Analiz
Suriye’de Devrim ve Enerji Jeopolitiği Mehmet Çağatay Güler  
Suriye’de Devrim ve Enerji Jeopolitiği Suriye, 2011 yılına kadar hammadde ihracatına dayalı, dışa bağımlı bir ekonomik profil çizmiştir. Bu hammadde ihracatının en önemli metaları ham petrol ve diğer mineral ürünleri olmuştur. Enerji kaynakları, sürdürülebilir kalkınma; sanayileşme; şehirleşme gibi konularının yanı sıra, temel ekonomik girdi olarak da ön plana çıkmaktadır. Bu bağlamda, Suriye’deki savaş sonrası duruma bakacak olursak, ülkenin sahip olduğu petrol ve gaz sahalarının büyük çoğunluğu ve önemli hidroelektrik üretim santralleri DAEŞ, PKK/PYD gibi devlet-dışı aktörlerin kontrolü altına girmiştir. Bahse konu devlet-dışı aktörler, ele geçirdikleri bu enerji kaynaklarından önemli gelirler elde ederken, rejim ekonomisi büyük yıkımlar yaşamaktadır. Rejim kaybettiği bu önemli enerji kaynaklarını yasal olmayan yollarla ikmal etme yönetimine başvurmuştur ki dışarıdan temin edilen bu kaynaklar, halihazırda zor durumda olan bütçeye daha da fazla yük olmaktadır. Tüm bu enerji kaynaklarının ve bu kaynaklara bağlı ekonomik gelirin kaybolması, ülkede kalıcı barışın tahsis edilmesinde engel teşkil etmektedir. Ülkede ve bölgede, güvenliğin ve istikrarın sağlanabilmesi için, bu kaynakların terör örgütü inisiyatifinden alınması ve bu kaynaklar sayesinde elde ettikleri gelirin de önüne geçilmesi gerekmektedir. Devrim Öncesi Suriye’de Ekonomik Durum Ülkenin devrim öncesi genel ekonomik profiline baktığımız zaman, gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) 60 milyar dolar[1]civarında olduğunu ve 21 milyonluk[2]azımsanamayacak bir nüfusa sahip olduğunu görüyoruz. Belirtilen GSYH’nın yaklaşık yüzde 23’ünün tarım, 30’unun sanayi ve geriye kalan yüzde 47’lik kısmının ise hizmet sektöründen oluştuğunu görüyoruz[3]. Bu dönemde temel ihraç kalemi olarak, günlük yaklaşık 109 bin varil ham petrolü ilk sırada görmekteyiz[4]. Bahsedilen bu ham petrol ihracatı, 4 milyar dolar ile Suriye hükümet gelirlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturmaktaydı[5]. Ham petrolü, rafine edilmiş petrol ürünleri ve diğer mineral ürünleri takip etmekteydi[6]. Ham petrol ihraç edilen ülkelere baktığımızda, yüzde 90’lık kısmının Avrupa ülkelerinden oluştuğunu görmekteyiz[7]. İthal edilen ürünlere baktığımızda ise, ilk sırada makinaların ve mineral ürünlerinin geldiğini görüyoruz[8]. İthal ürünlerin menşelerini incelediğimizde yüzde 45’inin Asya, yüzde 38’inin ise Avrupa kökenli olduğunu görüyoruz. Sırasıyla Çin, Türkiye ve Güney Kore, Asya’daki en büyük ithalat partnerlerini oluştururken, İtalya, Almanya ve Rusya Federasyonu da Avrupa’daki en önemli ithalat partnerleri olarak öne çıkmaktadır[9]. Çin, Güney Kore ve Almanya, Suriye’nin makina ve ulaşım aracı ithal ettiğini başlıca ülkelerdir[10]. Sanayisinin yüzde 30’larda seyrettiği, ekonomik katma değerinin büyük kısmını hizmet sektörünün oluşturduğu bir ülkede, hammadde ihracatı ve makina ithalatı yapılıyor olması, ekseriyetle  karşımıza çıkan bir husustur.  Bu tip ülkeler, dışa bağımlı, üretimi ve üretimin katma değeri düşük seviyelerde seyreden ülkelerdir. Devrim Sonrası Enerji Kaynaklarının Statüsü Suriye’deki ayaklanmanın başlamasından sonra, Esed rejimi önemli topraklar ve kaynaklar kaybetmiş, ülke bölünmeye başlamış, farklı devlet-dışı aktörler tahaddüs etmiştir (DAEŞ, YPG/PKK, Muhalifler). Bu devlet dışı aktörler, ülkenin farklı bölgelerinin kontrolünü ele geçirmiş ve geriye kalan topraklar ise Esed rejiminin hakimiyetinde kalmıştır. İlk zamanlarda, muhalifler geniş bir kontrol alanına sahip olsalar da, 2015 yılında DAEŞ, zengin enerji kaynaklarına sahip bu kontrol alanlarının birçoğunu ve ötesini ele geçirmiştir[11]. İçlerinde zengin petrol ve doğalgaz yataklarını barındıran Deyr Ez Zor, Haseke, Humus ve Rakka bölgelerini bulunduran bu alanlar, ülkenin enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde 65-70’ine tekabül etmektedir[12]. Devrim öncesi 2010 yılına bakıldığında, 27.67 milyon ton petrol eşdeğeri (Mtoe) olarak gerçekleşen rejimin toplam enerji üretimi, 2015 yılı sonrası yalnızca 4.68 Mtoe olarak gerçekleşmiştir[13]. Toplam elektrik üretimi ise 44 milyar kilowatt saat (kWh) iken, 2015 yılında 17 milyar kWh’e düşmüştür[14]. Toplam petrol üretimi verilerine baktığımız zamanda 2010 yılında günlük yaklaşık 416 bin varil iken, 2015 yılında günlük yaklaşık 35 bin varile düşmüştür[15]. Bu gerçeğin doğal bir sonucu olarak da rejim, günlük 139 bin varil olan petrol tüketimini karşılayamadığından mütevellit, petrol ithal eder bir hale gelmiştir[16]. Buna ilaveten, günlük 8.8 milyar  m³olan doğalgaz üretiminin ise 4.3 milyar  m³’e düştüğünü görüyoruz[17]. Esed rejimini, yukarıda açıklanan, devrim öncesi haiz olduğu enerji kaynaklarının ve üretim kapasitesinin büyük çoğunluğu, 2015 yılında DAEŞ’in eline geçmiştir. Ortaya konulan bu aradaki üretim değerlerinin farkı, YPG’nin kontrolünde olan, savaştan dolayı zarar gören ve kullanımdan çıkan tesisler haricinde, DAEŞ’in o dönemde sahip olduğu üretiminin yaklaşık değerleridir. DAEŞ’in etkin olduğu o yıllarda, kontrol ettiği enerji kaynakları muvacehesinde elde ettiği geliri resmi veriler ile ortaya koyamasakta, 2015 yılında ortalama 53,60 dolardan işlem gören brent petrolün fiyatını baz alırsak[18], en az 300 bin varillik ihracat kapasitesi ile yaklaşık 6 milyar dolar (53,60×300.000×365) gelir elde edebilecek potansiyeli olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, yaklaşık 4,5 milyar m³’lük doğalgaz üretim kapasitesinin ise, DAEŞ’in eline geçtiğini görüyoruz ki dönemin Henry Hub doğalgaz fiyatı olan 2.62 doları baz alırsak[19]yaklaşık 421 milyon dolarlık da (2,62×160593066) doğalgaz geliri elde edebileceğini görüyoruz. Bunlara ek olarak DAEŞ, ülkenin sahip olduğu en önemli su kaynağı olan Fırat Nehri’ni ve 1,5 milyon kilowatt’lık üretim kapasitesine sahip, hidroelektrik enerji üretimi yapan üç adet barajı da (Baath Barajı, Tabka Barajı ve Teşrin Barajı) kontrolü altında bulundurmaktaydı[20]. 2016 yılından itibaren günümüze kadar olan süreçte ise, bu alanların büyük çoğunluğunu, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından desteklen YPG/PKK güçleri peyderpey ele geçirmiştir. Bir zamanlar DAEŞ’in sahip olduğu su ve enerji kaynakları ile üretim ve ihraç potansiyelinin neredeyse tamamı, artık YPG/PKK güçlerinin inisiyatifi altına girmiştir. Her ne kadar bu el değişimi sonucunda rejim birkaç sahayı kontrolü altına almayı başarmış olsa da bu değişimden en karlı çıkan YPG/PKK olmuştur. Bahse konu sahaları daha detaylı inceleyecek olursak, YPG/PKK güçleri Konoko doğalgaz tesisi, Rakka ve Haseke bölgelerindeki petrol sahalarına ek olarak, Deyr Ez Zor bölgesinin doğusunda bulunan, başta El-Ömer olmak üzere 10’un üzerinde petrol ve gas sahasına haizken, Esed rejimi Deyr Ez Zor’un batısında kalan bazı petrol sahalarını, Humus’taki Şaar petrol ve gaz sahalarını ve Cahar doğalgaz sahasını kontrolü altında bulundurmaktadır[21]. DAEŞ’in elinde ise yalnızca Deyr Ez Zor bölgesinin güneyinde, Elbu-Kemal kentine yakın alanda, bulunan birkaç petrol sahası ile birlikte Doubayat petrol sahası kalmıştır[22]. Elektrik üretimi husunda ise, ülkenin sahip olduğu 1.5 milyon kilowatt’lık hidroelektrik üretim kapasitesinin YPG/PKK’nın kontrolüne girdiğini görüyoruz. Özetle, 2015 yılında DAEŞ’in sahip olduğu yaklaşık 6 milyar dolarlık petrol ve 420 milyon dolarlık doğalgaz ihracatı potansiyelinin, mevcut brent petrol ortalama fiyatı baz alınarak (73,10 dolar)[23]yeniden hesaplandığında 8 milyar dolar (73,10x300000x365) olduğunu ve  mevcut Henry Hub doğalgaz fiyatı baz alınarak (3,04)[24]tekrardan hesaplanan yaklaşık 490 milyon dolar (3,04×160593066) olan gaz ihracatı potansiyelinin büyük çoğunluğunun, YPG’nin kontrolü altına girdiğini görüyoruz. Bu miktarlar, devlet-dışı bu aktörler için oldukça fazla miktarlardır ki bu güçleri destekleyen ülkelerin de bu gelirlerden paylarını aldıkları kuvvetle muhtemeldir. Lakin belirtilen bu meblalar tahmini olup, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 29 Mart 2017 tarihinde tamamlanan “Fırat Kalkanı Operasyonu”[25]ve 20 Ocak 2018’de başlatılan “Zeytin Dalı Harekatı”[26]ile Fırat Nehri’nin batısından Akdeniz’e açılacak ticaret yolunun önü kesilmiş, belirtilen bu gelir potansiyellerine önemli darbeler vurulmuş ve gelecekte Akdeniz ticareti vasıtasıyla arttırılma hedeflerinin de önü kesilmiştir. Özetle, Esed rejimi başta DAEŞ’e daha sonrasında da YPG’ye, en önemli enerji ve su kaynaklarını ve elektrik ürettiği hidroelektrik santrallerini kaybetmiştir. Her ne kadar önemli termik santralleri ve rafinerileri muhafaza etmeyi başarmışsa da, bu santrallerde yakıt olarak değerlendirilecek veya rafinerilerde işlenecek doğal kaynak çıkarım sahalarını önemli ölçüde yitirmiştir. Günümüzde kaybettiği bu enerji kaynaklarını ve düşen elektrik üretimini çoğunlukla gayrı-resmi yollardan ithalat vasıtasıyla ikame etme yoluna gitmiştir. Bu enerji kaybı ağırlıkla İran’dan ve YPG gibi örgütlerden aktörlerden karşılanmıştır. Resmi yollardan yapılan enerji ithalatına dair veri bulunmazken, gayrı-resmi verilere göre, İran’dan yapılan bu ithalat günlük ekim ayında 100 bin varili geçerken, Ağustos ve Eylül aylarında ortalama 47 bin varil civarında gerçekleşmiştir[27]. Rejim hem günlük ekonomisinde, hem de tank ve jet yakıtı olarak savaş ekonomisinde bu ham petrollerden yararlanmış ve halen daha yararlanmaktadır[28]. Bunlara ek olarak, rejim ile YPG arasında daha önce yapılan Haseke petrolleri üzerine ortaklık anlaşması da rejimin devlet-dışı aktörlerden yaptığı ikameyi göstermektedir[29]. Sonuç Ezcümle, Suriyelilerin kendi öz kaynakları ile yeniden inşa sürecinin içine girmeleri terör örgütünün inisiyatifine terk edilmiş durumdadır.  Bu bilgiler ışığında iç savaşın başlangıcından bugüne, enerji ve su kaynakları bağlamında rejimin ahvalinin iyi olmadığını ve yakın gelecekte ise, ülkenin kalkınmasında, gelişmesinde ve hatta varolmasında mihenk taşı olabilecek ve YPG’nin kontrolü altında olan bu enerji kaynaklarının statüsünün değişmesinin önemli olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, bahse konu geniş enerji kaynakları ve bu kaynaklar muvacehesinde elde edilen yüksek meblalar, terör örgütü inisiyatifinden alınmadığı müddetçe, Suriye’de kalıcı barışın tahsis edilmesi, ülkenin kalkınması ve aynı zamanda bölgede güvenliğin sağlanması mümkün görünmemektedir. Mehmet Çağatay Güler   Kaynakça: [1]Statista, “Nominal gross domestic product (GDP) in Syria from 2008 to 2015 (in billion U.S. dollars)”, Statista Inc, www.statista.com/statistics/742532/gdp-in-syria/ (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 17.11.2018][2]The World Bank, “Syrian Arab Republic/ Total Population”, The World Bank Indicator, data.worldbank.org/indicator/SP.POP.TOTL?locations=SY(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 17.11.2018][3]FAO, The Statistical Yearbook of 2013: World Food and Agriculture,Food and Agriculture Organization of the United States, Rome  2013: 32[4]OEC, “What does Syria export? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/export/syr/all/show/2010/(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 18.11.2018][5]EIA, “Today in Energy”, Energy Information Agency, 16 Eylül 2011, www.eia.gov/todayinenergy/detail.php?id=3110 [erişim tarihi 12.11.2018] (ingilizce kaynak)[6]OEC, “What does Syria export? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/export/syr/all/show/2010/ (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 18.11.2018][7]EIA, age.[8]OEC, “What does Syria import? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/import/syr/all/show/2010/ (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 20 Kasım 2018][9]OEC, “ Where does Syria import from? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, https://atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/import/syr/show/all/2010/  (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 20 Kasım 2018][10]Age.