Analiz
YPG/PKK Tehdidini Türkiye Bakışından Anlamlandırmak Furkan Halit Yolcu  
YPG/PKK Tehdidini Türkiye Bakışından Anlamlandırmak Direnişçi ve terörist yapıların devletlere karşı oluşturduğu tehdidi anlamlandırmak için kullanılan birçok metot vardır. Bu çalışma kapsamında en kullanışlı olabilecek yaklaşımlardan birisi bu tarz yapıların oluşturduğu tehdidi anlamlandırmak için onları ideolojik köken, kapasite ve lojistik açısından incelemektir. Modern devletlerin bekalarını toprak bütünlüğü ve egemenlik olmak üzere iki içgüdüsel savunma mekanizmasına dayandırdığı bilinmektedir. Bu analiz esasen YPG/PKK’nın Türkiye toprak bütünlüğü ve egemenliğine neden ve nasıl fiili tehdit oluşturduğunu ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır.  YPG/PKK’nın “Megali İdeası”   Öcalan’ın PKK’nın ideolojisini temellendirdiği “Kürdistan Devriminin Yolu- Manifesto” kitabında, bu terör örgütünün elde etmek istediği kazanımlar tanımlanmıştır. Kitapta bu kazanımlara giden yolun ise Kürt halkının düşmanlaştırılan devletlere karşı organize bir şekilde şiddet kullanması olduğu iddia edilmektedir. Öcalan’ın ideoloji tartışmasında düşmanlaştırılan devletler ise PKK ideologlarına göre “Kürt Mirasını” sömüren Türkiye, İran, Irak ve Suriye’dir. PKK’nınkinde olduğu gibi her ideoloji vaat edilen kazanımlar, tavsiye edilen metotlarla sağlandığında neye ulaşılacağını gösteren bir “mükemmel gelecek tasviri”ne veya ütopyaya sahiptir. Öcalan ve YPG/PKK bahsinde ise bu ütopya sosyalist ve Marksist değerler üzerine inşa edilecek olan “Demokratik Kürt Devleti”dir. Ayrıca her mükemmel tasvir yanında bir de topraksal bir (hayali) tasvir taşır ve bu Öcalan/PKK’nın durumunda daha önce bahsi geçen dört devletten kesinlikle bir parça barındıran büyük Kürt vatanıdır. Bu ideolojik programın pratik tasviri ise her ülkeden bir konfederasyonu içeren bir “Kürdistan Birleşik Devletleri”dir. Türkiye’nin Irak ve Suriye’de faal olan YPG/PKK’yı tehdit olarak algılamasının en temel sebeplerinden birisi budur. YPG/PKK ve bu terör örgütünün branşları tarafından siyasi sınırların varlığına rağmen kendi mükemmel tasvirlerine ulaşmak amacıyla atılan adımlar bu rasyonel ulus devletler tarafından toprak kaybı tehdidi olarak anlamlandırılmaktadır. Sınırlarını uzun vadede kaybedilebilecek kazanımlara bakmaksızın korumak üzere dizayn edilmiş bu ulus devletlerin bu tarz terör örgütlerini stratejik tehdit olarak algılaması rasyonel davranmanın bir gereğidir.    Bu durum YPG/PKK’nın Irak ve Suriye’deki varlığının Türkiye’ye neden tehdit oluşturduğunu anlamlandırmayı kolaylaştırmaktadır. Sadece sahip olunan ideoloji ve topraksal tasvir bile Türkiye’nin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturduğundan dolayı YPG/PKK silah bıraksa bile Türkiye için rasyonel olan bu ideolojinin olabildiğince yalıtılması ve sönümlenmesidir.  Tehdit-Kapasite İlişkisi  Devletler ortada gerçekten güç kullanabilecek kapasiteye sahip bir yapılanma olmadan kendi kendilerine tehdit altında hissetmezler. PKK’nın militan sayısının 6000 civarında olduğu ve bu grubun üçte birinin Türkiye toprakları içerisinde terör saldırılarını planlamak ve gerçekleştirmek üzere bulunduğu iddia edilmektedir. Konu YPG/PKK olduğunda ise rakamlar çok daha yüksektir. İddialara ve bazı araştırmalara göre YPG/PKK’nın Suriye sınırına yakın bölgelerde 30.000’den fazla militanı mevcuttur. YPG’nin Deyr ez-Zor’daki faaliyetleri de hesaba katıldığında YPG/PKK’nın toplam sahip olduğu militan sayısının ise 50.000’den fazla olduğu düşünülmektedir.  Ayrıca YPG’ye teslim edilen anti-tank, omuzdan atılan silah sistemleri ve birçok patlayıcı maddenin daha sonra PKK’ya yönelik operasyonlarda ele geçirildiği ve bu geçişin Mardin ve Diyarbakır’daki tüneller vasıtasıyla yapıldığı ortaya çıkmıştır. Bu konudaki güçlü kanıtlardan birisi de Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK militanları arasında yaşanan çatışmalar süresince Mardin’in Nusaybin ilçesinde Suriye’ye açılan tüneller olduğunun tespit edilmesidir. Bu sınır ilçesinde PKK’nın çeşitli malzemeler ve askeri ekipmanları Suriye’ye kaçırdığı ve Suriye’den de bu tür unsurları bu ilçeye geçirdiği açıklanmıştır. Bu gelişmeler Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  YPG/PKK’nın bütüncül bir anlayışla imha edilmesinde kazandığı kararlılığının da en temel gerekçesidir.  Halk destekli akımlar söz konusu olduğunda devletleri endişelendiren tek şey militan sayısı değil bu örgütlerin gerçekleştirdiği savaşlara olan popüler destektir. Türkiye demografik mozaiğinin 13 milyonluk kısmının Kürt kökenli vatandaşlar tarafından oluştuğu bilinmektedir. Bu da Türkiye’nin belirli bir amaç doğrultusunda Kürt halkını mobilize etme metodunu kullanan terör örgütlerine ve ideolojilerine karşı reaktif davranmasının esas sebebidir. Bu noktada, Türkiye topraklarında yaşayan Kürk kökenli vatandaşlar denklemin ana parçası haline gelmektedir. YPG/PKK’nın ortaya koyduğu ideolojik program genel itibariyle daha kapsamlı bir sosyal akım oluşturmak adına halkı mobilize etmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda Öcalan Türkiye sınırlarına riayet ederek çeşitli reformlar talep eden Kürtleri “dava”ya ihanet eden “mürted” insanlar olarak tanımlamıştır. Bütün anti-statükocu ideolojilerde olduğu gibi YPG/PKK’nın ideolojisi de Kürt halkını dikotomik sınırlara hapseden bir değişim çabası içerisindedir. YPG/PKK’nın ideolojik tasavvuruna göre dünyadaki bütün Kürtler ya “dava”yı destekleyici ya da ihanet edici tavırlar içerisindedir ve bunun dışında bir şansları yoktur. Elbette bu çok sık kullanılan ve çerçeveleme olarak adlandırılan bir propaganda yapım tekniğidir. Bu nedenle hem insan gücü hem de etki alanı bakımından YPG/PKK, de facto stratejik tehdit olarak tanımlanabilecek bir potansiyele sahiptir.  Güvenlikte Yakınlık İlkesi Bir tehdidin “stratejik” olarak tanımlanması temel bazı şartlar ve bir tür algılama süreci gerektirmektedir. YPG/PKK’nın Türkiye’nin Irak-Suriye sınırında 5000 ve Yeni Zellanda’da 50000 militanı olduğunu varsayalım. Rasyonel devlet davranışı olarak tanımlanabilecek olan bir dış politika, diğer tehditler daha yüksek bir potansiyele sahip olsa bile en öncelikli tehdidin belirlenip buna yönelik daha acil çözümler üretilmesi gerektiğini savunur. Bu duruma devlet güvenliğinde yakınlık ilkesi denir ve genellikle çatışma stratejisi olarak isabetli bir yöntem olduğu iddia edilir.  YPG/PKK militan kümelenmelerinin Türkiye-Suriye sınırında olması bu terör örgütünün ekonomik zayıflama, Suriye iç savaşı vb.’den daha öncelikli hatta en öncelikli tehdit olarak algılanmasının da en temel sebebidir. Örneğin, YPG/PKK’nın 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin gerçekleştiği gece ülke sınırlarını tecavüz etme planları olduğu iddia edilmiştir. Sadece bu yönde iddiaların oluşması dahi YPG/PKK’nın karar alıcıların zihninde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne fiili bir tehdit oluşturduğunun kanıtıdır. YPG/PKK’yı varlıksal olarak stratejik bir tehdit olarak algılamak Türkiye devleti karar alıcıları için rasyonel olan politika şeklidir. Bu durum aynı zamanda Türkiye’nin YPG/PKK tarafından Suriye sınırında likit bir stratejik tehdit oluşturacak 30.000 kişilik bir askeri kümelenme oluşturma planını bertaraf ettiği Zeytin Dalı Harekâtı’nın da temel sebebidir.  Bu bilgiler ışığında Türkiye’nin bakışından YPG/PKK’nın bir stratejik tehdit oluşturması teorik ve pratik anlamda gerçekçi çıkarımlara dayandığı anlaşılmaktadır. YPG/PKK’nın Türkiye toprak bütünlüğüne aykırılıklar içeren bir “Megali İdea”ya sahip olması bu çatışmanın en önemli kaynağıdır. Bunun yanında terör örgütünün sahip olduğu insan gücü ve popüler destek ile birlikte devlete ve sahip olduklarına zarar verme potansiyeli de bu örgütü bir tehdit haline getirmektedir. Son olarak bu örgütün “sömürgeci” olarak tanımladığı yukarıda bahsi geçen Türkiye dahil dört ülkenin sınırında yer alması da önemli sebeplerden birisidir. Bir devletin yakınında gelişen ve bu devletin sahip olduğu araçlara zarar verme potansiyeli olan bütün yapılar için geçerli olmak kaydıyla YPG/PKK Türkiye için her zaman bir stratejik tehdit oluşturmuş ve imha edilene kadar da oluşturmaya devam edecektir.     
Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler Ömer Özkizilcik  
Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler Türkiye ve Rusya arasında varılan Soçi Mutabakatı’nın İdlib bölgesinde uygulanması hususunda Türkiye ve Rusya’ya büyük görev düşmektedir. Mutabakat’ın uygulanması Türkiye açısından bazı riskler ve zorluklar barındırmaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin Soçi mutabakatının uygulanması noktasında elinde birçok araç bulunmaktadır. Mutabakatın hayata geçmesi konusunda en büyük meydan okumalar propaganda savaşı, M-4 ve M-5 otoyolların ticarete açılması ve silahsızlandırılmış bölgenin inşası olacaktır. Propaganda Savaşıİdlib bölgesindeki halkın büyük çoğunluğu, sivil ve askeri muhalefet Türkiye’nin Suriye politikasını ve özellikle İdlib’e yönelik olası bir saldırıyı önlemek üzere gösterdiği çabaları takdir etmektedir. Türkiye Tahran ve Soçi zirveleri arasında attığı adımlar ile bölgedeki nabzı kendisi açısından olumlu etkilemiştir. Her cuma gerçekleşen halk gösterilerinde Türk bayrakları kullanılıyor olması bu açıdan önemli bir göstergedir.Soçi zirvesinden çıkan mutabakat ilk başlarda İdlib’de büyük bir sevinçle karşılanırken, bazı söylentiler ve propaganda girişimleri Türkiye’ye ve mutabakata karşı bakışları olumsuz etkilemiştir. Öncelikle Soçi mutabakatı bağlamında tüm Suriye muhalefetinin silahları teslim edeceği söylentisi, hiçbir dayanağı olmamasına rağmen, İdlib’de etkili olmuştur. Nitekim Türkiye destekli Ulusal Özgürleştirme Cephesi dahi yayınladığı beyanatta silahlarını teslim etmeyeceklerini bildirmeye kendisini mecbur hissetmiştir. Birçok benzer beyanatın yayınlanması sonrasında, İdlib içindeki silahları teslim etme söylentisi bitmiştir.Bir sonraki aşamada ise, Rusya’nın Suriye muhalefeti tarafından kontrol edilecek bölgelerde devriye gezeceği, M-4 ve M-5 otoyolunda güvenliği sağlayacağı ve Esed rejimin İdlib’deki kurumlar üzerinde kontrolü sağlayacağı söylentileri yeni bir paniğe sebebiyet vermiştir. Bu söylentiler üzerine Türk yetkililer ile Suriye muhalefeti arasında görüşmeler yapılmış ve bunun gerçekleşmeyeceği kamuoyuna duyurulmuştur.Soçi mutabakatı bağlamında var olan son iddia, silahsızlandırılmış bölgenin sadece muhalefetin kontrol ettiği bölgelerde kurulacağıdır. Silahsızlandırılmış bölgenin sınırları teknik heyetler arasında müzakere ediliyor olması ve kararlaştırılmamış olması, bu söylentinin devam etmesine sebebiyet vermektedir.Soçi mutabakatı bağlamında ortaya çıkan söylentileri küçümsemek büyük bir yanılgı olacaktır. Bölgedeki dinamiklerin Türkiye’nin aleyhine değişmesi durumunda Türkiye’nin bölgede atacağı adımlarda birtakım riskler ve tehlikeler ortaya çıkabilir. Söylentilerin kaynağı belli olmasa bile, bir amaç doğrultusunda kasıtlı olarak ortaya atılmış olması göz ardı edilmemelidir. Bu durumda Soçi Mutabakatı’nın Suriye muhalefeti ve İdlib halkına şeffaf bir şekilde iletilmemiş olması ihtimali akla gelmektedir. M-4 ve M-5 Otoyolların Ticarete AçılmasıTürkiye açısından Soçi mutabakatı bağlamında belki de uygulanması en zor madde M-4 ve M-5 otoyollarının (Şam-Halep ve Lazkiye-Halep hattının) serbest ticarete açılmasıdır. M-4 ve M-5 otoyolların Suriye ekonomisi için büyük önem taşımaktadır.İdlib bölgesinden geçen M-4 ve M-5 otoyolları üzerinde Suriye muhalefetinin ve Heyet Tahriru’ş-Şam (HTŞ) gibi radikal örgütlerin kontrol noktaları bulunmaktadır. Kontrol noktalarından alınan geçiş ücretleri silahlı gruplar için önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadır. Bu gelir kaynağını ele geçirmek için İdlib’deki silahlı gruplar arasında zaman zaman çatışmalar yaşanmıştır. Özellikle M-4 ve M-5 otoyollarının rejim tarafından kontrol edilen bölgelere bitiştiği sınır hattındaki kontrol noktaları adeta ülke içerisinde ‘sınır kapısı’ olarak faaliyet göstermektedir. Ebu Zuhur, Morek, Kafr Hamra, Raşidin ve Kürt dağında ‘sınır kapıları’ bulunmaktadır.Türkiye’den Soçi Mutabakatı bağlamında M-4 ve M-5 otoyollarındaki kontrol noktalarını kaldırması ve ‘sınır kapıları’nda alınan haciz ve geçiş ücretlerini sonlandırması beklenmektedir. Bu ise bölgede varlık gösteren silahlı grupların önemli bir gelir kaynağını kaybetmesi manasına gelmektedir. Bu durum Türkiye’nin bölgedeki silahlı gruplara alternatif bir gelir kaynağı sağlamaması durumunda, önemli sorunlara sebebiyet verebilir. Suriye muhalefetine Türkiye kaynaklı bir maddi gelir sağlandığı takdirde, Türkiye’nin bölgedeki etki alanı genişleyecektir.Diğer bir sorun ise M-4 ve M-5 otoyollarının açılması ile beraber yaşanacak güvenlik sorunudur. Rejim ve muhalefet bölgeleri arasındaki etkileşimin artması ile birlikte rejim güçlerinin, PKK’nın ve DAEŞ’ın İdlib bölgesine sızması kolaylaşacaktır. Özellikle PKK’nın İdlib üzerinden Afrin’e sızma girişiminde bulunması muhtemeldir. Bunu engellemek için Türkiye’nin güvenlik önlemleri alması gerekecektir.Diğer yandan İdlib bölgesindeki terör hücre yapılanmalarının M-4 ve M-5 otoyollarını kullananlara yönelik saldırıları olabilir. Otoyolları kullananların güvenliği Soçi mutabakatı ile Türkiye’nin sorumluluğu altında olacaktır. Silahsızlandırılmış bölgenin inşasıSoçi mutabakatı bağlamında kararlaştırılan silahsızlandırılmış bölgenin İdlib’de inşa edilmesi önünde üç temel engel bulunmaktadır. Birinci engel, silahsızlandırılmış bölgenin sınırlarıdır. Silahsızlandırılmış bölge yukarıda belirtilen söylentilerdeki gibi sadece Suriye muhalefeti bölgelerinde kurulacak olursa, Türkiye’nin bölgedeki aktörleri ikna etmesi oldukça zorlaşacaktır.Diğer bir sorun ağır silahların silahsızlandırılmış bölgeden çekilmesidir. Suriye muhalefetinin ana savunma hatları, hatta neredeyse savunma hatlarının tamamı sınır bölgesindedir. Ağır silahların çekilmesi sonrasında yaşanacak olası ani bir rejim saldırısında askeri muhalefetin savunma hatları hızla çökebilir. Bu endişeyi bertaraf etmek üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silahsızlandırılmış bölgeye yoğun bir askeri sevkiyat gerçekleştirmesi gerekmektedir. Suriye muhalefetinin ağır silahları geri çekmesi sonrasında oluşacak boşluğu Türk askeri doldurmalıdır.Silahsızlandırılmış bölgenin inşası bağlamında Türkiye’nin önündeki en büyük meydan okuma radikal gruplardır. Cephe hattının büyük çoğunluğu Türkiye’ye müzahir Suriye muhalefeti tarafından kontrol ediliyor olsa da Güney Halep, Lazkiye cephesi ve Morek-Surman arasındaki cephe hattı HTŞ gibi terör örgütü olarak tanımlanan gruplarca kontrol edilmektedir. Soçi mutabakatına göre tüm silahsızlandırılmış bölgenin bu tarz radikal gruplardan temizlenmesi gerekmektedir.Radikal gruplara karşı askeri seçenek masada olsa da Türkiye farklı yollarla radikal grupların silahsızlandırılmış bölgeden İdlib’in merkezine doğru geri çekilmesini sağlayabilir. Türkiye bölgedeki müttefikleri ve elde ettiği büyük halk desteği ile beraber bölgedeki radikal grupları cephe hattından çekilmeye ikna etme potansiyeline sahiptir. Nitekim kendi ideolojisi ve halk desteği arasında bir denge kurmaya çalışan HTŞ, Soçi Mutabakatı’nın yıkılması ve İdlib’e rejim tarafından geniş çaplı bir askeri harekatın başlatılması durumunda günah keçisi olmaktan çekinmektedir.Bölgedeki diğer radikal gruplar ise genellikle yabancı savaşçılardan oluşan gruplardır. İdlib’de Suriyelileri korumak adına var olduğunu iddia eden yabancı savaşçılar, aynı zamanda İdlib’in olası saldırıdan korunmasını sağlayacak Soçi mutabakatını baltalamaları durumunda Suriyelilerin tepkisinden çekinmektedir. Özellikle ülkelerine geri dönme fırsatı olmayan, İdlib’de aileleri ile beraber yaşayan yabancı savaşçılar, İdlib’deki Suriyeli halkı kendilerine düşman edip, son yaşam alanlarını da kaybetmek istememektedirler.Diğer taraftan El-Kaide’ye bağlı Hurras Ed Din grubu ile Çeçenlerden oluşan Ensar Ed Din grubu Soçi mutabakatına uymayacaklarını ve Soçi mutabakatını reddettiklerini açıkladılar. Silahsızlandırılmış bölgenin inşası esnasında, Suriye muhalefetinin alandan ağır silahlarını çekmesinden istifade etmeye çalışmaları tehlikesi bulunan bu tarz radikal gruplara karşı Türkiye’nin güç kullanması gerekebilir. Özellikle Türk askerinin silahsızlandırılmış bölgelerde devriye görevi sırasında, terör saldırıları gerçekleştirebilecek bu yapılara karşı mücadele edilmesi gerekecektir. Bunu gerçekleştirmek adına Türkiye bölgede kendine yakın olan Ulusal Özgürleştirme Cephesi ile birlikte hareket edebilir. SonuçSoçi mutabakatı Türk diplomasisinin bir başarısı olarak ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, BM ve İdlib halkı tarafından memnuniyetle karşılanmış olsa da Türkiye’nin Soçi mutabakatını uygulaması önünde ciddi meydan okumalar bulunmaktadır. Türkiye bu zorlukları aşabilmek için Mutabakatın uygulanması konusunda şeffaf bir politika izlemelidir. Türkiye İdlib’deki Suriye muhalefetine yeni gelir kaynağı elde edecekleri imkanlar sunmak durumunda kalabilir. Böylelikle hem Türkiye bölgede daha etkin olacaktır, hem de Türkiye destekli gruplar diğer radikal gruplara karşı daha güçlü bir konumda olacaktır. Radikal gruplara yönelik Türkiye bir taraftan askeri seçeneği gündemde tutmalı, diğer taraftan mutabakata karşı adım atmamaları için gerekli önlemleri almalıdır.   Bu yazı 8 Ekim 2018 tarihinde Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) web sayfasında “Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler” başlığı ile yayınlanmıştır.
El Safa Volkanik Arazisinde DAEŞ-Rejim Savaşı Kutluhan Görücü  
El Safa Volkanik Arazisinde DAEŞ-Rejim Savaşı 2017 yılında Rusya ve İran destekli Esed rejiminin Humus doğusundan başlayarak Deyr ez Zor’a uzanan DAEŞ’e yönelik operasyonları sonrasında DAEŞ kent merkezlerindeki varlığını kaybederek kırsal/çöl arazilerinde varlık göstermeye ve bu bölgeleri tahkim etmeye başladı. Suriye sahasında kontrol arazilerinde DAEŞ varlığı birtakım noktalarda gösterilmese de DAEŞ’in bu bölgelerdeki varlığı sürmeye ve bu alanlardan rejim veya İran destekli Şii milislere yönelik saldırılar gerçekleştirmeye devam ediyordu. Bu anlamda DAEŞ’in Şam, Humus ve Suveyda kırsalında varlık gösterdiği biliniyordu. Geçtiğimiz aylarda DAEŞ’in Deyr ez Zor kırsalı dışında kontrol ettiği son bölge olan Dera’nın güneybatısının da rejim kontrolüne geçmesi ile birlikte bölgeden tahliye edilen DAEŞ unsurları Suveyda ve Şam kırsallarına geçti. Ardından bu bölgelerde de rejim ve destekçilerine yönelik saldırılarını arttırdı. Özellikle Suveyda şehrinin merkezinde Dürzi topluluğun hedef alınması ve Dürzi kadın ve çocukların esir alınarak kaçırılması rejimi kapsamlı bir operasyona götürdü. Bu süreç DAEŞ’in bölgede gerileyerek el Safa volkanik arazisine kadar çekilmesi ile sonuçlandı. El Safa bölgesindeki arazi şartları zırhlı araçların içerilere kadar girememesine neden olunca DAEŞ’in bölgedeki yaşam süresi uzadı ve rejimin her ilerleme girişimi büyük kayıplarla sonuçlandı. DAEŞ’in haftalık yayın organı el Nebe gazetesinin 148. Sayısı 26 Eylül’de yayımlanmış ve son 2 ay içerisinde Suveyda bölgesinde 500 rejim unsurunun DAEŞ tarafından öldürüldüğü veya yaralandığı, 6 tank ve 13 muhtelif askeri aracın imha edildiği iddia edilmişti. Özellikle bir ayı geçen bir süredir el Safa bölgesinde konuşlanan DAEŞ’in bu bölgede nasıl yaşam sürdürdüğü üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Suriye sahası haritalarına baktığımızda tam kuşatma altında olduğunu düşünülmesi gereken arazide DAEŞ’in besin ve mühimmat ihtiyaçlarını uzun bir süredir nasıl karşıladığı incelenmesi gereken bir konudur. Bu noktada rejim unsurlarının bölgeyi tam bir kuşatma altına alamadığı veya almak istemediği ve Humus veya Şam kırsalından DAEŞ’in destek almasına engel olamadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim DAEŞ unsurları gerçekleştirdikleri saldırılara ilişkin günlük olmasa da birkaç günlük veya haftalık olarak Amaq üzerinden yayın yapabilmektedir. Amaq üzerinden yapılan yayınların rejimin kayıplarını açıklaması üzerine inşa edilmesi de ayrı bir seçenek olarak görülmelidir. Diğer bölgelere nazaran Suveyda’dan son aylarda sağlıklı bir şekilde haber akışının olmadığı bilinen bir gerçek. Bir diğer ihtimal ise DAEŞ unsurlarının bölgede yaygın olarak faaliyet gösterdiği dönemde el Safa bölgesini bir üs olarak kullanması ve alana bol miktarda mühimmat ve besin kaynağı stoğu gerçekleştirmesi ile mümkün olabileceği söylenebilir. Elbette bu iki ihtimalin birlikte gerçekleşmiş olması da muhtemeldir. DAEŞ’in hem bölgede üslendiği ve uzun süredir stok gerçekleştirdiği hem de Humus ve Şam kırsallarındaki DAEŞ varlığı ile iletişim ve koordinasyon içerisinde olduğu söylenebilir. Dürzi esirlerle ilgili yayınlanan videoda bölge kaynaklarının video mekanının Humus kırsalında olduğunu belirtmesi lojistik iletişim ihtimalini güçlü kılmaktadır. Sonuç olarak rejim unsurlarının ilerleme girişimlerinde oldukça zorlandığı el Safa bölgesinde eğer DAEŞ mühimmat ve besin kaynaklarını sağlıklı bir biçimde temin etmeye devam ederse rejimin bölgeyi ele geçirmesi kısa vadede gerçekleşmeyebilir. Nitekim rejim unsurları içerisinde bu anlamda bir harekatı icra edebilecek elit birliklerin yetersiz olduğu ve savaşma motivasyonlarının da düşük olduğu söylenebilir. Buna karşın DAEŞ’in bölgedeki keskin nişancılarının savaş içerisindeki yüksek performansını hem rejim hem de DAEŞ kaynakları teyit etmektedir.  Bölge kaynaklarının aktardığına göre DAEŞ, 36 saat içerisinde el Safa cephesine operasyonların devam etmesi ve esirlerinin tahliye edilmemesi halinde esir aldığı Dürzi esirleri infaz edeceğini belirtti ve tehditinin gerçekliğini göstermek adına bir esiri daha infaz etti. DAEŞ’in elindeki esirlerin aileleri ise Suveyda valilik binası önünde protesto ve eylemlerine devam ediyor. Ailelerin baskısıyla beraber önümüzdeki saatler DAEŞ ile rejim arasında müzakerelere sahne olabilir. Öte yandan Dürzi liderlerin Rusya’dan bu konuda yardım talep etmesi daha önce görülmüştü, yeniden görülebilir.
