylarına verdiği biliniyor.[12] Bazı raporlara göre ise sadece 2011 ile 2013 yılları arasında Suriye rejimi 750 bin civarında İran, Lübnan, Irak ve Yemen uyruklu Şii milise vatandaşlık vererek el konulan bölgelerde yerleştirmiştir.[13]Bunun yanı sıra uzun vadeli Suriye’de savaşan milis güçlerinin aileleriyle toplu bir şekilde yerleştirmeleri bölgenin demografisini Şii azınlığın lehine değiştiren sık başvurulan yöntemlerindendir. Örneğin 2016’da İran’ın koordine ettiği güçler arasında yer alan Lübnan’ın Hizbullah milislerinin aileleriyle birlikte El-Kae bölgesine yerleştirilmesinden sonra mahallenin ismi değiştirilerek El-Zahra adı verildi.[14] Tüm gücünü Esad’ı tahtta tutmaya odaklayan İran, Rusya’nın yeni alternatifler arayışı içinde olmasından rahatsız olmuş durumda. Beşar Esed’in vazgeçilmez olmasını acı da olsa gören İran, fiilen cephede geri oturmak zorunda kalabilir. Ancak İran’ın yıllarca Şiicilik ve Fars milliyetçiliği çerçevesinde sürdüğü tarlaların meyvesi, Suriye’nin geleceğine vuracağı damga her zaman düşündürücü olacaktır. [1]Hemen Seyedi, Suriye nasıl İran’ın “Dost ve Kardeş” ülkesi oldu?, 6 Temmuz 2018https://www.bbc.com/persian/blog-viewpoints-44737112   [2]Muhammed Abdülmecid,; İran Araştırmaları Merkezi(İRAM) yayınları, “Üniversiteler ve Eğitim İran’ın Suriye’ye musallat olmanın yeni aracı” https://iramcenter.org/fa/universities-and-education-irans-new-tool-to-dominate-syria/   [3]Abdurrahman El-Hac, İran’ın Suriye’deki mezhepsel faaliyetleri, Ocak 2020 https://www.aa.com.tr/fa/%D8%A7%DB%8C%D8%B1%D8%A7%D9%86/%DA%A9%D9%86%D9%81%D8%B1%D8%A7%D9%86%D8%B3-%D8%A8%D8%B1%D8%B1%D8%B3%DB%8C-%D9%81%D8%B9%D8%A7%D9%84%DB%8C%D8%AA-%D9%87%D8%A7%DB%8C-%D9%85%D8%B0%D9%87%D8%A8%DB%8C-%D8%A7%DB%8C%D8%B1%D8%A7%D9%86-%D8%AF%D8%B1-%D8%B3%D9%88%D8%B1%DB%8C%D9%87-/1714115 [4]Şiilerin Şam bölgesindeki en önemli [kutsal]ziyaret yerleri, El-Koser TV, 25 Ocak 2020https://fa.alkawthartv.com/news/94744   [5]Suriye’nin etnik ve mezhep gökkuşağı, DW Farsça, 12 Nisan 2012 https://www.dw.com/fa-ir/%D8%B1%D9%86%DA%AF%DB%8C%D9%86-%DA%A9%D9%85%D8%A7%D9%86-%D9%82%D9%88%D9%85%DB%8C-%D9%88-%D9%85%D8%B0%D9%87%D8%A8%DB%8C-%D8%AF%D8%B1-%D8%B3%D9%88%D8%B1%DB%8C%D9%87/a-15874337   [6]Ali Hamaney, Mayıs 2019   [7]Suriye’de Farsça dil ve edebiyatının durumu, İslami Kültür ve İletişim Kurumu sitesi, 24 Ocak 2005http://icro.ir/index.aspx?pageid=32738&p=119&showitem=8139 [8]Şam Üniversitesinde Farsça Departmanının açılışı, 15 Haziran 2019 https://saadifoundation.ir/fa/news/2367/%D8%A7%D8%AD%D8%AF%D8%A7%D8%AB-%D8%AF%D9%BE%D8%A7%D8%B1%D8%AA%D9%85%D8%A7%D9%86-%D8%B2%D8%A8%D8%A7%D9%86-%D9%81%D8%A7%D8%B1%D8%B3%DB%8C-%D8%AF%D8%B1-%D8%AF%D8%A7%D9%86%D8%B4%DA%AF%D8%A7%D9%87-%D8%AF%D9%85%D8%B4%D9%82 [9]İran Eğitim ve Öğretim Bakanı Hamid Rıza Hacibabayi, Ekim 