[11]Suriyegündemi, “2013 – 2018 Yılları Arasında Suriye’nin Kuzeyinde Yaşanan Değişim”, 14 Kas 2018, www.suriyegundemi.com/2018/11/14/2013-2018-yillari-arasinda-suriyenin-kuzeyinde-yasanan-degisim/ [erişim tarihi 20.11.2018][12]AA, “Suriye’deki enerji kaynaklarının ne kadarı PYD’nin elinde?”, Anadolu Ajansı, 09.02.2018, www.ntv.com.tr/dunya/suriyedeki-enerji-kaynaklarinin-ne-kadari-pydnin-elinde,YeFYqGOsp0-lE7YcMcWCdA [erişim tarihi 09.11.2018][13]IEA, “Syrian Arab Republic:Indicators for 2010”, International Energy Agecy, www.iea.org/classicstats/statisticssearch/report/?country=SYRIA&product=indicators&year=2010(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018] ve EIA, “Syrian Arab Republic:Indicators for 2015”, International Energy Agecy, www.iea.org/classicstats/statisticssearch/report/?country=SYRIA&product=indicators&year=2015(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][14]EIA,”Total Electricity Net Generation 2010”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, https://www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=2-12&cy=2010&pid=2&aid=12&tl_id=12-A&tl_type=a [erişim tarihi 15.11.2018] (ingilizce kaynak) ve EIA, “Energy Source/Electricty/Syria”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][15]EIA, “Total Petroleum and Other Liquids Production 2010”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=53-1&cy=2010&pid=53&aid=1&tl_id=1-A&tl_type=/(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018] ve EIA, “Total Petroleum and Other Liquids Production 2015”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=2-7&cy=2015&tl_id=5-A / (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][16]EIA, “Total Petroleum Consumption 2015”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=2-7&cy=2015&tl_id=5-A&aid=2&pid=5[erişim tarihi /(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][17]EIA, “Dry Natural Gas Production 2010”, International Energy Statistics, Energy information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=26-1&cy=2010&pid=3&tl_type=a&ug=8 / (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 19.11.2018] ve EIA, “Dry Natural Gas Production 2015”, International Energy Statistics, Energy information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=26-1&cy=2015&pid=26&tl_type=a&ug=8 / (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 19.11.2018][18]Fusion Media, “Brent Petrol Vadeli İşlemleri Geçmiş Verileri”, tr.investing.com/commodities/brent-oil-historical-data (ingilizce kaynak)   [erişim tarihi 20.11.2018][19]Macrotrends, “Henry Hub Natural Gas Spot Price – Historical Annual Data”, Natural Gas Prices – Historical Chart, www.macrotrends.net/2478/natural-gas-prices-historical-chart (ingilizce kaynak)   [erişim tarihi 20.11.2018][20]World Energy Council, “Hydropower in Syria”, www.worldenergy.org/data/resources/[erişim tarihi 20.11.2018](ingilizce kaynak) ve Tobias von Lossow, “Water as Weapon: IS on the Euphrates and Tigris”,Stiftung Wissenschaft und Politik (German Institute for International and Security Affairs), 2016: 5 (ingilizce kaynak), ayrıca bkz: Power Plants/Hydro/Syrian Arab Republic, globalenergyobservatory.org/select.php?tgl=Edit (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 12.11.2018][21]Suriyegündemi, “Suriye’deki Petrol/Gaz Kuyuları ve Rafineriler”, 23 Kasım 2018, www.suriyegundemi.com/2018/11/23/suriyedeki-petrol-gaz-kuyulari-ve-rafineriler/ [erişim tarihi 26.11.2018], ayrıca bkz: AA, “Suriye’deki enerji kaynaklarının ne kadarı PYD’nin elinde?”, Anadolu Ajansı, 09.02.2018, www.ntv.com.tr/dunya/suriyedeki-enerji-kaynaklarinin-ne-kadari-pydnin-elinde,YeFYqGOsp0-lE7YcMcWCdA [erişim tarihi 20.11.2018][22]Suriyegündemi, age.[23]Fusion Media, age.[24]Macrotrends, age.[25]BBC, “Başbakan Yıldırım: Fırat Kalkanı Harekâtı bitmiştir”, BBC|Türkçe, 30 Mar 2017, www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39439339 [erişim tarihi 17.11.2018][26]CNN TÜRK, “Zeytin Dalı Harekatı nedir? Cumhurbaşkanlığı yanıtladı”,  CNN TÜRK, 28 Ocak 2018, www.cnnturk.com/turkiye/zeytin-dali-harekati-nedir-cumhurbaskanligi-yanitladi?page=1 [erişim tarihi 17.11.2018][27]Aime Williams vd., “US claims Russian groups helped funnel Iran oil to Syria”, Financial Times, 20 Kas 2018, www.ft.com/content/b86ab54e-ece8-11e8-8180-9cf212677a57 (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 21.11.2018][28]Age.[29]AA, age.
YPG/PKK Tehdidini Türkiye Bakışından Anlamlandırmak Furkan Halit Yolcu  
YPG/PKK Tehdidini Türkiye Bakışından Anlamlandırmak Direnişçi ve terörist yapıların devletlere karşı oluşturduğu tehdidi anlamlandırmak için kullanılan birçok metot vardır. Bu çalışma kapsamında en kullanışlı olabilecek yaklaşımlardan birisi bu tarz yapıların oluşturduğu tehdidi anlamlandırmak için onları ideolojik köken, kapasite ve lojistik açısından incelemektir. Modern devletlerin bekalarını toprak bütünlüğü ve egemenlik olmak üzere iki içgüdüsel savunma mekanizmasına dayandırdığı bilinmektedir. Bu analiz esasen YPG/PKK’nın Türkiye toprak bütünlüğü ve egemenliğine neden ve nasıl fiili tehdit oluşturduğunu ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır.  YPG/PKK’nın “Megali İdeası”   Öcalan’ın PKK’nın ideolojisini temellendirdiği “Kürdistan Devriminin Yolu- Manifesto” kitabında, bu terör örgütünün elde etmek istediği kazanımlar tanımlanmıştır. Kitapta bu kazanımlara giden yolun ise Kürt halkının düşmanlaştırılan devletlere karşı organize bir şekilde şiddet kullanması olduğu iddia edilmektedir. Öcalan’ın ideoloji tartışmasında düşmanlaştırılan devletler ise PKK ideologlarına göre “Kürt Mirasını” sömüren Türkiye, İran, Irak ve Suriye’dir. PKK’nınkinde olduğu gibi her ideoloji vaat edilen kazanımlar, tavsiye edilen metotlarla sağlandığında neye ulaşılacağını gösteren bir “mükemmel gelecek tasviri”ne veya ütopyaya sahiptir. Öcalan ve YPG/PKK bahsinde ise bu ütopya sosyalist ve Marksist değerler üzerine inşa edilecek olan “Demokratik Kürt Devleti”dir. Ayrıca her mükemmel tasvir yanında bir de topraksal bir (hayali) tasvir taşır ve bu Öcalan/PKK’nın durumunda daha önce bahsi geçen dört devletten kesinlikle bir parça barındıran büyük Kürt vatanıdır. Bu ideolojik programın pratik tasviri ise her ülkeden bir konfederasyonu içeren bir “Kürdistan Birleşik Devletleri”dir. Türkiye’nin Irak ve Suriye’de faal olan YPG/PKK’yı tehdit olarak algılamasının en temel sebeplerinden birisi budur. YPG/PKK ve bu terör örgütünün branşları tarafından siyasi sınırların varlığına rağmen kendi mükemmel tasvirlerine ulaşmak amacıyla atılan adımlar bu rasyonel ulus devletler tarafından toprak kaybı tehdidi olarak anlamlandırılmaktadır. Sınırlarını uzun vadede kaybedilebilecek kazanımlara bakmaksızın korumak üzere dizayn edilmiş bu ulus devletlerin bu tarz terör örgütlerini stratejik tehdit olarak algılaması rasyonel davranmanın bir gereğidir.    Bu durum YPG/PKK’nın Irak ve Suriye’deki varlığının Türkiye’ye neden tehdit oluşturduğunu anlamlandırmayı kolaylaştırmaktadır. Sadece sahip olunan ideoloji ve topraksal tasvir bile Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturduğundan dolayı YPG/PKK silah bıraksa bile Türkiye için rasyonel olan bu ideolojinin olabildiğince yalıtılması ve sönümlenmesidir.  Tehdit-Kapasite İlişkisi  Devletler ortada gerçekten güç kullanabilecek kapasiteye sahip bir yapılanma olmadan kendi kendilerine tehdit altında hissetmezler. PKK’nın militan sayısının 6000 civarında olduğu ve bu grubun üçte birinin Türkiye toprakları içerisinde terör saldırılarını planlamak ve gerçekleştirmek üzere bulunduğu iddia edilmektedir. Konu YPG/PKK olduğunda ise rakamlar çok daha yüksektir. İddialara ve bazı araştırmalara göre YPG/PKK’nın Suriye sınırına yakın bölgelerde 30.000’den fazla militanı mevcuttur. YPG’nin Deyr ez-Zor’daki faaliyetleri de hesaba katıldığında YPG/PKK’nın toplam sahip olduğu militan sayısının ise 50.000’den fazla olduğu düşünülmektedir.  Ayrıca YPG’ye teslim edilen anti-tank, omuzdan atılan silah sistemleri ve birçok patlayıcı maddenin daha sonra PKK’ya yönelik operasyonlarda ele geçirildiği ve bu geçişin Mardin ve Diyarbakır’daki tüneller vasıtasıyla yapıldığı ortaya çıkmıştır. Bu konudaki güçlü kanıtlardan birisi de Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK militanları arasında yaşanan çatışmalar süresince Mardin’in Nusaybin ilçesinde Suriye’ye açılan tüneller olduğunun tespit edilmesidir. Bu sınır ilçesinde PKK’nın çeşitli malzemeler ve askeri ekipmanları Suriye’ye kaçırdığı ve Suriye’den de bu tür unsurları bu ilçeye geçirdiği açıklanmıştır. Bu gelişmeler Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  YPG/PKK’nın bütüncül bir anlayışla imha edilmesinde kazandığı kararlılığının da en temel gerekçesidir.  Halk destekli akımlar söz konusu olduğunda devletleri endişelendiren tek şey militan sayısı değil bu örgütlerin gerçekleştirdiği savaşlara olan popüler destektir. Türkiye demografik mozaiğinin 13 milyonluk kısmının Kürt kökenli vatandaşlar tarafından oluştuğu bilinmektedir. Bu da Türkiye’nin belirli bir amaç doğrultusunda Kürt halkını mobilize etme metodunu kullanan terör örgütlerine ve ideolojilerine karşı reaktif davranmasının esas sebebidir. Bu noktada, Türkiye topraklarında yaşayan Kürk kökenli vatandaşlar denklemin ana parçası haline gelmektedir. YPG/PKK’nın ortaya koyduğu ideolojik program genel itibariyle daha kapsamlı bir sosyal akım oluşturmak adına halkı mobilize etmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda Öcalan Türkiye sınırlarına riayet ederek çeşitli reformlar talep eden Kürtleri “dava”ya ihanet eden “mürted” insanlar olarak tanımlamıştır. Bütün anti-statükocu ideolojilerde olduğu gibi YPG/PKK’nın ideolojisi de Kürt halkını dikotomik sınırlara hapseden bir değişim çabası içerisindedir. YPG/PKK’nın ideolojik tasavvuruna göre dünyadaki bütün Kürtler ya “dava”yı destekleyici ya da ihanet edici tavırlar içerisindedir ve bunun dışında bir şansları yoktur. Elbette bu çok sık kullanılan ve çerçeveleme olarak adlandırılan bir propaganda yapım tekniğidir. Bu nedenle hem insan gücü hem de etki alanı bakımından YPG/PKK, de facto stratejik tehdit olarak tanımlanabilecek bir potansiyele sahiptir.  Güvenlikte Yakınlık İlkesi Bir tehdidin “stratejik” olarak tanımlanması temel bazı şartlar ve bir tür algılama süreci gerektirmektedir. YPG/PKK’nın Türkiye’nin Irak-Suriye sınırında 5000 ve Yeni Zellanda’da 50000 militanı olduğunu varsayalım. Rasyonel devlet davranışı olarak tanımlanabilecek olan bir dış politika, diğer tehditler daha yüksek bir potansiyele sahip olsa bile en öncelikli tehdidin belirlenip buna yönelik daha acil çözümler üretilmesi gerektiğini savunur. Bu duruma devlet güvenliğinde yakınlık ilkesi denir ve genellikle çatışma stratejisi olarak isabetli bir yöntem olduğu iddia edilir.  YPG/PKK militan kümelenmelerinin Türkiye-Suriye sınırında olması bu terör örgütünün ekonomik zayıflama, Suriye iç savaşı vb.’den daha öncelikli hatta en öncelikli tehdit olarak algılanmasının da en temel sebebidir. Örneğin, YPG/PKK’nın 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin gerçekleştiği gece ülke sınırlarını tecavüz etme planları olduğu iddia edilmiştir. Sadece bu yönde iddiaların oluşması dahi YPG/PKK’nın karar alıcıların zihninde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne fiili bir tehdit oluşturduğunun kanıtıdır. YPG/PKK’yı varlıksal olarak stratejik bir tehdit olarak algılamak Türkiye devleti karar alıcıları için rasyonel olan politika şeklidir. Bu durum aynı zamanda Türkiye’nin YPG/PKK tarafından Suriye sınırında likit bir stratejik tehdit oluşturacak 30.000 kişilik bir askeri kümelenme oluşturma planını bertaraf ettiği Zeytin Dalı Harekâtı’nın da temel sebebidir.  Bu bilgiler ışığında Türkiye’nin bakışından YPG/PKK’nın bir stratejik tehdit oluşturması teorik ve pratik anlamda gerçekçi çıkarımlara dayandığı anlaşılmaktadır. YPG/PKK’nın Türkiye toprak bütünlüğüne aykırılıklar içeren bir “Megali İdea”ya sahip olması bu çatışmanın en önemli kaynağıdır. Bunun yanında terör örgütünün sahip olduğu insan gücü ve popüler destek ile birlikte devlete ve sahip olduklarına zarar verme potansiyeli de bu örgütü bir tehdit haline getirmektedir. Son olarak bu örgütün “sömürgeci” olarak tanımladığı yukarıda bahsi geçen Türkiye dahil dört ülkenin sınırında yer alması da önemli sebeplerden birisidir. Bir devletin yakınında gelişen ve bu devletin sahip olduğu araçlara zarar verme potansiyeli olan bütün yapılar için geçerli olmak kaydıyla YPG/PKK Türkiye için her zaman bir stratejik tehdit oluşturmuş ve imha edilene kadar da oluşturmaya devam edecektir.     
