Analiz
Astana Sürecinin İdlib Sınavı Kutluhan Görücü  
2016 sonunda Türkiye, Rusya ve İran’ın girişimleri sonucunda Astana’da Suriye genelinde bir çatışmasızlık ortamı oluşturulması kararlaştırılmış ve Astana’ya taraf olan muhalifler de bu karara uyacağını açıklamıştı. Astana’nın tarafı olmayan radikal yapılanmalar ise hem anlaşmanın hem de ateşkesin dışında tutulmuştu. Temelde siyasal bir çözümü hedefleyen süreç ne yazık ki istismar edilerek muhaliflerin topraksızlaştırılması için araçsallaştırılmak istendi. Rusya ve İran destekli Esed rejimi, İdlib dışındaki tüm bölgelere (Doğu Guta, Dera, Kuneytra, Yermük, Humus kırsalı ve Kalamun) yönelik askeri harekat girişimlerinde bulunmuş ve muhalif askeri grupları bu bölgelerde etkisizleştirmeyi başarmıştı. Yalnızca İdlib, Türkiye’nin Astana süreciyle birlikte on iki gözlem noktası oluşturması sonucu çatışmasızlığın –daha doğru bir ifadeyle kapsamlı askeri harekatların– dışında tutulabilmişti. Ancak Rusya, İran ve Esed rejimi Türkiye’ye rağmen Heyet-i Tahriru’ş-Şam (HTŞ) ve diğer iltisaklı grupların varlığı üzerinden bir meşruiyet zemini oluşturacak şekilde zaman zaman bölgeyi hedef almaya devam etti. Nihayetinde ise rejim İdlib’e kapsamlı bir askeri harekat düzenlemek için hazırlıklara başlamış, Eylül 2018’de varılan Soçi mutabakatına değin saldırılarına devam etmişti. Rusya ve Türkiye’nin Eylül 2018’de vardığı Soçi mutabakatına göre belirli bir takvim içerisinde HTŞ ve iltisaklı grupların rejim ile birlikte sınır hattından ağır silahlarını geri çekmesi öngörülmüştür. Varılan anlaşmaya rağmen saldırılarını sürdüren Esed rejimi çatışmayı kontrollü bir şekilde sürdürmüş ve anlaşma taraflarını çatışmanın içinde tutmuştur. Soçi sürecinin tamamen dışında yer alan HTŞ de sınır hattından çekilmeyerek Rusya ve rejimin saldırılarına davetiye çıkartmıştır. Eylül 2018’den Nisan 2019’a kadar kontrollü çatışmalar sürecinin yaşandığı İdlib’de Esed rejimi Rusya’nın da hava desteğini alarak İdlib güneyi ile Hama kuzeyine yönelik askeri hamleler gerçekleştirmiş ve bu minvalde ilerlemeler sağlamıştır. Devam eden saldırılar Astana sürecini ve Soçi’de varılan mutabakatı da sorgulatır hale gelmiştir. Nitekim Esed rejimi süreç boyunca Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) ait gözlem noktalarını hedef almaya başlamış, özellikle 10 nolu gözlem noktası direkt hedef olmuştur. Saldırılarda bir Türk askeri şehit olurken üç asker de yaralanmıştır. Türkiye ise mütekabiliyet esasına uygun olarak rejimi ateş destek unsurlarıyla hedef almıştır. Esed rejiminin bölgedeki ilerlemeleri sonucunda 10 nolu gözlem noktası ile Esed rejiminin kontrol alanı arasında bir köy kalmıştır. Ayrıca rejim Cisru’ş-Şuğur bölgesini almaya yönelik stratejik Kobani bölgesine birçok kez saldırı düzenlemiş ancak burada ağır kayıplar vererek geri çekilmiştir. Türkiye ve Rusya İdlib konusunda tekrar bir ateşkes zemini oluşturmayı başarmış olsalar da bu süreç uzun sürmemiştir. Devam eden saldırıların en büyük sonuçlarından biri de İdlib güneyi ve Hama kuzeyinden en az 300 bin sivilin göç etmek zorunda kalmasıdır. Nitekim 26 Nisan-19 Ağustos 2019 arasında 843 sivil Rusya ve rejimin saldırılarında hayatını kaybetmiştir. Güvenli Bölge Sonrası Güvenli bölge müzakereleri neticesinde Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna ilişkin ABD ile bir anlaşmaya varması Suriye’de yeni bir konjonktür oluştururken Rusya’nın yoğun hava desteği ile Hama kuzeyini yeniden hedef almaya başladığı görülmektedir. Rusya’nın dizayn edip eğittiği rejime ait kolordular ve Kaplan güçlerinin öncülüğünde doğu-batı aksından Han Şeyhun ilçesini hedef alan güçler Latamina ve Kafr Zita gibi kasabaların yanı sıra Türkiye’nin Morek’te bulunan 9 nolu gözlem noktasını kuşatma altına alarak Türk askerinin bu bölgeden çekilmesini sağlamaya çalıştıkları görülmektedir. Doğudan Sukayk, batıdan da Habit köyünü ele geçiren Esed rejimi Han Şeyhun ilçesini de kontrolü altına almış durumda. Han Şeyhun’un ele geçirilmesi ve söz konusu iki cephenin birleştirilmesiyle Morek’te bulunan TSK’ya ait gözlem noktası da kuşatma altında kalmış durumda. Bu durum ise Astana sürecine ve Soçi’de varılan mutabakata aykırıdır. Türkiye bölgeye yeni askeri konvoy sevkiyatlarını gerçekleştirmeye çalışırken en yüksek perde açıklamalar yaparak geri adım atılmayacağı mesajını da vermektedir. Türkiye İdlib’e yönelik kapsamlı bir askeri harekatın hem siyasi çözüm sürecini bitireceğini hem de bölgede yaşayan milyonlarca sivil bağlamında büyük bir insani krize neden olacağını değerlendirmektedir. Uluslararası toplumu da bu yönde uyarmaktadır. Bu doğrultuda yakın bir dönemde Türkiye’nin İdlib sahası ve Suriye siyaseti için kritik kararlar alması gerekebilir. Türkiye Neler Yapabilir? Nisan’dan beri devam eden eskalasyon sürecinde Türkiye’nin, Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC) ve Milli Ordu’nun bölgede faaliyet göstermesine verdiği destek ile Rusya ve rejimin ilerleyişini durduramadığı ancak yavaşlatabildiği görülmüştür. Bu noktada Türkiye’nin önünde beş farklı opsiyon bulunmaktadır: Birincisi Milli Ordu’dan ciddi bir savaşçı desteğiyle UKC’nin etkili silahlarla donatılması sahadaki parametreleri muhalifler lehine değiştirebilir. Bu durum İdlib’in iç dengelerini de, HTŞ ve iltisaklı grupların zayıflamasını da beraberinde getirecektir. Ayrıca Soçi anlaşması bağlamında Rusya’nın HTŞ’nin zayıflatılması ve cephe hatlarının silahsızlandırılması taleplerini de karşılayabilir. Rusya ile yürütülecek müzakereler bağlamında Türkiye’nin 9 nolu gözlem noktasından çekilmeden sahada atılacak bu tarz adımlarla sonuç alması mümkün olabilir. Nihayetinde İdlib’de bir çatışmasızlık ortamının devam ettirilmesi siyasal çözüm sürecinin olmazsa olmaz şartı olarak önümüzde durmaktadır. Türkiye’nin Rusya ile müzakereleri sürdürerek zaman kazanması ve de-eskalasyonu temin etmesi ideal seçenek olarak görünmektedir. Ancak Rusya ve rejimin iyi niyet göstermemesi durumunda çatışma ve maliyet artırma stratejileri de hayata geçirilebilir. İkinci ve daha etkili bir seçenek olarak bir yandan muhaliflerin askeri olarak yoğun şekilde desteklendiği diğer yandan da Türkiye’nin direkt olarak Tel Rıfat’tan bir cephe açması söz konusu olabilir. Böylelikle Türkiye; Rusya, rejim ve YPG/PKK’yı İdlib bölgesindeki askeri harekata karşılık bu bölgeden çıkarabilir. Bu seçenek Türkiye’nin Suriye’de PKK ile kolektif güvenlik mücadelesine büyük katkı sağlayacağı gibi Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları bölgelerindeki YPG/PKK ve rejim saldırılarına da öncü önlem oluşturacaktır. Ek olarak bölgede Rus askeri polis varlığı ile Esed rejimi varlığının bulunması direkt olarak İdlib saldırılarına karşı bir mesaj taşıyacaktır. Nitekim Türkiye’nin İdlib’deki gözlem noktalarının ciddi tehlike altında olduğu bir süreçte Rus askeri polisinin de aynı tehlikeyi yaşaması mütekabiliyet esasına uygun olacaktır. Üçüncü ve şu an için zayıf bir seçenek olarak Türkiye’nin İdlib’de Rusya ile yeniden bir ateşkes sağlayarak bölgedeki radikal örgütlenmelere karşı Milli Ordu ve UKC desteği ile askeri operasyon gerçekleştirmesidir. Bu seçenek İdlib’in iç dengeleri göz önüne alındığında bölgede Rusya ve rejimin gerçekleştirdiği gibi büyük bir savaşın yaşanmasına ve Türkiye’nin yoğun bir göç dalgasıyla karşılaşmasına sebebiyet verebilir. Ayrıca Rusya ve Esed rejiminin Soçi başta olmak üzere Astana sürecine uygun hareket etmemesi, ılımlı sayılan muhalif gruplarda da bu operasyona karşı çekince oluşturacaktır. Nitekim hedef alınan Hama kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu bünyesinde faaliyet gösteren Ceyşu’l-İzze ile UKC gruplarının etkin olması bu çekinceleri güçlendirmektedir. Ek olarak Doğu Guta, Dera, Kuneytra, Kalamun, Humus ve Yermük bölgelerinde ılımlı sayılan grupların hakimiyetine rağmen Rusya, İran ve Esed rejiminin gerçekleştirdiği askeri operasyonlar halihazırda Suriye muhalefeti ve Türkiye’nin zihninde yer almaktadır. Dördüncü ve çatışmayı yükseltecek bir seçenek olarak Türkiye’nin İdlib’e askeri tahkimatını arttırarak direkt olarak Esed rejimini hedef almasıdır. Nitekim Türkiye, Astana ve Soçi’de garantördür. Söz konusu seçenek eskalasyonu tırmandıracağı gibi Türkiye’nin direkt olarak savaşın tarafı olmasını da beraberinde getirecektir. Esasen Rusya ve İran’ın Esed rejiminin yanındaki konumlarına bakıldığında söz konusu durum savaşın gidişatına etki edecek ve bir nevi de güç dengesi sağlayacaktır. Esed rejiminin defalarca Türk askeri gözlem noktalarını da hedef aldığı ve bu durumu bir strateji haline getirdiği bir süreçte Türkiye’nin mütekabiliyet çerçevesini müttefiklerine yönelik gerçekleştirilen saldırılarla genişletmesi söz konusu olabilir. Bu tercih askeri dengenin yakalanarak yeniden diplomasi seçeneğine dönülmesine yol açabilir. Beşinci seçenek de Türkiye’nin gözlem noktalarını boşaltarak sınır hattında bir tampon bölge oluşturacak şekilde konuşlanması ve olası kapsamlı askeri harekat sonrasında oluşacak mülteci dalgasını burada karşılamaya çalışması olabilir. Ancak bu Astana ve dolayısıyla siyasal çözüm sürecinin tamamen bitmesi ve muhaliflerin topraksızlaştırılması anlamına gelecektir. Sonuç olarak Türkiye’nin Suriye sahasında Fırat’ın doğusunda ABD ile yürüttüğü güvenli bölge ile Menbiç yol haritası süreci, Rusya ve İran ile yürüttüğü İdlib Çatışmasızlık Bölgesi mutabakatı ve Rusya’nın da taraf olduğu Tel Rıfat’tan Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları bölgelerini hedef alan YPG/PKK terörü gibi sorunları bulunmaktadır. Tüm bunlara rağmen sıcak çatışma ve terör sorunlarının yaşandığı iki öncelikli bölge bulunmaktadır: İdlib ve Tel Rıfat. Bu nedenle Türkiye yukarıda bahsi geçen seçenekleri Suriye siyasetinin geleceği, PKK ile mücadele ve mülteciler için güvenli bölgeler oluşturma ve koruma bağlamında ele almalıdır. Sorunlara kolektif yaklaşımlar getirmeli, askeri ve diplomatik seçenekleri birlikte değerlendirmelidir. Astana süreci Suriye’de siyasal bir çözüm için son şans durumundadır. İdlib’e yönelik Rusya destekli rejim saldırıları bu son şansı neredeyse yok olmanın eşiğine getirmiştir. Türkiye, Rusya ile yürüttüğü müzakerelerde Astana sürecinin önemini ve Ankara’nın buradaki rolünü yeniden altını çizecek şekilde hatırlatmalıdır. Muhalifleri topraksızlaştırabilmek adına yapılacak askeri eylemler Suriye’nin geleceğini töhmet altına almakta, yeni anayasa yapım sürecinden geçici hükümet oluşumu ve seçimlerle oluşturulacak dünyanın tanıyacağı, ülkenin inşa sürecine katılacağı, güvenlik ve istikrarın temin edileceği bir Suriye’nin oluşumuna engel olacaktır. Buradan oluşacak maliyetin Rusya tarafından üstlenilmek durumunda kalacağının da Rus siyasi karar alıcılara hatırlatılması gerekmektedir. Türkiye’nin denklem dışına itildiği bir Suriye’de rejimin mevcut kompozisyonuyla ülkede istikrar sağlaması hiçbir şekilde mümkün görünmemektedir. Kaynak: https://kriterdergi.com/yazar/kutluhan-gorucu/astana-surecinin-idlib-sinavi
İdlib’e Farklı Bakmak: Sünni Nüfus Eritiliyor Kutluhan Görücü  
