Analiz
Suriye Parlamento Seçimleri 2020: Düşük katılım ve Esed’in “bağımsız” vekilleri
Covid-19 pandemisi sebebiyle iki kez ertelenen Suriye parlamento seçimleri 19 temmuz pazar günü düşük katılım ve beklenildiği gibi rejim açısından sürpriz içermeyecek şekilde gerçekleşti. Onlarca yıldan beri ülkeyi yöneten Baas partisi ve Esed ailesi için seçimler büyük kazanımların gerçekleştiği olaylardan ziyade iç siyasete dair ufak rötuşların yapıldığı ve dış dünyaya mesaj verildiği bir mizansen olarak tarihe geçti. Suriye uzmanı Bente Scheller ülkedeki her seçim gibi bu seçimin de dış dünyaya Suriye’nin normal bir demokrasi olduğunu göstermeye yönelik bir hamle olduğunu lakin Covid-19 salgını ve ekonomik kriz ile birlikte bu sefer öncekilerden daha gayri ciddi olduğunu dile getirdi.[1] Ülke dışına göç etmek zorunda kalan ve Suriye nüfusunun 3’te 1’ine denk gelen Suriyelinin oy kullanmadığı seçimde, aynı zamanda rejimin kontrolünün dışındaki İdlib ve Kuzey Halep seçmeninin de iradesi sandığa yansımadı. Buna ek olarak oy verme yönünde zorlamalara karşın seçime katılım %33 civarında kaldı.  Katılım, 2016’daki seçimlerin yarısından daha az oranda kaldı. Baas Partisi liderliğindeki İlerici Ulusal Cephe’nin doğrudan üyeleri arasından seçilen parlamento üyeleri haricinde “bağımsız” olarak meclise giren onlarca vekil de Baas rejiminden onaylı figürler içerisinden seçildi. 2020 seçimlerinde bağımsızların listelerinin belirlenmesi ve kimi bölgelerdeki seçim sonuçları seçimlerden önce yapılan ve rejimin savaş ağası olarak nitelendirilebilecek figürlere parlamentoda yer verme niyetinin[2] çıktısı olarak göze çarpmakta. Bu çabaya tarihsel bir perspektiften bakan Suriye siyasi tarihi üzerine uzman Thomas Pierret’e göre Beşar Esed babası Hafız Esed’in bir benzeri parlamento siyaseti izlemekte. Hafız Esed Baas Partisi’nin doğal tabanı olarak gördüğü azınlıklar ve köylü/çiftçi kitlelerin ötesine geçebilmek adına sözde “bağımsız” kotalara alan açmış ve böylece Baas’ın doğrudan tabanını oluşturmayan ama toplumda geçerliliği olan Sünni iş adamları, ulema ve aşiret liderlerini sisteme sokmuştur. Pierret’e göre bu hamleler günümüzde rejim için daha da hassaslaştı çünkü artık rejim destekçileri arasında paylaştırılacak kaynaklar ve ödüller oldukça kısıtlı durumda. Rejim, bir figürü ön plana çekip onu ödüllendirmek için başka bir pro-rejim figürü harcanmak zorunda. Bu ufak rötuşlar bağımsız listelerindeki Esed yanlıları arasında seçimlerin yaklaşmasına yakın gerilimlere ve tepkilere yol açtı. Yakın zamanda Dini İşler Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılmasını “Suriye’nin İslamileştirilmesi” olarak eleştiren Nusayri siyasetçi Nebil Salih seçime günler kala adaylıktan çekildi. Halep’ten parlamentoya aday olan rejim yanlısı iş adamı Fares Shehabi ise bu yarışta bir başka rejim yanlısı figür olan Hüsam Katırcı’ya kaybetti. Seçim sürecinde kendine komplo kurulduğunu ve adil bir seçimde kazanabileceğini iddia eden Shehabi adaylıktan çekilmemesinin pişmanlığını duyduğunu ifade eden bir sosyal medya paylaşımında bulundu.[3] Katırcı, kurduğu milis yapılarla savaş sürecinde sürekli güçlenirken bir yandan da kardeşi ile ortak olduğu Katırcı Grup üzerinden Esed rejiminin başta DEAŞ ve YPG ile petrol ticaret olmak üzere kirli işlerinde rol aldı.[4] Hüsam Katırcı’ya ek olarak Halep ve Hama’da çok sayıda milis komutanı (ya da savaş ağası) meclise girdi. Hüseyin Cuma, Fadıl Varde, Mahir Kavurma ve İsam Sibahi gibi isimler meclis üyesi milis komutanların önde gelenlerinden[5]. Esed rejimi, uluslararası ciddiyeti ve meşruiyeti çokça sorgulanan seçimler ile ülkenin ekonomik olarak tarihin en zor zamanlarından geçtiği bu dönemde, savaş sürecinde rejimin ayakta kalmasını sağlayan paramiliter yapıların kurucu ve sponsorlarını taltif ederek rejim içi önceliğini gösterdi. Ayrıca sözde muhalefet içerisinde olsa dahi parlamento içindeki tüm unsurların Şam güdümünde olmasını sağlayarak Rusya’nın olası bir anayasa dikte etme hamlesine karşı kendince ön aldı. Ömer Behram Özdemir [1] https://english.alaraby.co.uk/english/indepth/2020/7/22/syrias-predictable-faux-election-still-had-a-few-surprises , Erişim Tarihi: 23 Temmuz 2020. [2] https://www.suriyegundemi.com/yaklasan-parlamento-secimleri-ve-rejimin-milis-karti [3] https://twitter.com/KhattabAsser/status/1285484543651262464 , Erişim Tarihi: 23 Temmuz 2020. [4] https://home.treasury.gov/news/press-releases/sm474 , Erişim Tarihi: 23 Temmuz 2020. [5] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/esed-rejimi-halksiz-secimde-savas-suclusu-sebbihalari-da-meclise-soktu/1919804, Erişim Tarihi: 24 Temmuz 2020.  
Yaklaşan Parlamento Seçimleri ve Rejimin Milis Kartı
Covid-19 pandemisi sebebiyle ilkbahardan yaza ertelenen Suriye parlamento seçimlerine az bir süre kala seçimlere dair analizler de kaleme alınmaya başladı.1 Center for Global Policy’de (CGP) yayınlanan “War Profiteers in Syria Enter Politics” başlıklı raporda, çatışma haberlerinin gölgesinde kalan rejimin iç siyasi hamlelerinin ne anlama geldiği analiz edildi. Raporda, vekillerinin rejimin istihbarat süzgecinden geçerek belirlendiği ve haliyle herhangi bir ideolojiden “muhalif” unsurların bulunmasının imkansız olduğu, meclis seçimleri kesinlikle demokratik olmasa da yeni Suriye anayasası süreci için hayati bir öneme sahip olduğunun altı çizildi. Yeni anayasayı oylayacak ve bir sonraki seçimde devlet başkanı adayını belirleyecek olan meclis üyelerinin 19 Temmuz’daki seçimde belirlenecek olması, rejimin her zaman olduğundan daha katı olmasına yol açtı. Rapora göre rejim ile içli dışlı ilişkilere sahip “sözde” muhalif unsurlar ile yine Rusya destekli “sözde” muhaliflerin bile seçimlere katılmalarına bu sefer izin verilmeyecek.2 Meclisteki 250 parlamenterin yarısından fazlası doğrudan Baas Partisi (BP) ve BP’nin müttefiki olan partilerin yer aldığı İlerici Ulusal Cephe’ye tahsis edilmiş durumda. Sözde muhalif unsurların önüne çıkarılan engellere karşın meclis için yarışanlar arasında bu sefer çok sayıda paramiliter yapı lideri bulunmakta. Savaş sürecinden maddi ve manevi kazançlı olarak çıkan ve meclise aday olan bu karanlık figürlerin içinde Kudüs Tugayı’ndan Abdulillah Abdo, Bâkır Tugayı’ndan Ömer Hassan, Hama kırsalında rejimin askeri faaliyetlerine öncülük eden Baas üyesi Fadel Wardeh, Ketaib el-Baas’tan Basel Soudan ve Hizbullah’ın Suriye kolu ile ilişkili Hadi Şeref gibi isimler bulunmakta. Rejim ordusunun savaş ve firarlar ile erime sürecine girdiği 2012 öncesinde tanınmayan bu figürler savaş sahasında İran ve Hizbullah ile omuz omuza cephe hattında bulunurken Rusya’nın denkleme girmesinin ardından Moskova ile de iş tuttular. Lakin Rusya’nın rejim ordusunun ıslahı ve yeniden yapılandırma siyasetinin bir parçası olarak bazı milis güçlerin peyderpey lağvedilmesi süreciyle bu figürler politika dahil olmak üzere farklı alanlara kanalize olarak hayatta kalmaya çalışmaktalar. CGP raporuna göre yukarıda bahsi geçen milis liderlerine ek olarak bir şekilde askeri faaliyetlerde rol alanların hepsi hesaplandığında 15 kişi meclis için yarışmakta. Bu adayların sadece Nusayri ve Şiiler arasından olmadıkları aralarında Muhammed Şaban Berri gibi bedevi-Sünni aşiretlerden