El Safa Volkanik Arazisinde DAEŞ-Rejim Savaşı Kutluhan Görücü  
El Safa Volkanik Arazisinde DAEŞ-Rejim Savaşı 2017 yılında Rusya ve İran destekli Esed rejiminin Humus doğusundan başlayarak Deyr ez Zor’a uzanan DAEŞ’e yönelik operasyonları sonrasında DAEŞ kent merkezlerindeki varlığını kaybederek kırsal/çöl arazilerinde varlık göstermeye ve bu bölgeleri tahkim etmeye başladı. Suriye sahasında kontrol arazilerinde DAEŞ varlığı birtakım noktalarda gösterilmese de DAEŞ’in bu bölgelerdeki varlığı sürmeye ve bu alanlardan rejim veya İran destekli Şii milislere yönelik saldırılar gerçekleştirmeye devam ediyordu. Bu anlamda DAEŞ’in Şam, Humus ve Suveyda kırsalında varlık gösterdiği biliniyordu. Geçtiğimiz aylarda DAEŞ’in Deyr ez Zor kırsalı dışında kontrol ettiği son bölge olan Dera’nın güneybatısının da rejim kontrolüne geçmesi ile birlikte bölgeden tahliye edilen DAEŞ unsurları Suveyda ve Şam kırsallarına geçti. Ardından bu bölgelerde de rejim ve destekçilerine yönelik saldırılarını arttırdı. Özellikle Suveyda şehrinin merkezinde Dürzi topluluğun hedef alınması ve Dürzi kadın ve çocukların esir alınarak kaçırılması rejimi kapsamlı bir operasyona götürdü. Bu süreç DAEŞ’in bölgede gerileyerek el Safa volkanik arazisine kadar çekilmesi ile sonuçlandı. El Safa bölgesindeki arazi şartları zırhlı araçların içerilere kadar girememesine neden olunca DAEŞ’in bölgedeki yaşam süresi uzadı ve rejimin her ilerleme girişimi büyük kayıplarla sonuçlandı. DAEŞ’in haftalık yayın organı el Nebe gazetesinin 148. Sayısı 26 Eylül’de yayımlanmış ve son 2 ay içerisinde Suveyda bölgesinde 500 rejim unsurunun DAEŞ tarafından öldürüldüğü veya yaralandığı, 6 tank ve 13 muhtelif askeri aracın imha edildiği iddia edilmişti. Özellikle bir ayı geçen bir süredir el Safa bölgesinde konuşlanan DAEŞ’in bu bölgede nasıl yaşam sürdürdüğü üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Suriye sahası haritalarına baktığımızda tam kuşatma altında olduğunu düşünülmesi gereken arazide DAEŞ’in besin ve mühimmat ihtiyaçlarını uzun bir süredir nasıl karşıladığı incelenmesi gereken bir konudur. Bu noktada rejim unsurlarının bölgeyi tam bir kuşatma altına alamadığı veya almak istemediği ve Humus veya Şam kırsalından DAEŞ’in destek almasına engel olamadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim DAEŞ unsurları gerçekleştirdikleri saldırılara ilişkin günlük olmasa da birkaç günlük veya haftalık olarak Amaq üzerinden yayın yapabilmektedir. Amaq üzerinden yapılan yayınların rejimin kayıplarını açıklaması üzerine inşa edilmesi de ayrı bir seçenek olarak görülmelidir. Diğer bölgelere nazaran Suveyda’dan son aylarda sağlıklı bir şekilde haber akışının olmadığı bilinen bir gerçek. Bir diğer ihtimal ise DAEŞ unsurlarının bölgede yaygın olarak faaliyet gösterdiği dönemde el Safa bölgesini bir üs olarak kullanması ve alana bol miktarda mühimmat ve besin kaynağı stoğu gerçekleştirmesi ile mümkün olabileceği söylenebilir. Elbette bu iki ihtimalin birlikte gerçekleşmiş olması da muhtemeldir. DAEŞ’in hem bölgede üslendiği ve uzun süredir stok gerçekleştirdiği hem de Humus ve Şam kırsallarındaki DAEŞ varlığı ile iletişim ve koordinasyon içerisinde olduğu söylenebilir. Dürzi esirlerle ilgili yayınlanan videoda bölge kaynaklarının video mekanının Humus kırsalında olduğunu belirtmesi lojistik iletişim ihtimalini güçlü kılmaktadır. Sonuç olarak rejim unsurlarının ilerleme girişimlerinde oldukça zorlandığı el Safa bölgesinde eğer DAEŞ mühimmat ve besin kaynaklarını sağlıklı bir biçimde temin etmeye devam ederse rejimin bölgeyi ele geçirmesi kısa vadede gerçekleşmeyebilir. Nitekim rejim unsurları içerisinde bu anlamda bir harekatı icra edebilecek elit birliklerin yetersiz olduğu ve savaşma motivasyonlarının da düşük olduğu söylenebilir. Buna karşın DAEŞ’in bölgedeki keskin nişancılarının savaş içerisindeki yüksek performansını hem rejim hem de DAEŞ kaynakları teyit etmektedir.  Bölge kaynaklarının aktardığına göre DAEŞ, 36 saat içerisinde el Safa cephesine operasyonların devam etmesi ve esirlerinin tahliye edilmemesi halinde esir aldığı Dürzi esirleri infaz edeceğini belirtti ve tehditinin gerçekliğini göstermek adına bir esiri daha infaz etti. DAEŞ’in elindeki esirlerin aileleri ise Suveyda valilik binası önünde protesto ve eylemlerine devam ediyor. Ailelerin baskısıyla beraber önümüzdeki saatler DAEŞ ile rejim arasında müzakerelere sahne olabilir. Öte yandan Dürzi liderlerin Rusya’dan bu konuda yardım talep etmesi daha önce görülmüştü, yeniden görülebilir.
Soçi Zirvesi Sonrası İdlib’in Kaderi, Suriye’nin Geleceği
Soçi Zirvesi Sonrası İdlib’in Kaderi, Suriye’nin Geleceği Suriye’de Esed rejimi ve müttefikleri uzun bir süredir İdlib’in etrafına askeri yığınak yaparak kente kapsamlı bir askeri harekât düzenlemek üzere teyakkuz halinde beklerken, Türkiye ise yaklaşık 3,5 milyon sivilin yaşadığı bölgeyi muhafaza etmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Rusya, İdlib mücavirindeki Cisr Şuğr ve Kuzey Hama gibi bölgeleri havadan bombalamaya başlayıp bir yandan da Türkiye’ye baskı yaparak TSK’nın konuşlu olduğu on iki askeri noktadan geri çekilmesini ve harekâta olanak sağlayacak saha koşullarını sağlama çabasındaydı. Rejim, Rusya ve İran, Doğu Guta, Dera, Kuzey Humus ve Kuneytra dahil olmak üzere muhalif unsurları askeri olarak elimine etmeyi başardıktan sonra İdlib’i de hedef alıp muhalifleri tamamen topraksızlaştırmak ve yedi yılı aşkın süredir devam eden Suriye iç savaşını (ABD/PKK bölgesini bir kenarda tuttuğumuzda) Esed rejimi lehine sonlandırmak amacıyla hareket ediyorlardı. Astana süreci kapsamında Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin katılımıyla gerçekleşen Tahran Zirvesi İdlib için bu bağlamda son şans olarak görülürken buradan da bir sonuç çıkmaması bölgeye yönelik her biri birbirinden daha kötü birçok senaryonun konuşulmasını beraberinde getirdi. Yaşanan tüm gelişmeler İdlib için büyük bir insani krize kapı aralamıştı.Ancak hem Suriye’nin geleceği hem de Türkiye’nin ulusal güvenliği için büyük tehdit oluşturabilecek böyle bir askeri harekâta Türkiye’nin göz yumması beklenmiyordu ve öyle de oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan İdlib meselesinde ciddi bir kararlılık göstererek meseleyi özel olarak sahiplenirkenTSK’nın Rus ordusunun tüm itirazlarına rağmen İdlib’in etrafında kurduğu on iki askeri noktayı -tankları da içeren ağır silahlar ile- tahkim etmesi sahadakigerçekliği değiştirmeye başladı. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan olası bir askeri harekâtın Astana sürecini tamamen bitireceğini ve siyasal barış sürecinin yerine yeni bir denklemin oluşacağını açıkça belirtirken Türkiye’nin sert çıkışı ve sahadaki eylemleri Rusya’nın hareket tarzını etkileyerek Erdoğan ve Putin’in Soçi’de yeniden bir araya gelmesini sağladı. ABD/İngiltere/Fransa gibi ülkelerin mevcut konjonktürden yararlanma çabaları ve İdlib’e yönelik Türkiye’nin girişimleriyle oluşan uluslararası kamuoyu da Rusya’nın pozisyonunu baskı altına aldı.Nihayetinde Soçi’de gerçekleşen liderler ve heyetler arası görüşmeler neticesinde Rusya daha önceki iddia ve taleplerinde Türkiye lehine olacak şekilde ciddi bir revizyona gidip İdlib’e yönelik uzun süredir hazırlıkları yapılan askeri harekatı tamamen sonlandırmak durumunda kaldı. Soçi’de heyetler arası görüşmelerin ardından teknik ayrıntıları daha sonra belirlenmek üzere İdlib’deki çatışmazlık bölgesini güçlendirecek ve olası çatışmaların önüne geçecek şekilde tüm temas hatları boyunca 15–20 kilometrelik bir alanda tampon bölge oluşturulması kararı alındı. Buna göre TSK ve Rus ordusuna bağlı güçler bu bölgede askeri varlıklarını artırıp kara ve hava unsurlarıyla devriye görevi görecekken bölge tüm radikal unsurlardan arındırılıp silahsızlandırılacak. Bununla birlikte silahsızlandırılmışbölgelerdeki Suriyemuhalefeti ve rejim güçlerinin kontrol alanları vevarlığı korunacak ve ikitaraflı olarak ağır silahlar cephe hattından çekilecek. Varılan mutabakat bağlamında stratejik öneme sahip M4 ve M5 otoyolları güven altına alınıp tekrar ulaşım ve ticaret için açılacak. Lazkiye ve Şam’ı Halep’e bağlanan M4 ve M5 otoyolları Suriye ekonomisi için büyük önem arz ederken Türkiye açısından da önemli fırsatlar sağlayacak. Türkiye ve Rusya’nın sorumluluklarıElbette Soçi anlaşmasının taraflara yüklediği önemli sorumluluklar da söz konusu. Bu bağlamda Rusya sahadaki rejim güçleri ve Şii milisleri kontrol altına almak durumundayken Türkiye ise kısa vadede Heyet Tahriru’şŞam (HTŞ) ve iltisaklı radikal yapılanmaların tampon bölgeden geri çekilmesini sağlamak, orta vadede ise bölgeye düzenlenmek istenen askeri harekatlara meşru bir zemin oluşturmak için araçsallaştırılan bu grupların varlığına yönelik çözüm üretmek zorunda. Dolayısıyla Türkiye açısından HTŞ meselesini yönetebilmek büyük önem arz ediyor. Önde gelen bazı HTŞ’li isimler anlaşma aleyhine kişisel açıklamalar yapmış olsa da örgüt resmi olarak olumsuz bir beyanatta bulunmadı. Sahadan gelen bilgiler HTŞ’nin gönülsüz de olsa anlaşma şartlarına riayet edeceği ve temas hatlarından ağır silahlarıyla birlikte çekileceğini gösteriyor. Yine Türkiye açısından HTŞ ve iltisaklı gruplarla diğer muhalif unsurlar arasındaki angajmanların da İdlib iç dengeleri açısından iyi yönetilmesi gerekiyor.Sonuç itibarıyla Soçi mutabakatıyla İdlib’i kapsamlı bir askeri harekatınhedefi olmaktan kurtaran Türkiye hem kendi ulusal güvenliği hem de bölgede yaşayan 3,5 milyondan fazla sivil adına büyük bir kazanım elde etmiş oldu. Olası bir askeri harekat öncelikle büyük bir insani krize neden olacak ve Türkiye’ye yeni bir mülteci akını dalgasını tetikleyecekti. Yine İdlib’in kaybedilmesi muhaliflerin tamamen topraksızlaştırılmasına neden olacak ve siyasal barış sürecini sonlandırarak, Suriye’nin geleceğine yönelik son umutları da bitirecekti. Ayrıca Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı bölgeleri açısından sürdürülemez bir denklem üretecek, Türkiye’nin terörle mücadelesinde ciddi bir zafiyete neden olacaktı. Türkiye-Rusya ilişkileri ise ciddi bir stratejik gerileme kaydedecekti.Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya, İran ve Esed rejiminin karşısında kararlı siyaseti ve sahadaki etkili adımları Soçi mutabakatını hayata geçirerek, tüm bu risk ve tehditleri bertaraf etmiş oldu. Kaynak: Sabah