2018 Eylül ayında imzalanan Soçi mutabakatına rağmen rejimin İdlib’e yönelik rejim saldırıları aralıklarla sürmüş, ardından Rusların hava saldırılarına başlaması ile birlikte İdlib yeniden çatışmaların odağında olmuştur. Rejim Nisan ayında başlattığı saldırıların ardından Hama kuzeyinde ilerleme sağlamış, Morek’teki TSK’nın üssünün kuşatma kalması ve Han Şeyhun beldesinin muhaliflerce kaybedilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu süreçten itibaren devam eden aralıklarla saldırılar ve Rus hava saldırıları neticesinde yüzbinlerce sivil yerlerinden edilmiştir. İdlib havzasında tüm saldırılarla yerlerinden edilen sivil sayısının 1.6 milyona yaklaştığı değerlendirilmektedir. Son dönemde gerçekleşen saldırılar sonucunda ise TSK’ya ait Surman’daki gözlem üssü rejim güçleri tarafından çevrelenmiş durumdadır. Bu saldırılar neticesinde ise yaklaşık 400 bin sivilin Türkiye sınırına geldiği ifade edilmektedir. Rejim İdlib’in güneydoğusuna ve Halep batısına gerçekleştirdiği son ilerlemeler ve saldırılarla M5 yolunu kontrol etmeyi, buna bağlı olarak da Maarat el Numan kentini ele geçirmeyi hedeflemektedir. Rusya ve rejimin İdlib’te kısa vadeli planlarının M4 ve M5 yollarını kontrol ederek, İdlib şehir merkezini de karadan bombalama gerçekleştirebileceği noktaya getirmeyi hedeflediği düşünülmektedir. Yönetilebilir bir Suriye Aynı zamanda sivil yerleşim alanlarını imha ederek, yerleşik son devrimci & sünni nüfusu da tasfiye etmek istemektedir, Nitekim tüm Suriye sahasında devrime bağlılık gösteren sünni nüfus ve silahlı unsurlar halihazırda İdlib’te toplanmış durumdadır. Bu bağlamda İdlib, Halep batısı ve çevre yerleşim yerlerinin yoğun bombardımanlar neticesinde yaşanmaz hale getirilerek, söz konusu nüfusun da ülke dışına zorla göç ettirilmek istendiği böylece rejim açısından yönetilebilir nüfusun ülkede kalmasının amaçlandığı görülmektedir. Bu yıkıcı tutumu, yakın tarihimizde Çeçenistan’ın başkenti Caharkale’ye (Grozni) yönelik yoğun Rus bombardımanında tecrübe etmiştik. Neredeyse tamamen yıkılan şehirde yüzbinlerce insan hayatını kaybetmiş veya göç etmek durumunda kalmıştı. Rusya’nın aynı tutumu, İdlib’te de gösterdiğini bu kapsamda sünni nüfusun gücünün kırılmasına İran’ın da destek olduğunu belirtmekte yarar vardır. Nitekim, ülkeden yoğunlukla göç eden kesimin sünni nüfus olduğu da hatırda tutulmalıdır. Geri dönüşlerin engellenmesi noktasında da rejimin azami gayret gösterdiği bilinmektedir, Dera ve çevresinin rejim tarafından ele geçirilmesine rağmen Ürdün’deki mültecilerin geri dönüş yapmadığı bilinmektedir. İdlib’e uluslararası kamuoyunun bakışını göz önünde bulundururken, saha aktörlerinin ne hedeflediğini ve nasıl bir Suriye tasarladıklarını da görmek gerekmektedir. Bu noktada, Irak savaşının ardından yönetimden uzaklaştırılan, bununla kalmayıp ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeye başlayan sünni nüfusun DEAŞ’ı destekleyen bir noktaya nasıl evrildiğini ve bu bağlamda Suriye’nin karşı karşıya kalabileceği potansiyel şiddet sarmalını görmek gerekmektedir. 2018 yılında Dera ve çevresinin rejim tarafından ele geçirilmesine rağmen bölgede rejime karşı gösteriler aralıklarla sürmeye devam ederken, çeşitli gerilla yapılanmasına sahip muhalif örgütlenmeler ortaya çıktığını ve rejim unsurlarına karşı aralıklarla saldırılar düzenlediğini akılda tutmak gerekir. Uluslararası Bakış İdlib çıkmazına ilişkin Rusya, İran, rejim ve müttefikleri dışında başta Batı dünyası olmak üzere ABD, Türkiye ve AB ülkeleri; Rusya, İran ve rejimin saldırılarına karşı durmaktadır. Bu noktada Türkiye, pozisyonu, fiili varlığı ve fiziki manada ilk etkilenecek ülke olması hasebiyle diğerlerinden ayrışmaktadır. Nitekim, aktif olarak ateşkes politikası yürüten ve sahada varlığı bulunan tek ülke Türkiye’dir. Bu manada da diğer ülkelerden ayrıştığı gibi, sorumluluğu da üstlenmek durumunda kalmıştır. Ancak Türkiye’nin Batı dünyasına ifade ettiği nokta, İdlib’te yaşanabilecek bir göç dalgasının yalnızca Türkiye’yi değil, Avrupa ülkelerini de etkileyeceğidir. Bu anlamda başta Almanya, Fransa, İtalya ve ABD olmak üzere Batı dünyasının Türkiye’nin izlediği ateşkes, normalleşme ve siyasi sürece geçiş siyasetini güçlü bir şekilde desteklemesi gerekmektedir ancak bugüne değin bu yönde fiili etki uyandırabilecek bir adım atılmış değildir. ABD elçilik hesabı üzerinden İdlib’e yönelik saldırıları kınasa da fiili bir adımda bulunmamıştır. Almanya Şansölyesi Merkel, Türkiye ziyaretinde İdlib’e yönelik Türkiye’nin gerçekleştirdiği yardım faaliyetlerine destek vereceğini ifade etmesinin dışında kalıcı bir çözüm söylemi oluşturduğunu belirtmek güçtür. Bunun yanında Fransa, Türkiye’nin İdlib pozisyonuna paralel bir duruş sağlasa da YPG/PKK girdiği siyasi ve askeri angajmanın ardından Suriye’de Esed karşıtı bir pozisyondan ziyade YPG destekçisi bir noktaya evrilmiştir. Batı dünyasının parçalı siyasetini, Türkiye’nin bölgedeki yalnızlığını fırsata çeviren Rusya, İran ve rejim bloku İdlib’te ilerlemelerini sürdürmektedir. Bu noktada, Arap dünyasının da İdlib’te yaşanan sivil ölümlere, zorunlu göçe ve insan hakları ihlallerine karşı suskunluğu da ayrıca not edilmelidir. Türkiye’ye müzahir bir siyaset izleyen Katar’ı Arap dünyasından ayırmak mümkündür. Rusya Ne Hedefliyor? Rusya, Eylül 2018’de imzalanan Soçi mutabakatına bir süre riayet etse de ilerleyen süreçte anlaşmaya paralel hareket ettiği ifade edilemez. Nitekim 2019 yılından itibaren gerçekleştirilen saldırılara da bifiil katılım sağlamıştır. Yalnızca hava saldırılarıyla değil, karadan da Wagner grubu vasıtasıyla çatışmalarda yer almıştır. Aynı zamanda saldırıları koordine eden kurmay aklı Rus Ordusu sağlamaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere Suriye’de devrimci & sünni nüfusun göç ettirilmesi, silahlı muhalefetin elimine edilmesi, muhalefetin topraksızlaştırılması ve bu bağlamda anayasa ve siyasi süreçte muhalif etkinin minimize edilmesi Rusya’nın temel yaklaşımıdır. Aynı zamanda Rusya’nın İdlib tavrı, hem Türkiye’yi hem de potansiyel göç ile birlikte Avrupa ülkelerini tehdit etmek üzere sahayı canlı tutmak üzerinedir. Bununla birlikte adım adım sahada ilerleme kat ederek de orta ve uzun vadeli hedeflerini gerçekleştirme arzusundadır. Türkiye Ne Yapmalı? 2011 yılından itibaren Türk dış politikasının temelini oluşturan Suriye sorunu, gelinen noktada Türkiye’nin yalnızca dış siyasetini değil, iç siyasetini belirler pozisyona erişmiştir. 4 milyon mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’nin yeni bir göç dalgasını kaldırabilecek bir noktada bulunmadığı bilinmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin İdlib’ten gelebilecek bir potansiyel bir göçü önlemek adına askeri tedbirleri ciddiyetle tartışması gerekmektedir. Nitekim ne Rusya ne İran ne de rejim, diplomatik anlaşmalara riayet etmemekte, aksine askeri çözümü öncelemektedir. Bu manada Türkiye’nin de elinin güçlü olduğu ve gerektiğinde savaşı başka noktalara taşıyabileceği muhataplarına hatırlatılmalı ve hatta fiili örneklendirmelerde bulunulmalıdır. Türkiye’nin kendi ordusu, TSK’nın yanında yaklaşık sayıları 100 bine erişen Suriye Milli Ordusu’nu harekete geçirebilme etkisinin olduğu, bu kapsamda Halep’in, Tel Rıfat’ın, Lazkiye’nin ve tabii olarak İdlib’in yeni cephelere sahne olabileceği başta Rusya olmak üzere tüm karşı bloka izah edilmelidir. Öncelikle Türk hariciyesinde ve askeriyesinde İdlib konusunda diplomatik önlemlerin yetersiz kaldığı kabul edilmeli ve defalarca denenen ancak sonuç alınamayan ateşkes girişimlerinden vazgeçilmelidir. Tedbir, Rusya’ya bu savaşın maliyetlerinin hesapladıklarının çok ötesinde olduğunu ve hatta başta anayasa süreci başta olmak üzere siyasi süreci de tehlikeye attığını gösterecek şekilde askeri olmalıdır. Astana sürecinin de bu şiddet politikası sürdüğü müddetçe işlevsiz hale geleceği de hatırlatılmalıdır. Bu kapsamda atılacak askeri adımlara, başta ABD olmak üzere Batı dünyasının diplomatik, istihbari ve hatta askeri desteği alınmalıdır. Konunun ciddiyetinin anlaşılması bakımından da İdlib’ten doğabilecek yeni bir göç dalgasında AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması’nın işlevsiz hale geleceği açıkça ifade edilmelidir. Nihai manada çözümü askeri tedbirlerde gören Rusya’ya karşı, Türkiye’de çözümü askeri tedbirler de aramalı ve İdlib’i; Afrin, el Bab, Cerablus veya Tel Abyad gibi tam manasıyla TSK kontrolüne alacak, bu kapsamda da rejimin ilerleyişini durduracak hatta geriletecek askeri tedbirleri ivedilikle yeniden masaya almalıdır.
İdlib’de Grozni Modeli: Kuşat, Yok Et ve Yönet Mehmet Çağatay Güler  
Rusya’nın Grozni tecrübelerini Suriye sahasına aktardığı son örnek İdlib’dir. Grozni ve Halep örneklerinde olduğu gibi İdlib’de de yapılmak istenen bölgede rejime dolayısıyla Rusya’ya muhalif olan aktörleri etkisiz hale getirmek ve yönetilebilecek bir bölge oluşturmaktır. Grozni modeli, 1994 ve 1999’da Rusya Federasyonu’nun Kuzey Kafkasya bölgesinde yer alan Çeçenistan ile girdiği iki savaşta izlediği kuşatma, yok etme ve yönetme sistemine dayanmaktadır. Aslında bu model Nazi Almanya’sının İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler’e uyguladığı “Yıldırım Savaşı” ya da bilinen adıyla “Blitzkrieg” taktiğinden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Düşman satıhlarını ani ve hızlı saldırılarla kırmaya, vurulan bölgenin tamamıyla yok edilmesine ve gerektiğinde karşı koyan güçlerin kuşatma vasıtasıyla teslim olmaya zorlanmasına dayanan bu yöntem, Rusya’nın özellikle gerilla taktiğine karşı benimsediği savaş stratejileri arasına girmiştir. 12 Yıl Süren Savaş 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu kendisine bağlı 15 devletin bağımsızlıklarını ilan etmesi, Çeçenistan için de bir örnek teşkil etmiştir. 1994’te Cevher Dudayev başkanlığında Çeçenistan’ın bağımsızlık arayışlarına başlaması, Moskova’nın kendisine muzahir bir muhalefet oluşturup askeri de dahil olmak üzere muhtelif veçhelerde söz konusu muhalif aktörleri desteklemesi, Rus-Çeçen çatışmasının fitilini ateşlemiştir. Moskova ve Grozni arasında başlayan bu çatışma 3 yıllık ateşkes süreci dışında yaklaşık 12 yıl sürmüş ve büyük yıkımları da beraberinde getirmiştir. İlk olarak iki yıl süren Birinci Çeçen Savaşı’na baktığımızda Boris Yeltsin yönetimindeki Rusya’nın, Dudayev’in Çeçenistan’ına karşı nicelik olarak büyük bir üstünlüğe haiz olmasına rağmen aynı ölçüde sonuç alamadığını görmekteyiz. Çeçenistan’ın başkenti Grozni odaklı çatışmalarda Rusya, gerilla savaşı karşısında tecrübesiz kalmış ve düzenlenen ani baskınlarda hazırlıksız yakalanmıştır. 1996’da gelen ateşkes sonrasında iki yıllık bilançoya baktığımızda on binlerce insanın hayatını kaybettiğini, 500 bine yakın insanın yerinden edildiğini ve başta Grozni olmak üzere birçok şehrin büyük hasarlar aldığını görmekteyiz. Günümüzde de sürdürülen Grozni modelinin temeli, Birinci Çeçen Savaşı çerçevesinde atılmıştır. Fakat söz konusu taktiğin tam manasıyla uygulandığı ve sonuç alındığı savaş, İkinci Çeçen Savaşı olmuştur. Birinci Çeçen Savaşı’ndaki başarısızlık yalnızca İkinci Çeçen Savaşı’nın önünü açmakla kalmamış aynı zamanda Vladimir Putin’in devlet başkanlığına gelmesinde de önemli bir rol oynamıştır. Gerilla yöntemlerine karşı tecrübe kazanan Rus ordusu, bu defa neredeyse Grozni şehrini yerle bir etmiş, Şamil Basayev ve direnişi yürüten birçok kritik isim öldürülmüş ve bölge uzun süre kuşatma altında tutularak direnişçiler kaçmaya ya da teslim olmaya mahkum edilmiştir. Bu bağlamda, Moskova hedeflediği gibi en sonunda kendisine müzahir, Müslüman halkı kontrol altında tutabilecek bir yöneticiyi (Ahmet Kadirov ve sonrasında oğlu Ramazan Kadirov) başa getirmiş ve diğer bölgelerin benzer şekilde etkilenmesini de önlemiştir. Elbette bu sonuçlar bir anda kazanılmamıştır aksine 8 yılı aşkın uzun bir süreci takiben ortaya çıkmıştır. Her ne kadar Grozni modeli Yıldırım taktiğinden yola çıkılarak oluşturulmuş olsa da zaman-sonuç ekseni iki modeli birbirinden ayırmaktadır. Grozni modeli uygulandığı bölgede uzun vadede ve kalıcı sonuçlar elde etmeyi öncelemektedir. Yeri geldiğinde verilen zararın ya da uygulanan kuşatmanın, hedef ülkeye veya bölgeye karşı bir koz olarak da kullanılmasına olanak tanımaktadır. Bu minvalde Suriye ve bilhassa İdlib örneğini incelediğimizde Rusya’nın sahada yürüttüğü politikalar daha net anlaşılacaktır. Suriye’de Aynı Taktik Suriye sahasına baktığımızda Rusya’nın Grozni tecrübelerinden yola çıkarak aksiyon aldığı birçok örneğin mevcut olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir. Bu bağlamda karşımıza iki temel örnek çıkmaktadır. Bunlardan ilki Halep, ikincisi İdlib’dir. Ek olarak Humus ve Guta’da da söz konusu modelin uygulandığını görmekteyiz ancak haiz oldukları önem, yarattıkları etki ve varılan sonuçlar itibariyle diğer iki örneğin arkasında kalmaktadırlar. Esed Rejimi ve sahada birlikte hareket ettiği unsurlar dört yıldan fazla süren bu savaşta neredeyse hiç ilerleme kaydedememişlerdir. Birinci Çeçen Savaşı’nda olduğu gibi düzenli ordu, gerilla taktiği karşısında başarı gösterememiştir ta ki Rusya’nın 2015’te savaşa dahil olmasına kadar. Bu andan itibaren sahada dengeler rejim güçlerinin lehine değişmeye başlamış ve zaman içerisinde Halep, tamamıyla Rusya’nın desteklediği rejim güçlerinin kontrolü altına girmiştir. Süreci incelediğimizde ise Rusya’nın Grozni modelini Halep sahasında uyguladığını görmekteyiz. İlk olarak Rusya’nın yoğun hava saldırıları sonucunda muhalif güçlerin ablukaları kırılmaya başlanmış, Halep’e Kuzey’den ve Azez’den uzanan ikmal hatları kesilmiş ve birçok alan yerle bir edilmiştir. Ardından Halep’i kuşatma operasyonu hız kazanmış, bölgeye giden tek karayolu yoğun bombardımanlar sonucunda kullanılamaz hale getirilmiştir. Son olarak da kuşatma altına alınmış ve tüm ikmal yolları kesilmiş olan bölgede, artan hava saldırıları ve bombardımanlar sonucunda yaşam imkansız hale gelmiştir. Muhalifler büyük kayıplar vererek peyderpey geri çekilmiş ve rejim alanın kontrolünü ele geçirmiştir. 