gelenler olduğu da raporda belirtilmektedir. Mecliste bağımsızlara ya da başka bir ifadeyle rejim onaylı bağımsız vekillere ayrılan 65 sandalye için ise rejime yakın iş adamları, dini figürler, aşiret liderleri gibi profiller yarışacak. Rapora göre listedeki isimler arasında en önde gelen figür olan Muhammed Hamsho 17 Temmuz itibariyle parlamento yarışından çekildiğini duyurdu.3 Hamsho haricinde meclis için yarışan Samer el-Debs ve Fares Shehabi de aynı Hamsho gibi rejim yanlısı Sünni iş adamları olup onlardan henüz Hamsho benzeri bir adaylıktan çekilme açıklaması gelmemiştir. Rusya’nın kısmi desteğine sahip sözde muhalif unsurların haricinde Suriye siyasi tarihinin en eski yapılarından olan ve iç savaşta da rejime sadık pozisyonundan taviz vermeyen sol görüşlü Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi (SSMP) de meclis yarışının dışında kaldı. Bu gelişmede son dönemde Beşar Esed ile ters düşerek rejim içi bir gerginliğin ana aktörlerinden olan Rami Mahluf’un ve ailesinin geçmişten bugüne kadar SSMP ile yakın ilişkilere sahip olması etkili oldu. İdeolojik olarak Baas yerine SSMP çizgisinde pozisyon alan Mahluf aynı zamanda hareketi maddi ve manevi olarak sürekli destekledi. Esed ile Mahluf arasındaki gerginlik ise SSMP’nin Suriye parlamentosundaki varlığının önünün kesilmesiyle sonuçlandı. CGP raporunda rejimin parlamento yapısına dair gerçekleştirdiği bu rötuşların sebebi olarak Rusya’nın öncülük ettiği yeni anayasa süreci gösterilmekte. Rusya’nın 2018’de gündeme getirdiği ve Devlet Başkanı’nın Başbakanı, kabine üyelerini ve Merkez Bankası başkanını seçebilme gibi yetkilerinin arındırıldığı taslak o dönemki çabanın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla yürürlüğe girmedi. Şayet Cenevre’deki Anayasa Komitesi görüşmeleri bahsi geçen şartların kabul ve dikte edilmesi gibi bir sonuç doğurursa, parlamento söz konusu taslağın reddinin sorunsuzca gerçekleşeceği şekilde seçilmiş olacak. Yeni parlamentonun bir diğer görevi ise anayasa taslağının kabulü ihtimalinde oylama/kabul sürecini Mayıs 2021’deki Başkanlık seçimi sonrasına kadar ertelemek. Böylece Beşar Esed’in olası görev süresi 2035’de değil 2042’de sona ermiş olacak. Rejimin sözde bile olsa muhalif ve Rusya ile temaslı her türlü unsuru sandık dışı bırakması ve kendi varlığı ile büyüyen milis figürleri öne sürmesi Moskova’nın Şam’ın geleceğine dair planlarının hepsinin Şam tarafından hoş karşılanmadığını gösteriyor.   1 https://www.timesofisrael.com/syria-postpones-election-for-second-time-over-virus/ , Erişim Tarihi: 15 Temmuz 2020.   2 https://cgpolicy.org/articles/war-profiteers-in-syria-enter-politics/ , Erişim Tarihi: 15 Temmuz 2020.   3 https://www.facebook.com/shamlist1/posts/3786924447990301 , 17 Temmuz 2020Ömer Behram Özdemir
Danimarka’nın Şam’ı güvenli olarak görmesinin altında yatan gerçek: “Mülteci Düşmanlığı”
Suriye İç Savaşı’nın uluslararası kamuoyuna mal olmuş en önemli tartışma konularından olan mülteciler meselesi bu sefer Danimarka hükümetinin tepki çeken yaklaşımı ile gündeme geldi. Danimarka hükümeti Suriye’nin başkenti Şam’dan gelen 900 kadar Suriyeli mültecinin “Geçiçi Koruma Statüsü” kapsamındaki oturma izinlerini, gözden geçirdiğini duyururken bu gözden geçirmenin sebebi ise Şam’daki hayat koşullarının eskisi kadar kötü olmaması olarak gösterildi.[1]  Hükümetin bu hamlesi Danimarka Mülteci Kurulu’nun Şam’dan gelen mültecilerin artık korunma ihtiyacına sahip olmadıkları kararına müteakip gelişti. 2019 Aralık ayında bu hamlelerin ilk sinyallerini veren Danimarka, Şam’dan mülteci olarak Danimarka’ya sığınmak isteyenlerin taleplerini Şam’ın artık “güvenli” olarak değerlendirilmesini sebep gösterilerek reddetmişti.[2] Mevcut Danimarka hükümetinin mülteci ve İslam karşıtı sert tutumu göz önüne alındığında böyle bir hamlenin kendi seçmen kitlesine “Danimarka’daki Müslüman mülteci yoğunluğunun azaltılması”  şeklinde pazarlanacağı öngörülebilir. Şimdiye kadar 35 bin Suriyeli mültecinin sığındığı Danimarka’nın mültecilere karşı izlediği bu yeni ve sert politika, Suriye rejimine hak etmediği bir meşruiyetin kazandırılması yolunda bir hamle işlevi görebilir. Ayrıca olası yeni insani trajedilere de yol açabilir. The Center for Civil Society and Democracy tarafından sene başında yayınlanan “Arrest in Damascus” başlıklı raporda[3] Esed rejiminin son dönemde artış gösteren Şam merkezli hukuksuz gözaltılar ele alındı. Rapora göre Şam’da çok sayıda sabit kontrol noktasına ek olarak, ani gözaltılar için kurulan geçici kontrol noktası uygulamaları bir süreklilik arzederken gün aşırı zorunlu askerlik sebepli gözaltılar gerçekleşmektedir. Kara ve Hava istihbarat unsurlarının rol aldığı bu gözaltılarda, bir diğer ana başlık ise rejimle uzlaşılara taraf olan Deralı ve Gutalı eski muhalif unsurlar. Bu unsurlar içerisinde uzlaşı anlaşmasından sonra rejim ordusunda askerlik hizmeti verip daha sonrasında da uzlaşı anlaşması hiç olmamış gibi terör suçlamalarıyla suçlanan kişiler olması rejimin gözaltılarındaki hukuksuzluğun boyutuna örnek teşkil etmektedir. Raporun Danimarka’da bulunan Şamlı mültecileri doğrudan ilgilendirecek tespiti ise hiçbir sebep gösterilmeden gerçekleşen gözaltılar. Rapora göre pek çok sivil gözlem noktalarına ek olarak kamuya açık yerlerde ve kendi evlerine baskınlar yapılarak gözaltına alınırken kişilerin avukatlarına hangi sebepten gözaltına alındıkları ve nereye götürüldüklerine dair bir bilgi verilmiyor. Buna ek olarak gözlatına alınan pek çok kişinin bir güvenlik noktasından bir diğerine transferi sonrasında kaybolması ve akıbetlerine dair kısa vadede haber alınamaması gibi iddialar da raporda mevcut. İnsan hakları gözlem kuruluşu SNHR’ye göre Esed rejimi tarafından halihazırda gözaltına alınarak rejim kontrolü altında bulunan sivillerin sayısı 130 bin civarında.[4] Rejimin yargı kararı dahi olmadan gerçekleştirdiği ve devamında mağdurların aileleri ve avukatlarıyla temas imkanı bulamadığı bu sürekli ve geniş gözaltı dalgalarının, sistematik işkence ve “kaybolma” adı altında infazlara yol açması ihtimali, Esed rejiminin işkence ve gözaltında infazlara dair mazisi göz önüne alındığında, mümkündür. Şam’da yaşanan tüm bu hukuksuzluklar devam ederken Danimarka’nın seçtiği yol şayet pratiğe dökülerek Avrupa’daki islam karşıtı kimi idarelere örnek olursa, “Başkent Şam güvenli olduğu için ülkesine gönderilen X’in cansız bedeni rejim yetkililerince ailesine ulaştırıldı” gibi satırlar Suriye’deki insan hakları ihlalleri haberlerine konu olabilir. Bu ve benzeri kararların genel bir uygulamaya dönmemeleri adına Sezar Yasası yaptırımları ve rejimin sorgulandığı insan hakları ihlali dosyaları önem taşımaktadır. Ömer Behram Özdemir [1] https://english.alaraby.co.uk/english/news/2020/6/30/denmarks-dangerous-plan-to-deport-syrians-to-assad-controlled-damascus , Erişim Tarihi: 8 Temmuz 2020. [2] https://english.alaraby.co.uk/english/news/2019/12/17/denmark-denies-refugees-asylum-because-it-considers-syria-safe , Erişim Tarihi: 8  Temmuz 2020. [3] https://www.ccsd.ngo/arrests-in-damascus/ , Erişim Tarihi 8 Temmuz 2020. [4] http://sn4hr.org/sites/news/2020/06/17/syrian-regime-arrested-civilian-damascus-city-june-16/ , Erişim Tarihi: 4 Temmuz 2020.