Centcom Hava Saldırıları [Aralık 2014 - Mart 2018] Ömer Özkizilcik  
Centcom Hava Saldırıları [Ocak 2015 – Mart 2018] DAEŞ’ın Musul’u ele geçirmesi sonrasında Bağdad ve Erbil’e doğru ilerlemesi üzerine, Obama yönetimi Irak Merkezi Hükümeti ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ni desteklemek amaçlı DAEŞ’e karşı hava saldırıları düzenlemeye başladı. DAEŞ’e karşı ABD öncülüğünde kurulan uluslararası koalisyon Irak’tan sonra DAEŞ’e karşı Suriye’de de hava saldırıları düzenlemeye başladı. 22 Eylül 2014 tarihinde Suriye’deki DAEŞ varlığına yönelik ilk hava saldırıları düzenlenmiştir. ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyona Amerikan Birleşik Devletleri, Almanya, Avustralya, Bahreyn, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Hollanda, İngiltere, Kanada, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Ürdün katılmıştır. Uluslararası koalisyonun birincil hedefi bölgedeki DAEŞ varlığını sonlandırmak olsa da, kısa süre içerisinde ABD’nin bölgedeki politikalarını gerçekleştiren bir mekanizmaya dönmüştür. 2014 2014 yılının Aralık ayında Suriye genelinde günlük ortalama 6 hava saldırısı gerçekleştirilmiştir. DAEŞ’e karşı toplamında 195 hava saldırısı düzenlenmiştir. 2015  Uluslarası Koalisyonun 2015 senesinde DAEŞ’e karşı düzenlediği hava saldırıların aylık ortalaması 179’dır. 2015 senesi süresince Uluslararası Koalisyon DAEŞ’e karşı toplam 2.146 sorti gerçekleştirmiştir. 2015 senesinde DAEŞ’ın öncelikle hedef alındığı bölgeler arasında Suriye’nin kuzeyindeki Ayn el Arab (Kobane) ve Haseke gelmektedir. Ayn el Arab ve Haseke bölgelerinde DAEŞ’e karşı düzenlenen hava saldırıların toplamı 1.242dir. Uluslararası Koalisyon tarafından düzenlenen hava saldırıların 57% sine tekabül etmektedir. Yine Suriye’nin kuzeyinde bulunan Tel Abyad ve Ayn İsa da denklemin içine katılırsa 2015 senesinde düzenlenen hava saldırıların 61%’in YPG’yi doğrudan DAEŞ’e karşı desteklediği söylenebilinir. Deyr ez Zor, Rakka, Ebu Kemal bölgelerine yönelik düzenlenen hava saldırıları ise DAEŞ’ın cephe arkası yönetin alanlarını hedef almaktadır. Toplam 400 hava saldırısı ile 2015 senesinde düzenlenen hava saldırıların 19%’u DAEŞ’ın cephe arkası yönetim alanlarını hedef aldığı görülmektedir. Aynı dönem içerisinde Mare bölgesinde 145 hava saldırısı ile düzenlenen hava saldırıların 7%’si Suriyeli muhalifleri DAEŞ’e karşı bifiil desteklemiştir. Ayrıca Hawl bölgesine 126 hava saldırısı düzenlenmiştir. Irak’taki Sİncar bölgesi ile Suriye’deki Haseke şehri arasında bulunan Hawl bölgesine yönelik hava saldırıları, DAEŞ’ın Suriye’den Sincar’a olan ikmal hattını kırmaya yöneliktir. DAEŞ’ın Suriye sahasında büyük bir alanı kontrol etmesine rağmen, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon önceliğini YPG’yi DAEŞ’e karşı desteklemekten yana kullanmıştır. 2016 2016 yılında ABD öncülüğündeki Uluslarası Koalisyon aylık ortalama 257 hava saldırısı düzenlemiştir. Toplam 3.079 hava saldırış düzenlenmiştir. 2016 senesinde ABD’nin Türkiye ile anlaştıktan sonra Menbiç’e yönelik YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri ile operasyon düzenlemiştir. İki ülke arasında yapılan anlaşma gereğince, Menbiç’in DAEŞ’ten temizlenmesinden sonra YPG militanları Fırat’ın doğusuna geçecek idi. Fakat bu anlaşma sahada gerçekleşmedi. ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon 903 hava saldırısı ile YPG’yi Menbiç’te DAEŞ’e karşı yoğun bir şekilde desteklemiştir. Ayrıca Ayn İsa bölgesinde 321 hava saldırısı ile DAEŞ ve YPG arasında olan sınır hattı Uluslararası Koalisyon tarafından korunmuştur. Şeddadi’deki 154, Hawl’daki 94, Haseke’deki 83, Tel Abyad’daki 21 ve Ayn el Arab’taki 2 hava saldırısı da sayıldığı takdirde, 2016 senesindeki hava saldırıların 51%’i doğrudan YPG’yi desteklemek amaçlı gerçekleştirilmiştir. Deyr ez Zor, Ebu Kemal ve Rakka bölgelerine yönelik toplam 907 hava saldırısı düzenlenmiştir. Böylelikle cephe arkası DAEŞ yönetim alanlarına yönelik düzenlenen hava saldırıları 29%’a tekabül etmektedir. Mare bölgesine düzenlenen 487 hava saldırısı ile Uluslararası Koalisyon tarafından düzenlenen hava saldırların 16%’sı Suriyeli muhalifleri DAEŞ’e karşı fiilen desteklemiştir. Diğer yandan Palmira bölgesine düzenlenen 58 hava saldırısı da Esad rejimini aktif olarak DAEŞ’e karşı desteklediği söylenebilinir. 2017 2017 senesinde ortalama aylık 653 hava saldırısı düzenlenmiştir. Uluslararası Koalisyon tarafından düzenlenen toplam hava saldırıların sayısı 8.005’dir. Özellikle Rakka bölgesine yönelik 5.478 hava saldırısı düzenlenmesi öne çıkmaktadır. 2015 ve 2016 senelerinde toplam 5.225 hava saldırısı düzenleyen Uluslararası Koalisyon, 2017 senesinde sadece YPG’nin Rakka’yı ele geçirebilmesi için 5.478 hava saldırısı düzenlemiştir. Ayrıca Deyr ez Zor, Tabka, Şeddadi, Ayn İsa, Ebu Kemal, Hawl ve Menbiç bölgelerinde toplam 2.362 hava saldırısı aktif olarak YPG’yi DAEŞ’ karşı desteklemiştir. 2017 senesinde düzenlenen hava saldırıların 98%’i YPG’yi desteklemiştir. Palmira bölgesinde düzenlenen 80 hava saldırısı ile düzenlenen tüm hava saldırıların 1%’i Esad rejimini DAEŞ’e karşı desteklerken, El-Bab bölgesine yönelik 56 hava saldırısı düzenlenmiştir. Böylelikle 2017 senesinde düzenlenen hava saldırıların 0,7’si Suriyeli muhalifleri DAEŞ’e karşı desteklediği söylenebilinir. 2018   2018 senesinin ilk 3 ayında aylık ortalama 142 hava saldırısı düzenlenmiştir. Uluslararası Koalisyon tarafından 2018’in ilk 3 ayında toplam 428 hava saldırısı düzenlenmiştir. Düzenlenen hava saldırıların tamamı YPG’yi DAEŞ’e karşı destekler niteliktedir. Uluslararası Koalisyon’un Ebu Kemal bölgesine sıkışan DAEŞ militanlarını öncelediği görülmektedir. Fakat Ocak ayındaki 267 hava saldırısından sonra hava saldırıların sayısında ani bir düşüş yaşanmıştır. DAEŞ’ın varlığı devam etmesine karşın Mart ayında sadece 32 hava saldırısı düzenlenmiştir. Toplam   Uluslararası Koalisyonun Ocak 2015’ten Mart 2018’e kadar toplamında 13.658 hava saldırısı düzenlenmiştir. Aylık ortalama 350 hava saldırısı gerçekleştiren ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon, aynı zamanda Suriye’de büyük bir hasara yol açmıştır. Özellikle 6138 hava saldırısı düzenlenen Rakka şehri ve bölgesi tamamen yıkılmıştır. İHA görüntülerinde de görülebildiği üzere, Rakka’daki yıkımın boyutu çok yüksektir . Rakka için Türkiye ve Suriyeli muhalifler ile beraber hareket etmeyi ret eden Amerikan generalleri, YPG’nin başarısızlığını örtmek için şehri yerle bir etmiştir. Deyr ez Zor bölgesinin 1405 hava saldırısına uğramış olması, Ebu Kemal bölgesinin 1363 hava saldırısına uğramış olması, 2017 senesinin sonlarındaki YPG’nin hızlı ilerleyişinin açıklamaktadır. ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon özellikle Doğu Suriye’deki DAEŞ varlığına yönelik uzun vadeli hava saldırıları düzenlemiş ve cepheden uzak DAEŞ yönetim alanlarını yaşanamaz kılmıştır. Diğer yandan Menbiç ve Ayn el Arab (Kobane)’nin 968 ve 698 hava saldırısına uğramış olması, YPG’nin askeri anlamda bir başarı elde etmekten ziyade, Uluslararası Koalisyon’un hava gücünün bir başarısı sözkonusudur. Diğer yandan Mare ve Haseke bölgelerine yönelik 632’şer hava saldırsı düzenlenmiştir. Mare bölgesindeki Suriyeli muhaliflerin Fırat Kalkanı Harekatı’na kadar DAEŞ’e karşı ilerleyememiş olamaması, ABD nezdinde YPG ile beraber hareket etmek için güçlü bir argüman olmuştur. Haseke bölgesinde ise DAEŞ’ın alan hakimiyetinin geriletilmesi ile YPG’ye karayolu ile yapılan destek için kullanılan güzergah güven altına alınmıştır. Ayn İsa, Tabka ve Şedadi bölgelerinde 400’e yakın hava saldırısının düzenlenmiş olması, YPG’nin DAEŞ’e karşı hava desteği olmadan ilerlemediğini/ilerleyemediğini gösteren diğer önemli verilerdendir.
Irak Ordusu SDG'nin Sahadaki Yeni Ortağı mı?