HTŞ ile mücadele nasıl olabilir?
Türkiye’nin Rusya ile Soçi’de imzaladığı Soçi mutabakatı ile İdlib’e yönelik olası saldırı engellenmiş oldu. 3 milyon üzerinde sivilin yaşadığı İdlib’e yönelik olası bir saldırıyı kararlı bir duruş ile engellemeyi başaran Türkiye, hem insani, hem güvenlik hemde uluslararası arenada önemli bir kazanç elde etmiştir. Fakat Türkiye’nin fiili olarak İdlib bölgesinin ve bölgede yaşayan insanların hamisi konumuna yükselmiş olması, Türkiye için farklı riskleri ve imkanları doğurmaktadır. Türkiye’nin orta ve uzun vaade de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatları bölgelerinde uyguladığı politikayı İdlib’e de uygulaması söz konusu olabilir. Böylelikle Türkiye, Suriye içerisinde 5 milyondan fazla bir nüfusu güvenlik altına almış olacaktır. HTŞ resmi olarak Soçi’ye yönelik bir beyanat daha yayınlamamış olsa da ve resmi olarak Astana sürecine karşı olsa da, sahada de-facto olarak Türkiye’nin taleplerini karşılamaya yönelik adımlar atmaktadır. Fakat HTŞ Türkiye’nin İdlib bölgesindeki politikalarını baltalayabilecek ve Türkiye’yi uluslararası arenada zor duruma sokabilecek potansiyele sahiptir. Türkiye’nin İdlib’te istediği politikaları uygulayabilmek için HTŞ’ye yönelik strateji belirlemeli ve uygulamalıdır. Rusya, İran, ABD ve AB ülkeleri Türkiye’den HTŞ’nin İdlib’te elimine edilmesini beklemesi ise Türkiye’ye artı bir baskı unsuru olarak önümüze çıkmakta. Türkiye’nin kendi milli menfaatleri doğrultusunda Türkiye’nin terör listesinde bulunan HTŞ sorununu çözmesi gerekmektedir. Türkiye için HTŞ sorununu çözmek adına iki temel strateji öne çıkmaktadır. Birinci seçenek Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı’na benzer kısa vadeli etkin, maliyeti büyük ve uzun vaadeli riskli bir askeri operasyon iken, ikinci istihbari ve siyasi seçenek ise daha uzun vadeli ve az maliyetlidir. Askeri Seçenek HTŞ’yi İdlib bölgesinde elimine etmek için sert bir yöntem olarak askeri seçenek bulunmaktadır. Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı ile büyük ve önemli bir tecrübe kazanan Türkiye, İdlib’te de benzer bir harekat ile HTŞ’yi elimine edebilir. Fakat HTŞ’nin yapısı ve yerel dinamikler itibariyle, İdlib’te olası bir harekat hem Fırat Kalkanı Harekatı hem de Zeytin Dalı Harekatı’ndan çok daha farklı olacaktır. HTŞ yapı itibariyle 13 bin civarında bir askeri güce sahiptir. HTŞ yönetimi ve HTŞ savaşçıları 90% oranında Suriyelidir. Örgütün lideri Muhammed el Cevlani de Suriyelidir. İdlib bölgesinde birçok aşiret HTŞ ile ortak hareket etmektedir. Ayrıca HTŞ’nin İdlib bölgesinde himaye ettiği ve resmi olarak HTŞ’ye bağlı olmasalar bile HTŞ ile beraber hareket eden 3–5 bin civarında bir askeri güç bulunmaktadır. Genellikle yabancı savaşçılardan oluşan bu yarı-bağlı gruplar arasında Türkistan İslam Partisi, Cund uş Şam, Ensar el İslam bulunmaktadır. HTŞ içerisindeki yapılar ve HTŞ’ye yarı bağlı olan grupların büyük çoğunluğu ise Türkiye’ye karşı düşmanca bir tutum içerisinde olmadıkları da belirtilmelidir. Nitekim İdlib bölgesinde bulunan 12 Türk gözetim noktasına ve Türk askerine karşı saldırı olmamış, hatta HTŞ ve yukarıda belirtilen gruplar Türk gözetim noktaları ve sevkiyatların gerçekleşen bazı bölgelerde alan güvenliğini sağlamıştır. Ayrıca HTŞ ve HTŞ’ye yarı bağlı grupların savaşçılarının önemli bir kesimi Türk ordusuna karşı savaşmayı ret edebileceği de öngörülmektedir, özellikle HTŞ ve diğer gruplara ideolojik sebeplerden ziyade, pragmatik sebeplerden dolayı katılanlar. Fakat ideolojik olarak Türkiye’nin HTŞ’ye olası bir askeri operasyonunda Türk askeri ile savaşmayı meşrulaştırmaya hazır bir kitle olduğunun da altını çizmek gerekir. Türkiye’nin HTŞ’ye karşı harekat düzenlemeye karar verdiği esnada sahadaki kontrol alanları ve Türkiye’ye müzahir grupların etkisi harekatı kolaylaştıran etkenlerden olacaktır. HTŞ genellikle Türkiye sınırında konuşlanmış iken, Türkiye’nin desteklediği grupların birleşimi sonucunda kurulan çatı yapılanma Ulusal Özgürleştirme Cephesi (UÖC) ise güney İdlib’te ve Batı Halep’te yoğun bir varlığı bulunmaktadır. Ayrıca Afrin üzerinden Türkiye’nin eğittiği ve donattığı Milli Ordu güçleri de Afrin üzerinden HTŞ’ye karşı ayrı bir cephe açabilir. Askeri harekat öncesinde tüm Türk gözetim noktaların tahkim edilmesi ve UÖC tarafından korunması elzemdir. Nitekim HTŞ’ye karşı cephe açıldığı takdirde, Türkiye’nin İdlib bölgesindeki 12 gözetim noktası tehlike altında olacaktır. Gözetim noktaların Türkiye’ye tahliyesi ise Esed rejimin önünü açacaktır. HTŞ’ye karşı askeri operasyonda Türk askeri ve Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhaliflerin önemli kayıplar vereceği öngörülebilir. Birçok HTŞ savaşçısı savaşmayı ret ederek silah bıraksa bile, dogmatik olanlar, ideolojik saikklerle hareket edenler ve yabancı savaşçılar Türkiye’ye karşı amansız bir mücadele verecektir. Harekatın başarılı olmasından sonra ise HTŞ’nin yeraltına ineceği ve Türkiye’ye karşı özellikle İdlib’te terör saldırıları düzenlemesi ve gerilla savaşı yürütmesi olasıdır. Her ne kadar Türkiye’nin Suriye muhalefetini bir kalkan ve yereldeki müttefik olarak kullanması Türkiye’nin elini güçlendiriyor olsa da, HTŞ’nin askeri kapasitesi PKK/YPG ve DAEŞ’ten oldukça farklıdır. İstihbari ve Siyasi Seçenek Türkiye için HTŞ ile mücadele etmek adına ikinci seçenek daha uzun vadeli bir strateji iken, daha az maliyet doğuracaktır. Ayrıca Suriye askeri muhalefeti çatışma ile zayıflamayacaktır. Türkiye’nin bir seneyi geçkindir HTŞ’ye yönelik izlediği stratejinin devamı olarak HTŞ’nin kendi içerisinde bölünmesi ve ılımlılaşması sağlanabilir. Nitekim İdlib’teki Suriye muhalefeti de benzer bir strateji izlemektedir. Eski Nusra örgütünün El-Kaide’den ayrılmasında Suriye muhalefetin baskısı önemlidir. HTŞ’nin eski Nusra ve bazı diğer grupların birleşmesi sonucunda kurulmasından sonra, örgüt birçok kriz yaşamıştır. Ahrar uş Şam ile yürüttüğü güç mücadelesinden galip olarak çıkmış görünse de, HTŞ’den büyük kopuşlar yaşanmıştır. Nureddin Zengi Hareketi, Ceys el Ahrar, Ensaruddin HTŞ’den ayrılmıştır. Böylelikle HTŞ, El-Kaide’den ayrılmış eski Nusra’yı oluşturan gruplara indirgenmiştir. Fakat HTŞ’nin bu başarısızlığı ve HTŞ’nin İdlib’te Türk gözetim noktaların kurulmasını kabul etmesi ile birlikte HTŞ içerisinde El-Kaide’ye biatlarını bozmak istemeyenler örgütten ayrılmış ve Hurras Ed Din’i kurmuşlardır. Türkiye’nin HTŞ’ye karşı izlediği böl-yönet stratejisi devam ettiği takdirde HTŞ içerisinde yeni kırılmaların yaşanması olasıdır. HTŞ içerisindeki dogmatik/ideologcu gruplar ile pragmatik gruplar ayrışabilir. Özellikle Soçi anlaşmasının sahada uygulanması ve HTŞ’nin Türkiye’nin baskıları sonucunda isim değiştirmesi, daha radikal olan HTŞ kanadının gruptan ayrılmasını izleyecektir. HTŞ içerisindeki tartışmalar istihbari olarak doğru yönetildiğinde, HTŞ’nin pragmatik kanadı örgütü lağvetmeye kadar ilerleyebilir. Özellikle HTŞ içerisindeki tartışmaları etkilemek önemli olacaktır. Ayrıca HTŞ içerisinde Ebu Yakzan el Masri gibi daha radikal ve dogmatik liderleri etkisiz hale getirecek bazı adımlar atılabilir. Böylelikle HTŞ içerisindeki tartışmalarda pragmatik kanat giderek güçlenir. Ayrıca HTŞ içerisindeki tartışmalara Hurras Ed Din ve Ürdün’deki Ebu Muhammed el Makdisi’nin propagandası etki etmektedir. Türkiye’nin İdlib’teki Hurras Ed Din örgütünü elimine ettiği ve Ürdün ile yaptığı anlaşma sonucunda Makdisi’nin sesini kısdığı bir senaryoda, HTŞ içerisindeki tartışmalarda pragmatik kanat daha fazla güçlenecektir. Sonuç Türkiye’nin güncel dinamikler göz önünde bulundurulduğunda askeri olarak harekat düzenlemesi gereken asıl aktör PKK/YPG’dir. Soçi mutabakatının sahada uygulanması sonrasında HTŞ’ye karşı istihbari ve siyasi seçeneğin uygulanması tercih edilmelidir. Nitekim Türkiye askeri olarak HTŞ’ye karşı bir harekat düzenlediğinde, rejim ve PKK/YPG bu durumdan istifade etmeye çalışacaktır ve harekatın ciddi bir maliyeti olacaktır. Fakat tüm ihtimaller göz önünde bulundurularak, HTŞ’ye karşı olası bir askeri operasyon hazırlıkları yapılmalıdır. Türkiye, HTŞ’ye bir yandan askeri seçeneği sopa olarak gösterirken, diğer yandan kendisini lağvetmesi durumunda Türkiye destekli Ulusal Özgürleştirme Cephesi bünyesinin altında varlıklarını kontrollü bir şekilde devam ettirebilme imkanı sunduğu takdirde, az bir maliyetle İdlib’teki HTŞ sorunu çözülecektir.  