2012https://www.isna.ir/news/91072213844/%D9%85%D8%B9%D8%A7%D9%88%D9%86-%D8%A2%D9%85%D9%88%D8%B2%D8%B4-%D9%88%D9%BE%D8%B1%D9%88%D8%B1%D8%B4-%D8%AE%D8%A8%D8%B1%D8%AF%D8%A7%D8%AF-100-%D8%B3%D8%A7%D8%B9%D8%AA-%D8%A2%D9%85%D9%88%D8%B2%D8%B4-%D8%B2%D8%A8%D8%A7%D9%86-%D9%81%D8%A7%D8%B1%D8%B3%DB%8C-%D8%A8%D9%87-%DA%A9%D9%88%D8%AF%DA%A9%D8%A7%D9%86 [10], 11, 12 Muhammed Seyed Sayyad, rak ve Suriye’de Nüfus ve kimlik yapısının değişimi, 26 Temmuz 2017 https://rasanah-iiis.org/parsi/%D9%85%D8%B1%DA%A9%D8%B2-%D9%85%D8%B7%D8%A7%D9%84%D8%B9%D8%A7%D8%AA-%D9%88-%D9%BE%DA%98%D9%88%D9%87%D8%B4-%D9%87%D8%A7/%D8%AA%D8%BA%DB%8C%DB%8C%D8%B1-%D8%A8%D8%A7%D9%81%D8%AA-%D8%AC%D9%85%D8%B9%DB%8C%D8%AA%DB%8C-%D9%88-%D9%85%D8%AD%D9%88-%D9%87%D9%88%DB%8C%D8%AA-%D8%AF%D8%B1-%D8%B3%D9%88%D8%B1%DB%8C%D9%87-%D9%88/ [13]Alarabiya, Alhadath, Ağustos 2015 [14]İran’ın projesi Şam’ın 200 bin nüfusunu göç tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir, Al-Kudüs El-Arabi, 29 Haziran 2015
İdlib’de HTŞ ve Hurras ed-Din Arasındaki Gerilim’in Arka Planı
İdlib bir yandan olası Rus-Esed saldırısına hazırlanırken diğer yandan da HTŞ ile Hurras ed-Din arasındaki çatışmalara sahne olmaktadır. HTŞ’nin anaakım muhalefet içerisinde kendine yer bulma çabası ve İdlib’deki gücünü kaybetmeme arzusu sebebiyle takip etmeye çalıştığı nispeten “orta yolcu” tavır örgüt içerisinde el-Kaide çizgisine yakın, önemli kısmı da yabancı kökenli olan “şahin” figürler ile HTŞ yönetimi arasında sürekli bir tartışma ortamına yol açtı. Bu tartışmalar sonucu çeşitli figürlerin örgütten ayrılması ve el-Kaide çizgisine yakın yapılarla işbirliği arayışında olması ise gerginliğin seviye atladığı süreci tetikledi. Kitlesel ayrılıkların ve yeni oluşumların önüne geçmek isteyen HTŞ üyelerinin idareden izin almadan örgütten ayrılamayacağına ve ayrılsa bile bunun ön şartı olarak başka bir yapıya katılamayacağına dair bir kararlar silsilesi yayınladı.[1] Bu kararın akabinde Ebu Malik el-Tali künyesiyle bilinen Cemal Hasan Zeyniyye ve Ebu Saloh el-Özbeki künyesiyle bilinen Siraceddin Mahtarov HTŞ tarafından alıkonuldular. Söz konusu iki şahıs HTŞ’nin bu müdahalesinden önce özellikle yabancı savaşçıların mevcudiyetiyle bilinen Ensar el Din Cephesi ve Liva Mukatilin el Ensar gibi grupların bünyesinde,  HTŞ’den ayrılararak Hurras ed-Din öncülüğündeki “Sebat Edin Harekat Odasına” katıldılar. Bu harekat odasının 23 Haziran’da Batı İdlib kırsalında Armanaz, Malas ve Arab Said mevkilerin kontrol noktaları kurması ise HTŞ’nin bölgedeki dominant rolüne karşı bir meydan okuma gibi göründü. Bu hadisenin ardından HTŞ ile Hurras ed-Din öncülüğündeki “Sebat Edin Harekat Odası” arasında yer yer çatışmalar yaşandı. Arabulucuların yoğun çabalarının ardından ateşkes kararı çıktı. Buna göre İdlib batısındaki kontrol noktaları kaldırılıp Cisr el Şuğur ile Darkuş arasındaki bölgede her iki taraf da kontrol noktası kurmayacaktı.