Irak Ordusu SDG’nin Sahadaki Yeni Ortağı mı? DAEŞ’in Suriye’nin doğusunda önemli ölçüde geriletilmesinin ardından onun yerini alan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), sahip olduğu teritoryal hakimiyet aracılığıyla bölgede ilişki kurduğu ve iş birliği yaptığı aktörlerin sayısını artırmaktadır. Bu kapsamda SDG’nin, son olarak Irak Güvenlik Kuvvetleri (IGK) ile ortaklık kurma çabasında olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, Suriye-Irak sınır hattındaki DAEŞ tehdidine karşı SDG ile IGK arasında 2017 yılının sonunda başlayan ve 2018’in ortalarına doğru iş birliğine dönüşen ilişkiyi ele almaktır. Bu çerçevede, ilk olarak sahadaki gelişmeler ortaya konulacak, ardından söz konusu ilişkiyi belirleyen dinamikler SDG ve IGK açısından açıklanacak, son olarak da SDG ile IGK arasındaki ilişki hakkında birtakım tespitlerde bulunulacaktır. Sahadaki gelişmeler: 2017 yılının son çeyreğinde DAEŞ’e karşı Deyr ez-Zor’da yürütülen operasyonlar sonucunda Fırat Nehri’nin sağ yakasında kalan bölgeyi ele geçiren SDG, Suriye-Irak sınır hattına doğru hakimiyet alanını genişletmiştir. Aynı dönemde Irak’ın Anbar vilayetinde IGK’nın operasyonlarına maruz kalan DAEŞ ise Suriye-Irak sınır hattına doğru çekilerek eylemlerini bu bölgeden gerçekleştirmeye başlamıştır. Bu gelişmeler karşısında ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon, DAEŞ’e karşı SDG ile IGK arasında ortaklık kurulması maksadıyla harekete geçmiş ve tarafları 10.12.2017 tarihinde Deyr ez-Zor’da biraraya getirmiştir. Toplantının sonucunda taraflar, DAEŞ tehdidine karşı Suriye-Irak sınır hattının emniyetini sağlayabilmek için ortak gözlem noktaları kurulması konusunda mutabık kalmıştır (1). Öte yandan, toplantının ardından medyaya yansıyan bazı haberlerde SDG ile IGK arasında “ortak koordinasyon merkezi” kurulduğu iddia edilmiş, ancak bu iddialar Iraklı askeri yetkililer tarafından yalanlanmıştır (2). DAEŞ’e karşı SDG ile IGK arasındaki ortak anlayış sahada somut bir iş birliğine dönüşmeye başlamıştır. SDG, ZDH esnasında militanlarını Afrin bölgesine kaydırmış ve Suriye-Irak sınır hattındaki operasyonlarına ara vermiştir (3). Ancak, Mayıs ayı itibarıyla SDG, bölgede bu sefer IGK’nın desteğiyle DAEŞ’e karşı harekete geçmiştir (4). Nitekim Uluslararası Koalisyon’dan yapılan açıklamada, Mayıs ve Haziran’da Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’e karşı yürütülen operasyonlarda IGK tarafından SDG’ye hava ve topçu desteğinin verildiği (5), Temmuz ayındaki operasyonlar esnasında ise IGK’nın desteği sayesinde SDG’nin Deyr ez-Zor kırsalına doğru ilerleyişini sürdürdüğü bildirilmiştir (6). SDG ve IGK arasındaki ilişki ve iş birliği: a) SDG açısından: SDG’nin IGK ile ilişki kurması ve iş birliği yapmasını üç temel dinamik üzerinden açıklamak mümkündür. 1) SDG, IGK’nın desteğiyle DAEŞ’e karşı güvenliğini sağlamaya ve bölgedeki DAEŞ mevcudiyetini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Nitekim, bölgedeki DAEŞ mevcudiyeti SDG’nin “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu” olarak isimlendirdiği terör koridorunun güvenliğine yönelik kayda değer bir tehdit teşkil etmekte olup, bölgedeki petrol alanlarının emniyetinin sağlanması ihtiyacı da SDG’yi IGK ile iş birliğine sevk etmektedir. 2) SDG, IGK’nın yardımıyla Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyetini konsolide etmeyi amaçlamaktadır. “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu”nun doğu sınırlarını güvenceye almak isteyen SDG, Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyetini güçlendirmek suretiyle hem güvenlik kaygılarını azaltmaya, hem doğudan gelen ikmal hattını açık tutmaya, hem de sınır hattındaki geçişler üzerinde kontrol kurmaya çalışmaktadır. 3) SDG, uluslararası ölçekte yaratmaya çalıştığı “meşru aktör” imajını IGK tarafından muhatap alınarak güçlendirmeyi hedeflemektedir. SDG’nin Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyeti, bu bölgede faaliyet gösteren uluslararası aktörleri SDG ile ilişki kurmaya zorlamakta olup bu sayede “uluslararası meşruiyet” elde etmeye çalışan SDG, IGK ile ortaklık kurmak suretiyle “meşru aktör” imajını güçlendirmeyi amaçlamaktadır. b) IGK açısından: IGK’nın SDG ile ilişki kurması ve iş birliği yapmasını üç temel dinamik üzerinden açıklamak mümkündür. 1) IGK, Suriye-Irak sınır hattında varlık gösteren DAEŞ’e karşı SDG’nin yardımıyla sınır güvenliğini sağlamayı ve bölgedeki DAEŞ unsurlarını imha etmeyi amaçlamaktadır. Nitekim, IGK’nın Suriye-Irak sınır hattında mutlak hakimiyet sağlamasının önünde birtakım coğrafi ve operasyonel zorluklar bulunmakta olup, bunlara ilaveten IGK’nın ülkedeki genel asayiş sorunlarıyla uğraşması da DAEŞ tehdidine karşı Suriye-Irak sınır hattında SDG ile iş birliği yapmasını beraberinde getirmektedir. 2) Suriye-Irak sınır hattının yarısından fazlasının SDG’nin hakimiyetinde olması, IGK’yı sahadaki gerçeklikler doğrultusunda SDG ile birlikte hareket etmeye sevk etmektedir. Uluslararası Koalisyon’dan aldığı destekle son dönemde Suriye-Irak sınır hattının büyük bir bölümünü ele geçiren SDG’nin DAEŞ’e karşı sahada artan nüfuzu, IGK’yı SDG ile iş birliğine mecbur bırakmaktadır. 3) IGK’nın SDG ile ilişki kurması ve iş birliği yapmasında ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon’un teşvik ve yönlendirmeleri etkili olmaktadır. Nitekim, Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’e karşı tek başına IGK’nın veya SDG’nin yeterli olamayacağı düşüncesiyle Uluslararası Koalisyon, sınırın her iki tarafındaki güçlerin ortak bir mücadele vermesini amaçlamaktadır. Bu çerçevede Uluslararası Koalisyon, “Operation Roundup” kapsamında Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’e karşı IGK’nın SDG’ye destek vermesini sağlamaktadır (7). Sonuç Suriye’nin doğusundaki teritoryal kontrolünü genişleten SDG, sahada ilişki kurduğu ve iş birliği yaptığı aktör sayısını artırmaktadır. Bu sayede kendine bir tür “uluslararası meşruiyet” sağlamaya çalışan SDG’nin IGK ile iş birliğine dönüşen ilişkisi, başta Türkiye olmak üzere Suriye’de faaliyet gösteren aktörlere, SDG’nin sahada DAEŞ’le mücadele eden “etkili ve meşru bir aktör olduğu” şeklinde vermeye çalıştığı bir mesajdır. IGK’nın verdiği operasyonel destek sayesinde SDG, Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyet alanını nispeten daha az bir maliyete katlanarak genişletebilmektedir. Özellikle ZDH esnasında bölgedeki militanlarını Afrin’e kaydıran SDG, Suriye-Irak sınır hattında azalan operasyonel gücünü IGK ile yaptığı iş birliğinden istifadeyle ikame etmiştir. ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon’un Suriye-Irak sınır hattında SDG’nin kontrol alanını genişletmek için IGK’yı sahaya sürmesi, Esed rejimi ve İran tarafından SDG’nin bölgedeki ilerleyişine tepki göstermesini zorlaştırmıştır. Nitekim, SDG ve Uluslararası Koalisyon arasındaki ilişki ve iş birliğinden rahatsız olan Esed rejimi ve İran, IGK’nın SDG’ye sunduğu destek karşısında olumsuz bir tutum içerisine girememektedir. IGK ile SDG arasındaki iş birliğinin resmi düzeyde güçlendirilmesi yönünde ortada güçlü bir irade olmadığı görülmektedir. Nitekim, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla taraflar arasında üst düzey görüşmeler gerçekleştirilmemekte ve sahadaki iş birliğini kurumsallaştıracak düzenlemeler yapılmamaktadır. Öte yandan, Irak hükümetinden yapılan açıklamalarda Suriye’de DAEŞ’e karşı Esed rejimiyle koordinasyon içinde hareket edildiği vurgulanmakta ve SDG ile olan iş birliğinden söz edilmemektedir (8). Böylece Irak hükümeti, SDG konusunda hem Esed rejimi ve İran’ın tepkisini çekmemeye, hem de Türkiye’nin hassasiyetlerini göz etmeye çalışmaktadır. Irak hükümeti Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’le mücadele kapsamında rejim güçleri ve SDG arasında taktiksel denge siyaseti izlemektedir. Bu itibarla, bir yandan Ebu Kemal – El Kaim sınır kapısı gibi bölgelerde rejim güçleriyle, diğer yandan Fırat Nehri’nin sağ yakasında kalan sınır hattı boyunca SDG ile iş birliği yaparak DAEŞ’e karşı güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır (9). Önümüzdeki süreçte SDG – IGK iş birliği, Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ tehdidinin varlığını sürdürmesi veya şiddetlendirmesine bağlı olarak şekillenebilecektir. Her ne kadar Suriye-Irak sınır hattındaki DAEŞ kontrolünün ortadan kaldırıldığı söylense de bölgede halen DAEŞ hücreleri mevcudiyet göstermekte ve saldırı yeteneğini muhafaza etmektedir (10). Ayrıca, son günlerde Suriye sahasında daha fazla baskı altına alınan DAEŞ militanlarının Irak’a yönelmesi de ihtimal dahilindedir. SDG – IGK iş birliğinin seyri, geçtiğimiz ay Esed rejimi ile Suriye Demokratik Konseyi arasında başlayan müzakerelerin sonucunda taraflar arasında varılabilecek uzlaşıya göre değişkenlik gösterebilecektir. Nitekim, SDG’nin başta sınır geçiş noktaları olmak üzere Suriye-Irak sınır hattında kontrol ettiği bölgeleri rejim güçlerine teslim etmesi halinde IGK, SDG yerine rejim güçleri ile birlikte hareket etmeyi tercih edebilecekken, SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi halinde ise SDG – IGK iş birliğinin önü daha da açılabilecektir.   Dipnotlar (1) “SDF, Iraqi forces ‘coordinating’ border security ahead of IS downfall,” Syria Direct, 11.12.2017, https://syriadirect.org/news/sdf-iraqi-forces-agree-on-%E2%80%98coordinating%E2%80%99-border-security-ahead-of-is-downfall/ (erişim tarihi 05.08.2018) (2) “Iraqi Army Spokesman Denies Alleged Plans to Create Coordination Center With SDF,” Sputnik News, 12.12.2017, https://sputniknews.com/middleeast/201712121059942860-iraq-sdf-plans-coordination/ (erişim tarihi 05.08.2018) (3) “SDF and Iraq may fight ISIS side by side,” Sofrep News, 11.04.2018, https://sofrep.com/101835/sdf-and-iraq-may-fight-isis-side-by-side/ (erişim tarihi 05.08.2018) (4) “Kurdish forces, Iraqi Army to coordinate for major assault against ISIS,” Al Masdar News, 02.05.2018, https://www.almasdarnews.com/article/kurdish-forces-iraqi-army-to-coordinate-for-major-assault-against-isis/ (erişim tarihi 05.08.2018) (5) “Coalition forces, partners initiate second phase of Operation Roundup,” Operation Inherent Resolve, 03.06.2018, http://www.inherentresolve.mil/News/Article/1538866/coalition-forces-partners-initiate-second-phase-of-operation-roundup/ (erişim tarihi 05.08.2018) (6) “Pressure Mounting on ISIS as Operation Roundup Continues,” US Department of Defense, 20.07.2018, https://www.defense.gov/News/Article/Article/1579933/pressure-mounting-on-isis-as-operation-roundup-continues/ (erişim tarihi 05.08.2018) (7) “Coalition Forces, Partners Begin Phase 2 of Operation Roundup,” US Department of Defense, 03.06.2018, https://www.defense.gov/News/Article/Article/1538882/coalition-forces-partners-begin-phase-2-of-operation-roundup/ (erişim tarihi 05.08.2018) (8) “Iraqi military will coordinate with Syrian gov’t to secure border: Abadi,” Al Masdar News, 07.06.2017, https://www.almasdarnews.com/article/iraqi-military-will-coordinate-syrian-govt-secure-border-abadi/ (erişim tarihi 05.08.2018) (9) “Iraqi, Syrian forces work together to secure border,” Al Monitor, 28.05.2018, https://www.al-monitor.com/pulse/en/originals/2018/05/iraq-syria-upper-mesopotamia-security.amp.html (erişim tarihi 05.08.2018) (10) “MAP UPDATE: US-BACKED FORCES DECLARE FULL CONTROL OF SYRIAN-IRAQI BORDER ON EASTERN BANK OF EUPHRATES,” South Front, 06.08.2018, https://southfront.org/map-update-us-backed-forces-declare-full-control-of-syrian-iraqi-border-on-eastern-bank-of-euphrates/ (erişim tarihi 08.08.2018)
Deyr ez-Zor'da ne oluyor?