Soçi Zirvesi Sonrası İdlib’in Kaderi, Suriye’nin Geleceği
Soçi Zirvesi Sonrası İdlib’in Kaderi, Suriye’nin Geleceği Suriye’de Esed rejimi ve müttefikleri uzun bir süredir İdlib’in etrafına askeri yığınak yaparak kente kapsamlı bir askeri harekât düzenlemek üzere teyakkuz halinde beklerken, Türkiye ise yaklaşık 3,5 milyon sivilin yaşadığı bölgeyi muhafaza etmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Rusya, İdlib mücavirindeki Cisr Şuğr ve Kuzey Hama gibi bölgeleri havadan bombalamaya başlayıp bir yandan da Türkiye’ye baskı yaparak TSK’nın konuşlu olduğu on iki askeri noktadan geri çekilmesini ve harekâta olanak sağlayacak saha koşullarını sağlama çabasındaydı. Rejim, Rusya ve İran, Doğu Guta, Dera, Kuzey Humus ve Kuneytra dahil olmak üzere muhalif unsurları askeri olarak elimine etmeyi başardıktan sonra İdlib’i de hedef alıp muhalifleri tamamen topraksızlaştırmak ve yedi yılı aşkın süredir devam eden Suriye iç savaşını (ABD/PKK bölgesini bir kenarda tuttuğumuzda) Esed rejimi lehine sonlandırmak amacıyla hareket ediyorlardı. Astana süreci kapsamında Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin katılımıyla gerçekleşen Tahran Zirvesi İdlib için bu bağlamda son şans olarak görülürken buradan da bir sonuç çıkmaması bölgeye yönelik her biri birbirinden daha kötü birçok senaryonun konuşulmasını beraberinde getirdi. Yaşanan tüm gelişmeler İdlib için büyük bir insani krize kapı aralamıştı.Ancak hem Suriye’nin geleceği hem de Türkiye’nin ulusal güvenliği için büyük tehdit oluşturabilecek böyle bir askeri harekâta Türkiye’nin göz yumması beklenmiyordu ve öyle de oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan İdlib meselesinde ciddi bir kararlılık göstererek meseleyi özel olarak sahiplenirkenTSK’nın Rus ordusunun tüm itirazlarına rağmen İdlib’in etrafında kurduğu on iki askeri noktayı -tankları da içeren ağır silahlar ile- tahkim etmesi sahadakigerçekliği değiştirmeye başladı. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan olası bir askeri harekâtın Astana sürecini tamamen bitireceğini ve siyasal barış sürecinin yerine yeni bir denklemin oluşacağını açıkça belirtirken Türkiye’nin sert çıkışı ve sahadaki eylemleri Rusya’nın hareket tarzını etkileyerek Erdoğan ve Putin’in Soçi’de yeniden bir araya gelmesini sağladı. ABD/İngiltere/Fransa gibi ülkelerin mevcut konjonktürden yararlanma çabaları ve İdlib’e yönelik Türkiye’nin girişimleriyle oluşan uluslararası kamuoyu da Rusya’nın pozisyonunu baskı altına aldı.Nihayetinde Soçi’de gerçekleşen liderler ve heyetler arası görüşmeler neticesinde Rusya daha önceki iddia ve taleplerinde Türkiye lehine olacak şekilde ciddi bir revizyona gidip İdlib’e yönelik uzun süredir hazırlıkları yapılan askeri harekatı tamamen sonlandırmak durumunda kaldı. Soçi’de heyetler arası görüşmelerin ardından teknik ayrıntıları daha sonra belirlenmek üzere İdlib’deki çatışmazlık bölgesini güçlendirecek ve olası çatışmaların önüne geçecek şekilde tüm temas hatları boyunca 15–20 kilometrelik bir alanda tampon bölge oluşturulması kararı alındı. Buna göre TSK ve Rus ordusuna bağlı güçler bu bölgede askeri varlıklarını artırıp kara ve hava unsurlarıyla devriye görevi görecekken bölge tüm radikal unsurlardan arındırılıp silahsızlandırılacak. Bununla birlikte silahsızlandırılmışbölgelerdeki Suriyemuhalefeti ve rejim güçlerinin kontrol alanları vevarlığı korunacak ve ikitaraflı olarak ağır silahlar cephe hattından çekilecek. Varılan mutabakat bağlamında stratejik öneme sahip M4 ve M5 otoyolları güven altına alınıp tekrar ulaşım ve ticaret için açılacak. Lazkiye ve Şam’ı Halep’e bağlanan M4 ve M5 otoyolları Suriye ekonomisi için büyük önem arz ederken Türkiye açısından da önemli fırsatlar sağlayacak. Türkiye ve Rusya’nın sorumluluklarıElbette Soçi anlaşmasının taraflara yüklediği önemli sorumluluklar da söz konusu. Bu bağlamda Rusya sahadaki rejim güçleri ve Şii milisleri kontrol altına almak durumundayken Türkiye ise kısa vadede Heyet Tahriru’şŞam (HTŞ) ve iltisaklı radikal yapılanmaların tampon bölgeden geri çekilmesini sağlamak, orta vadede ise bölgeye düzenlenmek istenen askeri harekatlara meşru bir zemin oluşturmak için araçsallaştırılan bu grupların varlığına yönelik çözüm üretmek zorunda. Dolayısıyla Türkiye açısından HTŞ meselesini yönetebilmek büyük önem arz ediyor. Önde gelen bazı HTŞ’li isimler anlaşma aleyhine kişisel açıklamalar yapmış olsa da örgüt resmi olarak olumsuz bir beyanatta bulunmadı. Sahadan gelen bilgiler HTŞ’nin gönülsüz de olsa anlaşma şartlarına riayet edeceği ve temas hatlarından ağır silahlarıyla birlikte çekileceğini gösteriyor. Yine Türkiye açısından HTŞ ve iltisaklı gruplarla diğer muhalif unsurlar arasındaki angajmanların da İdlib iç dengeleri açısından iyi yönetilmesi gerekiyor.Sonuç itibarıyla Soçi mutabakatıyla İdlib’i kapsamlı bir askeri harekatınhedefi olmaktan kurtaran Türkiye hem kendi ulusal güvenliği hem de bölgede yaşayan 3,5 milyondan fazla sivil adına büyük bir kazanım elde etmiş oldu. Olası bir askeri harekat öncelikle büyük bir insani krize neden olacak ve Türkiye’ye yeni bir mülteci akını dalgasını tetikleyecekti. Yine İdlib’in kaybedilmesi muhaliflerin tamamen topraksızlaştırılmasına neden olacak ve siyasal barış sürecini sonlandırarak, Suriye’nin geleceğine yönelik son umutları da bitirecekti. Ayrıca Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı bölgeleri açısından sürdürülemez bir denklem üretecek, Türkiye’nin terörle mücadelesinde ciddi bir zafiyete neden olacaktı. Türkiye-Rusya ilişkileri ise ciddi bir stratejik gerileme kaydedecekti.Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya, İran ve Esed rejiminin karşısında kararlı siyaseti ve sahadaki etkili adımları Soçi mutabakatını hayata geçirerek, tüm bu risk ve tehditleri bertaraf etmiş oldu. Kaynak: Sabah
ABD/PKK İttifakının Yeni Suriye Planı Kutluhan Görücü  
ABD/PKK İttifakının Yeni Suriye Planı Suriye’de tüm gözler İdlib’e odaklanmışken, Suriye’nin kuzeyinde de önemli gelişmeler yaşanmaktadır. ABD destekli YPG/SDG unsurlarının DAEŞ’i Irak sınırından çıkarmış olması, DAEŞ’in Fırat nehrinin doğu kıyısındaki Hajin kasabası ile al Bağhuz köyleri arasına sıkışması ve uluslararası koalisyon destekli YPG/SDG’nin bu bölgeye yönelik de saldırılarına devam etmesi Suriye’nin kuzeyi ve doğusunun kontrol anlamında DAEŞ’ten arınma sürecinin sonuna yaklaşıldığını göstermektedir. Ancak belirtilmelidir ki DAEŞ’in bölgedeki kontrol varlığının bitirilmesi, bölgeden tam anlamıyla çıkartılmış veya bitirilmiş anlamı taşımamaktadır. Nitekim DAEŞ, son haftalarda başta Rakka olmak üzere Haseke ve Deyr ez Zor’da YPG/SDG unsurlarına yönelik suikast ve EYP saldırılarını arttırmış durumdadır. DAEŞ’in bu yönde artan eylemleri YPG/SDG unsurlarını Rakka’da gece sokağa çıkma yasağı getirecek konuma getirmiştir. DAEŞ’in Fırat’ın batısında Humus vilayeti ve Deyr ez Zor vilayetlerine bağlı çöl arazisinde de varlığı bulunmakta iken bu bölgelerde de rejim veya İran destekli Şii milislere yönelik saldırılarına sahne olmuştur. DAEŞ’in bu stratejisi DAEŞ 2.0 olarak başka ve geniş çaplı bir konunun parçasıdır. Bu nedenle bu analizde bu konuya odaklanılmayacaktır. Geçtiğimiz haftalarda rejim ile SDG/YPG arasındaki Şam’da gerçekleşen görüşmelerde somut bir sonucun alınamadığı görülürken, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ve Demokratik Suriye Meclisi (DSM), Suriye’nin kuzeyinde ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ ilan etti. SDG’nin atmış olduğu bu adım Şam’daki görüşmelerin gidişatını ve ABD’nin bu görüşmelere koyduğu şerhi de gösteren bir dizi gelişme yaşandı. ABD, Esed rejimi ile SDG/YPG arasındaki görüşmeleri ilk etapta desteklerken, rejimin SDG’nin dolayısıyla ABD’nin taleplerini karşılamaması ABD’nin görüşmelere olan şerhini ortaya çıkarmıştır. ABD, uluslararası koalisyon çerçevesinde YPG’ye yönelik silah ve ekipman desteğini geçtiğimiz hafta içerisinde yüzlerce tır ve kamyon ile birlikte artırırken, Suriye’nin kuzeyinde bulunan üslerine hava savunma, radar sistemlerini getirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’inde yıl sonunda Suriye’den ayrılmak gibi bir durumun söz konusu olmadığı, İran, Suriye’den çıkarılıncaya ve DAEŞ tamamen ortadan kaldırılıncaya dek Suriye’deyiz minvalindeki açıklamaları kısa vadede ABD’nin bölgeden ayrılmayacağını gösteren gelişmeler olarak okunabilir. Rejim ile SDG/YPG arasında gerçekleşen görüşmelerden olumlu bir neticenin ortaya çıkmaması, ABD’nin rejimin petrol şirketlerine uyguladığı yaptırımı ve SDG’nin rejime petrol satışını durdurması gibi hamleleri beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelere müteakip olarak Kamışlı’da YPG unsurları ile rejim arasında yaşanan çatışmalar ve YPG unsurlarının 13 rejim askerini öldürmesi, YPG’nin Şam görüşmelerinden istediği sonucu elde edemediği ve bu yönde Şam’a karşı el yükseltme girişimi olarak da okunabilir. Nitekim uluslararası koalisyon yetkililerinin Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kırmızı bülten ile aradığı Ferhad Abdi Şahin/Şahin Cilo ile bir görüşme gerçekleştirmesi ve Şahin Cilo’yu uluslararası koalisyonun resmi hesaplarından ‘General Mazlum’ ismiyle anması, ABD’nin, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki YPG/SDG varlığına karşı somut olan tutumuna yönelik duruşunu hala dikkate almadığını göstermektedir. Ayrıca PKK içerisinde ‘Amerikancı’ kanadı temsil ettiği düşünülen Şahin Cilo’nun yeniden göz önüne alınması Suriye’nin kuzeyinde YPG/SDG’nin gelecek siyasetine ilişkin bir ipucu olarak da okunabilir. İlan edilen ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ diğer yerel meclisleri birleştirerek ortak bir meclisi ve yönetimi öngörmektedir. Bu anlamda bölgede yerelden merkeze doğru bir güç kaymasını görebiliriz. Bu hamle YPG’nin idari ve siyasi yönetim sürecini de daha da merkezileştireceği ve Şam ile girilecek müzakerelerde daha güçlü bir görüntü ve pozisyon çizmeyi hedeflediği olarak da okunabilir. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in ‘Esed’in Suriye’nin geleceğinde yeri yok ancak Esed’i göndermek ABD’nin işi değil’ yönündeki açıklamaları ABD’nin kısa vadede Esed rejimine yönelik herhangi bir askeri veya siyasi hamle gerçekleştirmeyeceğini göstermesi bakımından değerli görünmektedir. Ancak Esed’in varlığına politik olarak karşı çıkması da Batılı devletler ile birlikte ‘özgür’ Suriye söylemine devam edeceğini göstermektedir. Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda bu gelişmeler yaşanırken, Fırat’ın batısında, İdlib ve Halep’te ise rejim ve YPG arasında bir askeri angajmanın yaşandığı görülüyor. Özellikle son günlerde Esed rejiminin Tel Rıfat, Şahba ve Deyr Cemal bölgesine yapmış olduğu askeri sevkiyatlar ve Esed rejimin YPG unsurlarını olası İdlib harekatına yönelik eğitimlere dahil ettiği iddiaları, Fırat’ın batısında farklı senaryoları da beraberinde getiriyor. SDG/YPG kanadından Afrin’e yönelik askeri hamle söylemleri ve TSK’nın da bölgeye gerçekleştirdiği askeri sevkiyatlar, Fırat’ın batısında krizin tek odak noktasını İdlib olmaktan çıkaracağa benziyor. Afrin bölgesindeki YPG hücrelerinin son haftalarda Türkiye destekli muhaliflere karşı arttırdığı saldırıları ile birlikte okunduğunda söz konusu bu gelişmeler daha da anlam kazanmaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin de Tel Rıfat üzerindeki beklentileri devam etmekte. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde, Menbiç ve Tel Rıfat’ta beklenilen gelişmelerin yaşanmadığını belirtmişti. İran ve Rusya destekli Esed rejiminin olası İdlib operasyonuna yönelik, Türkiye siyasi ve askeri hamleleri ile ön almaya çalışırken YPG/PKK’nın bölgedeki faaliyetlerine karşı da teyakkuzdadır. Menbiç’te süreç istenildiği gibi ilerlememiş olmasına rağmen ABD ile varılan mutabakat son derece değerlidir. Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye’de son dönemece girilirken, el avantajı yakalamak istediği görülmektedir. Türkiye, Morek’ten Cerablus’a kadar uzanan muhalif bölgelerde gücünü tahkim ederek, ABD, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusundaki varlığını sağlamlaştırarak ve radar sistemleri ile bölgeyi fiili olarak uçuşa kapatarak, Rusya ise üslerini korumaya ve İdlib ile birlikte Suriye’de nihai zaferini ilan ederek olası siyasi sürece eli güçlü gitmek istiyor. Tüm bunlarla birlikte bölgenin istenmeyen adamı konumuna gelmiş İran ise Suriye’de girmiş olduğu maliyetlerin karşılığını kalıcı bir kazanıma taşımak istiyor. Buna mukabil olarak Esed rejimi de son muhalif bölgesi sayılabilecek İdlib’i de Rusya ve İran’ın desteği ile ele geçirerek 7 yıllık savaşın ‘kaybetmeyeni’ olarak kendini ilan etmek istiyor. Suriye’nin doğusunda, batısında veya kuzeyinde gerçekleşen tüm denklemler Türkiye’yi doğrudan etkilemekte. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’de PKK/YPG ile mücadelesini sürdürebilmesi için Suriyeli muhaliflerin Suriye sahasında kalması son derece öneme haizdir. Bu bakımdan İdlib’in korunması, bir bakıma Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nın korunmasına, Menbiç’te sağlanan mutabakatın işlerliğini kaybetmemesine ve Fırat’ın doğusunda PKK/YPG’ye yönelik olası hamleler açısından son derece önemlidir.