YPG’nin Kontrol Ettiği Bölgelerde Petrol Kirliliği Alarm Veriyor
Suriye’de Esed rejimi kontrolündeki bölgelerde yaşanan büyük ekonomik çöküntü yeni bir sosyal patlama için zemin hazırlarken, YPG kontrolündeki bölgelerde ise petrol kaynaklı bir doğal felaket bölge halkının sağlığı için tehdit oluşturuyor. Hasar görmüş, köhne nakil borularından sızan petrol, akarsular üzerinden su kaynaklarını kirleterek insan sağlığına tehdit oluşturan bir zemin hazırlıyor. Bahar yağışları sonrası yaşanan sel ve taşma olayları sonucu petrol akıntıları ile zehirlenen sular tarım arazilerine ulaştı. Toprağın zehirlenmesine ek olarak bölgede bulunan küçük-orta ölçekli aynı zamanda da denetimden uzak, yetersiz rafinerilerden sızan zehirli gazlar hava kirliliğine yol açtı. Petrol kaynaklı bu gelişmeye dair bir haber dosyası yayınlayan al-Monitor’un bölge sakinleriyle gerçekleştirdiği görüşmelere bakıldığında daha şimdiden sağlık sorunlarının gözle görünür şekilde arttığı görülmekte. Al-Monitor’e ismini vermek istemeyen Deir ez-Zorlu bir eczacıya göre; menenjit, deri ve solunum hastalıklarında artış yaşanırken uzun bir süredir görülmeyen yeni doğanlarda Akdeniz anemisi ve hemofili gibi vakalar tekrar görülmeye başlandı.[1] Yine Deir ez-Zor’dan “Muhammed Halaf” mahlasını kullanarak görüşlerini paylaşan bir gazeteci ise petrol ürünleri üreten yerel rafinerilerin şartları nedeniyle yoğun zehirli gaz salınımı yaptıklarını ve bu durumun mağduriyetlere yol açtığını dile getirdi. Halaf, durumun vahametini “Kurutmak için astığınız çamaşırlar duman yüzünden simsiyah oluyor.  Bir defasında evimdeki su deposunu doldurduktan sonra üzerini kapamayı unuttuğumda ise sabah deponun yanına geldiğimde suyun üzerinin motorin kaplı olduğunu gördüm” sözleriyle ifade etti. Deir ez-Zor haricinde Haseke bölgesi de petrol kaynaklı kirlilikten ciddi zarar görmeye başladı. Kanada merkezli bir  STK olan “Development and Peace” sponsorluğuyla yayınlanan “A River of Death” başlıklı raporda, Tel Hamis başta olmak üzere Haseke bölgesinde petrol kirliliğinin sebep olduğu sızıntılar görsellerle tespit edildi. Rapora göre Tel Hamis’te 320 kilometrekare, Haseke’nin diğer bölgelerinde ise en az 120 kilometrekarelik araziler sellerle birlikite zehirli sulara maruz kaldı.[2] Bölgedeki petrol kuyuları ve tesislerinin güvenliği, DEAŞ’ın alan hakimiyetinin sona ermesi sonrası ABD güçlerinin bölgedeki varlığının başlıca bahaneleri arasında ön plana çıkmıştı. Yeni gelişen bu tehdit hususunda ABD’nin inisiyatif alıp almadığı ise al-Monitor tarafından YPG kontrolündeki sözde özerk yönetim yetkililerine soruldu. Cevap ise ABD güçlerinin bu mevkilerin güvenliğini sağlasalar da bundan başka herhangi bir teknik ya da mali destek vermedikleri şeklinde oldu. ABD’nin bu tavrının devamı bölgede yaşayan siviller ve doğa için kötü haber. Zira ekonomik çöküş ile mücadele eden Suriye rejiminin bu bölgedeki petrol kirliliğine karşı ne maddi gücü ne de isteği bulunmamakta. YPG’nin ise böyle bir duruma karşı yeterli insan kaynağı ve tecrübesi olmadığı, DEAŞ’tan ele geçirdiği barajların tadilatı ve işletmesi için rejimden destek almak zorunda kalmış olmasıyla zaten aşikardır. ABD, mali ve teknik destek sağlamaz ise buradaki tehdit Esed veya PKK tarafından bertaraf edilemeyecek düzeyde. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nda (UNEP) görevli uzman Hassan Partow Kuzey Suriye’deki petrol kirliliğinin Irak’taki benzer tecrübeye göre çok daha büyük bir tehdit oluşturduğunu iddia ediyor. Partow’a göre Irak’ta yakın dönemde petrol tesisleri merkezli benzer durumlarda tetikleyici olan DEAŞ’ın ABD ve Irak güçlerine karşı geri çekilme esnasında petrol tesislerini hedef alan sabotaj ve saldırılarıydı. Tek seferde bir tehdit oluştursa da ABD’nin desteği ve Irak otoritesinin kontrolü söz konusu olduğu için Irak’taki petrol kirliliğinin potansiyel tehdidi makul düzeyde. Kuzey Suriye’de ise otorite boşluğu, rafinerilerin teknik yetersizlikleri savaşın başından bu yana devam etmekte. Bu da bölgedeki petrol kirliliğinin neredeyse 10 senelik kronik bir sorunlar silsilesinin bir sonucu olduğunu göstermektedir.
İran’ın ‘Şiilik ve Fars milliyetçiliği çerçevesinde Suriye’deki “softpower” uygulamaları Taha Kermani  
Tahran, Suriye’deki varlığının maliyetini ekonomik olarak hafifletmek için bulunduğu ticari girişimlerinde özellikle Rusya gibi rakiplerinden geriye kalmış gözüküyor. Ancak İran’ın savaş yıllarından önceye dayanan Suriye’deki varlığı, özellikle son yıllarda daha net görünür hale geldi. Şiicilik ve Fars milliyetçiliği çerçevesinde yürütülen yayılmacı politikaları Suriye rejiminin özerkliğini yitirmesinden sonra daha da hızlandı. Uluslararası baskının arttığı ve maddi kaynakların kısıtlanması İran’la aynı safta duran özellikle Rusya karşısında elini zayıflatmıştır. Ancak cephe arkasındaki çalışmalar geleceğe yönelik atılan adımların kolayca giderilemeyecek olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Suriye rejiminde yoğunlukta olan Alevi azınlığı fırsata çeviren İran, inanç üzerinden kamuoyu oluşturma yönünde ilerledi. Ayrıca Suriye’yi Arap dünyasının giriş kapısı gibi görüp Fars milliyetçiliği çerçevesinde yayılmacı politikalarını sürdürme fırsatını değerlendirmeye çalıştı. Savaş başladıktan sonra özellikle Rusya ve Türkiye’yi rakip gören İran, milliyetçilik faaliyetlerine Farsçayı yaygınlaştırmaya çalışan uygulamalara yoğunlaştı. 2001 ile 2006 yılları arasında 12 dini medrese ve 3 Şii ilahiyat fakültesinin açıldı Baba Esed’in Arap dünyasıyla ve Türkiye ile sorunlarını iyi okuyan İran, aslında devrimden önce de Suriye’ye ilgisiz değildi. Ancak devrimden sonra özellikle Irak savaşı yıllarında Tahran-Şam yakınlığı İran’ın yeni kurulan rejimine Arap Dünyasından gelen negatif enerjiye siper oldu. Hafız Esed’in diğer Arap ülkelerinin aksine İran tarafında yer alması karşılıklı işbirliğin gelişmesine neden oldu. Suriye’nin özellikle ülke nüfusunun aksine yönetim ve ordudaki Alevilerin çoğunlukta olması her zaman İran’ın dikkatini çekmiştir. İran’ın Devrim İhracı hayallerinden haberdar olan Hafız Esed ikili ilişkilerde dengeli olmaya dikkat ederek ilerliyordu.[1] Ancak Beşar Esed iş başına geldikten sonra Tahran’ın Suriye’deki yumuşak gücü daha aktifleşti. Bu dönemde Şii dini medreseler ve Şii fıkhını okutan okulların hızla çoğaltılmasıyla birlikte çoğunlukta olan Sünni nüfusa karşı baskı uygulamaya başlandı. 2001 ile 2006 yılları arasında sadece Zeynebiye bölgesinde 12 dini medrese ve 3 Şii ilahiyat fakültesinin açıldı.[2] Yani sadece bir kaç yıl içinde Suriye’de ondan önce çeyrek asırlık bir süre de olduğundan daha fazla Şii dini eğitim merkezlerinin açıldı. Ayrıca Iraklı ve Lübnanlı Şii din adamları Suriye devlet radyo ve televizyon programlarındaki varlığında da ciddi artış söz konusu oldu. Bu durum Suriye nüfusunun çoğunluğu olan Sünni müslümanları ciddi anlamda rahatsız etti. Öyle ki Temmuz 2006’da 200’den fazla Sünni din alimi Beşar Esed’e bir mektup yazarak ülkede Şii yayılmacılığına itiraz ettiler.[3] Savaşın başlaması İran’a alan açtı İran, Suriye’deki askeri varlığını “Türbe Savunuculuğu” olarak adlandırıp yoğun bir propaganda eşliğinde dini meşruiyet oluşturmaya çalıştı. Mezarı Şam’da bulunan Hz. Hüseyin’in kardeşi Hz. Zeynep’in türbesini korumayı tüm askeri varlığının merkezinde göstererek aslında türbelerin politik Şii’de nasıl kullanıldığını da İslam Cumhuriyetiyle yakından tanık olmayanlara bir daha gösterdi. Özellikle Kerbela hadisesinin en trajik mağdurlarından olarak bilinen Hz. Zeynep’in türbesine gerçekleşen saldırı veya öyle olduğunu göstermek suretiyle İran, kamuoyunun uzunca bir süre ikna edemezse bile meşgul etmeyi başardı. Aynı mağduriyet psikolojisinden yararlanarak Suriye’de Alevilerinin yoğun bir algı operasyonunda hedef alındığını göstermek de özellikle DEAŞ gibi radikal grupların olduğu ortamda zor değildi. Ancak zaman geçtikçe tabi ki yeni kanıtlara da ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bu yüzden İran’da olduğu gibi pek güçlü kanıtlara ihtiyaç duyulmadan farklı bölgelerde Ehl-i Beyt’e mensup olduğu iddia edilen mezarlarda türbe inşaatları ve tadilat ile genişletmeleri başlatıldı.