Deyr ez-Zor’da ne oluyor? 2017 yılının son çeyreğinde gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda büyük bir kısmı DAEŞ’ten geri alınan Deyr ez-Zor vilayeti, jeostratejik ve jeoekonomik dinamikler açısından Suriye iç savaşındaki kritik cephelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Deyr ez-Zor’un sahip olduğu önem nedeniyle sahadaki aktörler, bölgede stratejik dengeyi kendi lehine oluşturmaya ve böylece Suriye’nin doğusu ve Suriye sahasının önemli bir bölümünde inisiyatifi ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bir tarafta Esed rejimi, İran ve Rusya, diğer tarafta ise ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin Deyr ez-Zor’da oluşturmaya çalıştığı stratejik dengeyi ele almaktır. Bu çerçevede, ilk olarak sahadaki aktörlere yer verilecek, ardından sahadaki gelişmeler taraflar açısından açıklanacak ve nihayet, bu gelişmeler ışığında Deyr ez-Zor’daki mevcut duruma ilişkin bazı tespitlerde bulunulacaktır. Sahadaki Aktörler Suriye iç savaşının Deyr ez-Zor cephesinde DAEŞ; rejim güçleri ve ona bağlı milisler, İran ordusu ve ona bağlı milisler, Rusya ordusu ve ona bağlı paralı askerler; Uluslararası Koalisyon bünyesinde yer alan ABD, Fransa ve İtalyan güçleri ile SDG; İsrail Hava Kuvvetleri ve Irak Güvenlik Kuvvetleri gibi aktörler faaliyet göstermektedir. Sahadaki gelişmeler Deyr ez-Zor vilayetinde halihazırda rejim güçleri, SDG ve DAEŞ’in kontrol ettiği bölgeler bulunmaktadır. Suriye rejimine bağlı güçler ile SDG unsurları arasında Fırat Nehri’nin defacto sınır oluşturduğu vilayette DAEŞ güneydeki çöl arazisinde, güneydoğuda Fırat Vadisi üzerinde Hajin – Ebu Kemal koridorunda ve doğuda Suriye-Irak sınır hattı üzerinde mevcudiyet göstermektedir. a) Esed rejimi, İran ve Rusya bloku: Rusya ve İran’ın yardımıyla ülkedeki hakimiyet alanını genişletmeye çalışan Esed rejimi, ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon desteğiyle SDG’nin Rakka’yı ele geçirmeye yönelik operasyonunun devam ettiği süreçte Deyr ez-Zor gibi stratejik önemdeki bir bölgeyi geri alarak sahada stratejik ve psikolojik açıdan önemli bir kazanım elde etmiştir. Stratejik açıdan bakıldığında Esed rejimi, Deyr ez-Zor şehir merkezini ve Ebu Kemal’i ele geçirerek Fırat Vadisi ve Suriye-Irak sınır hattı üzerinde bir denge kurabilmiştir. Psikolojik açıdan ise Rakka’nın SDG unsurlarınca ele geçirilmesine rağmen devam eden DAEŞ tehdidi karşısında Deyr ez-Zor’u geri alarak Suriye sahasındaki terörle mücadelede ana aktörün kendisi olduğu mesajını vermeye çalışmıştır. Deyr ez-Zor vilayetine yönelik operasyonlar, Rusya’nın hava desteğiyle rejim ve İran güçleri ile bunlara bağlı milis unsurların sahada birlikte başarılı olabildiklerini göstermesi açısından önemli olmuştur. Öte yandan, bölgeye yönelik operasyonlar esnasında Rusya, Admiral Essen fırkateyninden fırlattığı Kalibr seyir füzesiyle DAEŞ hedeflerini vurarak Doğu Akdeniz’deki askeri varlığı aracılığıyla Deyr ez-Zor üzerinde güç gösterisinde bulunmuştur (1). İran ise Devrim Muhafızları Ordusu’na mensup askeri yetkililer ile çok sayıda milis unsuru bölgeye konuşlandırarak Şii koridoru projesi kapsamında Deyr ez-Zor’un ele geçirilmesine atfettiği önemi adeta ilan etmiştir (2). Deyr ez-Zor’da Rusya ile İran’ın yardımlarıyla faaliyetlerini artıran Esed rejimi, bölgede hem yerel aşiretlere bağlı unsurlar hem de İran güdümündeki milis gruplar aracılığıyla askeri dengeyi kendi lehine kurmaya çalışmaktadır. Nitekim, geçtiğimiz ay biraraya getirdiği yerel aşiretlerden Uluslararası Koalisyon’a ve SDG’ye karşı destek sözü alan Esed rejiminin, son dönemde İran ve Rusya’nın da desteğiyle Deyr ez-Zor’daki aşiretlerden Liva El Bakır milis grubu saflarına yeni üyeler kattığı belirtilmektedir (3). Öte yandan Esed rejiminin, İran ordusu ve onun güdümündeki Lübnanlı, Filistinli ve Iraklı milislerin mevcudiyeti sayesinde Deyr ez-Zor’daki stratejik dengeyi kendi lehine oluşturma çabası içinde olduğu görülmektedir. ABD’nin Deyr ez-Zor bölgesinde kurduğu dengeyi kendi lehine değiştirmeye çalışan Esed rejimi, özellikle son dönemde SDG’nin ABD ile ilişkilerinde yaşanan kırılganlıklardan faydalanmaya ve adeta bir havuç-sopa stratejisiyle SDG’yi kendisiyle iş birliğine çekmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Esed rejimi ile SDG arasında Tabka ve Tişrin Barajlarının işletilmesi konusunda varılan uzlaşıya ilaveten, Deyr ez-Zor’daki hidrokarbon kaynaklarının çıkarılması ve işletilmesine ilişkin bir anlaşma yapılması bu bağlamda dikkat çekmektedir (4). Öte yandan, rejim güçleri zaman zaman Fırat’ın doğusunda SDG’nin bulunduğu bölgelerde saldırılar düzenleyerek gerektiği takdirde SDG’ye karşı kuvvet kullanabileceği şeklinde bir mesaj da vermektedir (5). b) ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon ve SDG bloku: Deyr ez-Zor’da Uluslararası Koalisyon bünyesinde Fransa ve İtalya ile birlikte hareket eden ABD, bölgede SDG eliyle hem Fırat Vadisi hem de Suriye-Irak sınır hattı üzerinde stratejik bir denge yaratmaya çalışmakta olup, bu denge ABD’nin hem Suriye hem de Irak’a ilişkin planları açısından önem arz etmektedir. ABD halihazırda Fırat Nehri’nin doğusunda SDG’nin kontrolündeki hidrokarbon kaynaklarının bulunduğu bölgelerin hakimiyeti üzerine kurulu olan dengenin bozulmamasına özen göstermekte ve bu kapsamda, Deyr ez-Zor’da rejim güçleri ve rejim yanlısı unsurların Fırat Nehri’nin doğusundaki petrol alanlarına yönelmesi karşısında hava saldırıları gerçekleştirmekten çekinmemektedir (6). Deyr ez-Zor’daki etkinliği sayesinde Suriye-Irak sınır hattı üzerinde kontrol tesis eden ABD, bu yolla bir yandan SDG unsurlarına güvenli bir devlet(çik) sınırları yaratmaya, diğer yandan da Suriye-Irak sınır hattında İran güdümündeki milis unsurların hakimiyet kurmasını engellemeye çalışmaktadır. ABD, Uluslararası Koalisyon ortaklarına ilaveten bölgede zaman zaman İsrail ve Irak Hava Kuvvetleri’nin operasyon düzenlemesini sağlamaktadır. Nitekim, geçtiğimiz Haziran ayında İsrail Hava Kuvvetleri, Ebu Kemal ilçesine gerçekleştirdiği hava saldırısında İran ordusu mensupları ile İran güdümündeki Şii milisleri hedef almıştır (7). Yine geçtiğimiz aylarda Irak Hava Kuvvetleri, Suriye sınırları içerisinde DAEŞ’e karşı hava saldırıları gerçekleştirmiştir (8). Ayrıca, ABD’nin Irak ordusu ile SDG arasındaki eşgüdümü artırma çabaları sonucunda, Irak ordusu ile SDG tarafından geçtiğimiz Mayıs ve Haziran aylarında Deyr ez-Zor vilayeti sınırları içerisinde ortak operasyonlar düzenlenmiştir (9). Güneyde ve batıda Fırat Nehri’ni doğal sınır haline getirerek Suriye’nin kuzeyinde bir devlet(çik) kurmaya çalışan SDG ise Deyr ez-Zor’da “DAEŞ’e karşı savaşan bir aktör” olarak hem ontolojik bir meşruiyet sağlamakta, hem de topraksal hakimiyetini bölgedeki hidrokarbon kaynakları ile bunların işletim tesisleri ve iletim altyapısını içerecek şekilde muhafaza etmektedir. SDG ayrıca, Uluslararası Koalisyon’un desteğiyle yürütülen “Operation Roundup” kapsamında Suriye-Irak sınır hattında tam kontrol kurmaya çalışmakta ve bu yolla hem Kuzey Suriye Federasyonu olarak adlandırdıkları bölgenin, hem de Irak üzerinden kullanılan ikmal hattının emniyetini sağlamayı amaçlamaktadır (10). Sonuç Jeostratejik ve jeoekonomik dinamikler açısından Deyr ez-Zor, Suriye iç savaşındaki kritik cephelerden biridir. Deyr ez-Zor’da stratejik dengeyi kendi lehine oluşturabilen taraf, Suriye’nin doğusunda ve genel olarak Suriye sahasının önemli bir bölümünde inisiyatifi ele geçirme fırsatına sahip olabilecektir. Deyr ez-Zor üzerinde yaşanan çok-aktörlü stratejik rekabet, bölgesel jeopolitik açısından önem arz etmektedir. Deyr ez-Zor bir taraftan İran’ın Akdeniz’e uzanan Şii koridoru projesi kapsamında önemli geçiş güzergahlarından biri iken, diğer taraftan ABD’nin SDG eliyle hem bölgedeki petrol ve doğal gaz alanlarına hükmettiği, hem de Suriye-Irak sınır hattı üzerinde kontrol tesis ettiği bir noktadır. Deyr ez-Zor’un hakimiyeti konusunda askeri ve siyasi açıdan rekabet halinde olan Esed rejimi ile SDG’nin bölgedeki enerji kaynaklarına ilişkin iş birliği kararı, Deyr ez-Zor’da stratejik dengeyi sağlamak üzere taraflar arasında müzakere seçeneğine de başvurulabileceğini göstermektedir. Nitekim, Deyr ez-Zor’da ne Esed rejimi ne de SDG, kontrol ettikleri bölgelerde mutlak hakimiyeti sağlayamamış olup, mevcut durumda tarafların birbirleriyle çatışmak yerine masaya oturarak müzakerede bulunmayı tercih etmeleri mümkün görünmektedir. Deyr ez-Zor’da devam eden DAEŞ mevcudiyeti, bölgede güvenlik ve istikrarın tesis edilmesini zorlaştırmaktadır. Deyr ez-Zor’un sunduğu coğrafi avantajlardan faydalanan DAEŞ, halihazırda bölgede tutunmaya ve saldırılarda bulunmaya devam etmektedir. Bölgedeki DAEŞ tehdidinin ortadan kaldırılması hem rejim güçlerinin hem de SDG’nin sahadaki hakimiyetine bağlı olmakla birlikte, Deyr ez-Zor’da bir taraftan Esed rejimi ve İran’ın Şii-Sünni ekseninde mezhepçi, diğer taraftan SDG ve ABD’nin Kürt-Arap ekseninde ayrımcı politikalar izlemeleri, önümüzdeki süreçte bölgede DAEŞ ve benzeri radikal grupların yeniden melce bulmasına yol açabilecektir.   Dipnot: (1) “Russian frigate fires Kalibr cruise missiles at ISIS targets in Deir ez-Zor – Defense Ministry,” Russia Today, 23.09.2018, https://www.rt.com/news/402028-russia-strike-isis-syria/ (24.07.2018 tarihinde erişildi) (2) “Iran Deepens Its Footprint in Deir Ez-Zor,” Chatham House, Şubat 2018, https://syria.chathamhouse.org/research/iran-deepens-its-footprint-in-deir-ez-zor (24.07.2018 tarihinde erişildi) (3) “Russia and Iran Prepare Offensive Targeting U.S. and Partner Forces in Eastern Syria,” Institute for the Study of War, 24.06.2018, http://iswresearch.blogspot.com/2018/06/russia-and-iran-prepare-offensive.html (23.07.2018 tarihinde erişildi) (4) “YPG/PKK ve Esed petrol ile gazın devri için de anlaştı,” Anadolu Ajansı, 19.07.2018, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ypg-pkk-ve-esed-petrol-ile-gazin-devri-icin-de-anlasti/1208151 (23.07.2018 tarihinde erişildi) (5) “SDF clash with Syrian regime forces in Deir ez-Zor,” Rudaw, 29.04.2018, http://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/290420183 (24.07.2018 tarihinde erişildi) (6) “Syria, US-led Coalition conduct strikes on SAA in DeirEzzor to protect SDF,” Difesa & Sicurezza, 08.02.2018, https://www.difesaesicurezza.com/en/defence/syria-us-led-coalition-conduct-strikes-saa-deirezzor-to-protect-sdf/ (23.07.2018 tarihinde erişildi) (7) “US says Israel responsible for Syria air strike that killed dozens of pro-Assad fighters,” The Independent, 19.06.2018, https://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/syria-air-strike-us-israel-deny-responsibility-assad-fighters-deaths-latest-a8406236.html (23.07.2018 tarihinde erişildi) (8) “Iraq: 45 ISIL members killed in Syria air raids,” Al Jazeera, 23.06.2018, https://www.aljazeera.com/news/middleeast/2018/06/iraq-45-isil-members-killed-syria-air-strikes-180623150808770.html (23.07.2018 tarihinde erişildi) (9) “Iraqi troops access Syria’s Deir az-Zour to support SDF: Newspaper,” Iraqi news, 13.05.2018, erişim adresi: https://www.iraqinews.com/iraq-war/iraqi-troops-access-syrias-deir-az-zour-to-support-sdf-newspaper/ (23.07.2018 tarihinde erişildi) (10) “Pressure Mounting on ISIS as Operation Roundup Continues,” ABD Savunma Bakanlığı, 20.07.2018, https://www.defense.gov/News/Article/Article/1579933/pressure-mounting-on-isis-as-operation-roundup-continues/ (24.07.2018 tarihinde erişildi)    
Güvenliğe İnsan ve Vicdan Odaklı Yaklaşım: Afrin ve Zeytin Dalı Harekâtı Deniz Demir  