Suriye krizinde yeni safha: İdlib Can Acun  
2011’den bu yana devam etmeden ve yakın tarihte yaşanan en kanlı çatışmalardan birisi olan Suriye krizinde Esed rejiminin ve müttefiklerinin askeri kazanımlarının ardından İdlib bölgesi Esed karşıtlarının son kalesi konumuna geldi. İdlib eyaletinin yanı sıra mücavirindeki Batı ve güney Halep ile birlikte sınırlı düzeyde Kuzey Hama ve Kuzey Lazkiye’de Türkmen ve Kürt Dağları civarını kapsayan bu alan yedi yıldır Esed rejimine karşı savaşanların komuta-kontrol ve askeri güç dinamikleri açısından merkezi konumunda bulunuyor. Muhaliflerin Halep’i, Doğu Guta ve Kuzey Humus gibi bölgeleri kaybetmesinin yanı sıra, son dönemlerde Dera ve Kuneytra’da da elimine edilmesi sonrasında rejim ve müttefikleri açısından İdlib yeni hedef olarak tezahür etti. Yaklaşık 3 milyon sivilin yaşadığı bölge Türkiye açısından olası mülteci akınlarından korunmaktan, Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH) ve Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH) bölgelerindeki nüfuzuna, PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile yürütülen mücadeleden, Suriye’nin geleceğine ilişkin müzakerelerde söz sahibi olmaya kadar geniş bir spektrumda önem arz etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin mezkûr tehditleri göz önüne alarak İdlib konusunda pro-aktif adımlar atma mecburiyeti söz konusu. Bu bağlamda iki husus öne çıkmaktadır, Türkiye muhalif-içi dengelerde ağırlığını koyarak muhalifleri tek bir çatı altında toplayabilmeli, radikal unsurlar ile muhalifleri tamamen ayrıştırmayı başarmalıdır. Ayrıca rejim üzerinde nüfuz sahibi olan Rusya ile Astana süreci bağlamında askeri diplomasi yürüterek bölgeye yönelik bir askeri harekât zemininin oluşmasını engellemek durumundadır. İdlib’e yönelik kapsamlı bir askeri harekâtın katastrofik sonuçlarını ve olası maliyetini Rusya’nın önüne koymak durumundadır. Muhalif içi dengeler Muhaliflerin kendi içinde de oldukça parçalı bir halde bulunduğu İdlib bölgesinde yerel dengeler de bölgenin geleceği açısından son derece kritik bir öneme sahip. Zaman zaman birbirleriyle çatışan muhalif unsurlar, ideolojik ayrışmanın yanı sıra güç mücadelesinin içine de sürüklenmiş durumdalar. Tek bir çatı altına birleşemeyen muhalifler Heyet-i Tahrir el-Şam (HTŞ), Cephet’ül Tahrir Suriye gibi yapıların yanı sıra, Feylak eş-Şam ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) önde gelen gruplarından oluşan yapıların bir araya gelerek oluşturduğu Vataniye Cephesi gibi önemli gruplardan oluşuyordu. Temmuz 2018’de Suriye Özgürleştirme Cephesi, Vataniye Cephesi, Ceyş’ül Ahrar, Sukur’üş Şam Tugayları bir araya gelerek Cephet’ül Vataniye lil-Tahrir (Özgürleştirme Milli Cephesi) oluşturuldu. Böylelikle İdlib’de HTŞ ve Özgürleştirme Milli Cephesi çatısı altında iki ana kamptan bahsetmek mümkün oldu. Türkiye rejim ve müttefiklerinin bölgeye müdahale etmek için araçsallaştırdıkları HTŞ ve Hurasaddin gibi Astana süreci dışında kalan radikal grupların siyasi manevralarla elimine edilmesi için çaba sarf ederken, FKH ve ZDH’de öne çıkan Milli Ordu ve müttefiklerinin İdlib’te de etkinliğini artırmaya gayret etti. Ancak gelinen aşamada HTŞ yapılanması hala varlığını korurken, rejim ve Rusya HTŞ’nin mevcudiyeti üzerinden İdlib’e geniş kapsamlı bir askeri harekât hazırlığına girişmiş durumda. Türkiye Özgürleştirme Milli Cephesi’nin HTŞ aleyhine İdlib’deki ağırlığını artırması için hızlıca harekete geçmeli, eğer bu engellenemez ise rejim/Rus/İran harekâtının da sadece İdlib sınır hattında HTŞ ve iltisaklı gruplara yönelmesini sağlamakdurumunda. Ayrıca Türkiye Astana süreci kapsamında oluşturduğu İdlib’deki 12 askeri noktasını tahkim ederek buradaki varlığını güçlendirmeli. Belirleyici aktör Rusya Rejimi İdlib’i yeniden kontrol etme niyetini açık şekilde ortaya koysa da sahadaki gerçeklik ve askeri kapasite açısından farklı dinamiklerin belirleyici olduğu da görülmektedir. Rejimin İdlib’e kapsamlı bir harekât düzenlemek için askeri kapasitesinin yetersiz olduğu ve bu bağlamda karada İran’a ve havada ise Rusya’ya bağlı olduğu değerlendirilebilir. İdlib’in Astana süreci bağlamında çatışmasızlık bölgesi olduğu ve Türkiye’nin de bölgede 12 askeri noktaya sahip olduğu göz önüne alındığında rejimin tek taraflı bir adım atma kabiliyetinin bulunmadığı görülmektedir. Yine büyük fotoğrafta rejim siyasi, askeri ve iktisadi açıdan Rusya ile kurduğu asimetrik ilişki göz öne alındığında olası bir İdlib harekâtının Rusya’nın yaklaşımına bağlı olduğu görülmektedir.Bu bağlamda Türkiye Rusya ile yürüteceği askeri diplomasi ile İdlib’e yönelik kapsamlı bir askeri harekatı önlemek durumundadır. Rusya Türkiye’ye HTŞ ve iltisaklı grupları üzerinden İdlib’de baskı yaparken, Türkiye’nin İdlib’deki radikal yapılanmaların elimine edilebilmesi için gösterdiği çabayı yok saymakta ve Türkiye’ye bazı tekliflerde bulunarak olası bir askeri harekâtı kabullendirmeye çalışmaktadır. Rusya İdlib’e yönelik bir harekâtın Astana sürecini bitireceği gibi Suriye’nin geleceği açısından siyasal bir çözüm bulunması şansını da tamamen yok edeceğini görmek durumundadır. Muhaliflerin topraksızlaştırıldığı bir senaryoda ülke sathında gerilla savaşı devam edecek, Şam’da ülkenin etnik ve mezhebi dengelerini yansıtacak kapsayıcı ve kuşatıcı bir iktidarın oluşma şansı tamamen yok olacaktır. Bu durumdan en fazla zarar görenlerin başında da Rusya gelecektir.Nihayetinde yaklaşık 3 milyon sivilin yaşadığı ve muhalifler için her anlamda son kale konumuna gelen İdlib’in muhafazası; Suriye’nin geleceğinde siyasal bir çözümü hayata geçirecek, yeni bir siyasal yapının inşası için önem arz etmektedir. Türkiye açısından da yukarıda zikredilen saikler açısından ayrıca önemi ortadadır. Kaynak: Sabah
Centcom Hava Saldırıları [Aralık 2014 - Mart 2018] Ömer Özkizilcik  
Centcom Hava Saldırıları [Ocak 2015 – Mart 2018] DAEŞ’ın Musul’u ele geçirmesi sonrasında Bağdad ve Erbil’e doğru ilerlemesi üzerine, Obama yönetimi Irak Merkezi Hükümeti ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ni desteklemek amaçlı DAEŞ’e karşı hava saldırıları düzenlemeye başladı. DAEŞ’e karşı ABD öncülüğünde kurulan uluslararası koalisyon Irak’tan sonra DAEŞ’e karşı Suriye’de de hava saldırıları düzenlemeye başladı. 22 Eylül 2014 tarihinde Suriye’deki DAEŞ varlığına yönelik ilk hava saldırıları düzenlenmiştir. ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyona Amerikan Birleşik Devletleri, Almanya, Avustralya, Bahreyn, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Hollanda, İngiltere, Kanada, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Ürdün katılmıştır. Uluslararası koalisyonun birincil hedefi bölgedeki DAEŞ varlığını sonlandırmak olsa da, kısa süre içerisinde ABD’nin bölgedeki politikalarını gerçekleştiren bir mekanizmaya dönmüştür. 2014 2014 yılının Aralık ayında Suriye genelinde günlük ortalama 6 hava saldırısı gerçekleştirilmiştir. DAEŞ’e karşı toplamında 195 hava saldırısı düzenlenmiştir. 2015  Uluslarası Koalisyonun 2015 senesinde DAEŞ’e karşı düzenlediği hava saldırıların aylık ortalaması 179’dır. 2015 senesi süresince Uluslararası Koalisyon DAEŞ’e karşı toplam 2.146 sorti gerçekleştirmiştir. 2015 senesinde DAEŞ’ın öncelikle hedef alındığı bölgeler arasında Suriye’nin kuzeyindeki Ayn el Arab (Kobane) ve Haseke gelmektedir. Ayn el Arab ve Haseke bölgelerinde DAEŞ’e karşı düzenlenen hava saldırıların toplamı 1.242dir. Uluslararası Koalisyon tarafından düzenlenen hava saldırıların 57% sine tekabül etmektedir. Yine Suriye’nin kuzeyinde bulunan Tel Abyad ve Ayn İsa da denklemin içine katılırsa 2015 senesinde düzenlenen hava saldırıların 61%’in YPG’yi doğrudan DAEŞ’e karşı desteklediği söylenebilinir. Deyr ez Zor, Rakka, Ebu Kemal bölgelerine yönelik düzenlenen hava saldırıları ise DAEŞ’ın cephe arkası yönetin alanlarını hedef almaktadır. Toplam 400 hava saldırısı ile 2015 senesinde düzenlenen hava saldırıların 19%’u DAEŞ’ın cephe arkası yönetim alanlarını hedef aldığı görülmektedir. Aynı dönem içerisinde Mare bölgesinde 145 hava saldırısı ile düzenlenen hava saldırıların 7%’si Suriyeli muhalifleri DAEŞ’e karşı bifiil desteklemiştir. Ayrıca Hawl bölgesine 126 hava saldırısı düzenlenmiştir. Irak’taki Sİncar bölgesi ile Suriye’deki Haseke şehri arasında bulunan Hawl bölgesine yönelik hava saldırıları, DAEŞ’ın Suriye’den Sincar’a olan ikmal hattını kırmaya yöneliktir. DAEŞ’ın Suriye sahasında büyük bir alanı kontrol etmesine rağmen, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon önceliğini YPG’yi DAEŞ’e karşı desteklemekten yana kullanmıştır. 2016 2016 yılında ABD öncülüğündeki Uluslarası Koalisyon aylık ortalama 257 hava saldırısı düzenlemiştir. Toplam 3.079 hava saldırış düzenlenmiştir. 2016 senesinde ABD’nin Türkiye ile anlaştıktan sonra Menbiç’e yönelik YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri ile operasyon düzenlemiştir. İki ülke arasında yapılan anlaşma gereğince, Menbiç’in DAEŞ’ten temizlenmesinden sonra YPG militanları Fırat’ın doğusuna geçecek idi. Fakat bu anlaşma sahada gerçekleşmedi. ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon 903 hava saldırısı ile YPG’yi Menbiç’te DAEŞ’e karşı yoğun bir şekilde desteklemiştir. Ayrıca Ayn İsa bölgesinde 321 hava saldırısı ile DAEŞ ve YPG arasında olan sınır hattı Uluslararası Koalisyon tarafından korunmuştur. Şeddadi’deki 154, Hawl’daki 94, Haseke’deki 83, Tel Abyad’daki 21 ve Ayn el Arab’taki 2 hava saldırısı da sayıldığı takdirde, 2016 senesindeki hava saldırıların 51%’i doğrudan YPG’yi desteklemek amaçlı gerçekleştirilmiştir. Deyr ez Zor, Ebu Kemal ve Rakka bölgelerine yönelik toplam 907 hava saldırısı düzenlenmiştir. Böylelikle cephe arkası DAEŞ yönetim alanlarına yönelik düzenlenen hava saldırıları 29%’a tekabül etmektedir. Mare bölgesine düzenlenen 487 hava saldırısı ile Uluslararası Koalisyon tarafından düzenlenen hava saldırların 16%’sı Suriyeli muhalifleri DAEŞ’e karşı fiilen desteklemiştir. Diğer yandan Palmira bölgesine düzenlenen 58 hava saldırısı da Esad rejimini aktif olarak DAEŞ’e karşı desteklediği söylenebilinir. 