[4] Böylece her bir yeni türbe yeni propaganda üssüne dönüştürülerek Suriye’nin farklı bölgelerinde adeta birer İran temsilcisi inşa edildi. Sonraları savaşta yaşanan göç sayesinde boşaltılan bölgelerde demografik yapıyı değiştirmek için altın fırsat İran için doğmuş oldu. Bu tarihten sonra pratikte İran işlerini Irak, Lübnan, Afganistan ve Pakistan’dan bölgeye sevk ettiği Şii milislerle uygulamaya devam etti. Savaş sonucunda yaklaşık 11 milyon kişinin avare olması Suriye’nin demografisini değiştirmek için altın fırsat sunmuş oldu. Suriye nüfusunun yüzde 74’ü Sünni Müslümanlardan oluşuyor. Aleviler yüzde 6, on iki İmamlı Şiiler yüzde 5 ve İsmaililer ülke nüfusunun yüzde 1’ini oluşturuyorlar.[5] Fakat savaş bölgeleri ve yaşanan göç dalgalarına bakıldığı zaman Sünni kesimin büyük çoğunlukta olduğu gözüküyor. İşte bu noktada İran boşaltılan bölgelerde özellikle dışarıdan getirdiği milisleri aileleriyle yerleştirdiği biliniyor. Ayrıca İran’dan yana savaşan grupların üyelerine Suriye pasaportu verildiği yönde ciddi iddialar içindedir. İran’ın Suriye’deki yumuşak gücü Farsça dili İran İslam Cumhuriyetinin kamu diplomasisinin olmazsa olmaz temel araçlarından biri sayılıyor. Bizzat Devrim Lideri Ali Hamaney de defalarca Farsça’nın özellikle ülke dışında yayılmasına özenerek dikkat çekmiştir.[6] Suriye’de de aynı konu ciddiyetle takip edilen konuların başında geliyor. Suriye’de Farsça eğitimi 1975’ten beri Şam Üniversitesinde devam ediyordu.[7] Farsçanın Yurtdışında yayılmasından sorumlu Sadi Kurumunun açıkladığı verilere göre sadece 2012’de Suriye üniversitelerindeki Farsça bilen öğrenci sayısı 15 bin 790 kişiydi.[8] Sadi Kurumunun Uluslararası işler yardımcısı 2019’da Şam Üniversitesinde Farsça Departmanının açılışını duyururken Farsça’nın Suriye’deki rakiplerinden geri kalmamasının önemine dikkat çekmişti. Ferhat Palizdar özellikle Rusça’nın Suriye’deki okullarda ikinci dil olarak öğretilmesi ve Türkçenin yaygınlaşmasını Farsça için tehdit oluşturduğunu belirterek bu konuda daha sıkı çalışması gerektiğinin altını çizmişti. İran nüfusunun yüzde 70’inin anadilinin Farsça olmadığı halde diğer dillerin ayakta kalması konusuna hep güvenlik hassasiyetlerle yaklaştıkları bilinen bir gerçektir.[9] Sayılarının 35 milyon civarında olduğu tahmin edilen İran Türklerinin Türkçe mücadelesinin çelik yumrukla bastırılması ise Tahran’ın Farsça meselesine ne denli önemsediğinin bir diğer örneği olarak gösterilebilir. İran özellikle Beşar Esed’in iş başına geldiğinden sonra Şam’da bulunan Hz. Zeynep türbesi merkezli ciddi bir turizm atılımında bulundu. Hatta Şii din adamları arasında da doğruluğu tartışılan tarihi rivayetler esas alarak türbe ve benzer işlevler gören merkezler inşa edilmeye başlandı. Bu sayede savaş öncesi yıllarda yıllık yarım milyona varan İranlı turist hem İran’a ekonomik anlamda bir fırsat oluşturdu hem Şii nüfusunun Suriye’de buluşup iletişim ağının genişletmesine zemin hazırladı. Savaş yıllarında yaşanan milyonluk iç ve dış göç birçok bölgenin ele geçirilmesi için beklenen fırsatı sunmuş oldu. Suriye’nin Terörizm ile mücadele yasasının 4. maddesi devlete terörizme destek veren vatandaşların arsalarına el koyma olanağı tanıyor.[10] Mart 2015’de çıkan haberlere göre sadece Yebrudve Lazkiye bölgelerinde muhaliflere ait 300 ev veya arsaya bu şekilde el konulmuştur.[11] Ayrıca Al Jazeera ajansının aynı yılda yayınladığı raporlara göre Suriye rejimi bu yöntemle el koyduğu gayrimenkullerin tapusunu Hizbullah ve İran’ın Devrim Muhafızları Ordusunun yüksek rütbeli subaylarına verdiği biliniyor.[12] Bazı raporlara göre ise sadece 2011 ile 2013 yılları arasında Suriye rejimi 750 bin civarında İran, Lübnan, Irak ve Yemen uyruklu Şii milise vatandaşlık vererek el konulan bölgelerde yerleştirmiştir.[13]Bunun yanı sıra uzun vadeli Suriye’de savaşan milis güçlerinin aileleriyle toplu bir şekilde yerleştirmeleri bölgenin demografisini Şii azınlığın lehine değiştiren sık başvurulan yöntemlerindendir. Örneğin 2016’da İran’ın koordine ettiği güçler arasında yer alan Lübnan’ın Hizbullah milislerinin aileleriyle birlikte El-Kae bölgesine yerleştirilmesinden sonra mahallenin ismi değiştirilerek El-Zahra adı verildi.[14] Tüm gücünü Esad’ı tahtta tutmaya odaklayan İran, Rusya’nın yeni alternatifler arayışı içinde olmasından rahatsız olmuş durumda. Beşar Esed’in vazgeçilmez olmasını acı da olsa gören İran, fiilen cephede geri oturmak zorunda kalabilir. Ancak İran’ın yıllarca Şiicilik ve Fars milliyetçiliği çerçevesinde sürdüğü tarlaların meyvesi, Suriye’nin geleceğine vuracağı damga her zaman düşündürücü olacaktır. [1]Hemen Seyedi, Suriye nasıl İran’ın “Dost ve Kardeş” ülkesi oldu?, 6 Temmuz 2018https://www.bbc.com/persian/blog-viewpoints-44737112   [2]Muhammed Abdülmecid,; İran Araştırmaları Merkezi(İRAM) yayınları, “Üniversiteler ve Eğitim İran’ın Suriye’ye musallat olmanın yeni aracı” https://iramcenter.org/fa/universities-and-education-irans-new-tool-to-dominate-syria/   [3]Abdurrahman El-Hac, İran’ın Suriye’deki mezhepsel faaliyetleri, Ocak 2020 https://www.aa.com.tr/fa/%D8%A7%DB%8C%D8%B1%D8%A7%D9%86/%DA%A9%D9%86%D9%81%D8%B1%D8%A7%D9%86%D8%B3-%D8%A8%D8%B1%D8%B1%D8%B3%DB%8C-%D9%81%D8%B9%D8%A7%D9%84%DB%8C%D8%AA-%D9%87%D8%A7%DB%8C-%D9%85%D8%B0%D9%87%D8%A8%DB%8C-%D8%A7%DB%8C%D8%B1%D8%A7%D9%86-%D8%AF%D8%B1-%D8%B3%D9%88%D8%B1%DB%8C%D9%87-/1714115 [4]Şiilerin Şam bölgesindeki en önemli [kutsal]ziyaret yerleri, El-Koser TV, 25 Ocak 2020https://fa.alkawthartv.com/news/94744   [5]Suriye’nin etnik ve mezhep gökkuşağı, DW Farsça, 12 Nisan 2012 https://www.dw.com/fa-ir/%D8%B1%D9%86%DA%AF%DB%8C%D9%86-%DA%A9%D9%85%D8%A7%D9%86-%D9%82%D9%88%D9%85%DB%8C-%D9%88-%D9%85%D8%B0%D9%87%D8%A8%DB%8C-%D8%AF%D8%B1-%D8%B3%D9%88%D8%B1%DB%8C%D9%87/a-15874337   [6]Ali Hamaney, Mayıs 2019   [7]Suriye’de Farsça dil ve edebiyatının durumu, İslami Kültür ve İletişim Kurumu sitesi, 24 Ocak 2005http://icro.ir/index.aspx?pageid=32738&p=119&showitem=8139 [8]Şam Üniversitesinde Farsça Departmanının açılışı, 15 Haziran 2019 https://saadifoundation.ir/fa/news/2367/%D8%A7%D8%AD%D8%AF%D8%A7%D8%AB-%D8%AF%D9%BE%D8%A7%D8%B1%D8%AA%D9%85%D8%A7%D9%86-%D8%B2%D8%A8%D8%A7%D9%86-%D9%81%D8%A7%D8%B1%D8%B3%DB%8C-%D8%AF%D8%B1-%D8%AF%D8%A7%D9%86%D8%B4%DA%AF%D8%A7%D9%87-%D8%AF%D9%85%D8%B4%D9%82 [9]İran Eğitim ve Öğretim Bakanı Hamid Rıza Hacibabayi, Ekim 2012https://www.isna.ir/news/91072213844/%D9%85%D8%B9%D8%A7%D9%88%D9%86-%D8%A2%D9%85%D9%88%D8%B2%D8%B4-%D9%88%D9%BE%D8%B1%D9%88%D8%B1%D8%B4-%D8%AE%D8%A8%D8%B1%D8%AF%D8%A7%D8%AF-100-%D8%B3%D8%A7%D8%B9%D8%AA-%D8%A2%D9%85%D9%88%D8%B2%D8%B4-%D8%B2%D8%A8%D8%A7%D9%86-%D9%81%D8%A7%D8%B1%D8%B3%DB%8C-%D8%A8%D9%87-%DA%A9%D9%88%D8%AF%DA%A9%D8%A7%D9%86 [10], 11, 12 Muhammed Seyed Sayyad, rak ve Suriye’de Nüfus ve kimlik yapısının değişimi, 26 Temmuz 2017 https://rasanah-iiis.org/parsi/%D9%85%D8%B1%DA%A9%D8%B2-%D9%85%D8%B7%D8%A7%D9%84%D8%B9%D8%A7%D8%AA-%D9%88-%D9%BE%DA%98%D9%88%D9%87%D8%B4-%D9%87%D8%A7/%D8%AA%D8%BA%DB%8C%DB%8C%D8%B1-%D8%A8%D8%A7%D9%81%D8%AA-%D8%AC%D9%85%D8%B9%DB%8C%D8%AA%DB%8C-%D9%88-%D9%85%D8%AD%D9%88-%D9%87%D9%88%DB%8C%D8%AA-%D8%AF%D8%B1-%D8%B3%D9%88%D8%B1%DB%8C%D9%87-%D9%88/ [13]Alarabiya, Alhadath, Ağustos 2015 [14]İran’ın projesi Şam’ın 200 bin nüfusunu göç tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir, Al-Kudüs El-Arabi, 29 Haziran 2015
İdlib’de HTŞ ve Hurras ed-Din Arasındaki Gerilim’in Arka Planı