4 yıldan fazla süren bu savaşın bilançosuna baktığımızda 23 binden fazla yaşamını yitiren sivil, yerinden edilmiş halk ve yerle bir olmuş bir bölge görmekteyiz. Rusya, Halep’te uyguladığı Grozni modeli ile insanlığı yok ederek sahada istediğini bir kez daha elde etmiştir. İdlib Örneği Rusya’nın Grozni tecrübelerini Suriye sahasına aktardığı bir diğer önemli örnek ise İdlib’dir. Grozni ve Halep örneklerinde olduğu gibi İdlib’de de yapılmak istenen bölgede rejime dolayısıyla Rusya’ya muhalif olan aktörleri etkisiz hale getirmek ve yönetilebilecek bir bölge oluşturmaktır. İdlib, ülke içerisinde en çok göç alan ve aynı zamanda göç veren bölgelerden bir tanesidir. Yaklaşık 4 milyon insana ev sahipliği yapmaktadır. Suriye savaşından en fazla zarar gören bölgelerin de başında gelmektedir. İdlib yalnızca nüfus yoğunluğu olarak değil aynı zamanda bölgeye hakim olan muhalif aktörler bakımından da Halep’ten farklı bir konumdadır. Muhalif güçlerin kalesi olarak nitelendirilen bu bölgeye Moskova, ülke çapında rejim karşıtı güçlerin dirençlerinin kırılması bağlamında, ayrı bir önem atfetmektedir.   Rusya’nın Bölgedeki Planı 2015’te Halep’te olduğu gibi İdlib’de de dengeler değişmeye başlamıştır. Bölge ağır Rus hava saldırılarına ve bombardımanlarına tanık olmuştur. Buna rağmen saha dinamikleri ve Türkiye’nin de bu bölgede bir aktör olması, rejim güçlerinin İdlib’in kontrolünü bütünüyle ele geçirmesine engel olmuştur. Grozni modelinin bir gerçeği olarak artan Rus hava saldırıları, bölgede yaşayan milyonlarca insanı yerinden etmeye başlamıştır. Artan çatışmalar sonrasında 4 Mayıs 2017’de Türkiye-Rusya-İran arasında İdlib vilayetinde çatışmasızlık bölgeleri oluşturulmasına dair muhtıra imzalanmıştır. Fakat bu anlaşma Rusya ve rejimin bölgeye olan saldırılarını durdurmaya yetmemiştir. Devam eden saldırılar sonucunda çatışmasızlık bölgeleri de dahil olmak üzere yaşam alanları yerle bir edilmiş, sivil halk evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Buna müteakip bölgede yaşanan insani kriz Türkiye-Rusya diplomasisinde de üzerine en çok mesai harcanan konular arasına girmiştir. Bu minvalde iki ülke 17 Eylül 2018’de İdlib’de silahlardan arındırılmış bölge oluşturmak üzere anlaşmıştır. Ancak bu anlaşma yine Rusya’nın bölgeye yönelik hava saldırılarının önüne geçmemiş, bölgede yıkım artarak devam etmiştir. Hava saldırılarına ek olarak Rusya ve rejim güçleri, karada kuşatma yöntemiyle ilerlemeye devam etmiştir. Morek ve Suman’da bunun örneklerini görmekteyiz. Karati’den ve Katrah’dan Carcanaz’a doğru da benzer şekilde ilerlemelere tanık olunmuştur. Katrah, Barnan ve İstabalat bölgelerinden batı ve kuzeye doğru ilerleme ve gerilemeler yaşanmış, sert çatışmalar meydana gelmiştir. Nitekim gelinen son noktada bölgede bulunan toplam yerinden edilmiş insan sayısı 1,6 milyona yaklaşmıştır. Kasımdan bu yana 310 sivil hayatını kaybederken, İdlib bölgesinde oluşan maddi hasar 320 milyon doları geçmiştir. Alt ve üst yapılar kullanılamayacak hale gelmiş, birçok bölgede yaşam durmuştur. Diğer bir yandan uzun süreçler içerisinde ağır hasarlar verilmesi prensibinin İdlib bölgesinde başka hedefler doğrultusunda da uygulandığını görmekteyiz. Rusya, özellikle son dönemde, bölgede yavaş yavaş ilerleyerek oluşabilecek büyük bir mülteci dalgasını, uzun süre baki kılmayı ve bölge ülkelerine bu gerçekliği bir koz olarak kullanmayı planlamaktadır. Milyonları bulan sayılar ve her yapılan saldırı sonrası ortaya çıkan yeni yerinden edilmiş insanlar göz önünde bulundurulduğunda bu konu bölge ülkeleri için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Rusya masaya oturduğunda bu ihtimali her daim elinde bir koz olarak bulundurmak istemektedir. Dolayısıyla uyguladığı model aslında bu kapsamda da çıkarlarına hizmet etmektedir. Moskova aynı Çeçenistan’da olduğu gibi Suriye’de de kendisine muhalif olan, çıkarlarına aykırı hareket eden bölge halkını, Grozni modelini esas alarak yani kuşat ve yok et taktiğini benimseyerek, yönetmeyi planlamaktadır. Geniş resme bakıldığında aslında Rusya’nın tüm Suriye’de izlediği politika Halep ve İdlib sahasında yaşanan örneklerden farklı değildir. Halihazırda kendisine müzahir olan Esed’i koruma altına alma ve bölgedeki siyasi ve ticari çıkarlarına uzun vadede halel getirecek her türlü tehdidi ortadan kaldırma, modelin uygulanış nedenleridir. Halep ve İdlib örneklerinde gördüğümüz, sahada izlenilen politikalar, yerinden edilen yüzbinlerce sivil, ölen on binlerce insan ve yok edilen birçok şehir ise modelin nasıl uygulandığını ortaya koymaktadır. Sonuç itibariyle, insanlık adına utanç verici olsa da Moskova’nın yıkıma ve toptan yok etmeye dayalı düşmanlarıyla mücadele yöntemi olan Grozni modeli, Rusya’ya ve müttefiklerine sahada önemli avantajlar sağlamakta ve uzun vadeli hedeflerine ulaşmada önemli bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaynak: https://kriterdergi.com/yazar/mehmet-cagatay-guler/grozni-modeli-kusat-yok-et-ve-yonet
Suriye’deki Kirli Petrol ve Doğalgaz Ticaretinin Görünmeyen Boyutu: Rus Özel Askeri Şirketi Wagner
HABER ANALİZ Suriye’deki Kirli Petrol ve Doğalgaz Ticaretinin Görünmeyen Boyutu: Rus Özel Askeri Şirketi Wagner Suriye sahasında aktörlerin güç mücadelesinin en belirleyici unsurlarından birisi enerji kaynakların kontrolü olmuştur. Ülkede bulunan doğal kaynaklarının yaklaşık dörtte üçü ABD’nin sahadaki vekil unsuru YPG/PKK’nın kontrolü altındadır. Bu kaynakların büyük çoğunluğu ülkede kurulan muhtelif ticaret ağları üzerinden satılmaktadır. YPG unsurlarının rejim güçlerine, IKBY’ye, İsrail’e ve İsrail aracılığıyla birçok farklı aktöre petrol sevkiyatı yaptığı bilinmektedir. Son dönemde Suriye sahasındaki petrol ve doğalgaz rezervleri ile yakından ilgilenen başka aktörlerinde olduğu ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu çerçevede Novayagazete ve bazı diğer Rus haber ajanslarına göre Rusya’nın Özel Askeri Şirketi Wagner, Suriye rejiminin kontrolünde bulunan bazı petrol ve doğalgaz sahalarının işletmesini almakla kalmamış, keşif ve arama faaliyetleri de yürütmeye başlamıştır. Wagner’in  Libya’da da artan etkinliğini göz önüne aldığımızda bu gelişmenin mahiyeti daha da artmaktadır. Wagner’in Suriye’de Petrol ve Doğalgaz İşletmeleri 16 Aralık 2019’da, Suriye parlamentosu iki Rus şirketle üç blok gaz ve petrol sahasının geliştirilmesi konusunda anlaşma yapmak üzere bazı yasalar çıkardı. Bu şirketlerin nominal sahiplerinin ve başkanlarının arkasında ise Evgeny Prigozhin’nin şirketi olan Concord Management vardır. Çıkarım faaliyetleri en az 12 bin kilometre kare alanı kapsayacaktır. Keşfedilmesi planlanan doğalgaz rezervlerinin miktarı 250 milyar metreküp ile tüm tahmin edilen rezervlerin miktarının dörtte üçüne tekabül etmektedir. Rus petrol endüstrisinde ciddi rolleri olan ve Suriye’de saha işletme hakları satın alan iki Rus şirketi Velada ve Merkür’ün adları daha önce hiç duyulmamıştı. Velada  23. bloku alırken, Merkür 7. ve 19. blokları almıştır. Suriye Petrol ve Gaz Bakanı Ali Ganim, 23.Blok’un Şam’ın kuzeyinde olan 2159 metrekarelik bir gaz sahası olduğunu açıkladı. 7. Blok ise Fırat Nehri’nin sol yakasında 9531 metrekarelik alana konuşlanmış bir petrol sahasıdır. Velada, 2015 yılında 10 bin ruble kayıtlı sermaye ile Ekaterina Trofimova tarafından kuruldu. Temmuz 2018’de Trofimova’nın yerine şirketin tek katılımcısı ve genel müdür olarak Daria Baranovskaya geldi. Yekaterina Trofimova, Velada’nın önderliğinde, Yevgeny Prigozhin’nin Concord Management and Consulting şirketinde müdür yardımcısı olarak çalıştı. Merkür, Velada’nın aksine daha kurumsal bir şirket görüntüsüne sahiptir. 2015-2018 yılları arasında 115-118 milyon ruble değerinde yıllık sözleşmelerle, sanatoryumlarda ve Savunma Bakanlığı’nın uluslararası etkinliklerinde askeri personele yiyecek sağlıyordu. Ancak Merkür Prigozhin’in imparatorluğuna ait olan muhtelif şirketlerden bir tanesidir. Novayagazeta’ya göre bu şirketler Suriye projesinde bu bağlamda rol alan birçok şirketin sadece bir parçası. Suriye’de enerji kaynaklarının çıkartımı projesi kapsamında başrolü Europolis şirketi çekmektedir. Aralık 2016’da Suriye Petrol ve Gaz Bakanı Ali Ganim’in Moskova ziyareti ve Rusya Enerji Bakanı Alexander Novak ile yaptığı görüşme sırasında, Europolis şirketi ile Ganim’e bağlı Suriye Devlet Petrol Şirketi arasında anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşma Mayıs 2017’de Suriye Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı ve uygulanmaya başlandı. Aynı kapsamda Wagner daha sonraki üretim hacminin dörtte biri karşılığında petrol ve gaz alanlarını serbest bırakmak için askeri operasyonlar yürütmeyi üstlendi. 2018 yılında Suriye’de Prigozhin’in yapıları tarafından alınan kaynakların maliyeti (aylık olarak) yaklaşık 20 milyon dolar olduğu bilinmektedir. Suriye’deki Wagner grubunun 2015-2019 yıllarındaki kayıplarını değerlendirmek zordur. 2015 sonbaharında yaklaşık 8 ölü ve 2016 yılında 25 ölü civarında olduğu bilinmektedir. 2017’de grubun en az 10 savaşçısı ölmüştür. Grup, Şubat 2018’de ABD’nin Hisham’da düzenlediği uçak saldırısı sonucunda yaklaşık 200 savaşçısını kaybetmiştir. Kaynak: Novayagazeta, “Вагнер. Первая нефть”, 19 Ocak 2020, erişim adresi: novayagazeta.ru/articles/2020/01/19/83514-vagner-pervaya-neft (Erişim tarihi: 20.01.2020)
Halep Neden Düştü? İçeriden Askeri Bir Bakış
Analiz – Haber / Suriye Gündemi Analizi PDF Olarak İndirmek İçin Tıklayın Halep Düşerken 2012 yılı Temmuz ayında Suriyeli muhaliflerin ülkenin en büyük şehri Halep şehrinin bir kısmını ele geçirmesiyle başlayan “Halep Savaşı”, yakın dönemlerdeki en büyük şehir savaşlarından biri olarak tarihte yerini aldı ve 22 Aralık 2016’da şehirden bütün muhalif unsurların çıkarılmasının ardından rejim yanlısı güçlerin galibiyetiyle sona erdi. 2013 yılı başlarında muhalifler tarafından Batı Halep’teki rejim kontrolünde bulunan bölgeler kuşatma altına alınmışken, savaşın gidişatı adım adım muhaliflerin aleyhine dönerek yaklaşık 4 sene sonrasında rejimin muhalif kontrolündeki Doğu Halep’i tamamıyla kuşatıp ele geçirmesiyle neticelendi. Rejim ve müttefikleri 4 buçuk yıl süren şehir savaşının yalnızca son 3 ayında muhalif bölgeleri kuşatma altına alına almayı başarmıştı (yaz aylarında gerçekleşen kuşatma haftalar içerisinde kırılmıştı). Ancak Ekim sonunda başlayan ve 2 hafta süren muhaliflerin kuşatmayı dışarıdan kırma çabasının başarısız olmasıyla, muhalif savunma hatları 1 ay içerisinde süratli biçimde çökmeye başladı ve şehir kısa süre içerisinde rejime bağlı güçlerin kontrolüne girdi. Kadim Halep şehri, Suriye’deki savaşın gidişatını derinden etkileyen konvansiyonel ve asimetrik unsurları içinde barındıran hibrid yöntemlerin geliştirilip kullanıldığı bir şehir savaşına şahitlik etti. Düzenli ordularla, devlet dışı silahlı aktörlerin bir arada ve birbirine karşı mücadelesinin yaşandığı Halep’te savaş tarihine geçecek önemli askeri teknik, taktik ve stratejik gelişmeler yaşandı. Suriye Gündemi olarak ileride askeri akademilerde ders olacak Halep şehir savaşını askeri bir perspektifle, muhalif savaşçıların anlatımıyla bu analizde işlemeye çalıştık. Muhaliflerin Halep savaşı kaybetmelerine sebep olan faktörleri ortaya koymaya gayret ettik. Halepli muhaliflerin lider olarak seçtiği Ebu Abd Eşedda şehrin “neden kaybedildiğine dair” yaptığı konuşmanın yanı sıra, Suriye Gündemi olarak Suriye’de yaptığımız saha çalışması, muhalif komutanlarla yaptığımız görüşmeleri ve muhalif kaynaklara dayandırdığımız belli bilgileri de, cephe hattında yaşananları içeriden yansıtması bakımından –muhaliflerin perspektifiyle- bu analizde paylaşmaya çabaladık. Halep Kuşatmasının Merhaleleri İlk Merhale Rusya’nın 2015 Eylül’ünde IŞID ile mücadele görüntüsü altında Suriye’deki savaşa müdahil olarak muhalifleri hedef almaya başlaması, sahadaki askeri dengeyi adım adım Esed rejimi lehine değiştirmeye başladı. Bu durumdan istifade eden Rejim ve İran’a bağlı güçler doğrudan Halep’i hedef alan bir askeri stratejiyi hayata geçirdiler. Rus müdahalesinden yaklaşık 5 hafta sonra Esed rejimi Halep’in kuzey doğusunda bulunan Kuvyeris hava üssünün kuşatmasını kırdı, üssü tekrar faaliyete geçirdi. Kuveyris hava üssü ilerleyen hamleler içim hem ikmal hattı olarak hem de uçaklar kalkması için önemli bir mihenk noktası olarak dizayn edildi. Kuveyris’in ardından Halep’de muhalif bölgeleri izole etmek isteyen rejim ve müttefikleri adım adım uyguladıkları bir kuşatma stratejisini hayata geçirdiler. Bu bağlamda ilk adım olarak Halep’in kuzeyden Türkiye’ye bağlayan ikmal hatları hedefledi. Şubat 2016’da