[2] Ayrıca Hurras ed-Din militanları da bu noktalardan ayrılacak ve iki taraf arasında hakem olarak Türkistan İslam Partisi rol alacaktı.[3] Anlaşmanın hemen ardından HTŞ yeni bir hamle yaptı. Önce örgüt ayrı yeni askeri grupların kurulmasının yasaklandığına ve tüm askeri faaliyetlerin kendisin de bulunduğu “Feth el Mübin Harekat Odası” kontrolünde olacağını ilan etti.[4] Daha sonra ise HTŞ’ye yakın İdlib sivil idaresinin aldığı karar ile vilayet genelinde Feth el Mübin Harekat Odasına bağlı olmayan tüm askeri karargahların kapatılması yönünde karar alındığı duyuruldu.[5] Henüz Hurras ed-Din tarafından buna bir cevap gelmediyse de medyaya konuşan örgüt üyelerinin beyanları iki taraf arasındaki sürtüşmenin sebeplerine dair ipuçları vermekte. Middle East Eye’ın haberine göre HTŞ yanlıları tarafından Telegram platformunda “Sebat Edin Harekat Odası” liderleri ve gözaltına alınan figürler ile alakalı ithamlar yoğun şekilde paylaşılırken HTŞ’nin medya kolu Ebaa haber ajansı da “Sebat Edin Harekat Odası” militanlarını Batı İdlib’de sivil konutlara yönelik hırsızlık teşebbüsleri ve İdlib’de HTŞ’ye yakınlığıyla bilinen Kurtuluş Hükümeti’nin eski lideri Muhammed el-Şeyh’in konutunu kuşatma gibi suçlarla itham etmekte.[6] Bu ithamlara karşılık eski HTŞ yeni “Sebat Edin Harekat Odası” militanlarının da HTŞ’ye dair “şeriat ile hükmetmeme”, “muhacirlere karşı kötü yaklaşım” ve “Ruslara göstermediği sertliği mücahidlere gösterme” gibi sert karşılıkları var. 2013’te Malula’nın rejimden ele geçirilmesinin ardından Malula’daki bir grup rahibenin rehin alınması sürecindeki rolüyle bilinen Ebu Malik el-Tali’nin HTŞ’den ayrılması İdlib’de Türkiye ile Rusya arasındaki gerçekleşen son ateşkes mutabakatına HTŞ’nin tavır almaması üzerine gerçekleşti. HTŞ ile Hurras ed-Din ve el-Kaide çizgisine yakın diğer unsurlar arasındaki bu kısıtlı çatışmanın sebebi olarak Türk-Rus anlaşması ve HTŞ’nin bu anlaşma ve çatışma sürecindeki tavrı sebep gösterilse de HTŞ yaptığı hamlelerle sadece Hurras ed-Din’e değil aslında Ankara’ya müzahir SMO’ya bağlı Ulusal Kurtuluş Cephesi unsurlarına da “İdlib’de bizsiz plan yapmaya niyetlenmeyin” mesajı vermektedir. Ömer Behram Özdemir [1] https://twitter.com/yasiremres/status/1275179827998478337 , Erişim Tarihi: 27 Haziran 2020. [2] https://syrianobserver.com/EN/news/58845/truce-agreed-between-hayat-tahrir-al-sham-and-fathbutou.html , Erişim Tarihi: 27 Haziran 2020. [3] https://twitter.com/Charles_Lister/status/1276512907174559744 , Erişim Tarihi: 28 Haziran 2020. [4] https://twitter.com/halidabdurrahmn/status/1276612456803184641 , Erişim Tarihi: 27 Haziran 2020. [5] https://twitter.com/halidabdurrahmn/status/1277241778018582528 , Erişim Tarihi: 28 Haziran 2020 [6] https://www.middleeasteye.net/news/syria-idlib-hts-operations-room-rival-militants , Erişim Tarihi: 28 Haziran 2020.