İdlib bir yandan olası Rus-Esed saldırısına hazırlanırken diğer yandan da HTŞ ile Hurras ed-Din arasındaki çatışmalara sahne olmaktadır. HTŞ’nin anaakım muhalefet içerisinde kendine yer bulma çabası ve İdlib’deki gücünü kaybetmeme arzusu sebebiyle takip etmeye çalıştığı nispeten “orta yolcu” tavır örgüt içerisinde el-Kaide çizgisine yakın, önemli kısmı da yabancı kökenli olan “şahin” figürler ile HTŞ yönetimi arasında sürekli bir tartışma ortamına yol açtı. Bu tartışmalar sonucu çeşitli figürlerin örgütten ayrılması ve el-Kaide çizgisine yakın yapılarla işbirliği arayışında olması ise gerginliğin seviye atladığı süreci tetikledi. Kitlesel ayrılıkların ve yeni oluşumların önüne geçmek isteyen HTŞ üyelerinin idareden izin almadan örgütten ayrılamayacağına ve ayrılsa bile bunun ön şartı olarak başka bir yapıya katılamayacağına dair bir kararlar silsilesi yayınladı.[1] Bu kararın akabinde Ebu Malik el-Tali künyesiyle bilinen Cemal Hasan Zeyniyye ve Ebu Saloh el-Özbeki künyesiyle bilinen Siraceddin Mahtarov HTŞ tarafından alıkonuldular. Söz konusu iki şahıs HTŞ’nin bu müdahalesinden önce özellikle yabancı savaşçıların mevcudiyetiyle bilinen Ensar el Din Cephesi ve Liva Mukatilin el Ensar gibi grupların bünyesinde,  HTŞ’den ayrılararak Hurras ed-Din öncülüğündeki “Sebat Edin Harekat Odasına” katıldılar. Bu harekat odasının 23 Haziran’da Batı İdlib kırsalında Armanaz, Malas ve Arab Said mevkilerin kontrol noktaları kurması ise HTŞ’nin bölgedeki dominant rolüne karşı bir meydan okuma gibi göründü. Bu hadisenin ardından HTŞ ile Hurras ed-Din öncülüğündeki “Sebat Edin Harekat Odası” arasında yer yer çatışmalar yaşandı. Arabulucuların yoğun çabalarının ardından ateşkes kararı çıktı. Buna göre İdlib batısındaki kontrol noktaları kaldırılıp Cisr el Şuğur ile Darkuş arasındaki bölgede her iki taraf da kontrol noktası kurmayacaktı.[2] Ayrıca Hurras ed-Din militanları da bu noktalardan ayrılacak ve iki taraf arasında hakem olarak Türkistan İslam Partisi rol alacaktı.[3] Anlaşmanın hemen ardından HTŞ yeni bir hamle yaptı. Önce örgüt ayrı yeni askeri grupların kurulmasının yasaklandığına ve tüm askeri faaliyetlerin kendisin de bulunduğu “Feth el Mübin Harekat Odası” kontrolünde olacağını ilan etti.[4] Daha sonra ise HTŞ’ye yakın İdlib sivil idaresinin aldığı karar ile vilayet genelinde Feth el Mübin Harekat Odasına bağlı olmayan tüm askeri karargahların kapatılması yönünde karar alındığı duyuruldu.[5] Henüz Hurras ed-Din tarafından buna bir cevap gelmediyse de medyaya konuşan örgüt üyelerinin beyanları iki taraf arasındaki sürtüşmenin sebeplerine dair ipuçları vermekte. Middle East Eye’ın haberine göre HTŞ yanlıları tarafından Telegram platformunda “Sebat Edin Harekat Odası” liderleri ve gözaltına alınan figürler ile alakalı ithamlar yoğun şekilde paylaşılırken HTŞ’nin medya kolu Ebaa haber ajansı da “Sebat Edin Harekat Odası” militanlarını Batı İdlib’de sivil konutlara yönelik hırsızlık teşebbüsleri ve İdlib’de HTŞ’ye yakınlığıyla bilinen Kurtuluş Hükümeti’nin eski lideri Muhammed el-Şeyh’in konutunu kuşatma gibi suçlarla itham etmekte.[6] Bu ithamlara karşılık eski HTŞ yeni “Sebat Edin Harekat Odası” militanlarının da HTŞ’ye dair “şeriat ile hükmetmeme”, “muhacirlere karşı kötü yaklaşım” ve “Ruslara göstermediği sertliği mücahidlere gösterme” gibi sert karşılıkları var. 2013’te Malula’nın rejimden ele geçirilmesinin ardından Malula’daki bir grup rahibenin rehin alınması sürecindeki rolüyle bilinen Ebu Malik el-Tali’nin HTŞ’den ayrılması İdlib’de Türkiye ile Rusya arasındaki gerçekleşen son ateşkes mutabakatına HTŞ’nin tavır almaması üzerine gerçekleşti. HTŞ ile Hurras ed-Din ve el-Kaide çizgisine yakın diğer unsurlar arasındaki bu kısıtlı çatışmanın sebebi olarak Türk-Rus anlaşması ve HTŞ’nin bu anlaşma ve çatışma sürecindeki tavrı sebep gösterilse de HTŞ yaptığı hamlelerle sadece Hurras ed-Din’e değil aslında Ankara’ya müzahir SMO’ya bağlı Ulusal Kurtuluş Cephesi unsurlarına da “İdlib’de bizsiz plan yapmaya niyetlenmeyin” mesajı vermektedir. Ömer Behram Özdemir [1] https://twitter.com/yasiremres/status/1275179827998478337 , Erişim Tarihi: 27 Haziran 2020. [2] https://syrianobserver.com/EN/news/58845/truce-agreed-between-hayat-tahrir-al-sham-and-fathbutou.html , Erişim Tarihi: 27 Haziran 2020. [3] https://twitter.com/Charles_Lister/status/1276512907174559744 , Erişim Tarihi: 28 Haziran 2020. [4] https://twitter.com/halidabdurrahmn/status/1276612456803184641 , Erişim Tarihi: 27 Haziran 2020. [5] https://twitter.com/halidabdurrahmn/status/1277241778018582528 , Erişim Tarihi: 28 Haziran 2020 [6] https://www.middleeasteye.net/news/syria-idlib-hts-operations-room-rival-militants , Erişim Tarihi: 28 Haziran 2020.
Hurras ed-Din’in İdlib’teki Serüveni ve Türkiye’ye Bakışı
Hurras ed-Din kuruluşunu tamamlar tamamlamaz HTŞ’dan ayrılan yahut onunla iltisakı sadece operasyonel birlik içinde olan bazı gruplarla ortak bir operasyon odası kurdu. Müminleri Teşvik Et Operasyon Odası[1] (MTO) Ensar el Din, Ensar el İslam, Ensar el Tevhid gruplarının Hurras ed-Din öncülüğündeki operasyon odası haline geldi. Astana sürecinin ortasında, garantör devletlerin 11’inci oturumunun yapıldığı süreçte[2] kurulan operasyon odası bağımsız şekilde Astana’ya muhalif eylemlerin merkezi haline geldi. Genel olarak Lazkiye’nin kuzeyindeki Kürt Dağı bölgesindeki operasyonlar Esed rejimine ciddi zararlar verirken Türkiye’nin yürüttüğü ateşkes görüşmeleri için de ciddi bir risk doğuruyordu. Hama kuzeyinde ve İdlib güneyinde Rusya destekli rejim güçlerine karşı operasyonlara kısmen destek veren MTO ve Hurras ed-Din aynı süreçte Kürt Dağı’ndan Cisr el Şuğur bölgesine doğru etki alanını genişletmeye başladı. 2019 Ağustos ayının sonunda ABD, Hurras ed-Din’e karşı ilk ciddi operasyonunu gerçekleştirdi.[3] Drone saldırısı ile vurulan bölgede çok sayıda çocuk hayatını kaybederken ABD ve Batılı kaynaklar vurulan üssün bir askeri eğitim merkezi olduğunu iddia etti. Yerel kaynaklar ise 8 Hurras ed-Din üyesinin saldırıda hayatını kaybettiğini doğruladı. Bu süreçlerin ilerleyen aşamalarında Ensar el Tevhid adlı grup MTO’ndan ayrıldı. Türkiye’nin İdlib’te konuşlanma evresinin büyük kısmı tamamlandı ve bu sırada Astana ve Soçi süreçleri Moskova üzerinden yeni bir evreye girdi. İdlib il sınırları içine sıkışan muhalifler ve diğer gruplar Türkiye’nin Rusya ile olan anlaşması ile yeniden toparlanma fırsatı ele geçirdi. Ancak anlaşma maddeleri arasındaki Türkiye ile Rusya ortak devriyesi ve M4 güzergahı ciddi sorunlara neden oldu. Hurras ed-Din ve öncülüğündeki operasyon odası anlaşmayı tanımadıklarını ikincil kanallardan ifade etti. Ardından Mart ayında Türk-Rus ortak devriyesine bir saldırı gerçekleştirildi. Olağan şüpheli Hurras ed-Din idi, ancak örgüt saldırıyı kınadı. Yerel pek çok kaynak ise saldırının faili olarak örgütü gösterdi. Ardından gelen süreçte bölgedeki Türk askerlerine hakaret ve taciz atışları ile gündeme gelen Hurras ed-Din, M4 yolu üzerindeki sivil gösterilerde silahlı grupları ile görünmeye başladı. Açık tehdit içerikli videolar yayınlayan örgüt üyelerinin davranışları ‘örgütsel tutum olarak üstlenilmedi’ ancak Hurras ed-Din’in fiili tutumları örgütün olağan şüpheli olarak kalmasına neden oldu. Gelişmeler sürerken Hurras ed-Din grubu ile MTO grupları yeni ve daha geniş bir alana hitap edecek “Sebat Edin Operasyon Odasını” ilan etti. Bu ilanın hemen ardından ABD’nin İdlib’te bir drone saldırısında Hurras ed-Din liderlerinden Kassam Ürdüni hayatını kaybetti ve yardımcısı Bilal Yemeni yaralandı. Bu saldırı hem Hurras ed-Din hem de yeni kurulan Sebat Edin Operasyon Odası için ciddi bir askeri komuta sorununa işaret ediyordu. Aynı dönemde Hurras ed-Din üyelerinin kökeni itibari ile HTŞ içinden savaşçı devşirme çalışmalarını sürdürüyordu. – “İdlib’te