rejim ve rejim yanlısı milisler Başköy’den başlattıkları operasyonun sonucunda 3 yıl boyunca muhalifler tarafından abluka altında tutulan Nubbol ve Zahra’ya uygulanan ablukayı kırmayı başardılar. Yoğun Rus hava saldırıları bu kazanımda belirleyici unsur olarak öne çıktı. Bu saldırı öncesi uzun bir süre Nubbol ve Zahra bölgesi 3 taraf’tan muhaliflerce kuşatılırken, bir cephesi YPG’nin bölgesine sınırdı. Başköy’den bu bölgeye ulaşılmasıyla ile hem kuşatma kırılmıştır, hem de muhaliflerin Azez üzerinden Halep’e giden ana ikmal hattı kesilmiştir. Bunun ardından Rus hava desteği ile Tel Rıfat’ı muhaliflerden ele geçiren YPG güçleri rejim ile kuzey’de bulunan muhaliflerin arasında tampon bölge oluşturmuştır. YPG’nin Tel Rıfat’a saldırması esnasında IŞID’ın Mare’ye saldırması muhalifleri sıkıştırmıştır. Ayrıca Başköy’den başlayan operasyonun öncesi IŞID’ın muhaliflerden Piyade Okulu’nu ele geçirmesi, rejimin bu hamlesini kolaylaştıran diğer bir unsur olarak öne çıkmıştır. İkinci Merhale Nubbol ve Zahra hamlesinin arından Haziran 2016’da rejim Halep’in kuşatması operasyonun ikincı evresini başlatmıştır. Rus ve rejim hava kuvvetleri Halep’e giden tek yol olan Castello oto-yolunu sistematik olarak bombardımana tutmuştur. Handarat’tan Mallah çiftliklerine doğru ilerleyen rejim yanlısı birliklerin kuzey’den topcu atışları ve YPG’nin güney’den Şeyh Maksud bölgesinden gerçekleştirdiği bombardıman sonucu Castello oto-yolu kullanılamaz hale gelmiştir. Bu durum Halep’in fiili kuşatmaya girdiği anlamına gelmektedir. Muhalifler Şeyh Maksud bölgesindeki YPG’ye karşı operasyon gerçekleştirselerde bu hamleler başarılı olmamıştır. Kuzey’den Mallah Çiftliklerini ele geçiren rejim yanlısı birlikleri YPG ile ortaklasa gerçekleştirdiği saldırı sonucu Castello yolunu ele geçirmiştir. Bunun ile rejim Temmuz 2016’da Halep’teki muhalifleri kuşatmaya almıştır. Muhaliflerin Karşı taarruzları Halep’teki kuşatmayı kırmak için Fetih Ordusu ve Fetih Halep Operasyon odası birleşenleri Güney Halep’te operasyon başlatmıştır. Bir haftalık operasyon sonucu muhalifler 1070 bölgesi, Topçu Okulu, Ramusah ve Musherfah’ı ele geçirerek kuşatmayı kırmıştır. Helep’in içerisinden ve dışından ortaklasa icra edilen operasyon başarılı olmuştur. Ancak devam eden operasyonlarda Çimento fabrikasını ve 3000 bölgesini ele geçiremeyen muhalifler kuşatmanın kırıldığı hattı yeterince genişletememiştir. Yeterince geniş olmayan ikmal hattı rejim topçu saldırılar ve Rus- Rejim hava saldırıları sonucu fiili olarak Halep’in kuşatması devam etmiştir. Bunun üzerine rejim yabancı Şii milislerin yoğun desteğinde karşı saldırı başlatmıştır. Bu saldırılarda İran’ın daha önce İrak-İran savaşında kullandığı “insan dalgaları” taktiğini bir nevi taktik taarruz harekâtı olarak uygulamayı başarmıştır. Bu taktik Rejim’in Halep operasyonunda etkin olan Rus-İran ortak aklının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca sahip oldukları yabancı savaşçı rezervlerini göstermesi açısından da önemlidir. Nihayetinde bu karşı saldırıların sonucu olarak muhalifler Ramusah, Musherfah, Topçu Okulunu ve 1070 bölgesinin yarısı kaybetmiştir ve Halep tekrar kuşatmaya düşmüştür. Ekim sonunda Fetih Ordusu ve Fetih Operasyon Odası Halep’in kuşatmasını kırmak için yeniden ortak operasyon başlattılar. Mahalle meskun savaşında etkisi azalan hava saldırılarını göz önünde bulunduran muhalifler bu operasyonu Topçu Okulu kısmından değil, daha kuzey’den Dhahiyat al-Assad’tan saldırı gerçekleştirdi. Operasyonda Dhahiyat al-Assad ve Minyan’ı muhalifler ele geçirebildi, 1070 bölgesinde ilerledi ama 3000 bölgesi ve Yeni Halep mahallesine yapılan tüm operasyonlar başarısız oldu. Zahra bölgesindeki muhaliflerin operasyonunun tüm kazanımları aynı gün kaybedildi. Bu operasyonlarda dikkat çeken husus Fetih Ordusunun ilk defa bu kadar yoğun bombalı araç saldırıları gerçekleştirmesiydi. Toplam 17 bombalı araç saldırısının 6 tanesi 3000 bölgesinde, 3-er tanesi Yeni Halep mahallesinde ve 1070 bölgesinde, 2-şer tanesi Dhahiyat al-Assad ve Minyan bölgesinde ve bir tanesi Zahra’da gerçekleşti. 3 tane bombalı araç Ahrar al Sham tarafından uzaktan kumandalı araç olarak kullanıldı, 8 tanesi Türkistan İslam Cemaati ve 6 tanesi Şam’ın Fetih Cephesi tarafından intihar-iştişhat eylemi olarak gerçekleştirildi. Muhalifler hava desteğine sahip olmamalarından dolayı içinde bulundukları handikabı bombalı araç saldırılarıyla açmaya çalışsalar da bir başarı elde edemediler. Rejim muhaliflerin başarısız saldırı girişiminin ardından havadan ve karadan çok yoğun bir saldırı dalgası başlattı. Hemen hemen tüm yönlerden doğu Halep yoğun ateş gücü ile vurulurken muhalifler ise adım adım geri çekilmeye başladılar. Rejime bağlı güçlerin yanı sıra Rus özel kuvvetleri, İran Devrim muhafızları, Şii milisler ve Hizbullah saldırılarda yer alırken ayrıca Şeyh Maksud bölgesinde PKK’ya bağlı YPG güçlerinin de muhaliflere saldırı düzenleyerek rejimle birlikte hareket ettikleri görüldü. Muhalifler ve sivil halk Doğu Halep’in güneyine doğru çekilmeye başladılar ve 30 kilometrekarelik bir alana sıkıştılar. Ardından ise adım adım ellerinde kalan son bölgeleri de kaybetmeye başladılar. Ele geçirilen bölgelerde rejim ve müttefiklerinin toplu tutuklamalar yaparken, Türkiye’nin arabuluculuğunda Rusya ile görüşmeler yapan muhalifler nihayetinde Halep’i tamamen tahliye ettiler. Rejim ve müttefiklerinin Suriye’de askeri güçlerinin önemli bir kısmını Halep’e yığarak (ki IŞİD bu durumdan yararlanarak Tedmur’u ele geçirdi) asker-sivil ayırt etmeden kenti hedef almasının ardında ise rejim ve müttefiklerinin Halep’i tamamen ele geçirerek muhaliflerin savaşı kazanma iradesini kırabilecekleri düşüncesi yatıyordu. Halep’in kaybedilmesinin ardından adım adım İdlip ve Güney Suriye’de küçük adacıklara sıkışan muhalif unsurları askeri olarak elimine edecekler veya teslim alacaklardı. Halep İçinde Çöküşün Nedenleri Halep’teki kuşatmayı kırmaya yönelik son muhalif saldırısının Kasım ayı itibariyle rejim yanlısı güçlerce başarılı bir biçimde püskürtülmesiyle, şehir içerisindeki muhalif grupların hatları yoğun bombardıman ve taarruzlarla hızlı bir biçimde çökmeye başladı. Özellikle psikolojik anlamda büyük yıkım yaratan başarısız kuşatmayı kırma operasyonu, içerideki muhaliflerin kısa sürede pek çok bölgeden hızlı bir biçimde çekilmesi ve beraberinde gelen kaosla büyük bir hezimete dönüştü. Kuşatma altındaki bölgenin yaklaşık 2/3’lik bir bölümünün rejim kontrolüne geçmesiyle son haftalarda şehir içerisindeki muhalifler birleştiğini ilan etmiş, ancak bu ilanın ardından kısa bir süre sonra rejim ilerleyişi sürerek 95%’lik bir bölüm rejime bağlı güçlerin kontrolüne girdi. Bu sırada kuşatma altındaki muhaliflerin lider olarak seçtiği Ahrar eş-Şam’dan ayrılan ve ŞFC’ye yakınlığıyla bilenen ‘Eşedda Tugayı-Çetinler Tugayı’ grubu kurucu lideri Ebu El-Abed Eşedda şehirden çıkarılmalarının ardından yaptığı bir açıklamada, muhaliflerin savunma hatlarının çökmesinin 7 sebebi olduğunu öne sürdü. İslami gruplara yakın bir isim olan Ebu Abd, sırasıyla Halep’in düşüş nedenlerini şöyle ifade etti; 1- Muhalif grupların birlik olmamaları ve aralarında sürekli meydana gelen çatışmalar2- Rejime bağlı güçlerin havadan ve karadan özellikle sivil alt yapıyı hedef alan ve aralıksız süren bombardıman ve taarruzlar3- Dini açıdan muhalif savaşçıların yeterince motive olmamaları4- Muhalif savaşçıların askeri anlamda elverişsiz ve eğitimsiz olmaları5- Uluslararası komplo6- Fetih Ordusu’nun kuşatmayı kırma operasyonunu geciktirmiş olması ve başka cephelerde rejimi oyalayacak operasyonlar gerçekleştirilmemesi7- Halep şehir merkezinde Şam’ın Fethi Cephesi ve Ahrar el-Şam’ın zayıf olması Olayları kendi perspektifinden değerlendiren Eşidda, genel anlamda ŞFC ve Ahrar el- Şam’a yakın bir yaklaşımla yaşananları ele alsa da, dile getirdiği bazı noktaların dikkate değer olduğu görülüyor. Örneğin muhalif grupların ortak komuta kontrol sağlayamamaları, birlik olamamaları ve sürekli aralarında çatışmaları, Halep’teki hatların çöküşünde oldukça önemli bir neden olarak görülüyor. (askeri terminolojiyle muhalif unsurlar Halep kent savaşında gayret birliği oluşturulamamışlardır) Örneğin Halep kuşatmasını kırma operasyonunun sürdüğü bir sırada, şehir içerisindeki Nureddin Zinki grubuyla Festakim Kema Umirt grubu arasında çatışmalar yaşanmış, bu çatışmalar daha sonra da tekrarlanmıştır. Yine ŞFC ile ÖSO bileşenleri arasında sıklıkla gerginlikler ve çatışmalar vuku bulmuştur. Eşidda’nın iddiasının aksine özellikle Halep kent merkezinde ŞFC’ye yönelik algının çok iyi olmadığı yönelik işaretler de mevcuttur. İdlip halkından farklı olarak ŞFC’nin ideolojisi Halep’te ciddi bir karşılık bulamamaktadır. ŞFC’nin son dönemlerde Halep’te güçlenmiş olmasının Esed ve müttefiklerinin bölgeyi hedef almasında bir meşrulaştırma aracı olmasının yanı sıra Halep halkı ile Suriyeli muhalifler arasındaki bağa zarar vermiş olduğuna yönelik de görüşler söz konusudur. Eşidda’ya göre bazı gruplar elinde bulunan mühimmat ve silahı stoklarken, operasyonlara katılmaktan geri durmuşlardır. Burada rejimin muhalif gruplarla görüşerek silah bırakmaya ikna etmiş olmasının da etkisi söz konusudur. Dikkat çeken başka bir husus ise, Esed rejimi ile muhalifler arasında Halep’te yapılan müzakerelerde Esed rejimin temsilcisinin eski ÖSO lideri Ömer Rahmun olmasıdır. 13 Aralık 2016 tarihinde yayımlanan ‘Doğu Halep’ten savaşçı muhaliflerin Çıkması’ anlaşmasında rejim tarafı Rahmun tarafından temsil edlidi. Kardeşi ŞFC liderlerinden olan Rahmun, ayaklanmadan sonra çeşitli gruplarda pozisyon aldı, 2015 yılında Türkiye’ye gelen Rahmun, Şubat 2016 tekrar Suriye’ye döndü ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) bileşeni Ceyş es-Suvvar’a katıldı. En son müzakerede rejim tarafında çıkması ve onu temsil etmesi, Esed rejimi muhalif grupların içine sızması ve ilişkileri devam ettirmesi hakkında büyük soru işaretleri barındıran bir husus oldu. Rejime bağlı güçlerin şehre yönelik düzenlediği ve özellikle sivil alt yapıyı hedef alan ağır bombardımansa, muhalifler üzerinde oldukça büyük bir baskı kurarak, şehrin düşmesinde bir diğer önemli etkenlerden biri olarak –belki de en önemlisi- ön plana çıkıyor. Buna göre 4 yılı aşkın bir süre devam eden aralıksız hava-kara bombardımanı ve taarruzlarda 76%’sı sivil olmak üzere 31,112 kişi yaşamını yitirdi. Suriye Hak İhlalleri Takip Merkezi (Violation Documentation in Center Syria)’nin sağladığı rakamlara göre Suriye’de yaşanan can kaybının neredeyse onda biri, Halep’te süren savaş sırasında meydana geldi. Muhalif komutan Eşidda’nın uluslararası komplo olarak dile getirdiği konular arasında, Fırat Kalkanı Operasyonu(FKO) da yer alıyor. Muhalifler arasında tartışmalara neden olan FKO’nun özellikle Halep merkezli grupların bir kısım savaşçısını Azez-Cerablus paketine taşıması sebebiyle Halep’in düşüşünde payı olduğu, özellikle ŞFC’ye yakın gruplarca dile getirilen bir iddia olmuştur. Türkiye’nin Rusya’yla yakınlaşmasına kuşkuyla yaklaşan bu gruplar, Halep’in düşmesinde Türkiye’nin de payı olduğunu öne sürmektedirler. Ancak Fırat Kalkanı Harekâtına kuşatma altındaki bölgelerde savaşçı nakli mümkün değilken, Fırat Kalkanı Harekâtına katılan muhalif unsurların bileşenlerine ve savaşçı sayılarına bakıldığında bu iddianın zayıf olduğu görülmektedir. Yine dile getirilen nedenler arasında, Halep’e yönelik muhalif operasyonun geciktirilmiş olması, dikkate değer bir nokta. Muhaliflerin Ağustos başında düzenlediği Güney Halep’teki Ramuse yönlü kuşatmayı kırma operasyonunun ardından koridoru genişlememeleri ve dar bir alanda çok yoğun kayıp vermelerinin ardından çekilmesiyle, yeni operasyona hazırlanmaları oldukça uzun bir zaman almış, aynı dönemde rejimin 1070 bölgesine giden önemli 2 tepeyi ele geçirmesi, yeni operasyonu aynı anda hem geciktirirken, hem de etkisizleştirmişti. Muhaliflerin kuşatmaya yönelik operasyonlarda tercih ettikleri hatların hatalı olduğuna yönelik değerlendirmeler de mevcuttur. Bombalı araçların etkili olmadığı yüksek binaların bulunduğu bölgelerde meskun mahal savaşına yönelmeleri bu saldırıların başarısız olmasını beraberinde getiren bir unsur oldu. Suriye Gündemi’nin saha çalışması sırasında İdlip’te görüştüğü Fetih Ordusu ve Halep’in Fethi Ordusu komutanları, muhasarayı kırmaya yönelik gerçekleştirecekleri saldırının son şanları olduğunu eğer başarısız olurlarsa Halep’in düşeceğini ifade etmişlerdir. Ancak yine o dönemde verdikleri bilgilerde toplam 6 bin kişilik bir güç oluşturabildiklerini bu sayının ise yeterli olmaktan uzak olduğunu ifade etmekteydiler. Nitekim diğer handikapların yanı sıra insan gücü açısından da yetersiz olunuşu saldırının başarısızlığında önemli bir tol oynamıştır. Ayrıca muhaliflerin kuşatmayı kırmaya yönelik başlattığı ilk taarruz devam ederken, bazı muhalif grupların Kuzey Hama cephesini açması, muhalefetin gücünü dağıtmıştır. 