Güvenliğe İnsan ve Vicdan Odaklı Yaklaşım: Afrin ve Zeytin Dalı Harekâtı 20 Ocak 2018’de Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleriyle Afrin’e yönelik olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nı başlattı. Türkiye’nin hem ilgili açıklamalarında hem de operasyon kapsamında üzerinde önemle durduğu bir nokta ise masum sivillere yönelik hassasiyet oldu. Harekat boyunca masum sivillerin zarar görmemesi için harekatın uzaması pahasına hem azami gayret gösterildi hem de uluslararası arenada bu konuda soru işaretlerine mahal vermeyecek bir temas trafiği ve profil ortaya kondu. Nitekim ortaya konan bu hassas ama kararlı diplomasiyi destekleyici olarak; doğru, objektif ve anlık bilgiye dayalı olarak özetleyebileceğimiz iletişim ve medya stratejisi de Türkiye’ye yönelik olarak sivil hassasiyeti noktasında özellikle uluslararası arenada oluşturulmaya çalışılan olumsuz ve gerçekdışı temellere dayanan algı oluşturma gayretlerine karşı önemli bir işlev gördü. 18 Mart 2018 tarihinde Afrin merkezine girilmesiyle Harekât büyük oranda hedeflerine ulaşırken; Türkiye’nin Harekât boyunca sürdürdüğü sivil hassasiyeti debir kez daha ortaya çıktı. Zira şehrin en ufak bir tahribata uğramadığınet olarak görülürken tek bir sivil zayiat dahi söz konusu olmadı.Bu durum özellikle ABD gibi kimi güçlerin Afganistan, Irak ve son olarak Suriye’de (Rakka’da) gerçekleştirdiği operasyonlarda yol açtığı yıkım, tahribat ve sivil kaybı göz önüne alındığında özellikle meskûn mahal operasyonları açısından son derece kıymetli/önemli birveri/örnek olarak kayıtlara geçti. İnşa ve İhya Süreci Türkiye Afrin’deki askeri harekâtı eş güdüm içerisinde yürüttüğü diplomasi ve iletişim stratejisiyle tahkim ederken; harekât sahasında eş zamanlı olarak insani yardım ve desteklerini de sivil hassasiyeti çerçevesinde sürdürmüştür. Böylece hem bölge halkının ihtiyaçları giderilerek; terörden kaynaklı mağduriyetleri giderilmiş hem de Harekât sonrasında bölge ne olacak; Türkiye bölgede bundan sonrası için ne yapacak gibi soruların cevabı da bir ölçüde verilmiş oldu. Nitekim Harekât’ta sonuca doğru yaklaşıldıkça başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok yetkili ağızdan Türkiye’nin daha önce Fırat Kalkanı Harekâtı sonrasında Cerablus, Azez ve El Bab’ta yaptığı gibi Afrin’de de bundan sonraki aşamada inşa ve ihya sürecini başlatacağını deklare eden açıklamalar yapıldığına şahit olduk.[1] Gelinen nokta itibariyle askeri ve siyasi hedeflerine büyük oranda ulaşılan Zeytin Dalı Harekâtı sonrasında Türkiye; AFAD, Kızılay ve Diyanet Vakfı başta olmak üzere hem ilgili kurum ve kuruluşlarıyla hem de İHH gibi birçok STK ilebölgede yoğun bir insani yardım faaliyeti başlattı.Şu ana kadar gerçekleştirilen yardımlara yer vermeden önce insani diplomasi kapsamında Türkiye’nin özellikle son 16 yılda hayata geçirdiği aktif dış politikanın içinde önemli bir yer tutan insan ve vicdan odaklı yaklaşımın, Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla sahadaki somut örneklerini verdiği Yeni Güvenlik Doktrini’nde de kendisine yer edindiğini belirtmek gerekiyor. Bu süreçte AFAD, Kızılay ve Diyanet Vakfı gibi kurumlar ile TRT World ve Anadolu Ajansı gibi yayın organları da ortaya konan dış politika ve güvenlik doktrinlerini besleyici önemli birer soft-power unsuru olarak ön plana çıkıyor. Güçlü İnsani Destek Türkiye harekâtın başlangıcından bugüne (Nisan 2018) kadar Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonundahem ilgili kurum ve kuruluşlar hem de ilgili STK’lar ile birlikte 236 noktada insani yardım dağıtımı yapmış, 39.066 gıda kolisi ve 259.200 sıcak yemekle toplamda 455.000’in üzerinde sivile ulaşmıştır. AFAD ayrıca gıda yardımı olarak 116.276 adet kumanya ve 6241 kg muhtelif gıda yardımı yapmış; 0,5, 1 ve 5 lt olmak üzere 27.245 şişe su, 262 ton un, 788.458 adet ekmek, 37.089 adet temel ihtiyaç malzemesi (hijyen seti, battaniye, yatak, giyim-ayakkabı, çocuk bezi, hasta bezi) ve 13.809 adet gıda dışı malzemenin dağıtımını gerçekleştirmiştir. Türkiye yine aynı zaman zarfında; Kızılay ile birlikte Afrin bölgesinde 54 ayrı noktada 120 bin kişilik sıcak yemek ve 36.500 rapta ekmek dağıtımı yapmış; 52.058 ihtiyaç sahibine ulaşmıştır. Kızılay ayrıca; bölgede yaşanan gelişmeler ve olası insani yardım gerekliliklerini, Suriye Krizi Ülke Alan Koordinatörlüğü tarafından yakından takip ederken,  olası bir göç hareketi durumunda halkın yönelebileceği öngörülen noktalarda konuşlandırılan ve çalışmaları sürmekte olan Elbil Köyü mevkiindeki çadır kent ile Kefer Lusin mevkiindeki çadır kentte, bölgede yaşanan gelişmeler doğrultusunda Doğu Guta’dan tahliye edilen ihtiyaç sahiplerini misafir edecektir. Diyanet Vakfı ile Afrin bölgesinde 32.000 ekmek, 1.700 gıda kolisi, 500 Su 5lt, 120 temizlik kolisi, 1000 çocuk bezi, 850 hasta bezi, 24 soba, 375 çarşaf, 120 branda, 850 battaniye, 21 çadır, 850 yatak, 1200 oyuncak dağıtımı yapmış ve toplamda yapılan yardımlar vasıtasıyla 2.200 aileye ulaşmıştır. Hızlı Bilgilendirme, Doğru Haber Akışı, Sağlıklı İletişim Türkiye’nin Afrin’e yönelik olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nı başlatmasıyla birlikte özellikle sosyal medya ve bazı yabancı basın yayın organlarında Türkiye karşıtı paylaşım, yayın ve haberlerin yer almaya başladığını; bu yayınlarla uluslararası kamuoyunun yanlış, temelsiz ve tamamen karalama amaçlı oluşturulan çarpıtılmış suni bilgi kırıntıları üzerinden yönlendirilmeye çalışıldığına şahit olduk. Bu durum ortaya konan stratejilerin ve yürütülen politikaların sadece siyasi ve güvenlik boyutlarıyla ele alınamayacağını;özellikle uluslararası arena söz konusu olduğunda hızlı bilgilendirme, doğru haber akışı ve sağlıklı iletişim gibi önemli boyutların da olduğunu gösterdi. Nitekim Türkiye’de Harekâtın başından beri iletişimin bu üç ilkesine büyük bir titizlikle riayet etmiş ve bu doğrultuda güçlü bir iletişim stratejisi oluşturulmuştur. Bu süreçte TRT World Afrin’de yaşananları, Türkiye’nin meşru gerekçelerini, terörün gerçek yüzünü ve bölge halkının terör örgütünden gördüğü zulmü tüm dünyaya yaptığı yayın ve hazırladığı özel dosya ve videolarla aktarırken; Anadolu Ajansı an be an harekât ile ilgili gelişmeleri, bölgedeki yansımalarını, terörden kurtarılan bölgelere daha önce örgüt tarafından sürgün edilen veya örgütün zulmünden kaçan halkın dönüşünü kamuoyu paylaşmış; terör örgütü destekçilerince sosyal medyada oluşturulan yalan fotoğraf ve algıları gerçek fotoğraf ve bilgilerle çürüterek sosyal medyadaki dezenformasyona karşı konulması noktasında önemli bir görev üstlenmiştir. Tüm bu gelişmeler, bölgede bundan sonrasında ne olacak gibi yukarıda da zikredilen sorulara dair önemli cevaplar oluştururken; Türkiye’nin bölgede yürüttüğü güvenlik ve dış politika yaklaşımlarında sivil hassasiyeti ve insani duyarlılığın en üst seviyede kendisine yer edindiğini göstermiş; Türkiye’nin bölgede yapıcı, istikrar ve düzen yanlısı aktör olduğunu da bir kez daha ortaya koymuştur. [1]http://www.trthaber.com/haber/gundem/cumhurbaskani-erdogan-afrin-sehir-merkezi-kontrol-altina-alindi-355827.html (E.T: 19.04.2018)
İsrail ve İran'ın Suriye'deki Güç Mücadelesi Adem Yılmaz  
İsrail ve İran’ın Suriye’deki Güç Mücadelesi Suriye savaşı, bölgesel aktörler için farklı stratejileri beraberinde getirmiştir. Farklı aktörlerin birbirinden farklı gruplar üzerinden stratejik yaklaşımlar ürettiği bu savaşta, bölge ülkeleri için göç meselesi, sınır güvenliği ve radikal grupların uzantıları gibi konular stratejileri önceleyici faktörler olmuştur. Hiç şüphesiz savaş boyunca hamleleri en çok tartışılan ve hedefi merak edilen ülkelerden biri İsrail’dir. Haziran 1967’de “Altı Gün Savaşında” stratejik Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgaliyle birlikte Suriye-İsrail ilişkileri Golan’ın geleceği temelinde sürekli gerilmiştir. Takip eden yıllarda yapılan barış müzakereleri neticesiz kalmış, Suriye’nin Hizbullah ile yakınlığı iki ülke arasındaki tansiyonu arttırmıştır. İsrail savaş uçakları Ağustos 2003’te Beşar Esad’in yazlık konutu üzerinde, Haziran 2006’da ise başkanlık sarayı üzerinde alçak uçuş yapmıştır. 2008’de İsrail savaş uçakları Deyr ez-Zor ilinde kimyasal tesis olduğunu iddia ederek bir askeri karargâhı vurmuştur. Aynı yıl Suriyeli Tuğgeneral Muhammed Süleyman’ın Akdeniz kıyısındaki Tartus’ta sahildeki evindeyken İsrailli komandolar tarafından vurulduğu iddia edilmiştir. İsrail’in bu saldırılarına karşı rejim hiçbir karşılık verememiştir ve gerilimi azaltma politikası izleyip bu saldırıların karşılıksız kalmayacağını söyleyerek zamanı ve mekânı münasip gördükleri  takdirde karşılık verileceğine dair tehditler savurmuştur. 2013 Sonrası İsrail Saldırıları İsrail, Suriye’de devam eden çok denklemli iç savaşta gerçekleştirdiği hava saldırılarıyla etkinliğini arttıran bölgesel bir aktördür. Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları mensubu önemli komutanları hedef alan bu saldırıların ilki 2013 yılının Ocak ayında gerçekleştirilmiştir. İsrail, Şam’ın kuzeybatısındaki Camraya bölgesinde kimyasal silah barındırdığını iddia ettiği bir dizi askeri mevziiyi bombalamıştır. 3-5 Mayıs tarihleri arasında İsrail uçakları aynı bölgede yer alan Askeri Araştırma Merkezi’ni (SSRC), mühimmat deposunu ve hava savunma sistemini hedef almıştır.  Golan Tepesi’nde 31 Ağustos tarihinde Suriye’ye ait bir insansız hava aracı (İHA), 23 Eylül tarihinde aynı mevkide Suriye Askeri Uçağı İsrailli güçler tarafından düşürülmüştür. İsrail, Hizbullah üyelerini hedef almaya da devam etmiş ve Ocak 2015’te Kuneytra yakınlarında bulunan Hizbullah konvoyuna yapılan saldırıda eski Hizbullah lideri İmad Muğniye’nin oğlu Cihad Muğniye’nin de içinde olduğu 6 Hizbullah üyesini öldürmüştür.  Aralık 2015’te Şam yakınlarına gerçekleştirilen hava saldırısında Hizbullah lideri Samir Kantar öldürülmüştür. 2016 ve 2017’de Kuneytra, Golan Tepesi ve Şam’ın batısındaki Mezze Askeri Havaalanı’na İsrail’in hava saldırıları devam etmiştir. Ocak 2018’de İsrail uçaklarının düzenlediği hava saldırılarında Şam yakınlarında Hizbullah’a ait silah depoları hedef alınmıştır. Aynı yılın şubat ayında İsrail Suriye’ye ait İHA düşürürken Suriye uçaksavarlarının ateşi sonucu İsrail’e ait bir F-16 düşürülmüştür. Nisan ayında T-4 askeri hava üssüne İsrail tarafından gerçekleşen saldırıda 7 İran Devrim Muhafızı öldürülmüştür. Saldırılara İran’ın Tepkisi T-4 hava üssüne İsrail’in hava saldırısında 7 Devrim Muhafızı üyesinin öldürülmesinin ardından Şam’a giden İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’in başdanışmanı Ali Ekber Velayeti, en yakın zamanda cevap verileceğini duyurdu. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasimi, basın toplantısında bir muhabirin “7 İranlı asker İsrail tarafından öldürüldü, Tahran neden sessiz?” sorusuna, “Suriye halkı ve devleti gereken cevabı verecektir” yanıtıyla İranlı yetkililerin İsrail’le doğrudan çatışmaya gönüllü olmadıklarını göstermektedir. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Arakçi, BBC News’e yaptığı açıklamada, ülkesinin Suriye’deki varlığıyla İsrail’e karşı yeni bir cephe açmayı değil terörle mücadele etmeyi amaçladığını söylemiştir. İran Devrim Rehberi Başdanışmanı Ali Ekber Velayeti de 11 Nisan’da Şam’a yaptığı ziyaretinde öncelikli hedeflerinin İdlip olduğunu belirtmiştir. Gazeteci Thomas Friedman’a  göre ise,7 Devrim muhafızı üyesinin ölümü ile neticelenen T-4 hava üssüne yapılan saldırı İsrail ve İran arasında doğrudan çatışmayı başlatmıştır. İran’ın İsrail’e tam ve teşekküllü bir karşılık veremediğini, Kasım Süleymani’nin bu ihtimali iki kez düşünmek zorunda kaldığını ifade eden Friedman, bunu İran ekonomisinin mevcut çöküşü ile açıklamaktadır. İran riyali son bir yılda rekor seviyede değer kaybederken, iktisadi ve politik belirsizlikler ile dış operasyonların artan maliyeti ekonomideki çöküşü arttırmaktadır. Friedman, İsrail saldırıları karşısında İran Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlardan sorumlu grubu Kudüs Gücü’nün sessiz kalmasının bir diğer sebebini de Rus askeri yetkililer ve Putin’in artık İran destekli milis grupları doğal müttefik olarak görmediği, Suriye’deki mevcut kazanımları heba edecek maceraları doğru bulmadığıyla açıklamaktadır. İsrail’in Suriye’deki Nihai Hedefi Araştırmacı Enes Ayaşlı’ya  göre, İsrail’in Suriye’ye yönelik dış politika yapım sürecinin asli unsuru, askeri çatışma sürecinin çözümsüzlüğünü temel alan sınırlı müdahaleci bir yaklaşımdır. İsrail için öncelikli tehdidin İran’ın yayılmacılığını önlemek olduğunu belirten Ayaşlı, bununla birlikte İsrail’in Suriye politikasını İran’ın Hizbullah’a silah transferini önlemek, Golan Tepeleri ve çevresinde kısmi güvenlik çemberi oluşturmak ve Rusya’nın siyasi ve askeri etki alanını minimize etmekle açıklamıştır. İsrail’in Suriye’ye yönelik yaklaşımlarından birisi “bildiğimiz şeytan” İran’ın müttefiki Esad rejiminin, Esad sonrasında gelebilecek İslamcı “bilmediğimiz şeytan”lardan daha iyi olacağı ihtimalidir. Bu yaklaşıma göre, Nusayri Esad ne kadar İran’ın müttefiki olsa bile, seküler Arap milliyetçisi Esad rejiminin yıkılması sonrasında kurulacak cihatçı veya İslamcı Sünni alternatiflerin nasıl bir tehdit olacağının bilinmemesinden ötürü daha iyi olduğu iddia edilmiştir.   İç savaşın sonucunda kim kazanırsa kazansın kalıcı barışın sağlanması zor olduğu gibi, iç savaşın yaralarının sarılması ve Suriye’nin yeniden yapılandırılması için birkaç on yıla ihtiyaç olacaktır. Kuzey sınırında kaosun devam edecek olması İsrail için reaktif bir yöntemi benimsemesine yol açmıştır. Sonuç olarak İran, Suriye’deki askeri varlığına İsrail’i bahane gösterirken İsrail de Suriye’deki müdahalelerine İran’ı sebep göstermektedir. Bu durum iki ülkenin de Suriye’deki faaliyetlerini içerde makbul bir izaha dönüştürmüştür. İran için İsrail’le savaş söylemi Suriye sonrası Ortadoğu’da zedelenen imajın düzelmesi adına bazen gerekli de görülebilmektedir. İsrail’in Suriye’deki mevcut rejimi değiştirmek gibi bir hedef olmaksızın bölgedeki caydırıcılığını deklare etmek adına hava saldırılarını devam ettirmesi mümkündür. İran için İsrail ile savaş, çok denklemli Suriye sahasını daha karmaşık hale getireceği gibi endişe veren ekonomik durumu daha da kötüleştirecektir. Suriye’deki saha hâkimiyetinin kaybedilmesi riski de İran için düşündürücü bir faktördür. İranlı yetkililerin açıklamaları da asıl hedefin İdlip ve Der’a gibi muhaliflerin kontrolündeki alanlar olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca Tahran ve Tel Aviv ile iyi ilişkileri bulunan Moskova Şam’daki dengenin bozulmasını istemeyecektir.