ateşkes ve diplomatik süreçlerle siyasi bir geçişe olumlu katkısı olmayacağı açık” HTŞ, 22 Haziran’da kendi yapısından Hurras ed-Din veya Sebat Edin Operasyon Odası gruplarına geçişleri durdurmak için bir karar yayınlandı. Bu kararda HTŞ’dan ayrılan savaşçıların ayrılma kararı kayıtlı bulunduğu yerel askeri divana bağlandı. Ayrılık halinde ise savaşçıların başka bir gruba katılamayacağı ifade edilip böyle bir durumda savaşçının HTŞ tarafından yargılanacağı belirtildi. Hemen ardından da Hurras ed-Din öncülüğündeki operasyon odasındaki Liva Mukatilin Vel Ensar grubuna geçiş yapan Ebu Malik’i tutukladı. Bu durum, aynı kökten gelen ve biri küresel çizgide diğeri çeşitli etkilerle yerelleşme eğiliminde olan iki örgütün çatışmasından süzülen bir yerel güç rekabetini resmediyor. Şubat 2018’ten bu yana tüm bu girişimler göz önüne alındığında, Hurras ed-Din örgütü ve çevresinde şekillenen operasyon odasının esasen Esed rejimi, Rusya, İran, ABD, Türkiye gibi büyük aktörlere ve yerelde HTŞ başta olmak üzere diğer gruplara karşı bir hareket olduğu net şekilde anlaşılabilir. Sonuç olarak Hurras ed-Din’in ve kurduğu operasyon odasının İdlib’te ateşkes ve diplomatik süreçlerle siyasi bir geçişe olumlu katkısı olmayacağı açık. Ne var ki örgütün ve operasyon odasının eğilimlerinin neye yol açacağı konusunda endişeler devam ediyor. Bu bağlamda Hurras ed-Din İdlib’te askerini bulunduran Türkiye açısından da önem arz etmektedir. Nitekim İdlib’te aktif şekilde askeri faaliyet gösteren Ebu Cundi[4],  Hurras ed-Din’in İdlib’in batısında özellikle Türkmen Dağı – Kürt Dağı – Cisr Eş Şuğur hattında yerel sohbet ve derslerde Türkiye’yi hedef aldığını, “maslahat günlerinin bitip cihat günleri geldiğinde Rusya, İran ve iş birlikçisi Türkiye’nin de bedelini ödeyeceği” sözlerini sık sık hatiplerince yayıldığını ifade ediyor. Cundi, hem herkese açık davetler hem savaşçıların çağrıldığı özel davetlerde bu ifadelerin sık sık dile getirildiğini söylerken Suriyelilerin yanı sıra ‘muhacirlerin’ özellikle bu propagandanın hedefinde olduğunu vurguluyor. Levent Tok [1] “Military groups calling themselves “the finest factions of the Levant” form joint operations room”, Nedaa Syria, https://nedaa-sy.com/en/news/9078 [2] Astana’da Suriye konulu 11. garantörler toplantısı sona erdi, AA, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/astanada-suriye-konulu-11-garantorler-toplantisi-sona-erdi/1324649 [3] “US targets al Qaeda-linked group in northern Syria”, TRT World,   https://www.trtworld.com/middle-east/us-targets-al-qaeda-linked-group-in-northern-syria-27913 [4] Görüşme yapılan kişinin güvenlik talebi sebebiyle ismi değiştirilmiştir.
PYD ve ENKS Anlaşmasının Önündeki Engeller
17 Haziran’da Suriye’nin kuzeydoğusunda siyasal ve askeri iktidarı elinde bulunduran PYD/PYNK[1]/TEVDEM ile iktidardan dışlanan ve siyasal faaliyetleri engellenen Kürt partilerin ortak çatısı olan ENKS arasında iki aydan beri devam eden görüşmelerin ilk turunun tamamlandığı taraflarca ilan edildi. İlan edilen anlaşmanın ilk ayağını, siyasi sorunların giderilmesi ve siyasal projeksiyonda ortaklaşma oluşturmaktadır. Taraflar söz konusu siyasi anlaşmanın daha sonra devam edilecek yönetim, ortaklık, savunma ve güvenlik görüşmeleri için temel oluşturacağını dile getirdi. İlan edilen siyasi anlaşmanın 2014’de imzalanan fakat yürürlüğe konamayan “Duhok Anlaşmasını” esas aldığı belirtildi.[2] Bu yazıda anlaşmanın hayat bulmasının bağlı olduğu faktörler ele alınacak ve tarafları bu anlaşmaya iten siyasi gelişmeler analiz edilecektir. Söz konusu anlaşmanın yürürlüğe girip giremeyeceği yerel, bölgesel ve uluslararası birçok faktöre bağlı olarak şekillenecektir. Birinci olarak bu anlaşma ilk adım olup diğer daha önemli anlaşmazlık konuları henüz görüşülmemiştir. Siyasi ortaklaşma üzerine uzlaşılan bu anlaşmada yönetimin nasıl paylaşılacağı, Roj Peşmergeleri’nin geri dönüşünün sağlanıp sağlanmayacağı, Suriye rejimi ve diğer ülkelerle ilişkiler gibi sorunların nasıl çözüleceği henüz belirsizdir. Her ne kadar iki taraf da anlaşma yapmaya istekli görünse de taraflar arasında uzun yıllardır devam eden güvensizliğin hemen sona ereceğini beklemek gerçekçi değildir. Dolayısıyla diğer tur görüşmelerde neler yaşanacağı önemlidir. İkinci olarak Türkiye’nin bu anlaşmaya yönelik tutumu oldukça belirleyici olacaktır. Türkiye, Suriye iç savaşında hem sahada hem de diplomaside güçlü bir şekilde varlığını hissettirmektedir. Kendisine tehdit hissettiği anlarda askeri operasyonlar düzenlemekten de geri durmamaktadır. Aynı zamanda hem ABD hem Rusya hem de Suriye muhalefeti ile sıkı diplomatik ilişkilere sahiptir. Bu anlamda oluşacak yapıyı her taraftan zorlayacak araçlara sahiptir. Türkiye çıkarlarını savunmaya yetecek kapasitesiyle belirleyici bir aktör konumunda olup uluslararası aktörlerin de hesaba katması gereken bir güçtür. Üçüncüsü, ABD’nin bu anlaşmanın ne kadar arkasında duracağı konusudur. Bu anlaşma ile “Özerk Yönetimi” siyasi alana taşımaya ne kadar yanaşacağı ve bunun siyasi maliyetini ne kadar üstleneceği önemli bir faktördür. Çünkü Trump yönetimindeki ABD, öngörülemeyen ani politikalara sahiptir. Trump yönetimi ile ABD siyasi elitleri arasında süregiden mücadele ülkenin net bir Suriye politikasının olup olmadığı konusunda da soru işaretleri yaratmaktadır. Bu iç mücadeleden kaynaklı zıt söylem ve pratikler ABD’nin bu anlaşmayı ne kadar ciddiye aldığı konusunda soru işaretlerine neden olmaktadır. Dolayısıyla her ne kadar ABD’nin yereldeki temsileri arabulucuğunda taraflar bir araya getirilmişse de ABD’nin politikası açık değildir. Bu çerçevede şimdiye kadar sessiz kalan ABD merkez yönetiminin tavrı daha belirleyici olacaktır. Merkez yönetiminin politikasını belirleyecek en önemli husus da Türkiye’nin bu anlaşmaya yönelik tutumu olacaktır. Anlaşmanın Tarafları ve Geçmiş Deneyimleri Ortaya çıkan bu tabloyu analiz edebilmek ve gelecek öngörüsünde bulunabilmek için tarafların geçmiş ilişkilerine bakmak ve içinde bulundukları politik durumları anlamak da gereklidir. Suriye iç savaşı başladığında PKK ile bağlantılı olan PYD ve onun askeri kanadı SDG/YPG Suriye rejiminin çekilmesiyle Suriye’nin kuzeyinde birçok şehri kontrol altına aldı. Genel olarak Fırat’ın batısında Rusya ile doğusunda ABD ile işbirliği yapan ve bunun sonucunda güçlenen SDG bir aktör olarak iç savaşta yerini aldı. Kontrol altında tuttuğu bölgelerde güçlendikçe kendisine muhalif gruplara karşı özellikle de Barzani’ye yakın olan ve ENKS çatısı altında birleşen Kürt siyasi partilerine karşı agresif bir politika izlemeye başladı. Zaman zaman liderlerini gözaltına aldı, parti ofislerini kapattı ve medyalarında onlara karşı kara propaganda faaliyetleri yürüttü. Birçok muhalif siyasetçi güvenlik endişesiyle bu bölgeleri terk ederek Türkiye, Irak Kürt Bölgesi ve Avrupa ülkelerine göç etti.[3] Yine PYD bu partilere bağlı olarak faaliyet gösteren Roj Peşmergeleri’ni de sistem dışına itip onları Irak Kürt Bölgesi’ne sürdü. Bunların yanında iki tarafın Suriye iç savaşına yönelik perspektifleri de farklılaşmaktaydı. ENKS, Suriye muhalefetinin bir parçası olarak siyasi çalışmalara katılmayı doğru bulurken PYD uluslararası güçlerle işbirliği yapan ve zaman zaman Suriye hükümetine yakınlaşan bir yol izlemekteydi.[4] Bütün bu gelişmeler PYD ile ENKS arasında derin farklılıkların oluşmasına neden olmaktaydı. ENKS’ye karşı takınılan tavır her ne kadar halk arasında tepki ile karşılansa da PYD kendi ideolojisi çerçevesinde yönetimi güç kullanarak sürdürmekte ve bir uzlaşma kapısı açmayı reddetmekteydi. Yakından bakıldığında PYD’nin güçlü hissettiği zamanlarda dışlayıcı politika izlediği zayıfladığı zamanlarda ise uzlaşmacı bir politikaya yöneldiği görülmektedir. 