29 Ağustos 2016 tarihinde Halep operasyonuna katılmayan Cund Al- Aksa grubu diğer gruplarıyla beraber (Ceyş el-İzze, Ceyş en-Naser) Kuzey Hama bir hamle başlatıp ve hızlı bir şekilde ilerlemesi, Halep cephesinde savaşan bazı grupları etkilemiştir. Suriye Gündemi’nin ulaştığı bazı kaynaklar, Hama ilerleyişinden sonra Ahrar eş-Şam ve Faylak eş-Şam’ın bazı grupları Halep cephe hattından ayrılıp Hama yöneldiğini söylemişlerdir. Burada rejime bağlı güçlerin bilinçli bir şekilde Hama’da geri çekilerek muhalifleri Halep cephesinden buraya çekmeye çalıştığına yönelik de iddialar söz konusudur.             Rejime Bağlı Güçlerin Savaş Taktikleri Scorched Earth Esed rejiminin Rusya ve İran’dan aldığı destekle kuşkusuz çok güçlü bir ateş gücüne sahip olduğu biliniyor. Savaşlarda en temel düzeyde güçlü ateş gücü ve savaşçı sayısı, devasa Rus askeri teçhizat ve silah imkanı ve İran’ın sağladığı yabancı Şii milis savaşçıları, dengeyi rejim lehine önemli bir avantaja çeviriyor. Buna göre muhalifler kısıtlı ateş gücü ve savaşçı sayısıyla sürekli yenilenen rejim yanlısı güçlerin yoğun baskısı altında eziliyor. Halep savaşında en yoğun biçimde kullanılan savaştaki en ilkel düzeydeki bu avantaj, muhalif savaşçılara göre son derece yıpratıcı. Rejim’in Halep’te senelerdir kullandığı ana taktik Rusya’nın Çeçenistan’da kullandığı “scorched earth” taktiği ile benzerlik gösteriyor. Rejim yanlısı “Tiger Forces” generali Suheil Hassan’ın fikir babası olduğu varil bombaları ile Halep’te yaşam imkansız hale getirilmeye çalışıldı. Özellikle Pazar yerleri, okullar, elektrik santralleri, hastaneler gibi altyapı birimleri bombalandı. Bu taktik rejimin Halep için uzun dönemli stratejisini göstermektedir. Geri alınamayan bölgelerdeki insanların kaçmasını sağlayarak boşaltılmış alanları ele geçirmeye yönelik rejimin genel uygulamasıdır. Bu uygulama Humus, Guta ve Halep’te belirgin olarak görülmektedir. Rusya’nın Suriye’deki müdahalesi sonucu bu “scorched earth” taktiği daha fazla sertleşmiştir. Varil bombaları yanı sıra fosfor bombaları, napalm bombaları ve misket bombaları kullanılmaya başlamıştır. Şehir içerisindeyse sığınak delici bombalar ve son dönemlerde iyice yoğunlaşan salkım bombaları, termobarik bombalar gibi oldukça yıkıcı ateş gücü kullanılmıştır. Halep’te muhaliflerin sahip olduğu bölgelerde hastaneler dahi doğrudan hedef alınarak, çatışma veya bombardımanlarda yaralananların tedavi olmasının da önüne geçilmeye çalışılmıştır. Tedavi imkânı olmamasından ötürü ufak bir yaralanma sonrası dahi ölümler gerçekleşmiştir. Uygulanan bu taktiğin vahim sonuçlarından birisi askeri boyutunun yanı sıra elbette yüksek sivil kayıpları olmuştur. İnsan Dalgaları Açık kaynaklara yansıyan rejim yanlısı güçlerin devasa kayıplarının aksine, “insan dalgaları” şeklinde sürekli yenilenen taarruzlar, Suriye Gündemi’nin ulaştığı muhalif kaynaklara göre belirli bir noktadan sonra püskürtülemez bir hal almıştır. Yalnızca kuşatmanın kırılmasının ardından başlatılan Şii milislerin karşı taarruzlarında 11 Ağustos’tan sonra Askeri Akademi yakınlarında yüzlerce Şii milisin öldürüldüğü ifade ediliyor. İran’ın daha önce İran-Irak savaşında “mayın tarlalarında” kullandığı, “insan dalgaları” taktiğini, muhalifleri yıldırana kadar bu çatışmalarda da yoğun bir biçimde kullandığı görülüyor. Rejim yanlısı güçler “insan dalgaları” taktiğini bir nevi taktik taarruz harekâtı olarak uygulamayı başarmıştır. Bu taktik Rejim’in Halep operasyonunda etkin olan Rus-İran ortak aklının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca sahip oldukları yabancı savaşçı rezervlerini göstermesi açısından da önemlidir. Nihayetinde bu karşı saldırıların sonucu olarak muhalifler Ramusah, Musherfah, Topçu Okulunu ve 1070 bölgesinin yarısı kaybetmiştir ve Halep tekrar kuşatmaya düşmüştür. Bu Bağlamda, rejimin yanlısı milislerinin insan kaynağı konusunda sıkıntı yaşamamasına karşın muhaliflerin yaptığı taarruz ve savunma harekatlarında insan kaynağı sınırlı görülüyor. Muhaliflerin Nitekim Halep kuşatmasının kırılmasına yönelik yaptığı son hamlesine tüm gruplardan sadece 6 bin savaşçının katılabilmiş olması bu tespiti doğruluyor.. Yine Halep kenti içinde muhasara altında bulunan muhalif savaşçı sayısının da 5-6 bini geçmediği değerlendiriliyor. Bunların bir kısmının rejimle yapılan görüşmeler sonucu silah bıraktığı da göz önüne alındığında rejim yanlısı güçlerin insan kaynağı açısından bariz bir üstünlüğe sahip olduğu görülüyor. Teknolojik Üstünlük Rejimle muhalifler arasındaki cephe hatlarında bulunan muhalif kaynaklara göre, rejimin özellikle kuşatma ve hat savaşında 6 yıllık savaşın ardından önemli stratejiler geliştirdiği anlaşılıyor. Buna göre teknolojik gelişmeler ve Rusya ve İran’ın savaşa dahil olmasının, savaşın seyrine önemli ölçüde etki ettiği anlaşılıyor. Suriye Gündemi’nin kaynaklarına göre rejim güçleri, Halep’teki hatlarda T-90 tanklarının Rusya tarafından gönderilmesiyle geceleri muhalif mevzilere karşı ciddi bir atış üstünlüğü elde ediyor. Buna göre termal kameraları bulunan T-90’lar, geceleri yerleri belli olmaması için atış yapmaktan kaçınan muhaliflere karşı oldukça uzun mesafelerden atışlar gerçekleştiriyor. Geceleri muhalif hatlardaki en ufak hareketliliği tespit eden bu yeni teknolojiyle rejime bağlı güçler muhalif mevzilere atışlar gerçekleştiriyor. Aynı kaynağa göre rejime bağlı güçler, önceki senelerin aksine geceleri drone kullanımıyla muhalif bölgeleri izliyor. Elektronik ve termal kameralar içeren insansız hava araçlarının Rusya tarafından, 2015’in sonlarından itibaren Suriye’den kullanılmaya başladığı, medyaya yansıyan bilgiler arasında Muhalif kaynağın belirttiğine göre söz konusu İHA’lar saldırı amaçlı kullanılmamakla birlikte, rejime bağlı güçlerin geceleri gerçekleştirdiği havan ve top atışları için sıklıkla kullanılıyor. Yine muhaliflerin gözetleme ve saldırı amacıyla kullandığı İHA’ları etkisizleştirmeye yönelik Jammer sinyal kesici sistemlerin ön cephe hatlarında kullanıldığı görülüyor. Yeni Cephe Hattı Taktikleri Rejimin sahada uyguladığı önemli bir diğer taktikse, iş makinelerini kullanarak muhalif bölgelerin yanlarına doğru mevzileri genişletmesi. Özellikle güçlü ateş gücüne sahip bir ordu için oldukça avantajlı olan bu taktiğe göre rejim güçleri, özellikle açık arazilerde iş makinalarıyla mevzileri yükselterek muhalif hatları paralel olarak yanlara doğru mevzileri uzatıyor. Bu şekilde yeni mevzi kazanan rejim güçleri, özellikle tank atışlarıyla menzile giren muhalif mevzileri taciz etmeye ve hedef almaya başlıyor. Özellikle Mellah ve Ramuse’de yoğun biçimde bu taktiği kullanan rejim güçleri, Beni Zeyd’de de benzer taktikler uyguladı. Tank kullanımını bu şekilde oldukça efektif bir hale getiren rejim güçleri, sürekli uzatıp yükselttiği mevzilerle hem daha iyi bir koruma sağlıyor, hem de kendisine daha geniş ve avantajlı bir atış alanı oluşturuyor. Muhalif kaynağa göre geceleri sürekli çalışmaya devam eden rejim iş makinaları, gündüz olduğunda yeni bir mevzi oluşturmuş oluyor. Benzer biçimde rejimle birlikte kuşatmaya katkı sağlayan YPG’nin de aynı taktiği kullandığı ve yükselttiği mevzileri kulelerle güçlendirdiği belirtiliyor. Muhalifler geceleri tankları ve rejim mevzilerini TOW’larla hedef alamıyor. Bu nedenle termal kamerası olan T-90’lar rejim için çok büyük bir avantaj oluşturuyor. Muhaliflerin aksine rejim güçleri hatlarını sürekli genişletiyor ve aktif tutuyor. Ayrıca muhalifler rejim hatlarının gerisine saldırı yapmazken, rejim güçleri neredeyse her gün gerçekleştirilen hava saldırıları ve topçu atışlarıyla muhalif mevzilerinin gerisini insansızlaştırıyor. Ayrıca rejime bağlı güçlerin son dönemlerde tank kullanımında daha dikkatli olduğu ve özellikle 2015’te TOW’lara karşı yaşanan çok yoğun tank kaybı sebebiyle, mevzilenmeye daha çok önem verdiği görülüyor. Haziran 2015 ile Temmuz 2016 arasında kullanılan Güdümlü tanksavar füzesi (ATGM) sayısı 834 iken bunların 187si tankları hedef almış durumda. Aylık ortalama 64 ATGM (%22si tanklar). Halep’te kullanılan ATGM’lerin sayısı ise 431. Halep’te vurulan tankların sayısı 74. ATFGM’lerin %17’si tanklar için kullanılmış. Eylül 2016 ile Aralık 2016 arasında ise kullanılan ATGM sayısı 138. Vurulan tankların sayısı 21 (%15) Halep’te kullanılan ATGM’ler 59. Halep’te vurulan tankların sayısı 6. (%10 sadece tanklar için kullanılmış) Yeni Meskun Mahal Savaş Taktikleri Rejim yanlısı güçler yeni taktiklerde geliştirerek meskun mahallerde üç boyutta savunma yaptı. İ. Tank ve tanksavar füzeleri ve hava kuvvetleri ile uzak derinlikte. İİ. EYP, pusu yöntemleriyle sokak içlerinde. İİİ. EYP taktikleriyle bina içlerinde. Halep’teki kuşatmayı kırmaya yönelik muhaliflerin gerçekleştirdiği saldırıda, rejime bağlı güçlerin 3 boyutlu savunma taktiğinin başarılı olduğu görülüyor. Buna göre rejim güçleri, örneğin Zehra, 3000 konutları, Yeni Halep gibi bölgelere yönelik muhalif saldırılarını, binaların giriş katlarındaki merdivenleri yıkarak önlemeyi başardı. Aynı anda yoğun mayınlama da yapan rejime bağlı güçler, apartmanlara ulaşan muhaliflerin giriş katlarında, yukarıdan açtıkları deliklerden hedef alarak elimine etmeyi başardı. Ele geçirilen bölgelerdeki binaların üst katlarına çıkamayan muhalifler, bu nedenle çoğu kere kazanım elde edemeden geri çekilmek durumunda kaldı. Muhalifler ise komuta kontrol eksikliği ve gayret birliği oluşturamamaları nedeniyle meskun mahellerde savunma derinliği oluşturamayarak, mobil savunma taktikleri de uygulayamadı. Muhalifler fiili hava akınları altında Rejim unsurlarını belirli girme noktalarına kanalize edecek EYP, engel ve ateş-destek vasıtalarını etkili ve kombine bir şekilde kullanamadıkları görüldü. Savunma amaçlı bombalı araç saldırıları düzenlenemedi. Sonuç Modern zamanlarda yaşanan en büyük savaşlardan biri olarak tarihe geçen Halep savaşı, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Stalingrad Savaşı’ndan sonra en büyük yıkımın ve zayiatın yaşandığı şehir savaşlarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. Rusya, İran, yabancı Şii milislerin destek verdiği Esed rejimine karşı, muhalifler 4 yıl boyunca direnmiş, ancak ardı arkası kesilmeyen saldırılar sonucu şehrin muhalif kontrolündeki bölümü, 2016 Aralık ayında düşmüştür. Bu gelişme, kuşkusuz Suriye’de yaşanan savaşın yeni bir merhaleye geçtiğini haber vermektedir. Rusya’nın müdahalesiyle birlikte savaşın çok farklı bir boyuta taşındığı Halep Savaşı’nda yalnızca 2016 yılında muhalif bölgelere yönelik 22,494 roket, 5,708 varil bombası, 2,024 salkım bombası, 652 balistik seyir füzesi, 431 napalm ve 57 klorin gazlı kimyasal saldırısı düzenlendi. Uluslararası savaş hukukunun bütünüyle bir kenara bırakıldığı ve uluslararası güçler, bölgesel güçler ve kurumların bütünüyle seyirci kaldığı bu trajedi karşısında hiçbir şey yapılmaması, Suriye’deki muhalifler üzerinde kalıcı etkiler bıraktı. Kuşkusuz bundan sonra muhaliflerin yeni adımlarında, Halep’te yaşananların büyük etkisi olacaktır. Aynı şekilde, Rusya ve rejimin uluslararası hukuk kurallarının anlamsızlaştırıldığı bu evrede, benzer süreçleri Şam çevresi ve İdlib’te de denemeye çalışacağı da ön görülebilir. Muhaliflerin parçalı yapısı, komuta kontrol zafiyetleri, gayret birliğine sahip olmamaları, rejim ve müttefiklerinin ateş gücü ve şehir savaşları için geliştirdikleri yeni askeri strateji ve taktikler Halep’in muhalifler tarafından kaybedilmesinde etkili olan unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Ancak yukarıda ifade edilen askeri-taktiksel unsurlar dışında muhaliflere siyasi ve askeri alan kazandıran ülkelerin; Rus, İran ve rejim üçlüsünün askeri stratejisine dengeleyici bir karşılık üretememiş olmaları da Halep’in rejimin eline geçmesinin arkasındaki bir diğer neden olarak gösterilebilir. Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimi ve terör saldırılarıyla hedef alınması, Suudi Arabistan’ın odağını Yemen’e kaydırması, Ürdün’ün Güney Cephesini etkisizleştirmesi Halep’in düşmesinde dolaylı bir etkiye sahiptir. Yine ABD’nin Suriye sathında gittikçe anlamsızlaşan rolü Rejim-Rusya ve İran’ın elini güçlendiren bir sonuç üreterek Halep’te muhaliflerin elimine edilmesini kolaylaştırmıştır.