2017 2017 senesinde ortalama aylık 653 hava saldırısı düzenlenmiştir. Uluslararası Koalisyon tarafından düzenlenen toplam hava saldırıların sayısı 8.005’dir. Özellikle Rakka bölgesine yönelik 5.478 hava saldırısı düzenlenmesi öne çıkmaktadır. 2015 ve 2016 senelerinde toplam 5.225 hava saldırısı düzenleyen Uluslararası Koalisyon, 2017 senesinde sadece YPG’nin Rakka’yı ele geçirebilmesi için 5.478 hava saldırısı düzenlemiştir. Ayrıca Deyr ez Zor, Tabka, Şeddadi, Ayn İsa, Ebu Kemal, Hawl ve Menbiç bölgelerinde toplam 2.362 hava saldırısı aktif olarak YPG’yi DAEŞ’ karşı desteklemiştir. 2017 senesinde düzenlenen hava saldırıların 98%’i YPG’yi desteklemiştir. Palmira bölgesinde düzenlenen 80 hava saldırısı ile düzenlenen tüm hava saldırıların 1%’i Esad rejimini DAEŞ’e karşı desteklerken, El-Bab bölgesine yönelik 56 hava saldırısı düzenlenmiştir. Böylelikle 2017 senesinde düzenlenen hava saldırıların 0,7’si Suriyeli muhalifleri DAEŞ’e karşı desteklediği söylenebilinir. 2018   2018 senesinin ilk 3 ayında aylık ortalama 142 hava saldırısı düzenlenmiştir. Uluslararası Koalisyon tarafından 2018’in ilk 3 ayında toplam 428 hava saldırısı düzenlenmiştir. Düzenlenen hava saldırıların tamamı YPG’yi DAEŞ’e karşı destekler niteliktedir. Uluslararası Koalisyon’un Ebu Kemal bölgesine sıkışan DAEŞ militanlarını öncelediği görülmektedir. Fakat Ocak ayındaki 267 hava saldırısından sonra hava saldırıların sayısında ani bir düşüş yaşanmıştır. DAEŞ’ın varlığı devam etmesine karşın Mart ayında sadece 32 hava saldırısı düzenlenmiştir. Toplam   Uluslararası Koalisyonun Ocak 2015’ten Mart 2018’e kadar toplamında 13.658 hava saldırısı düzenlenmiştir. Aylık ortalama 350 hava saldırısı gerçekleştiren ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon, aynı zamanda Suriye’de büyük bir hasara yol açmıştır. Özellikle 6138 hava saldırısı düzenlenen Rakka şehri ve bölgesi tamamen yıkılmıştır. İHA görüntülerinde de görülebildiği üzere, Rakka’daki yıkımın boyutu çok yüksektir . Rakka için Türkiye ve Suriyeli muhalifler ile beraber hareket etmeyi ret eden Amerikan generalleri, YPG’nin başarısızlığını örtmek için şehri yerle bir etmiştir. Deyr ez Zor bölgesinin 1405 hava saldırısına uğramış olması, Ebu Kemal bölgesinin 1363 hava saldırısına uğramış olması, 2017 senesinin sonlarındaki YPG’nin hızlı ilerleyişinin açıklamaktadır. ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon özellikle Doğu Suriye’deki DAEŞ varlığına yönelik uzun vadeli hava saldırıları düzenlemiş ve cepheden uzak DAEŞ yönetim alanlarını yaşanamaz kılmıştır. Diğer yandan Menbiç ve Ayn el Arab (Kobane)’nin 968 ve 698 hava saldırısına uğramış olması, YPG’nin askeri anlamda bir başarı elde etmekten ziyade, Uluslararası Koalisyon’un hava gücünün bir başarısı sözkonusudur. Diğer yandan Mare ve Haseke bölgelerine yönelik 632’şer hava saldırsı düzenlenmiştir. Mare bölgesindeki Suriyeli muhaliflerin Fırat Kalkanı Harekatı’na kadar DAEŞ’e karşı ilerleyememiş olamaması, ABD nezdinde YPG ile beraber hareket etmek için güçlü bir argüman olmuştur. Haseke bölgesinde ise DAEŞ’ın alan hakimiyetinin geriletilmesi ile YPG’ye karayolu ile yapılan destek için kullanılan güzergah güven altına alınmıştır. Ayn İsa, Tabka ve Şedadi bölgelerinde 400’e yakın hava saldırısının düzenlenmiş olması, YPG’nin DAEŞ’e karşı hava desteği olmadan ilerlemediğini/ilerleyemediğini gösteren diğer önemli verilerdendir.
Irak Ordusu SDG'nin Sahadaki Yeni Ortağı mı?
Irak Ordusu SDG’nin Sahadaki Yeni Ortağı mı? DAEŞ’in Suriye’nin doğusunda önemli ölçüde geriletilmesinin ardından onun yerini alan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), sahip olduğu teritoryal hakimiyet aracılığıyla bölgede ilişki kurduğu ve iş birliği yaptığı aktörlerin sayısını artırmaktadır. Bu kapsamda SDG’nin, son olarak Irak Güvenlik Kuvvetleri (IGK) ile ortaklık kurma çabasında olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, Suriye-Irak sınır hattındaki DAEŞ tehdidine karşı SDG ile IGK arasında 2017 yılının sonunda başlayan ve 2018’in ortalarına doğru iş birliğine dönüşen ilişkiyi ele almaktır. Bu çerçevede, ilk olarak sahadaki gelişmeler ortaya konulacak, ardından söz konusu ilişkiyi belirleyen dinamikler SDG ve IGK açısından açıklanacak, son olarak da SDG ile IGK arasındaki ilişki hakkında birtakım tespitlerde bulunulacaktır. Sahadaki gelişmeler: 2017 yılının son çeyreğinde DAEŞ’e karşı Deyr ez-Zor’da yürütülen operasyonlar sonucunda Fırat Nehri’nin sağ yakasında kalan bölgeyi ele geçiren SDG, Suriye-Irak sınır hattına doğru hakimiyet alanını genişletmiştir. Aynı dönemde Irak’ın Anbar vilayetinde IGK’nın operasyonlarına maruz kalan DAEŞ ise Suriye-Irak sınır hattına doğru çekilerek eylemlerini bu bölgeden gerçekleştirmeye başlamıştır. Bu gelişmeler karşısında ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon, DAEŞ’e karşı SDG ile IGK arasında ortaklık kurulması maksadıyla harekete geçmiş ve tarafları 10.12.2017 tarihinde Deyr ez-Zor’da biraraya getirmiştir. Toplantının sonucunda taraflar, DAEŞ tehdidine karşı Suriye-Irak sınır hattının emniyetini sağlayabilmek için ortak gözlem noktaları kurulması konusunda mutabık kalmıştır (1). Öte yandan, toplantının ardından medyaya yansıyan bazı haberlerde SDG ile IGK arasında “ortak koordinasyon merkezi” kurulduğu iddia edilmiş, ancak bu iddialar Iraklı askeri yetkililer tarafından yalanlanmıştır (2). DAEŞ’e karşı SDG ile IGK arasındaki ortak anlayış sahada somut bir iş birliğine dönüşmeye başlamıştır. SDG, ZDH esnasında militanlarını Afrin bölgesine kaydırmış ve Suriye-Irak sınır hattındaki operasyonlarına ara vermiştir (3). Ancak, Mayıs ayı itibarıyla SDG, bölgede bu sefer IGK’nın desteğiyle DAEŞ’e karşı harekete geçmiştir (4). Nitekim Uluslararası Koalisyon’dan yapılan açıklamada, Mayıs ve Haziran’da Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’e karşı yürütülen operasyonlarda IGK tarafından SDG’ye hava ve topçu desteğinin verildiği (5), Temmuz ayındaki operasyonlar esnasında ise IGK’nın desteği sayesinde SDG’nin Deyr ez-Zor kırsalına doğru ilerleyişini sürdürdüğü bildirilmiştir (6). SDG ve IGK arasındaki ilişki ve iş birliği: a) SDG açısından: SDG’nin IGK ile ilişki kurması ve iş birliği yapmasını üç temel dinamik üzerinden açıklamak mümkündür. 1) SDG, IGK’nın desteğiyle DAEŞ’e karşı güvenliğini sağlamaya ve bölgedeki DAEŞ mevcudiyetini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Nitekim, bölgedeki DAEŞ mevcudiyeti SDG’nin “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu” olarak isimlendirdiği terör koridorunun güvenliğine yönelik kayda değer bir tehdit teşkil etmekte olup, bölgedeki petrol alanlarının emniyetinin sağlanması ihtiyacı da SDG’yi IGK ile iş birliğine sevk etmektedir. 2) SDG, IGK’nın yardımıyla Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyetini konsolide etmeyi amaçlamaktadır. “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu”nun doğu sınırlarını güvenceye almak isteyen SDG, Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyetini güçlendirmek suretiyle hem güvenlik kaygılarını azaltmaya, hem doğudan gelen ikmal hattını açık tutmaya, hem de sınır hattındaki geçişler üzerinde kontrol kurmaya çalışmaktadır. 3) SDG, uluslararası ölçekte yaratmaya çalıştığı “meşru aktör” imajını IGK tarafından muhatap alınarak güçlendirmeyi hedeflemektedir. SDG’nin Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyeti, bu bölgede faaliyet gösteren uluslararası aktörleri SDG ile ilişki kurmaya zorlamakta olup bu sayede “uluslararası meşruiyet” elde etmeye çalışan SDG, IGK ile ortaklık kurmak suretiyle “meşru aktör” imajını güçlendirmeyi amaçlamaktadır. b) IGK açısından: IGK’nın SDG ile ilişki kurması ve iş birliği yapmasını üç temel dinamik üzerinden açıklamak mümkündür. 1) IGK, Suriye-Irak sınır hattında varlık gösteren DAEŞ’e karşı SDG’nin yardımıyla sınır güvenliğini sağlamayı ve bölgedeki DAEŞ unsurlarını imha etmeyi amaçlamaktadır. Nitekim, IGK’nın Suriye-Irak sınır hattında mutlak hakimiyet sağlamasının önünde birtakım coğrafi ve operasyonel zorluklar bulunmakta olup, bunlara ilaveten IGK’nın ülkedeki genel asayiş sorunlarıyla uğraşması da DAEŞ tehdidine karşı Suriye-Irak sınır hattında SDG ile iş birliği yapmasını beraberinde getirmektedir. 2) Suriye-Irak sınır hattının yarısından fazlasının SDG’nin hakimiyetinde olması, IGK’yı sahadaki gerçeklikler doğrultusunda SDG ile birlikte hareket etmeye sevk etmektedir. Uluslararası Koalisyon’dan aldığı destekle son dönemde Suriye-Irak sınır hattının büyük bir bölümünü ele geçiren SDG’nin DAEŞ’e karşı sahada artan nüfuzu, IGK’yı SDG ile iş birliğine mecbur bırakmaktadır. 3) IGK’nın SDG ile ilişki kurması ve iş birliği yapmasında ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon’un teşvik ve yönlendirmeleri etkili olmaktadır. Nitekim, Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’e karşı tek başına IGK’nın veya SDG’nin yeterli olamayacağı düşüncesiyle Uluslararası Koalisyon, sınırın her iki tarafındaki güçlerin ortak bir mücadele vermesini amaçlamaktadır. Bu çerçevede Uluslararası Koalisyon, “Operation Roundup” kapsamında Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’e karşı IGK’nın SDG’ye destek vermesini sağlamaktadır (7). Sonuç Suriye’nin doğusundaki teritoryal kontrolünü genişleten SDG, sahada ilişki kurduğu ve iş birliği yaptığı aktör sayısını artırmaktadır. Bu sayede kendine bir tür “uluslararası meşruiyet” sağlamaya çalışan SDG’nin IGK ile iş birliğine dönüşen ilişkisi, başta Türkiye olmak üzere Suriye’de faaliyet gösteren aktörlere, SDG’nin sahada DAEŞ’le mücadele eden “etkili ve meşru bir aktör olduğu” şeklinde vermeye çalıştığı bir mesajdır. IGK’nın verdiği operasyonel destek sayesinde SDG, Suriye-Irak sınır hattındaki hakimiyet alanını nispeten daha az bir maliyete katlanarak genişletebilmektedir. Özellikle ZDH esnasında bölgedeki militanlarını Afrin’e kaydıran SDG, Suriye-Irak sınır hattında azalan operasyonel gücünü IGK ile yaptığı iş birliğinden istifadeyle ikame etmiştir. ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon’un Suriye-Irak sınır hattında SDG’nin kontrol alanını genişletmek için IGK’yı sahaya sürmesi, Esed rejimi ve İran tarafından SDG’nin bölgedeki ilerleyişine tepki göstermesini zorlaştırmıştır. Nitekim, SDG ve Uluslararası Koalisyon arasındaki ilişki ve iş birliğinden rahatsız olan Esed rejimi ve İran, IGK’nın SDG’ye sunduğu destek karşısında olumsuz bir tutum içerisine girememektedir. IGK ile SDG arasındaki iş birliğinin resmi düzeyde güçlendirilmesi yönünde ortada güçlü bir irade olmadığı görülmektedir. Nitekim, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla taraflar arasında üst düzey görüşmeler gerçekleştirilmemekte ve sahadaki iş birliğini kurumsallaştıracak düzenlemeler yapılmamaktadır. Öte yandan, Irak hükümetinden yapılan açıklamalarda Suriye’de DAEŞ’e karşı Esed rejimiyle koordinasyon içinde hareket edildiği vurgulanmakta ve SDG ile olan iş birliğinden söz edilmemektedir (8). Böylece Irak hükümeti, SDG konusunda hem Esed rejimi ve İran’ın tepkisini çekmemeye, hem de Türkiye’nin hassasiyetlerini göz etmeye çalışmaktadır. Irak hükümeti Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ’le mücadele kapsamında rejim güçleri ve SDG arasında taktiksel denge siyaseti izlemektedir. Bu itibarla, bir yandan Ebu Kemal – El Kaim sınır kapısı gibi bölgelerde rejim güçleriyle, diğer yandan Fırat Nehri’nin sağ yakasında kalan sınır hattı boyunca SDG ile iş birliği yaparak DAEŞ’e karşı güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır (9). Önümüzdeki süreçte SDG – IGK iş birliği, Suriye-Irak sınır hattında DAEŞ tehdidinin varlığını sürdürmesi veya şiddetlendirmesine bağlı olarak şekillenebilecektir. Her ne kadar Suriye-Irak sınır hattındaki DAEŞ kontrolünün ortadan kaldırıldığı söylense de bölgede halen DAEŞ hücreleri mevcudiyet göstermekte ve saldırı yeteneğini muhafaza etmektedir (10). Ayrıca, son günlerde Suriye sahasında daha fazla baskı altına alınan DAEŞ militanlarının Irak’a yönelmesi de ihtimal dahilindedir. SDG – IGK iş birliğinin seyri, geçtiğimiz ay Esed rejimi ile Suriye Demokratik Konseyi arasında başlayan müzakerelerin sonucunda taraflar arasında varılabilecek uzlaşıya göre değişkenlik gösterebilecektir. Nitekim, SDG’nin başta sınır geçiş noktaları olmak üzere Suriye-Irak sınır hattında kontrol ettiği bölgeleri rejim güçlerine teslim etmesi halinde IGK, SDG yerine rejim güçleri ile birlikte hareket etmeyi tercih edebilecekken, SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi halinde ise SDG – IGK iş birliğinin önü daha da açılabilecektir.   Dipnotlar (1) “SDF, Iraqi forces ‘coordinating’ border security ahead of IS downfall,” Syria Direct, 11.12.2017, https://syriadirect.org/news/sdf-iraqi-forces-agree-on-%E2%80%98coordinating%E2%80%99-border-security-ahead-of-is-downfall/ (erişim tarihi 05.08.2018) (2) “Iraqi Army Spokesman Denies Alleged Plans to Create Coordination Center With SDF,” Sputnik News, 12.12.2017, https://sputniknews.com/middleeast/201712121059942860-iraq-sdf-plans-coordination/ (erişim tarihi 05.08.2018) (3) “SDF and Iraq may fight ISIS side by side,” Sofrep News, 11.04.2018, https://sofrep.com/101835/sdf-and-iraq-may-fight-isis-side-by-side/ (erişim tarihi 05.08.2018) (4) “Kurdish forces, Iraqi Army to coordinate for major assault against ISIS,” Al Masdar News, 02.05.2018, https://www.almasdarnews.com/article/kurdish-forces-iraqi-army-to-coordinate-for-major-assault-against-isis/ (erişim tarihi 05.08.2018) (5) “Coalition forces, partners initiate second phase of Operation Roundup,” Operation Inherent Resolve, 03.06.2018, http://www.inherentresolve.mil/News/Article/1538866/coalition-forces-partners-initiate-second-phase-of-operation-roundup/ (erişim tarihi 05.08.2018) (6) “Pressure Mounting on ISIS as Operation Roundup Continues,” US Department of Defense, 20.07.2018, https://www.defense.gov/News/Article/Article/1579933/pressure-mounting-on-isis-as-operation-roundup-continues/ (erişim tarihi 05.08.2018) (7) “Coalition Forces, Partners Begin Phase 2 of Operation Roundup,” US Department of Defense, 03.06.2018, https://www.defense.gov/News/Article/Article/1538882/coalition-forces-partners-begin-phase-2-of-operation-roundup/ (erişim tarihi 05.08.2018) (8) “Iraqi military will coordinate with Syrian gov’t to secure border: Abadi,” Al Masdar News, 07.06.2017, https://www.almasdarnews.com/article/iraqi-military-will-coordinate-syrian-govt-secure-border-abadi/ (erişim tarihi 05.08.2018) (9) “Iraqi, Syrian forces work together to secure border,” Al Monitor, 28.05.2018, https://www.al-monitor.com/pulse/en/originals/2018/05/iraq-syria-upper-mesopotamia-security.amp.html (erişim tarihi 05.08.2018) (10) “MAP UPDATE: US-BACKED FORCES DECLARE FULL CONTROL OF SYRIAN-IRAQI BORDER ON EASTERN BANK OF EUPHRATES,” South Front, 06.08.2018, https://southfront.org/map-update-us-backed-forces-declare-full-control-of-syrian-iraqi-border-on-eastern-bank-of-euphrates/ (erişim tarihi 08.08.2018)
İdlib'in kaderi Türkiye'ye bağlı Ömer Özkizilcik  
İdlib’in kaderi Türkiye’ye bağlı Esed rejimi ve Rusya’nın Güney Suriye’deki gerilimi azaltma bölgesini lağvedip Suriyeli muhalif unsurların kontrol ettiği Dera’daki tüm bölgeleri ele geçirmesi sonrası dikkatler İdlib’e çevrilmiş durumda. Dera’daki gerilimi azaltma bölgesi ABD, Rusya ve Ürdün arasında mutabık kalınan bir anlaşmaya dayanmaktaydı. İdlib bölgesindeki gerilimi azaltma bölgesi ise Rusya, İran ve Türkiye garantörlüğünde devam eden Astana görüşmeleri kapsamında Mayıs 2017’de ilan edilmişti. Türkiye’nin Astana süreci doğrultusunda İdlib’te inşa ettiği 12 gözetim noktasına rağmen yerel halk arasında İdlib’e bir askeri saldırı endişesi bulunmaktadır. Özellikle Rusya’nın hava üstünlüğü İdlib bölgesinin güvenliği için sorun teşkil etmektedir. Astana süreci bağlamında Türkiye’nin İdlib için karar vermesi ve adım atması gerekmektedir. Bu noktada İdlib için iki farklı senaryo ortaya çıkmaktadır; İdlib’ten çekilmek veya İdlib’i temizlemek. Türkiye’nin Gözetim Noktaları Türkiye Astana süreci kapsamında İdlib bölgesinde rejim ve Suriye muhalefeti arasındaki cephe hattı boyunca 12 gözetim noktası kurmuştur. Türkiye’nin inşa ettiği 12 gözetim noktası cephe hattında olası ateşkes ihlallerini raporlamakta ve ateşkesin devamlılığını gözetlemektedir. Türk askerinin sahadaki varlığı ile İdlib bölgesinde bazı ufak çaplı istisnalar haricinde taraflar arası çatışmalar durmuştur. Rusya ve İran ise rejim tarafında gözetim noktaları kurmuştur. Rusya 10, İran ise 7 gözetim noktası inşa etmiştir. Türkiye, İran ve Rusya’nın İdlib gerilimi azaltma bölgesinin cephe hatlarına kurdukları gözetim noktaların temel amacı sınır hattındaki çatışmaları durdurmak ve tarafların alan kaybedip kazanmasını engellemektir. Gözetim noktaları sınır hattında ne kadar etkili ise de, cephe arkasına düzenlenen hava harekâtlarına karşı işlevsizdir. Fakat Türk gözetim noktaların varlığı devam ettiği sürece rejim güçleri ve rejimi destekleyen tarafların İdlib bölgesini ele geçirmeye yönelik kara harekâtı gerçekleştirmesi mümkün görülmemektedir. İdlib bölgesindeki Türkiye’ye yönelik sivil halktaki algı ise iyimserdir. Türk gözetim noktalarının güvence ve huzur manasına geldiği ve Türk gözetim noktalarının İdlib’e karşı olası bir saldırıyı engelleyeceği düşüncesi hâkimdir. Ayrıca sivil halk, Türk gözetim noktaların kurulması ile birlikte İdlib’e yönelik hava saldırılarının da son bulmasını ümit etmektedir. Türkiye’nin gözetim noktaları bağlamında, Türkiye’nin İdlib’e yönelik politikası için belirleyici diğer bir unsur ise İdlib’te faaliyet gösteren aktörler ve bu aktörlerin Astana süreci kapsamındaki rolleri ve etkileridir. İdlib’teki Aktörler İdlib’teki aktörler, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), Huraşiddin, Cephet Tahrir Suriye (CTS) ve Ulusal Özgürleştirme Cephesi (UÖC) olmak üzere dört ana kategoride ele alınabilir: Heyet Tahrir el Şam: Muhammed el-Cevlani liderliğindeki eski Nusra örgütü, El-Kaide ile bağlarını koparma kararı aldıktan sonra kendi ismini Cephet Fetih Şam olarak değiştirmiştir. İkinci bir adımda ise Cephet Fetih Şam, birkaç başka grup ile beraber HTŞ’yi kurmuştur. HTŞ’nin kuruluşundan sonra HTŞ’deki iç karışıklıklar, fikir ayrılıkları ve HTŞ’nin özellikle Ahrar’uş Şam’a karşı saldırgan tutumu HTŞ’den birçok grubun ve kişinin ayrılmasına yol açmıştır. Bazı eski Nusra gruplarının HTŞ’den ayrılması sonucunda Huraşiddin kurulmuştur. Huraşiddin: HTŞ’nin kuruluşunu ve El-Kaide’den ayrılışını doğru bulmayan ve El-Kaide’ye biatını bozmayan eski Nusra içerisindeki birçok grup HTŞ’den ayrılmıştır. Muhammed el-Cevlani’nin kararlarına karşı çıkan grup ile HTŞ arasında birçok sürtüşme ve karşılıklı atışmalar yaşanmıştır. Huraşiddin’i kuran gruplar eski Nusra grupları arasında savaşta en etkili olan gruplardan oluşmaktadır. Özellikle “Badiye Cephesi” olarak tanınan grup, Nusra’nın askeri operasyonlarında en önde yer alan ün kazanmış bir yapılanmaydı. Huraşiddin, El-Kaide’ye olan bağlılığını devam ettirmektedir ve El-Kaide’nin Suriye’deki yeni yapılanmasıdır. Cephe Tahrir Suriye: HTŞ’nin saldırgan tutumuna ve beklenen HTŞ saldırılarına karşı, Ahrar’uş Şam ve Nureddin Zengi Hareketi arasında kurulmuş bir savunma paktıdır. Zeytin Dalı Harekâtı devam ederken HTŞ’nin Nureddin Zengi Hareketi’ne Batı Halep’te düzenlediği geniş çaplı saldırı üzerine CTS savunma paktı harekete geçmiş ve HTŞ’yi geri püskürtüp HTŞ kontrolündeki birçok bölgeyi ele geçirmiştir. CTS ile HTŞ arasında yaşanan çatışmalarda Sukur el-Şam grubu CTS’nin yanında yer almıştır, fakat resmi olarak CTS’nin parçası değildir. CTS ve Sukur el-Şam Türkiye yanlısıdır ancak Türkiye tarafından doğrudan desteklenmemektedir. Ulusal Özgürleştirme Cephesi: Türkiye’nin İdlib’te doğrudan desteklediği grupların Türkiye’nin yönlendirmesi ile kurduğu bir çatı yapılanmasıdır. 