2012 ‘de PYD/YPG, Afrin, Kobani ve Kamışlı şehirlerinde kontrolü ele aldığında halk arasında desteği sınırlıydı. Yönetimi sürdürebilmek için diğer siyasal grupların desteğine ihtiyaç duyduğundan onlarla uzlaşma yolunu denedi. Bu uzlaşı denemesi IKBY lideri Mesud Barzani’nin arabuluculuğunda Erbil’de gerçekleşti. Yapılan toplantılar sonrasında ortak bir meclis ve askeri konseyi öngören “Erbil Anlaşması” ilan edildi. Fakat çok geçmeden taraflar arasındaki siyasal perspektifin sanılandan çok daha fazla farklılık arz ettiği ortaya çıktı ve bunun sonucunda anlaşma uygulanamadan rafa kaldırıldı. 2014’de gelindiğinde PYD/YPG, DEAŞ saldırıları ile karşı karşıya kalmakta elinde tuttuğu bölgeleri DEAŞ’a kaybetmekteydi. DEAŞ’ın Kobani içlerine kadar ilerlediği ve PYD/YPG’yi zayıflattığı bir dönemde YPG, IKBY’den askeri yardımda bulunmuş ve uzlaşı konusu tekrar gündeme gelmiştir. Böylece PYD ve ENKS yine IKBY Başkanı Mesud Barzani arabuluculuğunda Ekim 2014’te Duhok Anlaşması’nı imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre %40’ı PYD’den, %40’ı ENKS’den ve %20’si bağımsız kişilerden oluşacak olan yeni bir yönetim paylaşımı yapılacaktı.[5] Fakat Duhok Anlaşması da Erbil Anlaşması ile aynı kaderi paylaşmış ve taraflar arasındaki derin farklılıklar bu anlaşmanın da pratiğe dökülmesine engel olmuştur. 2020’ye yani anlaşmanın tekrar sağlandığı bu yıla gelindiğinde Türkiye PYD/YPG bölgelerine yönelik Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Hareketlerini gerçekleştirmiştir. Türkiye aynı zamanda hem Rusya hem de ABD ile güçlü ilişkiler kurarak PYD/YPG’nin yalnız kalmasını sağlamış ve onu zayıflatmıştır. PYD/YPG’nin zayıf düştüğü bir dönemde yeniden bir anlaşma yoluna gidilmiş ve 17 Haziran’da siyasi ayağı tamamlanan bir anlaşma ilan edilmiştir. Benzer bir kriz sonucu olan bu anlaşmanın da daha önce varılan anlaşmalarla aynı kaderi yaşayıp yaşamayacağını anlamak için öncekilerle benzerliklerinin ve farklılıklarının ortaya çıkarılması ve işlerliğini etkileyecek faktörlerin incelenmesi gerekmektedir. Önceki Anlaşmalarla Benzer ve Farklı Yönler Benzerliklere bakıldığında ilk önce bu anlaşmanın da yukarıda sözü edildiği gibi bir kriz sonrasında ortaya çıktığı görülmektedir. Bugünkü duruma bakıldığında PYD/YPG askeri olarak zayıflamış ve Türkiye’nin askeri ve diplomatik hamlelerine karşılık verememektedir. Dolayısıyla siyasi alanda oldukça yalnızlaşan ve uluslararası müzakerelerden dışlanan PYD bunun sürdürülebilir olmadığını anladığından yeni meşruiyet kaynakları aramış ve tekrar uzlaşı yolunu denemiştir. Bu yönüyle PYD/YPG bu anlaşma ile meşruiyet krizini aşıp siyasi mecrada varlık göstermeyi amaçlamaktadır. Bunun dışında yine IKBY’nin arabulucu rolü ve önceki anlaşmaların bozulmasından kaynaklanan tecrübeler önceki anlaşmalarla paralellik göstermektedir. Farklılıklara bakıldığında ise ilk kez iki taraf arasında bir uluslararası aktörün arabulucu rolü oynadığı görülmektedir. Bunu ilk önce Fransa denemiş fakat aktörler üzerinde yeterince nüfuz sahibi olmadığı için inisiyatif sonuçsuz kalmıştır. Daha sonrasında ABD arabulucu rolünü üstlenmiş ve taraflar arasındaki pürüzleri gidermek için toplantılara öncülük etmiştir. Bu anlamıyla kimi analistler bu anlaşmayı 1996’daki KDP-KYB Washington anlaşmasına benzetmektedirler. Diğer anlaşmalarda bulunmayan yeni arabulucular ise SDG/YPG komutanı Ferhad Abdi Şahin (Mazlum Kobane) ve IKBY Başkanı Neçirvan Barzani’dir. Ferhad Abdi hem ABD hem de Rus üst düzey yetkilileriyle birebir görüşmesinden sonra daha çok tanınmaya başlanan bir figür haline geldi. Önceleri sadece askeri konulardan sorumlu görülmesine rağmen gittikçe daha fazla siyasi pozisyon almış ve anlaşma sürecinde diplomatik misyon üstlenmiştir. Ayrıca bu anlaşma için inisiyatif almış ve ABD ile ilişkileri sağlamıştır. Neçirvan Barzani de kendisiyle telefon görüşmeleri gerçekleştirmiş ve inisiyatifin anlaşma ile sonuçlanması için çaba sarf etmiştir. Ayrıca bu anlaşma süreci öncekilerden daha uzun sürmüş ve şimdiye kadarki konular ayrıntılı şekilde tartışılmıştır. ENKS tarafından anlaşmaya bakıldığında ise tablo şu şekilde cereyan etmektedir. ENKS her ne kadar Suriye muhalefeti içinde yer alsa da uzun zamandan beri Suriye’deki “Kürt Sorunu”nun bu gruplar tarafından yeterince ele alınmadığı ve bu konuda somut bir proje ortaya koyulmadığı yönünde sitemlerini dile getirmekteydi. Yine anayasa yazım sürecinde yeterli sayıda Kürt temsilcinin bulundurulmadığı yönünde de eleştirilerini yöneltmekteydi. Ayrıca Suriye muhalefetinin kontrolündeki yerlerde yaşanan yağma, mala el koyma gibi konularda da şikayetlerin yeterince soruşturulmadığından yakınmaktaydı. Bu durum halk arasında tabanını kaybetmesine ve halkın PYD yönetimine yönelmesine yol açmaktaydı. Bununla birlikte çoğu öncüsünün Suriye dışında yaşaması ve içeride siyasal faaliyet yürütememesi tabanlarıyla iletişimlerini kaybetmelerine sebep olmaktaydı. Yine askeri kanadı olan Roj Peşmergeleri de bir siyasi anlaşma ile dönmeyi talep etmekteydi. Bu anlamıyla ENKS’nin Duhok Anlaşmasına benzer şekilde yönetimde hak sahibi olarak güçlenmeyi ve sözü edilen olumsuz durumları lehine çevirmeyi amaçladığı söylenebilir. Özetle birçok zorlu faktöre bağlı olarak ancak hayat bulabilecek bir ön anlaşma duyurulmuştur. Fakat bu anlaşmanın tarihi Washington anlaşmasına benzer olduğu yönündeki analizler için henüz erken görünmektedir. Çünkü taraflar arasında çözülmeyi bekleyen birçok sorun bulunmakta ve bunlar henüz müzakere edilmemiştir. [1] PYD’nin bu anlaşma sürecinde oluşturduğu ve kendisine yakın partileri bir araya getirdiği yeni yapılanma. [2] Independent Türkçe, “ENKS ile PYNK’den ortak açıklama: Kısa zamanda yeni bir genel anlaşma imzalanacaktır”, https://www.indyturk.com/node/197561/d%C3%BCnya/enks-ile-pynk%E2%80%99den-ortak-a%C3%A7%C4%B1klama-k%C4%B1sa-zamanda-yeni-bir-genel-anla%C5%9Fma 17 Haziran 2020. [3] Anadolu Ajansı, “PYD/PKK’nın ‘muhalifleri sindirme’ faaliyetleri”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pyd-pkknin-muhalifleri-sindirme-faaliyetleri/772880 16 Mart 2017. [4] Zana Baykal, “Ortadoğu’da Kürtler” içinde Ortadoğu Yıllığı 2014, s. 428-429. [5] Zana Baykal, “Kobani Saldırılarının Öğrettikleri”, Ortadoğu Analiz Dergisi, cilt: 6 sayı: 65 sayfa 46-47, 2014
BAE-Esed Yakınlaşması Vites Arttırıyor
Yıkılmakta olan ekonomisi ve kaybolan uluslararası itibarı nedeniyle uluslararası arenada Rusya ve İran dışında partneri kalmayan Şam’ın kapısında beliren Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Suriye sorununda yeni bir aktör olma ihtimali güçleniyor. BAE, Esed için Moskova/Tahran’ı orta vadede dengelemek adına bir opsiyon olarak sivrildi. Covid-19 salgının Suriye’de de yayılmaya başladığı günlerde Abu Dhabi Veliaht Prensi Muhammed biz Zayed’in (MBZ) Beşar Esed’i telefonla arayarak salgın karşısında ülkesinin Suriye’ye ve halkına her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu ve Suriye’nin yalnız kalmayacağını iletti.[1] BAE, Şam’daki Ebu Rummane bölgesinde bulunan büyükelçiliğini Aralık 2018’de yedi yıl sonra yeniden faaliyete geçirdi. Buna sebep olarak iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden rayına sokulması gösterilirlen BAE’li yetkililer Suriye’nin egemenliği ve bağımsızlığına vurgu yaptılar. Gerek zamanlaması gerekse de vurgusu açısından bakıldığında BAE’nin bu hamlesinin Türkiye’nin Suriye içerisindeki etkinliğinin ve hakimiyet alanının genişlemesiyle de alakası olduğu söylenebilir. Halihazırda Türkiye’nin Katar’daki varlığından rahatsızlığı bilinen, Libya da Türkiye ile tam tersi cephelerde konuşlanan ve hatta Türk Dışişleri tarafından Somali’de Şebab’a Yemen’de ise bölücü unsurları desteklediği gerekçesiyle itham edilen BAE’nin[2] Suriye’deki pozisyonuna bölgesel rekabet zaviyesinden bakmakta fayda vardır. İdlib’de sene başında Türkiye-Rusya-Esed üçgeninde yaşanan yoğun çatışmaların ardından Moskova ile Ankara arasındaki ateşkes sürecine BAE’nin Esed üzerinden etki etmeye iddiası uluslararası medyaya taşındı. Buna göre MBZ’nin Esed’e İdlib’de ateşkese yanaşmayıp saldırılara devam etmesi kaydıyla 3 milyar dolara varan bir maddi destekte bulunmayı taahhüt ettiği ve bunun 250 milyon dolarlık kısmını önden ödediği lakin bu duruma oldukça sinirlenen Rusya lideri Putin’in  dümeni ele geçirip ateşkesi sağladığı iddia edilmiştir.