Türkiye’de ve Dünyada Mülteciler
Türkiye’de ve Dünyada Mülteciler Türkiye 4 milyon mülteci ile dünyadaki mültecilerin %20’sine ev sahipliği yaparken en yakın ülke Pakistan 1.4 milyon mülteci ile dünya genelindeki mültecilerin %7’sini misafir etmektedir. Türkiye’nin operasyonları sonucu terörden arındırılan bölgelere geri dönen mültecilerin sayısı 370.000’dir ve bu rakam her geçen gün artmaktadır. Türkiye’de yaşayan ilkokul çağındaki Suriyeleri öğrencilerin %93’ü eğitim alabilmektedir. Dünya geneline baktığımızda toplam 25.9 milyon mülteci olduğunu görüyoruz (5.5 milyon Filistinli mülteciyi dahil). Ayrıca 70.8 milyon zorla yerinden edilen ve 41.3 milyon ülkesi içerisinden yerinden edilen kişi sayısı olduğunu görmekteyiz. Mülteciler konusunda Türkiye diğer ülkelere kıyasla büyük bir yükün altına girmiştir ve bu bağlamda yeteri kadar destek görmemektedir. Dünya genelinde önemli bir krize dönüşen mültecilerin ahvali her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. Bu minvalde uluslararası dayanışmanın artması gerekmektedir.
Fırat’ın Doğusunda Yeni Bir Askerî Harekat Muhtemel Mi? Kutluhan Görücü  
Fırat’ın Doğusunda Yeni Bir Askerî Harekat Muhtemel Mi? Fırat’ın doğusu 7 Ağustos’ta Türkiye ile ABD arasında varılan anlaşmayla uluslararası gündemin odak noktalarından biri haline gelmişti. Fakat varılan mutabakata ABD’nin “Menbiç Yol Haritası” muamelesi yapması, Türkiye’nin tek taraflı askeri hamlesine yol açtı. Oyalama taktiklerinde bu kez başarılı olamayan ABD, Türkiye’nin askerî harekât kararlılığı karşısında bölgeden çekilmek durumunda kaldı. Amerikalı yetkililer Türkiye’nin operasyonuna yeşil ışık yakmadıklarını ifade ettiler, fakat askerî anlamda TSK karşıtı bir pozisyon almanın da riskini üstlenemediler. Bu durum PKK/YPG tarafında hem duygusal hem de siyasi tepkiyle karşılanırken, Rusya tarafında ise bir fırsat olarak görüldü. Suriye sahasında artması muhtemel Türkiye ve Suriye muhalefeti etkisi nedeniyle, İran operasyona karşı tavır sergileyen, saha etkisine sahip aktörlerin başında yer aldı. Özellikle medya organları aracılığıyla Türkiye’yi ve operasyonu hedef alan kara propagandaya ağırlık vererek pozisyonunu açık etti. Batı dünyası tüm medya organları, ekonomik ve diplomatik araçlarıyla harekâtın tam karşısında tavır aldı. Barış Pınarı harekâtı (BPH) bu uluslararası ortam, tarihsel izlence ve medya manipülasyonları içerisinde 9 Ekim’de başlamış oldu. 9 Ekim’de başlayan ve hedeflenen alanda kısa sürede başarıya ulaşan Barış Pınarı harekâtı, Fırat’ın doğusu başta olmak üzere Suriye’de mevcut statükoyu bozarak yeni dengelerin önünü açtı. Harekât kendi dinamiğiyle Suriye’de PKK devleti projesine ciddi bir darbe vururken Suriye muhalefetinin sahasını ve etki alanını da genişletti. Böylelikle Fırat’ın batısında sıkışan muhalefetin kontrol alanı genişleyerek Fırat’ın doğusuna da ulaşmış oldu. Barış Pınarı harekâtının seyri ve mevcut durum Başladığı günden itibaren askerî ve diplomatik anlamda dinamik bir seyir alan harekât, saha mücadelesine paralel olarak diplomatik temasları da beraberinde getirdi. Dört ayrı kol üzerinden Tel Abyad ve Re’sulayn şehir merkezlerini ilk olarak hedefleyen askerî hamle, dördüncü ve beşinci günlerinde şehir merkezlerine girilmesiyle büyük oranda başarıya ulaşmış oldu. Şehir merkezlerine girilmesini müteakip, kırsal alanın kontrolüne yönelik beşinci cephenin açılmasıyla, PKK/YPG’nin savunma disiplini tamamen dağıtılmış ve psikolojik olarak da yenilgi kabul ettirilmiş oldu. Nitekim beşinci cephede TSK ve Suriye Milli Ordusu (SMO) unsurlarının bir günlük süre içerisinde Türkiye sınırından M4 karayoluna ulaşması, bir başka ifadeyle yaklaşık 30 kilometrelik derinliğin sağlanması, askeri üstünlüğü açık bir biçimde ortaya koydu. Harekât 22 Kasım itibariyle 145 km genişliğe, 30 km derinliğe ulaştı. Böylelikle 4 bin 219 kilometrekarelik alan, 600 yerleşim yeri terörden arındırılırken, M4 karayolu üzerinde kontrol noktaları kurularak stratejik kazanımlar elde edildi. Harekât alanının genişliğinin daha iyi takdir edilmesi adına şunu söyleyebiliriz: Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla terörden arındırılan genişlikte bir bölge, şu an itibarıyla Barış Pınarı harekâtıyla temizlenmiş durumda. Nitekim Zeytin Dalı harekâtında bin 850, Fırat Kalkanı harekâtıyla da 2 bin 15 kilometrekarelik alan terör unsurlarından temizlenmişti. Tüm bunlarla birlikte, şu ana kadar bin 168 PKK/YPG unsuru etkisiz hale getirilirken, 988 EYP (el yapımı patlayıcı) ve 442 mayın tespit edilerek etkisiz hale getirildi. PKK/YPG’ye kısa sürede yaşatılan bu ağır yenilgi, terör örgütünü sivilleri hedef alan saldırılarını artırmaya itti. PKK/YPG’nin Türkiye topraklarına yönelik saldırılarında 21 sivil hayatını kaybederken 104 sivil de yaralandı. Suriye içinde gerçekleştirdikleri bombalı saldırılar, mayın ve EYP’li saldırılarda da 73 sivil hayatını kaybetti, yüzlercesi de yaralandı. PKK/YPG’nin sahada aldığı ağır yenilginin ardından TSK ve SMO’nun özgürleştirdiği bölgelerde terör saldırılarına başvurması, mültecilerin geri dönüşünü engellemeye çalışan bir hamle olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bölgede halen yürütülen güvenlik operasyonlarını takiben geri dönüşler de hızlanmaya başladı. BM verilerine göre, geneli Suriye içinden olmak üzere 96 bin 855 sivil TSK ve SMO tarafından özgürleştirilen alanlara döndü. Önümüzdeki günlerde Türkiye’den de geri dönüşlerin artacağı bir döneme şahit olabiliriz. Nitekim bu geri dönüşler için sivil toplum örgütleri, Suriye muhalefeti ve Türkiye birlikte hareket ederek mültecilerin bir an önce evlerine dönmesi adına çaba sarf ediyor. Özgürleştirilen bölgelerde hayatın normale dönmeye başlaması, yerel meclisler aracılığıyla sivil yönetimlerin sağlanması ve gümrük kapılarının da açılmasıyla geri dönüşlerin seyrinde artış görmek mümkün olacaktır. Fakat bu noktada, özgürleştirilen bölgelerin henüz kapasite, altyapı ve teknik olarak milyonlarca mültecinin geri dönüşüne olanak sağlayacak durumda olmadığı da ifade edilmeli. Bu bağlamda, Türkiye’nin planladığı yaşam alanı projesinin uluslararası toplum tarafından desteklenmesi, müteakip olarak da sınır hatları ve diğer iç bölgelerde PKK/YPG varlığının son bulması gerekiyor. Bu kapsamda Türkiye’nin İngiltere, Fransa ve Almanya ile düzenleyeceği dörtlü zirvenin büyük önem taşıdığı not edilmeli. Harekâtın kazanımları ve gelecek 9 Ekim’de başlayan ve hedeflenen alanda kısa sürede başarıya ulaşan Barış Pınarı harekâtı, Fırat’ın doğusu başta olmak üzere Suriye’de mevcut statükoyu bozarak yeni dengelerin önünü açtı. Harekât kendi dinamiğiyle Suriye’de PKK devleti projesine ciddi bir darbe vururken Suriye muhalefetinin sahasını ve etki alanını da genişletti. Böylelikle Fırat’ın batısında sıkışan muhalefetin kontrol alanı genişleyerek Fırat’ın doğusuna da ulaşmış oldu. Bu durum Cenevre’de devam eden anayasa komisyonu görüşmelerinde muhalefete güven kazandırırken, YPG’nin de meşrulaşma çabalarını sekteye uğrattı. Türkiye Fırat’ın doğusunda inşa edilmek istenen yapay terör devletçiğini BPH sayesinde askerî, diplomatik ve siyasi anlamda geriletti. Ancak bu harekâtla tehlikenin tamamen geçtiğini söylemek gerçeklikle bağdaşmayacaktır. Bu nedenle, mücadelenin tüm boyutlarıyla devam ettiğini ve etmesi gerektiğini de belirtmeliyiz. Nitekim Rusya ile gerçekleştirilen mutabakat ve mutabakatın sahadaki karşılığı dikkatle takip ediliyor. Bu noktada, anlaşmada sağlanan şartların gerçekleşmemesi ve bu durumun devam etmesi halinde Türkiye’nin yeni bir askeri harekât düzenleyebileceğini dışişleri bakanı seviyesinde dile getirmesi de bu kapsamda değerlendirilmeli. Rusya’nın ABD’ye benzer bir şekilde Tel Rıfat ve Menbiç bölgelerinde olduğu gibi, Fırat’ın doğusunda da PKK/YPG’yi tolere eden ve saha gerçekliğinden kopuk diplomatik söylemlerle realiteyi gölgelemeyi hedefleyen açıklamalarının, Türkiye tarafında güven zedeleyici bir unsur olarak görüldüğünü anlaması gerekiyor. Nitekim 2016 yılının sonunda başlayan Astana süreci Suriye’nin birçok sahasında sınanmış, Türkiye’nin siyasal çözüme olan bağlılığı neticesinde askeri krizlere dönüşmemiştir. Fakat Fırat’ın doğusunda Rusya’nın doğrudan veya rejim aracılığıyla PKK/YPG ile ilişki içerisine girmesi, Türkiye’nin görmezden geleceği bir durum değildir. Nitekim bunu deneyen ve başarılı olamayan bir ABD örneği de önümüzde durmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı Ferhad Abdi Şahin isimli PKK/YPG mensubu teröristle Rusya’nın “SDG lideri” sıfatıyla bakan seviyesinde görüştüğünü ve PKK’yı dahi terör listesinde bulundurmadığını akılda tutmak gerekir. Olası yeni askerî hamle 2014 yılından itibaren ABD ile doğrudan temas halinde ve onun güdümünde hareket eden PKK/YPG’nin ABD ile Türkiye arasında gerçekleştirilen mutabakata dahi uymadığı göz önüne alındığında, Rusya’nın YPG üzerinde Türkiye’nin güvenlik kaygılarını karşılayacak yaptırım gücü olmadığını görmek gerekir. Keza anlaşmada verilen süreye rağmen teröristlerin söz konusu güvenli bölgeden ayrılmadıkları da biliniyor. Tel Temır hattında yaşanan çatışmalarla 21 Kasım’da Türkiye’nin Ayn el Arab’ta SİHA’lar aracılığıyla 7 PKK/YPG’liyi etkisiz hale getirmesi de mevcut durumun somut delili olarak karşımızda dururken, gerçekçi çözümleri ve olası yeni askerî harekâtları değerlendirmeye almanın zamanının yaklaştığını söylemek doğru olacaktır. Rusya ve YPG arasında devam eden bu ilişkinin seyri, Türkiye’yi kademe kademe yeniden bir askerî hamle gerçekleştirmeye zorlayabilir. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/firat-in-dogusunda-yeni-bir-asker%C3%AE-harekat-muhtemel-mi/1652730
ABD/PKK angajmanı ve Suriye’nin doğal kaynakları üzerinde kirli hesaplar
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda hem kendi ulusal güvenliğini hem de Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden terör unsurlarına karşı harekete geçmesi, nihayetinde ABD’nin bu bölgeden güneye doğru çekilmesini beraberinde getirirken, Rusya ile sınır hattı boyunca 32 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturulması hususunda mutabakata varılması da Suriye sahasında yeni bir gerçekliğe neden oldu. Sahada etkili tüm aktörler yeniden pozisyon alırken, ABD Başkanı Trump’ın çelişkili kararlarına bir yenisini ekleyerek “Suriye’de petrolü koruyacağız” demesi ve Deyrizor’dan Haseke’nin Rumeylan bölgesine kadar uzanan hatta ABD askerlerinin devriye faaliyetine başlayarak bu bölgenin rejimin ve İran’ın kontrolüne girmesini engelleme çabası, gözleri Suriye’nin enerji kaynaklarına çevirmiş oldu. Barış Pınarı harekâtı öncesinde, mevcut askeri kontrol alanlarına göre, SDG/YPG halihazırda Suriye’nin yüzde 30’unu oluşturan yaklaşık 50 bin kilometrekarelik bir alanı kontrol etmekteydi. SDG/YPG kontrolü altındaki alanlar arasında, verimli tarım arazileri de dâhil olmak üzere, oldukça değerli petrol, doğalgaz ve su kaynakları var. Suriye’nin sulanabilir alanlarının yüzde 50’si (Haseke, Rakka, Deyrizor’un bir kısmı), enerji kaynaklarının yüzde 70’i ve su potansiyelinin yüzde 95’i (Tabka barajı ve Dicle nehri) YPG terör örgütünün kontrolü altındaki bölgelerde bulunmaktaydı. Esed rejimi Suriye’deki doğal kaynakları kontrol edemediğinden, enerji, su ve gıda arz güvenliğini tahkim edememekte ve dış desteğe ihtiyaç duymaktaydı. DEAŞ ve PKK/YPG terör unsurlarının araçsallaştırıldığı Suriye’de güç mücadelesinin en belirleyici unsurlarından biri de doğal kaynakların kontrolü. ABD-PKK angajmanı ve doğal kaynakların işgali Suriye’de halkın özgürlük mücadelesi olarak başlayan devrim süreci adım adım bir iç savaşa doğru sürüklenirken, dış müdahalelerle nihayetinde bir vekâletler savaşına dönüştü. DEAŞ ve PKK/YPG gibi devlet dışı silahlı aktörlerin araçsallaştırıldığı sahada, güç mücadelesinin en belirleyici unsurlarından biri ise doğal kaynakların kontrolü oldu. Savaşın ilk dönemlerinde Suriyeli muhalifler ve rejim güçleri tarafından kontrol edilen enerji kaynakları önce DEAŞ’ın, ardından ise PKK/YPG’nin kontrolüne girmeye başladı. 