28 Mayıs 2018 tarihinde İdlib ve çevresinde faaliyet gösteren 11 muhalif grubun birleştiklerini duyurması ile birlikte “Ulusal Özgürleştirme Cephesi” kurulmuştur. Yeni oluşum içerisinde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonuna katılan Feylak’uş Şam ve Zeytin Dalı operasyonuna katılan Ceys el-Nasr ve 23. Fırka (Tümen) da bulunmaktadır. UÖC bileşenlerinin tamamının Türkiye tarafından desteklendiği bilinmektedir. UÖC’de ne derece merkezi emir-komuta zinciri bulunduğu ise şüphelidir. UÖC gerçek manada bir birliktelikten çok, bir şemsiye yapılanmasıdır. Ayrıca UÖC bileşenlerin ortak hareket ettiğinde İdlib’te önemli bir güç merkezi oluşturmaktadırlar. 28 Mayıs tarihinde Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ne yeni katılımlar olmuştur. Ceys el Ahrar ve Sukur uş Şam yanısıra Cephe Tahrir Suriye de Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ne katılmıştır. Böylelikle İdlib’teki Astana sürecinin dışında kalmayan tüm aktörler bir şemsiye altında toplanmıştır.CTS’nin UÖC’ye katılması ile birlikte İdlib’teki aktörler 3 ana kategoriye inmiştir. Astana Sürecinin Dışında Kalan Aktörler İdlib’teki gerilimi azaltma bölgesi Astana süreci kapsamında ilan edilmiştir. Türkiye, İran ve Rusya garantörlüğündeki Astana süreci DAEŞ ve Nusra gibi terör örgütlerini kapsamamaktadır. HTŞ ve Huraşiddin’in Rusya, İran ve dünya kamuoyu tarafından Nusra’nın devamı olarak tanımlanmasından dolayı HTŞ ve Huraşiddin resmi olarak Astana süreci kapsamında ilan edilen gerilimi azaltma bölgesinin dışında kalmaktadır. Diğer yandan Astana sürecinin başlangıcında Rusya tarafından ilan edilen “ılımlı muhalefet” ve Astana’ya bilfiil katılan Suriyeli muhalif gruplar Astana süreci kapsamında gerilimi azaltma bölgesince kapsanmaktadır. Anlaşma gereğince Rusya, İran ve Esed rejimi İdlib bölgesinde varlık gösteren HTŞ ve Huraşiddin haricindeki gruplara saldırı düzenlememelidir. HTŞ ve Huraşiddin’in varlığı İdlib bölgesinde devam ettiği sürece Türkiye’nin Rusya, İran ve Esed rejimine karşı eli daha zayıftır. Zira Rusya, İran ve Esed rejimi İdlib bölgesini hava saldırıları ve füzeler ile hedef alabilir ve saldırıların hedefinin HTŞ veya Huraşiddin olduğunu iddia edebilir. Nitekim Rusya, Doğu Guta’daki kısıtlı HTŞ varlığını bahane göstererek bölgedeki Suriyeli muhalefeti tamamen hedef almış ve imha etmiştir. İdlib bölgesinde HTŞ ve Huraşiddin’in varlığı ise Doğu Guta’ya göre çok daha yaygındır. Ulusal Özgürleştirme Cephesi bileşenleri Astana sürecine katılmaktadır ve Rusya tarafından Astana süreci kapsamında resmen muhatap olarak kabul edilmiştir. Astana süreci ile beraber kurulan gözetim noktaları, İdlib’teki aktörler ve Astana sürecindeki rolleri bağlamında, Türkiye’yi Astana süreci kapsamında karar vermeye ve adım atmaya zorlamaktadır. Nitekim bir yandan Türkiye İdlib’in güvenliği için garantör olmuştur, diğer yandan ise HTŞ ve Huraşiddin gibi örgütler Astana süreci kapsamını dışındadır ve meşru hedeflerdir. Türkiye’nin aynı anda İdlib’i koruyup, HTŞ ve Huraşiddin’e karşı adım atması Astana süreci kapsamında mümkün görünmemektedir. İdlib İçin Alternatif Senaryolar Türkiye’nin İdlib’e olası bir saldırıyı uzun vadede engellemek için önüne iki ayrı senaryo çıkmaktadır. Türkiye’nin İdlib’ten çıkması, gözetim noktalarından çekilmesi ve İdlib’in rejim güçleri tarafından ele geçirilmesi birinci alternatiftir. İkinci alternatif ise Türkiye’nin İdlib bölgesini radikal unsurlardan temizlemesi ve Suriye’deki kontrol alanını genişletmesidir. a)Türkiye’nin İdlib’ten Çıkması Muhtemel gözükmeyen birinci senaryoda İdlib’e yönelik Rusya ve rejim baskılarına karşı Türkiye’nin geri atması mümkündür. Bu durumda Türk gözetim noktaları kısa bir süre içerisinde kaldırılıp Türk askerinin Türkiye’ye geri dönmesi sağlanabilir.  Rusya’nın hava gücü ve rejimin Suriye’deki tüm diğer cephelerde Suriyeli muhalifleri elimine etmiş olması İdlib’in kısa sürede rejimin kontrolüne geçmesine yol açacaktır. REACH kuruluşuna göre 3,6 milyon insanın yaşadığı İdlib bölgesine yönelik olası bir rejim saldırısında, Türkiye sınırına yeni bir mülteci akımı yaşanacaktır. İdlib bölgesindeki 3,6 milyon insandan 1,5 milyonunun rejimden kaçıp Suriye’nin diğer bölgelerinden İdlib’e sığınan ve burada kamplarda yaşayan insanlar olduğu düşünüldüğünde, Türkiye sınırına en az 1,5 milyon insanın akın etmesi muhtemeldir. Fakat rejimin Rusya hava desteği ile beraber İdlib’e saldırması halinde BM rakamlarına göre 2,5 milyon insanın Türkiye sınırına kaçması beklenmektedir. Türkiye dünyada en çok mülteci barındıran ülke iken, 2,5 milyonluk yeni bir mülteci akımının gerçekleşmesi durumunda büyük bir kriz yaşanacağı aşikârdır. Mülteci krizinin yanı sıra Türkiye’nin İdlib’i kaderine terk etmesi, Türkiye’nin Suriye sahasındaki kredibilitesinin sorgulanmasına yol açacaktır. Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgelerindeki insanların Türkiye’ye karşı güvenleri zedelenebilir. Ayrıca Türkiye’nin İdlib’te geri adım atması, rejimi ve Rusya’yı Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgelerine yönelik adımlar atmaya cesaretlendirecektir. Aynı zamanda Türkiye’nin İdlib’ten çıkması ve İdlib’in rejim güçlerinin eline geçmesi Türkiye’yi Suriye’nin geleceğin konuşulduğu alanlarda karar hakimiyetini etkileyecektir. b)Türkiye’nin İdlib’i Terör Unsurlarından Temizlemesi Türkiye’nin İdlib’i temizlemesi durumunda bölgedeki hakimiyetini tahkim edip, İdlib’i güvence altına alabilir. İdlib’teki DAEŞ hücrelerin temizlenmesi, Huraşiddin’in elimine edilmesi, son olarak ise HTŞ’nin kendini lağvetmesinin sağlanması veya HTŞ’nin doğrudan elimine edilmesi ile İdlib Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı bölgeleri gibi Türkiye’nin güvencesi altına girebilir. Birinci senaryoya kıyasen ikinci senaryo daha fazla Türkiye’nin sahada rol almasını gerektirmektedir fakat genel anlamda daha az risk barındırmaktadır. Türkiye’nin sahada daha etkili olmasını gerektirmektedir, fakat Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadede daha güçlü bir konuma sahip olmasını sağlayacaktır. Özellikle Suriye’nin geleceği üzerinde Türkiye oldukça etkin bir aktör olacaktır. Türkiye’nin daha güçlü konumu ise Türkiye’nin PKK ve Esed rejimine karşı yeni kazanımlar elde etmesinin önünü açacaktır. DAEŞ’in özellikle Hama bölgesindeki varlığı rejim güçleri tarafından elimine edilirken, birçok DAEŞ militanın da İdlib’e kaçışına izin vermiş  ve terörist unsurlar yer altına çekilerek İdlib’te saklanmıştır. İdlib’teki otorite boşluğundan yararlanan DAEŞ terör örgütü bölgede birçok suikast düzenlemektedir. DAEŞ özellikle HTŞ militanlarını hedef almaktadır. DAEŞ’in yollara ve arabalara EYP yerleştirdiği görülmektedir. DAEŞ’in bölgedeki varlığı sadece Suriyeli muhalifleri ve bölgedeki asayişi değil aynı zamanda Türk askerinin güvenliğini de tehdit etmektedir. DAEŞ hücrelerine karşı Cephet Tahrir Suriye operasyonlar düzenlemiş olsa da, İdlib bölgesinde DAEŞ’e karşı mücadeleyi HTŞ omuzlamaktadır. Türkiye hem kendi askerinin güvenliği hem de İdlib’te olası operasyonlar için DAEŞ hücrelerinin temizlenmesini sağlamalıdır. Bunu gerçekleştirmek için UÖC’yi aktif hale getirerek DAEŞ hücrelerine karşı operasyonlar düzenlenmelidir. Tüm bu operasyonların düzenlediği esnada Türk gözetim noktalarındaki Türk askerleri UÖC tarafından dışarıdan gelecek her türlü tehdide karşı korunmalıdır.Türkiye İdlib’i radikal unsurlardan temizlemek için DAEŞ’ten sonra Suriyeli muhalifler üzerinden El-Kaide’nin yeni Suriye kolu olan Huraşiddin’i hedef alarak  İdlib’ten elimine eden Türkiye, Rusya’ya karşı ve uluslararası arenada İdlib bölgesindeki El-Kaide varlığının sonlandırıldığını kanıtıyla iddia edebilecektir. Diğer bir faktör ise Türkiye’nin hem Rusya karşısında hem de dünya kamuoyu önünde El-Kaide ile mücadele ile ön plana çıkmasıdır. Böylelikle Türkiye Suriye muhalefetinin ayağındaki engeli imha etmiş olur ve Suriye muhalefetinin barış masasına daha güçlü ve arındırılmış bir şekilde oturmasını sağlar.HTŞ’nin Amerika Birleşik Devletleri tarafından resmen terör örgütü olarak ilan edilmesi, Aralık 2012 tarihinde ABD’nin Nusra’yı terör örgütü olarak ilan etmesine benzemektedir. Ayrıca Rusya, İran ve Türkiye arasında mutabık kalınan Astana anlaşmalarında HTŞ kapsam dışıdır. Rusya’nın Türkiye’ye baskı uygulayabilmesini engellemek için HTŞ’nin lağvedilmesi gerekmektedir.  HTŞ’nin bu konudaki tavrı tüm İdlib’in kaderini etkileyecektir. Türkiye gerektiğinde kendi güvenliği ve İdlib için HTŞ’yi ikna edecektir. Türk askerinin doğrudan İdlib’e girmesi ile İdlib bölgesi, Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgeleri gibi Türk himayesi altına girecektir. Böylelikle Türkiye İdlib bölgesinden Cerablus’a kadar uzanan bir kuşağı doğrudan kontrol edecektir. Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesindeki model İdlib’e de uygulanabilecektir. Kaynak: Ortadogudan