[3] İdlib konusunda başat aktör Rusya’ya rağmen iş bitirmeye çalışmış olsa da rejimin geleceği hususunda BAE’nin yardımları savaşın maliyetini paylaşmak isteyen Moskova için tercih edilebilir bir alternatif konumunda. Orient XXI tarafından yayınlanan araştırmaya göre, BAE de bu ihtiyacın farkında olarak Esed rejimi ile farklı alanlarda işbirliğine başladı.[4] Bu araştırmaya göre Ocak ayından itibaren eğitim süreleri 2 ila 12 ay arasında değişmek suretiyle Suriye rejimine bağlı çok sayıda istihbarat subayı BAE’li yetkililerce eğitime alınacaklar. Bunların içerisinde teknik ve lojistik eğitimler alan unsurlar olacak. Buna ek olarak Suriye Hava Kuvvetlerine bağlı 5 pilot BAE’de Khalifa bin Zayed askeri akademisinde eğitim alacak. Rapora göre kursiyerleri belirleyen rejim yetkilileri arasında başta Esed ailesine yakınlığı ile bilinen ve bir dönem “Baas Komandoları Birliği” adı altındaki paramiliter unsurların başında Cihad Bereket de bulunmaktadır. Askeri ve istihbari alandaki işbirliğine ek olarak pek çok alanda maddi destek ve yatırımlarında da vites arttıran BAE, geçtiğimiz günlerde ABD tarafından yeniden yaptırımlara hedef olan Esed rejimine yakın iş adamı Muhammed Hamsho’nun başını çektiği Suriyeli iş adamlarından oluşan delegasyona 2019’da ev sahipliği yaparak niyetini açıkça ortaya koymuştur.[5] Suriye lirasının günden güne eridiği, ekonomik sebepler dolayısıyla sokakların yeniden hareketlenme sinyalleri verdiği Suriye’de BAE’nin vereceği ekonomik destek ateşi düşürmek için hayati önem taşımaktadır. Lakin bu yardımın karşılıksız olmayacağı ve BAE’nin Türkiye karşıtı dış politika ajandası düşünüldüğünde bu etkinin kısıtlı kalmasının hem Türkiye hem de Rusya açısından daha tercih edilebilir olduğunu söylemek mümkündür. Ömer Behran Özdemir [1] https://www.middleeasteye.net/news/coronavirus-syria-uae-bashar-al-assad-support-covid-19 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [2] http://www.mfa.gov.tr/sc_-30_-bae-db-ve-uluslararasi-iliskiler-bakanliginin-ulkemizi-hedef-alan-aciklamasi-hk-sc.tr.mfa , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [3] https://www.trtworld.com/magazine/uae-bribed-assad-to-attack-idlib-despite-humanitarian-crisis-35258 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [4] https://orientxxi.info/magazine/comment-abou-dhabi-donne-un-coup-de-main-a-damas,3970 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [5] https://nationalpost.com/pmn/news-pmn/syrian-businessman-on-us-sanctions-list-hosted-by-uae , Erişim Tarihi: 22 Haziran 2020.
Esed’e İşkence Sebebiyle Yeni Yaptırımlar: Sezar Yasası
20 Aralık 2019’da ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanan ve 180 gün sonunda devreye girecek olan Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası bugün yani 17 Haziran itibariyle yürürlüğe girdi.[1] Sezar kod aldı savaşın ilk yarısında Suriye rejimi emrine görev yapan bir askeri polisin sızdırdığı işkencehaneler ve toplu ceset fotoları sonrası Suriye rejiminin savaş ve insanlık suçları dosyası uluslararası toplumun gündemine otururken Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası kapsamındaki yaptırımlar bu sürecin en etkili sonuçlarından biri olmaya namzet. Amerikan makamlarından yapılan resmi açıklamaya göre Esed rejimi ve ortaklarının Suriye halkına karşı işlediği suçlara karşı bedel ödetmeyi amaçlayan bu yasa çerçevesinde ilk etapta 39 kişi ve kurum yaptırımların hedefi oldu. Buna göre dünyanın neresinde olursa olsun Esed rejimi uzantılarıyla yapılacak her türlü ticaret ve işbirliğinin sonucu seyahat kısıtlamaları ve mali yaptırımlara hedef olmak olacaktır. Halihazırda sıkıntılı günler geçiren ve her geçen gün hızlı bir şekilde çöküş yolunda ilerleyen rejim ekonomisi için bu yaptırımlar yabancı sermaye bulabilme hususunda yaşanan sıkıntıları en üst seviyeye çıkarabilir. Esed rejiminin savaşa ve katliamlara devam etmesini engellemek amaçlı siyasi ve ekonomik baskıyı hedefleyen söz konusu yaptırımların hedefleri içerisinde Amerikan Dışişleri Bakanı Pompeo’nun açıklamasına göre Suriye rejimi lideri Beşar Esed’in yanısıra ailesinden eşi Esma Esed, kardeşleri Büşra Esed ile Mahir Esed ve Mahir Esed’in eşi Manal Esed bulunmaktadır. Açıklamada Esma Esed’in eşi ve kendi ailesinin desteğiyle Suriye savaşından büyük kazanç elde ettiği ve bu yüzden ilk kez böyle bir yaptırıma hedef olduğu vurgulandı. Suriye’nin son 2 ayına damgasını vuran Esed-Mahluf gerginliği sürecinde Beşar Esed’in Rami Mahluf’u hedef almasındaki azmettirici rolü bilinen Esma Esed’in ve ailesi Ahrasların yaptırımlara hedef olması rejime farklı yollardan fon sağlama ihtimallerinin de önüne geçecektir. Esed ailesini yoğun olarak hedefleyen yaptırımlarda ayrıca rejimin askeri ve mali uzantıları da kendilerine yer buldu. Mahir Esed ile yakın ilişkisiyle bilinen ve Esed rejimi zengini olarak bilinen iş adamı Muhammad Hamsho ve aynı aileden Ahmad Sabir Hamsho, Amr Hamsho, Ali Hamsho ve Sumaia Hamsho’nun adları yaptırım listesine dair basın açıklamasında yer buldu. Mahir Esed ve Beşar Esed başta olmak üzere rejim ile ilişkileri sayesinde bir servet sahibi olan Hamsho söz konusu bağlantıları yüzünden 2011’de ABD Hazine Bakanlığı tarafından yaptırım listesine alınırken[2] bu sefer aynı aileden başka figürler de listeye girdi. Rejimin siyasi ve mali figürlerinin dışında askeri unsurlar da yayınlanan isimler arasında. Mahir Esed, kontrolündeli 4.Zırhlı Tümen ve komutanları Ghassan Bilal ve Samer el-Dana yaptırımların hedefi oldu. Başta Şam’da gerçekleşen kimyasal saldırı olmak üzere pek çok savaş suçunda olağan şüpheli konumunda olan Mahir Esed ve 4.Zırhlı Tümeni’nin savaş suçlarına karşı baskı amaçlayan böyle bir yaptırımda hedef olması beklenen bir sonuç. Lakin bunlara ek olarak Suriye rejiminin müttefiki İran tarafından ülkeye gönderilen ve rejim yanında çatışmalara katılan Fatımiyyun Tugayı’nın da yaptırım listesinde olduğu görülmektedir. Bu da ABD’nin Esed rejiminin savaş suçlarından sadece rejim unsurlarını değil aynı vakitte müttefiklerini de sorumlu tuttuğunu tekrar göstermektedir. Yaptırımlarının detaylarının açıklanmasından saatler evvel Suriye Merkez Bankası’nın karaborsa kaynaklı döviz baskılamasına karşı Suriye Lirasının ABD Doları karşısındaki konumunu 704 Suriye Lirası= 1 ABD Doları seviyesinden 1256 Suriye lirası= 1 ABD Doları seviyesine çekmesi de yaptırımların sadece beklentisinin bile rejimin ekonomik aygıtlarını oldukça zorladığının delilidir. Yeni isim ve kurumlarla çapı genişleyecek olan yaptırımlara karşı Suriye rejiminin en yakın destekçileri Rusya ve İran’ın nihai bir askeri çözüm için mi yoksa siyasi bir çözüm için mi efor sarfedecekleri yakın dönemin en önemli sorusu olacaktır. İdlib’de olası bir Rus destekli rejim saldırısı bu kez kesin sonuca varmak amaçlı olup çok daha kanlı cereyan edebilir. Zira aksi halde yani rejim ve Rusya’nın İdlib şehrini ele geçiremediği senaryoda bir çığ gibi gelmekte olan ekonomik yıkımın altında kalmayıp hayatta kalmak öncelikli hedef olacaktır. Rejimin maddi olarak düşeceği aciz durum ise Rusya’nın her halükarda yeni bir partner aramasına yol açabilir. Suriye rejimini artık tek başına sırtlamak istemeyen Moskova için BAE başta olmak üzere Körfez sermayesi yeni bir partner olarak sivrilebilir. Ömer Behram Özdemir