2014 yılından itibaren ABD DEAŞ ile mücadele görüntüsü altında PKK’nın Suriye yapılanması olan PYD/YPG ile askeri ortaklık kurarak Suriye’nin kuzey ve doğu bölgelerinde kontrol alanını genişletti; nihayetinde bir kısım Arap unsurları da ekleyerek Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) oluşturdu. ABD ve (sahada vekil unsur olarak kullandığı) SDG/YPG ülkenin doğal kaynaklarını kontrol ederek, başta Esed rejimi olmak üzere Rusya, Türkiye ve İran’a karşı stratejik bir üstünlük elde etme arayışına girdi. 2016 yılından günümüze kadar olan süreçte, ABD tarafından desteklenen YPG güçleri ülkenin en önemli doğal kaynaklarını peyderpey ele geçirdi. DEAŞ’a yönelik Humus’un doğusundan başlayan Rusya ve İran destekli Esed rejimi operasyonu kapsamında, Deyrizor şehrinin batı yakasına ve Irak sınırındaki Elbukemal kentine değin uzanan bölgeler DEAŞ’tan ele geçirilmiştir. Rejimin Humus’un doğusundan Deyrizor eyaletinin batı yakasına ulaşan operasyonuna karşı, YPG/SDG Rakka’daki DEAŞ operasyonunu nihayete erdirmeden Deyrizor’un doğusuna yönelik askeri hareketlilik içerisine girdi. Nihayetinde, bir zamanlar DEAŞ’ın sahip olduğu su ve enerji kaynakları ile üretim ve ihraç potansiyelinin tamamı YPG güçlerinin kontrolü altına girdi. Bu el değişimi sonucunda rejim birkaç sahayı kontrolü altına almayı başarmış olsa da, günümüz verilerine bakacak olursak, 2017 yılı sonunda, rejimin günlük petrol üretiminin 25 bin varil, doğalgaz üretiminin ise yıllık 3,1 milyar metreküp olduğunu görüyoruz. Belirtilen bu miktarlar 2010 ve 2015 yıllarına göre ciddi düşüşler olduğunu açıkça ortaya koymakta. SDG/YPG halihazırda verimli tarım arazileri de dâhil olmak üzere, Suriye’nin petrol, doğalgaz ve su kaynaklarını kontrol ediyor. Deyrizor bölgesinin doğusundaki (El-Ömer, Cafra, Vard, Afra, Carnuf, Tanak, Kevabi, Azrak, Kahar, Şueytat, Galban) ile birlikte 10’dan fazla petrol sahası YPG’nin kontrolü altında bulunuyor. Bu sahalara ek olarak, Rakka ve Haseke bölgelerinde bulunan petrol yataklarının tamamı YPG unsurlarınca kontrol edilmekte. El-Ömer ülkenin sahip olduğu en büyük petrol sahası. Deyrizor bölgesi ise petrol yataklarınca zengin, ülkenin önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bölgelerden biri. Sadece Deyrizor’un doğusundaki petrol yatakları, ülkenin sahip olduğu tüm enerji kaynaklarının yüzde 30’undan büyük bir kısmına tekabül ediyor. Ayrıca YPG kritik doğalgaz sahalarına da sahip; Suriye’nin en büyük doğalgaz tesisi olan Konoko ve Deyrizor bölgesinin doğusunda bulunan diğer doğalgaz kaynakları da YPG’nin kontrolü altında. YPG unsurları Esed rejiminden (yaklaşık 3 milyar metreküp) daha fazla doğalgaz çıkarma potansiyeline (tahminen 4,5-5 milyar metreküp) sahip. Tıpkı petrol gibi doğalgazın da neredeyse tamamı ihraç ediliyor. Nihayetinde, YPG terör örgütü ülkenin tüm enerji kaynaklarının dörtte üçüne yakın bir kısmını kontrol ediyor. YPG’nin mevcut petrol ihracat potansiyeli günde yaklaşık 300 bin varil. Brent petrolün ortalama fiyatını göz önüne alırsak ve YPG’nin tüm potansiyelini kullanabileceği ve cari fiyatlarla işlem yapabileceğini varsayarsak, ihracat geliri 8 milyar dolara ulaşabilir. Yukarıda verilen toplam ham petrol üretim potansiyeli SDG’nin siyasi yapılanması Suriye Demokratik Konseyi verileri ile de tutarlı. Ayrıca konseyin yayınladığı verilere göre, potansiyelin şu anda yaklaşık üçte biri kullanılabilmekte (günlük yaklaşık 125 bin varil). Bu durumda, yerel ihtiyacı aşan günlük 100 bin varilin ortalama 30 dolardan ihraç edildiğini göz önünde bulundurursak, YPG’nin 1 milyar dolara yakın bir petrol gelirine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ortalama Henry Hub fiyatları baz alınarak ve potansiyelinin tam olarak kullanılmasına dayanarak hesaplamalar yapıldığında, YPG’nin doğalgaz ihracatından potansiyel geliri de 490 milyon dolar civarında. Devlet-dışı aktörler bağlamında oldukça büyük rakamlardan bahsediyoruz. Kirli petrol ticareti Esed rejimi Suriye’deki doğal kaynakları kontrol edemediğinden, enerji, su ve gıda arz güvenliğini tahkim edemediğinden dolayı dış desteğe ihtiyaç duyuyor. Bu bağlamda, 2014-2015 yıllarında DEAŞ ve sonrasında YPG gibi terör örgütleriyle enerji ticaretinde bulunmuştu. Bu ticaretin arabuluculuğunu da ABD ve Avrupa Birliği’nin yaptırım listesinde bulunan Katerji Group şirketi sağlamıştı. ABD’nin YPG’ye rejim ile ticaretinde koyduğu şerhe rağmen, Katerji Group şirketi YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretini günümüzde de sürdürüyor. Bu ticaret günlük yaklaşık 60 bin varil petrole ulaşıyor. İran’ın da Esed rejimine ciddi yardımları ve önemli miktarda petrol sevkiyatı olduğunu görüyoruz. Nitekim 2014-2017 yılları arasında ortalama 70 bin varil, 2016-2018 arasında ortalama 50 bin varil petrol transferi gerçekleşmişti. 2019 yılında ise (ABD’nin son yaptırımlarından sonra) sevkiyatlar artık durma noktasına geldi. Bölgedeki petrol üretimi ve ticaretiyle SDG/YPG’nin finanse edilmesi arzusu Türkiye için kabul edilemez bir durumken, doğal kaynakların rejimin kontrolünde olmasını isteyen Rusya’yı da rahatsız ediyor. Barış Pınarı harekâtı sonrasında Türkiye ile masaya oturan ABD önce askerlerini Suriye’den tamamen çekme kararı aldığını, ardından da sadece Tanf ve Deyrizor bölgesinde az sayıda asker bırakacağını açıkladı. Ancak Trump’ın bölgedeki petrol kaynaklarının kontrolünü bırakmayacaklarını açıklamasıyla birlikte, ABD askerleri ülkenin enerji kaynaklarının bulunduğu Deyrizor’un yanı sıra Haseke’nin kuzeyindeki petrol ve gaz yataklarındaki mevcudiyetini korudu. Yine Fişhabur üzerinden IKBY hattına doğru devam eden petrol ticaretinin gerçekleştirildiği güzergahta da devriye faaliyetlerine başlamış durumda. ABD’nin Irak-Suriye sınır hattında ne kadar kalıcı olacağı, Türkiye ve Rusya tarafından baskı altına alınan unsurlarını daha fazla ne kadar bölge tutacağı belirsiz olsa da ABD’nin Suriye’deki oyundan kolay kolay ayrılmayacağı anlaşılıyor. Trump bölgeden çıkarılan ham petrolün satılmasıyla ABD askerlerinin ve SDG/YPG terör unsurlarının finanse edilmesini, ayrıca bu bölgenin Esed rejimi ve İran’a bağlı güçlerinin kontrolüne girmemesini temin ederek, bu petrolü bir baskı unsuru olarak kullanmayı amaçlıyor. Bölgedeki petrol üretimi ve ticaretiyle SDG/YPG’nin finanse edilmesi arzusu Türkiye için kabul edilemez bir durumken Rusya’yı da rahatsız ediyor. Rusya bölgedeki kaynakların Esed rejiminin kontrolüne girmesini arzu ediyor. Esed rejimi ise YPG’ye kaptırdığı bu verimli ve jeopolitik olarak kritik öneme sahip alanlardan dolayı büyük meydan okumalarla karşı karşıya. YPG’nin enerji kaynakları üzerinde kurduğu hâkimiyet, ABD’nin uyguladığı yaptırımlar, İran ile petrol ticaretinin aldığı darbeler ve Mısır’ın ABD’nin baskıları sonucunda Süveyş kanalından rejime petrol sevkiyatını kesmesi, Esed rejimini içinden çıkılması güç bir duruma sürüklüyor. Son aylarda ülkede savaş araçları bir yana, ambulans ve otomobiller için dahi yakıt bulmak çok zor hale gelmiş durumda. Dolayısıyla rejimin hareket alanı kısıtlanmakta ve savaş gücü de bu bağlamda düşmekte. Suriye’nin sahip olduğu bu doğal kaynaklar, terör örgütlerini finanse etmek yerine Suriye halkının refahı, geleceği ve yeniden kalkınması için kullanılmalıdır. ABD’nin eş zamanlı olarak Türkiye, Rusya ve rejimi rahatsız eden petrol hamlesi, özellikle Fişhabur-Malikiye hattının kontrol edilmesiyle sınırlanabilir. Fakat şu ana kadar Rusya’nın bu meselede ABD’nin doğrudan karşısında durma eğiliminde olmadığı görülüyor. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/abd-pkk-angajmani-ve-suriyenin-dogal-kaynaklari-uzerinde-kirli-hesaplar/1637119
Suriye’de Yeni Anayasa Süreci ve Türkmenler Kutluhan Görücü  
Suriye’de Yeni Anayasa Süreci ve Türkmenler 2016 yılının sonlarına doğru Türkiye, Rusya ve İran’ın inisiyatifiyle başlayan Astana görüşmeleri, Suriye’nin geleceğinin muhalefet-rejim ekseninde belirlendiği önemli bir diplomatik kanal oldu. Bu süreç, birçok kez sınanmış olsa da, 2019 yılında da geçerliliğini koruyarak Suriye’nin geleceği konusunda önemli adımların atılabildiği bir platform haline geldi. Bu doğrultuda gerçekleştirilen heyet görüşmeleriyle birlikte, liderlerin de bir araya geldiği toplantılar yapıldı. Liderler zirvesinin beşincisi Türkiye’nin ev sahipliğinde Ankara’da gerçekleşti. Türkiye-İran-Rusya üçlüsünün Astana süreci kapsamında gerçekleştirdiği Ankara Zirvesi’nden çıkan en önemli başlık, anayasa komitesi listesinde uzlaşının sağlanması oldu. Astana sürecinin başlamasıyla birlikte ortaya konulan siyasi çözümün en öncelikli adımı, bir anayasa komitesinin belirlenerek anayasanın hazırlanmasıydı. Siyasi geçiş sürecinin yeni anayasal zeminde gerçekleştirilmesi ve bu minvalde özgür seçimlerin yapılması öngörülüyor. Astana sürecinin başlamasıyla birlikte ortaya konulan siyasi çözümün en öncelikli adımı, bir anayasa komitesinin belirlenerek anayasanın hazırlanmasıydı. Siyasi geçiş sürecinin de yeni anayasal zeminde gerçekleştirilmesi ve bu minvalde özgür seçimlerin yapılması öngörülüyordu. Yaklaşık iki yıldır anayasa komitesine üye olacak kişilerin belirlenmesinde büyük güçlük yaşanmıştı. Buna neden olanın ise Esed rejiminin diretmesi olduğu söyleniyordu. Nitekim rejim 50 muhalif, 50 rejim yanlısı üyenin ardından BM nezaretinde seçilecek 50 bağımsız üye konusunda ayak diretiyordu. Bu konunun 16 Eylül’de gerçekleştirilen Ankara Zirvesi’nde aşıldığı ve listenin hazırlandığı ilan edildi. Anayasa komitesindeki isim listeleri belirlenmiş olsa da usul konusunda henüz bir mutabakat söz konusu olmadığı gibi, konuya ilişkin net bir takvim de belirlenmiş değil. Bu nedenle, Cenevre’de gerçekleştirilmesi planlanan anayasa çalışmaları bağlamında, usul meselesinin de zaman alacağı öngörülebilir. Önümüzdeki dönemde anayasa tartışmaları ve beklentileri, yavaş yavaş Suriye kamuoyunun ve taraf veya garantör devletlerin gündemlerinin en üst sırasında yer almaya başlayacak. Bununla birlikte, anayasanın hazırlanmasına gidilen süreçte Suriye’de askeri durumun nasıl etkileneceği ve Suriye muhalefetinin bu duruma tepkisinin ne olacağı da ayrı soru işaretleri. Özellikle İdlib’deki çatışmalar, Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG/SDG yapılanmasının geleceği ve ABD-Türkiye arasında devam eden güvenli bölge sürecinin çökmesi durumunda Türkiye’nin askeri operasyon düzenleme ihtimali, şüphesiz ki anayasa sürecinin Suriye sahasındaki temel dinamikleri olacak. Nitekim Ankara Zirvesi öncesinde Esed rejiminin YPG/SDG yapılanmasını ilk kez terör örgütü olarak tanımlaması ve bu yönüyle Suriye muhalefeti ve Türkiye ile aynı noktaya varmış olmasının sürece nasıl yansıyacağı ve ABD’nin YPG/SDG’ye yönelik bu ortak duruşa karşı tavrının ne olacağı da önemli. Tüm bunlarla birlikte Rusya ve İran’ın YPG/PKK yapılanmasına karşı muğlak ve işbirliğine açık tavrı da sürece etki edecek parametrelerin başlıcaları. Usul konusunun muğlaklığına ve saha değişkenlerine rağmen şurası açık ki isim listesinin kabulüyle birlikte anayasa sürecinde önemli bir eşik aşılmış oldu. Bu nedenle artık yeni anayasa ve bu anayasada nasıl bir Suriye tasarlanacağı meselesi giderek önem kazanacak. Ayrıca Suriye’de yaşayan etnik ve dini unsurların nasıl tanımlanacağı, ne haklar elde edeceği ve temel manada nasıl bir anayasal zemine oturacağı da merak konusu. Bu bağlamda, anayasa komitesinde etnik ve dini temsilciler de yer alıyor ve bu temsilcilerin arasında Türkmenler de temsilci bulunduracak. Suriye Türkmenleri muhalif örgütlenmeler içerisinde faaliyet gösterse de Suriye siyasetine dair öznel yaklaşımları da bulunuyor. Türkmen siyaseti ve yeni anayasa Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmesiyle terörden arındırılan bölgeler, hem Suriye muhalefeti hem de Türkmenler adına bir siyaset fırsatı sundu. Söz konusu bölgelerde mukim yoğun Türkmen nüfusun varlığı da Türkmen siyasetinin önünü açan bir diğer unsur oldu. Suriye’de halk ayaklanmasının başlangıcına kadar herhangi bir siyasi, sosyal ya da kültürel örgütlenmeye sahip olmayan Türkmenler, yeni sürece hazırlıksız ve dağınık yakalandı. Bu nedenle müşterek bir siyasi ve askeri grup oluşturmakta veya oluşturulan platformları işlevsel kılma hususunda büyük zorluklar yaşandı. Siyasi arenayı birleştirmek adına Türkiye’de kurulan Suriye Türkmen Meclisi resmî muhatap buldu, fakat tüm Türkmen toplumunu birleştirmekte ve harekete geçirmekte yetersiz kaldı. (Suriye muhalefetinin de en büyük ve temel problemleri arasında yer alan) Suriye sahasından uzak faaliyet gösterme, Türkmenler için de geçerliydi. Bu zafiyet 2018 yılına kadar devam etti. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmesiyle terörden arındırılan bölgeler, bu anlamda hem Suriye muhalefeti hem de Türkmenler adına bir fırsat sundu. Söz konusu bölgelerde mukim yoğun Türkmen nüfusun varlığı da Türkmen siyasetinin önünü açan bir diğer unsur oldu. 2018 yılında yapılan seçimde meclis başkanlığı görevine gelen Muhammed Vecih Cuma saha odaklı bir politikayı gündemine aldı; Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’ndan (SMDK) da önce Çobanbey’de bir ofis açarak Türkmen siyasetini bölgeye taşıdı. 8 Temmuz 2019’da kamuoyuyla paylaşılan meclis tüzük değişikliği ise bu siyaset değişiminin kurumsallaşmasının önünü açtı. Yeni tüzükle birlikte meclis ve meclis bünyesindeki tüm siyasi partilerin Suriye sahasında faaliyet göstermesi zorunlu kılındı. Bu doğrultuda Halep/Çobanbey’de yeniden kongrelerini gerçekleştiren siyasi partiler, yeni siyasi zemine uyum sağladılar. Değişiklikle birlikte, meclis bünyesinde faaliyet gösteren üç siyasi partiye (Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi, Suriye Türkmen Kitle Partisi, Suriye Türkmen Nahda [Kalkınma] Partisi) bir yenisi daha eklenerek sahaya odaklanan partiler ortaya çıkmaya başladı. Bu minvalde kurulan Türkmen Milli Vefa Partisi’ne, daha sonra Taşlıhöyük’te açtığı ofisle Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi de katıldı. Milli Vefa Partisi’ne ayrı bir parantez açmak gerekirse, genel başkanının ve parti tabanının Humus kökenli olmasının, Türkmen siyasetinin Halep/Bayırbucak eksenindeki tıkanıklığı açabilme ihtimalini güçlendirdiği söylenebilir. Bu bağlamda, Türkmen siyasi partilerinin ve meclisinin önümüzdeki dönemde bölgede yeni ofisler açması veya mevcut ofis sayılarını artırması öngörülüyor. Türkmen siyasetindeki yeni evre, sürecin doğru yönetilmesi ve demografik olarak geri dönüşün sağlanması durumunda başarıya ulaşabilir. Bu minvalde, daha da görünür hale gelen Türkmen siyasetinin ilerleyen süreçte karşılaşacağı en önemli meydan okumalardan birinin yeni anayasa süreci olacağı söylenebilir. Bu nedenle Türkmen siyasetinin anayasal zemine oturmasını ana hedefleri olarak gören Türkmen siyasiler, yeni anayasa sürecinde daha aktif olmalılar. Türkmenlerin anayasa sürecinde en öncelikli beklentisi ve talebi de tanınmak/statü kazanmak olmalıdır. Nihayetinde diğer tüm talepler bu hukuki zemin üzerine inşa edilecektir. Ek olarak, geri dönüşlerin hukuki zemininin sağlanması ve Türkmenlerin Türk dilinde eğitim alması da son derece gerekli. Yeni anayasanın yaklaşımlarına göre, Türkmenler farklı konumlarda ve isteklerde bulunabilecekler; fakat sayılan bu üç ilkenin, Türkmenlerin taleplerinin temel zeminini oluşturmasını beklemek gerçekçi olacaktır. Türkiye’nin Suriye politikasındaki doğal müttefiklerinden biri olan Türkmenler yeni anayasa sürecinde Türkiye’nin desteğini almalıdır. Aynı zamanda Türkiye’nin orta ve uzun vadeli Suriye siyasetinde Türkmenlerin (Irak örneğinde olduğu gibi) sahici bir aktör olma potansiyeli, bu muhtemel desteğin birincil zeminini oluşturmaktadır. Bu doğrultuda Türkmenlerin de Türkiye’yle oluşturduğu doğal ittifak ilişkisi büyük ehemmiyeti haiz olsa da Türkmen siyaseti, müttefiklerini arttırmak için diplomasi ve lobi faaliyetleri yürütmelidir. Uluslararası arenadaki görünürlüğün artırılmasının hem Türkiye’nin hem de Türkmenlerin faydasına olacağı açıktır. Bu nedenle Türkmen siyaseti, yeni anayasa süreci ve geleceğin Suriye’sinin inşa edilmesi bağlamında müttefiklerini arttırma, anayasadan taleplerini elde etme, demografik dönüşümü sağlama ve Suriye’nin toprak ve zihni bütünlüğü bağlamında toplumsal birliktelik siyasetine odaklanmalıdır. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suriyede-yeni-anayasa-sureci-ve-turkmenler/1604532    
Suriye Petrolü YPG/PKK Terörünü Finanse Ediyor
Suriye Petrolü YPG/PKK Terörünü Finanse Ediyor Enerji kaynakları her zaman Suriye ekonomisi içinde büyük bir öneme sahip olmuştur. Halk ayaklanması başlamadan önceki yıllara baktığımızda, ülkenin en temel gelir kaynağı olarak enerji ihracatını görürüz. 2010 yılı verilerini göz önüne alırsak, 12 milyar dolarlık Suriye ihracatının yüzde 50’sinin enerji ticaretinden oluştuğunu söyleyebiliriz. Fakat savaştan sonra ülkede ortaya çıkan muhtelif devlet-dışı aktörler, bu kaynakların kontrolünü uzun süredir ellerinde bulunduruyor. Günümüzde bu kaynaklar halkın refahına hizmet etmek yerine, çeşitli terör örgütlerinin finans kaynağı olarak kullanılıyor. Mevcut durumda, ülkenin sahip olduğu petrol ve doğalgaz sahalarının büyük çoğunluğu, PKK’nın Suriye yapılanması olan YPG güçlerinin kontrolü altında. Bunlara ek olarak, başta Tabka barajı olmak üzere, ülkenin en önemli hidroelektrik enerji kaynakları olan Tişrin ve Baas barajları da YPG’nin kontrolü altında. YPG’nin elinde bulundurduğu enerji kaynakları, ülkenin tüm enerji kaynaklarının neredeyse dörtte üçüne tekabül ediyor. Bu kontrol alanlarına, başta El-Ömer petrol sahası olmak üzere, Deyrizor’un doğusu, Haseke ve Rakka da dâhildir ki ülkenin en önemli enerji sahaları bu bölgelerde konumlanmıştır. Yalnızca Deyrizor bölgesindeki petrol sahaları, Suriye’nin sahip olduğu tüm enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. YPG’nin bu alanları ele geçirmesiyle, rejimin (2010 yılında günlük 416 bin varil olan) petrol üretimi günümüzde 25 bin varile kadar geriledi. YPG/PKK’nın petrol ticareti ve Esed rejimi Rakamlar ve günümüzdeki mevcut kontrol alanları göz önüne alındığında, ülkenin enerji üretim potansiyelinin büyük çoğunluğunun YPG/PKK terör örgütünün eline geçtiğini görmekteyiz. Buna mukabil, ülkenin sahip olduğu iki rafineri de (Banyas ve Humus) rejim güçlerinin elinde olduğu için, YPG işgal ettiği bölgelerde küçük ölçekli, el yapımı rafineriler kurma yoluna gitmişti. Bu rafineriler vasıtasıyla, çıkarılan petrolün bir kısmı yerel kullanımlar için işleniyor. Fakat çıkartılan petrol, temelde bir ihraç kalemi olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda, rejim ve YPG arasında kurulan ortaklık, YPG’nin yaptığı enerji ihracatının önemli bir kısmını oluşturuyor. Rejim ve YPG arasında petrol sahalarının ve barajların işletilmesi konusunda işbirliğinin geliştirilmesi için birçok müzakere yürütüldü. Bu müzakereler başarıya ulaştı ve muhtelif alanlarda rejim ve YPG arasında işbirliği gerçekleştirildi. Ancak ABD’nin YPG’ye rejimle işbirliği hususunda koyduğu şerh, ikili ortaklığı sekteye uğrattı. Bunların yanı sıra, YPG’nin Fişhabur sınır kapısı üzerinden IKBY’ye petrol sevkiyatı yaptığı, hatta Kerkük’ten yüklenen petrol tankerleriyle de petrolü İran’a sattığı biliniyor. Nitekim YPG/PKK’nın İran ile gerçekleştirdiği petrol ticareti, ABD Başkanı Donald Trump tarafından açıkça ifade edilmişti. Trump Twitter üzerinden yaptığı açıklamada: “Türkiye onları sevmiyor; başkaları onları seviyor. Onların ellerindeki azıcık petrolü İran’a satmaları hoşuma gitmedi. Onlardan İran’a satış yapmamalarını istedik. Ortaklarımız Kürtler İran’a petrol satıyor. Bundan memnun değiliz. Bundan hiç mutlu değilim” demişti. Esed rejiminin petrol ihtiyacını karşılamak üzere terör örgütleriyle kurduğu ticari ilişkide YPG/PKK ilk ortak değildir. Nitekim 2013 sonrasında, ülkenin doğusundaki birçok petrol sahasını DEAŞ ele geçirdiğinde, rejim DEAŞ’tan da petrol satın almıştı. Petrol sahalarını DEAŞ’ın ele geçirdiği dönem olan 2014’te, rejimin günlük petrol üretimi yaklaşık 30 bin varile kadar düşmüştü. Bu üretim rejimin kontrol ettiği alanlardaki petrol ihtiyacını dahi karşılamaya yetmemiş, bu nedenle rejim DEAŞ ile petrol ticaretine girmişti. Söz konusu dönemde, işgal ettiği alanlardaki petrol ihtiyacını karşılamak üzere YPG’nin de DEAŞ ile petrol ticareti yaptığı biliniyor. Bu ticaret YPG’nin ABD ile girdiği siyasi ve askeri angajmana rağmen gerçekleşmiş ve DEAŞ’ın önemli petrol sahalarını kaybetmesine değin sürmüştü. Esed rejiminin önce DEAŞ ve sonra YPG ile petrol ticareti gerçekleştirmesinde, ABD’nin yaptırım listesinde bulunan Katerji Group aracı olmuştu. Esed rejimine yakınlığı ile bilinen Katerji Group’un bölgedeki yerel petrol ticaretinde etkin bir rol oynadığı defalarca medyaya yansımıştı. Wall Street Journal’ın verdiği son haberde, ABD ve Avrupa Birliğinin yaptırım listesinde yer alan Katerji Group’un YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretini sürdürdüğü görülüyor. Söz konusu habere göre, bu ticaret günlük yaklaşık 60 bin varil petrol akışını içeriyor. Mevcut Brent petrol fiyatlarını göz önüne aldığımızda, YPG yalnızca rejimle gerçekleştirdiği petrol ticareti vasıtasıyla günlük 3,6 milyon dolar, yıllık ise 1,3 milyar dolarlık bir gelir elde etme potansiyeline sahip. Bu rakamlar terör örgütünün kendini finanse etmesi için çok ciddi bir miktarlardır. Söz konusu rakamlar, YPG’nin yalnızca rejimle yaptığı ticaretten elde ettiği gelirleri gösteriyor. Buna ilave olarak IKBY ve İran da düşünüldüğünde, YPG/PKK’nın petrol ticaretinden elde edebileceği potansiyel gelirin söz konusu rakamın çok daha üstünde olduğu görülüyor. ABD’nin YPG/PKK ile Suriye sahasında girdiği müttefiklik ilişkisi, İran ve Esed rejimine uyguladığı yaptırımlarla da tezatlık ihtiva ediyor. Nitekim yaptırım uyguladığı her iki taraf da müttefiki YPG ile petrol ticareti yapıyor. ABD Suriye sahasında YPG’ye alan açarak terör örgütünün kontrol alanı kazanmasına neden olurken, bölgedeki enerji kaynaklarını kullanmasına ve ticaret ağları oluşturmasına da fırsat verdi. Aynı zamanda bu durum, meşruiyetini yitirmiş Esed rejiminin küresel piyasalara nazaran daha uygun fiyatlarla petrol elde etmesine yol açtı; böylelikle rejimi ayakta tutan nedenlere bir tane daha eklemiş oldu. Bu yönleriyle de ele alındığında, ABD’nin Suriye’de Esed rejimi karşıtı duruşu somut dayanaklarını kaybetmeye mahkum hale gelmiştir. Türkiye’nin terörle mücadelesi ve Fırat’ın doğusu Suriye’nin yeniden imar edilmesinin en temel gelir kaynaklarından biri olarak gösterebileceğimiz petrol, Suriye halkının refahına kullanılmak yerine, terör örgütü YPG/PKK’yı finanse ediyor. Nihayetinde örgüt elde ettiği geliri Kandil’e aktararak uzun vadeli terör faaliyetlerinin finansmanını ve planlamasını gerçekleştiriyor. Söz konusu durum bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirirken Türkiye’nin Irak ve Suriye’de PKK ile mücadelesini sekteye uğratıyor. Bu nedenle, YPG ile Fırat’ın doğusundaki mücadele Türkiye için yalnızca sınır güvenliği meselesi olarak görülmemeli, aynı zamanda örgütün elinde tuttuğu petrol bölgelerini de hedeflemelidir. Bu bağlamda, ABD’nin Suriye’den çekilme sürecini Türkiye ile birlikte yönetmesi, söz konusu petrol bölgelerini de Suriye Geçici Hükümeti’ne devretmesi en doğru yaklaşım olacaktır. Bu noktada, Fırat’ın doğusundaki SDG bünyesindeki Arap unsurlarla terör örgütü YPG/PKK’nın varlığı ayrıştırılabilir. Bölgede YPG’nin yanında yer almak zorunda kalan yapılar yeni sürece dahil edilerek Uluslararası Koalisyon’un varlığı da muhafaza edilebilir. Böylece Fırat’ın doğusuna Esed rejimi, İran ve Rusya’nın geri dönmesi engellenerek, Türkiye’nin de bölgeye girişiyle NATO ülkeleri, karşı bloğu Suriye’de dengelemiş olacaktır. Dahası, Türkiye’nin tezlerine uygun bir biçimde, demografik yapıya uygun yerel yönetimler oluşturularak bölgede meşru muhalefet de alan kazanabilir. Nihayetinde terörü finanse eden kaynaklar ortadan kaldırılarak Suriye’nin yeniden imarına kaynak oluşturulabilir. Bu çalışma Kutluhan Görücü ve Mehmet Çağatay Güler tarafından hazırlanmıştır. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriye-petrolu-ypg-pkk-terorunu-finanse-ediyor/1396901