Suriye’deki Demografik Değişiminin Yasallaştırılması
Suriye’deki Demografik Değişiminin Yasallaştırılması 2 Nisan 2018 tarihinde Suriye Esed rejiminin yayımladığı ve tepkilere neden olan 2018 yılı 10 sayılı kanunun, Suriye’de uygulanan zorla tehcir uygulamaları ve meydana gelen demografik değişimi yasallaştıracağı öngörülmektedir. Meclisten geçen ve Beşar Esed’in imzasını taşıyan kanun mucibince ‘genel idari düzenlemeler çerçevesinde, yeni idari birim veya birimler oluşturulması’na müsaade edilmiştir[1]. Söz konusu kanun, çatışmalara sahne olan ve sakinlerinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı veya tehcir edildiği bölgeler yeniden idari yapılanmalara düzenleyerek yaşanan demografik değişimi de facto’dan de jure’ye dönüştürecektir. Zira kanun, tehcir edilen insanların zorla terk ettiği gayrimenkulün mülkiyet haklarını muhafaza etmeleri zor kılırken, yerlerine işgal eden rejim yanlısı kişilerin gasp ettikleri gayrimenkulleri kendi mülklerine almalarına yol açmaktadır. Böylelikle fiili durumda var olan hukuksuzluk durumu yasallaştırılmaktadır Esed Rejiminin Tehcir Politikası Suriye’de yedi yıldır devam eden çatışmalar neticesinde evlerinden edilen kişilerin sayısının yaklaşık 11.7 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 5.6milyon kişi Suriye’yi terk edip komşu ülkelerin yanı sıra dünyanın çeşitli ülkelerine sığınmak zorunda kalanlardır. Diğer 6.1 milyon ise Suriye’nin içinde ülkesinde yerinden edilmiş kişiler statüsünde hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadır.[2] Esed rejimi Şubat 2012’de Humus Bab Amr semtinin sakinlerin tehcir ederek demografik mühendislik uygulamaya başlamış olsa da,  son iki senede sahada kaydettiği ilerlemeler sayesinde muhalif bölgelerine yönelik ‘kuşat – aç bırak – tehcir et’ taktiği kullanarak fiili bir demografik mühendislik yapmaktadır. Bilhassa kuşatma altına alınan bölgelerde uygulanan tahliye anlaşmaları Esed rejiminin demografik değişim yapmasına izin vermiştir.  Nisan 2016’da Madaya ve Zabadani, Ağustos 2016’da Daraya, Eylül 2016’da Muaddamiye, Aralık 2016’da Doğu Halep, ve en son Doğu Guta’da rejimin gözetiminde yapılan tahliye anlaşmaları bölgenin sakinlerinin tehcir edilmeleri ile sonuçlanmıştı. Tahliye anlaşmalarının uyguladığı bölgelerin coğrafi dağılımına bakıldığında en çok Şam’ın etrafındaki ilçe ve semtlerde uygulandığı görülmektedir. Esed rejiminin, demografisini tamamen değiştirdiği ilçelerin ve hatta bazı şehirlerin yaşadığı bu zorla değişim kalıcı kılmak için adımlar atmaya başladığı ve bu adımların yeniden inşa sürecinde hızlandıracağı görülmektedir. Bu adımların en önemlisi yerlerinden tehcir edilen insanların mülkiyet haklarını lağvedilmesi, yerlerine iskan edilen rejime ve İran’a müzahir milisler ve ailelerinin mülk sahibi kılınmasıdır. Bu bağlamda 2 Nisan 2018 tarihinde Esed rejimin onayladığı 2018 yılı 10. Sayılı kanunun bir kırılma noktası olduğu söylenebilir. Düzenlenen yeni kanun, eski kanunlara değişiklikler getirerek tehcir edilen meskun bölgelerin asıl sakinlerinin mülkiyet haklarının lağvedilmesine ve yerlerini işgal eden rejim yanlısı insanların gasplarının meşrulaştırılmasına yol açmaktadır. Yeni Kanun ve Demografik Değişimin Yasallaştırılması   2012 yılı 66. Sayılı kanuna düzenlemeler getiren yeni kanunun, tehcir edilen bölgelerin asıl sakinlerinin haklarını gasp edeceği öngörülmektedir. Zira 2018 yılı 10. sayılı kanun, idari bölgelerin içinde yeni idari birimlerin oluşturulmasına müsaade etmiştir. Mülk sahiplerine ise, yeni idari birimlerin oluşturulmasını müteakip, mülk haklarını muhafaza edebilmek için, 30 gün içinde mülkiyet haklarını gösteren belgelerle oluşturulan yeni birimlere başvurma yükümlülüğünü getirmiştir. Kanununun ikinci maddesinin 2. fıkrası, oluşturulan yeni idari birimlerde mülkiyet hakkını ispatlayabilmek isteyen kişilerin her ne kadar kendileri veya akrabaları veya kanunen vekalet sahibi yakınları aracılığıyla mülkiyet belgeleri ile başvurma hakkını tanısa da, tehcir edilenlerin bu imkandan pek yararlanamayacağı ortadadır. Zira Doğu Guta örneğinde olduğu gibi, insanların hem yaşadıkları bölgelerde devlet kurumlarının çalışmaması sebebiyle kanuni vekalet düzenleme imkanlarının olmadığı hem de genelde akrabalarıyla birlikte tehcir edildikleri dikkate alındığında bu imkanlardan istifade edebilecek kişilerin sayısının oldukça az olacağını iddia etmek mümkündür. Esed rejiminin eline geçen bölgelerden yurtdışına veya muhalefetin kontrol ettiği bölgelere sığınan insanların, mülkiyet haklarını muhafaza etmek için tekrar Esed rejiminin bölgelerine dönmeleri beklenmemektedir. Hem tutuklanma ve işkence hem de rejimin intikamı korkusundan dolayı evlerini terk etmek zorunda kalan insanların, bu korkular ortadan kalkmadığı müddetçe dönme ihtimali çok zayıf kalacaktır. Kanunun ayrıca tehcir edilen insanların evlerini işgal eden yeni sakinlere mülkiyet hakkı iddia etme imkanı da tanıdığı söylenebilir. Zira kanunun altıncı maddesi 2. fıkrasında dikkat çeken başka bir husus ise, başvuran kişiye mülkiyet belgeleri bulunmadığı halde sadece iddialar üzerinden başvurma imkanı tanımasıdır. Şöyle ki kanun ‘başvuran kişinin […] mülkiyet haklarını gösteren belgelerinin bulunmadığı takdirde, başvurusunda [sahibi olduğunu] iddia ettiği gayrimenkulün konumunu, sınırlarını, hisse sahiplerini ve türünü belirtmesi gerekmektedir’ ifadesini kullanmıştır. Bu muğlak ifadenin, belirtilen süre zarfında üzerine mülkiyet hakkı iddiası bulunmayan veya yapılan yeni düzenlemeler neticesinde ihdas edilebilecek Emlakların rejim yanlısı insanlar tarafından mülkiyet hakkı iddialarına yol açabileceği yorumlanabilir. Tahliye edilen bölgelerin emlaklarını rejim yanlısı insanlara tahsis etme endişesini güçlendiren başka bir husus ise oluşturulan yeni idari birimlerin içinde inşa edilecek yeni emlakların halka arzı sırasında kimlik kartı veya pasaportun geçerli olmasıdır. Kanunun ikinci maddesinin 19. fıkrasında oluşturulan yeni idari birimler tarafından yapılacak yeni emlakların/gayrimenkullerin ilk halka arzına katılmak için istenen bilgi ve belgeler arasında ‘kimlik kartı veya pasaport’ ifadesi kullanılmıştır. Nitekim son zamanlarda Esed rejiminin istihbaratı gözetiminde Şam Göç ve Pasaport Müdürlüğü’nün İran’ın getirdiği milisler için 200 bin pasaport çıkarttığı iddia edilmiştir.[3] Bu pasaportların İran ve Afganistan ve hatta Irak’tan getirilen Şii milislere ve ailelerine tahsis edileceği ve böylelikle Suriye’deki varlıklarının kalıcılaştırılacağı tahmin edilmektedir. Suriye Savaşın Geldiği Yeni Merhale      Yeni kararın çıkmasının ardından, Esed rejiminin Yerel Yönetimler Bakanlığı hem Humus hem de Şam’ın doğusunda idari bölgelerin yeniden düzenlenmesi için çalışmalar başlattığını duyurmuştu[4]. Bahse geçen çalışmaların, Şubat 2012’da kuşatma ardından sakinleri tehcir edilen Bab Amr semtinin yanı sıra Şam’ın doğu girişi ve özellikle Doğu Guta tarafında bulunan ve geçen haftalarda sakinlerinin büyük bir kısmı tehcir edilen Harasta semtini kapsayacağı açıklanmıştı. Suriye savaşında geldiğimiz merhalede, Esed rejiminin yanı sıra Rusya ve İran’ın sahada elde ettikleri kazanımlar kalıcı kılınmaya çalışılmaktadır. Bir yandan Rusya, Esed rejimi ile hem askeri hem de ekonomik anlaşmalar imzalayarak Suriye’deki askeri varlığını ‘yasallaştırmaya’ ve Suriye’nin fosfat gibi rezervlerine el koymaya çalışmaktadır. Diğer yandan İran, getirdiği milis güçleri Suriye’de yerleştirmeye ve mümkün oldukça Suriye’nin ekonomisinden büyük bir payı kontrol etmeye çalışmaktadır. Esed rejimi ise, zorla empoze ettiği demografik mühendisliği de jure hale getirmeye ve böylelikle rejimin dayanıklılığını pekiştirmeye çalışmaktadır. Bu anlamda çıkartılan bu yeni kararın, gerildiğimiz bu merhalede bir dönüm noktası olduğu görülmektedir. Dipnotlar [1] Kanunun tam metni için Bknz: Suriye Başbakanlık Resmi Sitesi https://goo.gl/4UYedF [2] Güncel rakamlar için Bknz UNHCR Syria Emergency http://www.unhcr.org/syria-emergency.html & https://data2.unhcr.org/en/situations/syria#_ga=2.105413451.931814048.1523350877-946855287.1523350877 [3] Zaman Al-Wasl, Masader: Hicret Demeşq Testehriç 200 elf Cevaz Sefer Li-Eşhas İraniyen. 2 Nisan 2018 https://www.zamanalwsl.net/news/article/86043/ [4] Enbbaladi, Derase Li-Tenzeem Medhal Demeşq ve Bab Amr Fi Hums. 9 Nisan 2018 https://www.enabbaladi.net/archives/219658