Analiz
Hama’daki DAEŞ varlığı ve bölgede değişen güç dengeleri Halid Abdurrahman  
Hama’daki DAEŞ varlığı ve bölgede değişen güç dengeleri Hama’nın doğu kırsalında bir dönem DAEŞ kontrolünde olan Ukayribat bölgesinde rejim ve müttefikleri, DAEŞ’i kuşatma altına aldı. Ortalama kırk günlük sert bir kuşatma sürecinin ardından rejime bağlı güçler ve müttefiklerin ön açmasıyla DAEŞ unsurları Ukayribat bölgesinden kendilerine açılan bir koridorla 9 Ekim 2017 tarihinde Tahrir el Şam Heyeti (HTŞ) kontrolündeki bölgelere geçiş yaptılar. “DAEŞ Muhaliflerin kontrolündeki bölgelere tank ve askeri araçlarla sızdı” Rejim güçleri ve müttefikleri tarafından açılan koridordan tank, askeri araç ve ağır silahlarıyla birlikte Hama ili doğu kırsalında HTŞ kontrolündeki bölgelere sızan DAEŞ, HTŞ kontrolündeki onlarca köyü ele geçirdi. DAEŞ’ın bölgede kendisine koridor açan Esed rejimi ve müttefik güçlerle bir anlaşma yaptığına dair iddia ortaya atılsa da bu yönde bir emare bulunmuyor. Ancak askeri akıl olarak rejimin yaptığı bu hamlenin, kendileri açısından oldukça “yerinde” olduğunu söylemek mümkün. Bu gelişmeye rejim ve müttefiklerinin perspektifinden baktığımızda, karşı tarafla bir görüşme veya müzakere yürütmenizi gerektiren bir durum yok. Sadece kuşatmaya aldığınız düşmanınıza istediğiniz istikamete yönelik bir kapı açacaksınız ve düşman unsurlarını o bölgeye kanalize edeceksiniz. DAEŞ’in bölgeye sızmasıyla rejimin elde ettiği kazanımlar Rejim ve müttefikleri kapıyı HTŞ kontrolündeki bölgeye doğru açtı. Savaş sahalarında sıkça uygulanan bu taktik, rejime “bir taşla üç kuş” olarak nitelendirebileceğiniz kazanımlar sağlamıştır. Bu kazanımlardan ilki, DAEŞ’ın geri çekilmesiyle kontrol altına alınan Ukayribat bölgesinin kazanımıdır. Bundan daha önemli olan , DAEŞ’ın HTŞ kontrolündeki bölgeye nakli sağlanarak, adeta bir “öncü kuvvet” pozisyonunda kullanılıyor olmasıdır. Nitekim DAEŞ’ın HTŞ kontrolündeki bölgeye naklinden sonra rejimin izlediği askeri taktiğin incelenmesi, “öncü kuvvet” tezini doğrulayacaktır. Rejim güçleri DAEŞ’ın arkasından bir cephe hattı oluşturarak, örgütün muhaliflerden aldığı bölgelerin de kontrolünü sağlamıştır. Üçüncü olan ve DAEŞ’ın bölgeye sızmasında rejimin en büyük kazanımı olarak sayabileceğimiz gelişme ise, HTŞ öncülüğündeki muhaliflerin Hama kırsalına yönelik olası askeri operasyonunun sekteye uğratılmasıdır. DAEŞ Hama’nın doğu kırsalında HTŞ’nin kontrol ettiği bölgelere sızdığında, HTŞ DAEŞ’ın bölgede kontrol altına aldığı köyleri geri almak ve örgütün ilerleyişini durdurmak için birkaç farklı noktadan bölgeye ilave güç sevkiyatı yapmak zorunda kalmıştır. Bu durum da hali hazırda belli bir düzende askeri operasyon gerçekleştirebilmek için yeterli sayıda savaşçısı bulunmayan HTŞ ve muhalifleri daha da büyük sıkıntıya sokmuştur. Bölgede rejime karşı tutulan savunma hatlarının yanında bir de DAEŞ’e karşı saldırılar düzenlenmeye başlanmış ve gerçekleştirilen bu saldırılarda HTŞ ve muhalif savaşçılar zayiatlar vermiştir. Tahrir el Şam Heyeti’nin (HTŞ) DAEŞ’ın bölgeye sızması sonrası gösterdiği ilk refleksler: HTŞ öncülüğündeki muhalifler, DAEŞ’ın Hama’nın doğu kırsalına sızması ve birçok köyü kontrol altına almasının ardından bölgeye çok sayıda kuvvet sevkiyatında bulundu. HTŞ ve muhalifler,DAEŞ’ın kontrol altına aldığı köyleri geri almak ve örgütün bölgedeki yayılmasını durdurmak için ani bir saldırıya geçtiler. DAEŞ karşısında gösterilen bu anlık refleks oldukça etkili sonuçlar getirdi ve kısa sayılabilecek bir zaman diliminde örgütün Hama doğu kırsalındaki kazanımları elimine edildi. Ancak örgütün bölgedeki faaliyet kapasitesi tam olarak pasifize edilemedi. 1 numaralı görselde HTŞ güçleriyle DAEŞ arasında Hama’nın doğu kırsalında yaşanan çatışmalarda DAEŞ mevzilerini vuran, HTŞ’ye ait bir tank görülüyor[1] HTŞ bölgede DAEŞ’e karşı düzenlediği saldırılarda birçok ağır silah kullandı. Bunlardan biri de 122mm GRAD roket sistemi olan Çok Namlulu Roket Atar (ÇNRA) (Bkz: Görsel 2) HTŞ öncülüğündeki muhalifler gerek ağır gerekse hafif silahların desteğiyle bölgedeki DAEŞ unsurlarına karşı etkili taarruzlar gerçekleştirerek birçok köyü örgütten geri almayı başardı. Ancak bölgede aynı zamanda rejim ve müttefiklerinin saldırılarına da karşılık vermek zorunda kalan HTŞ ve muhalifler dağılan güç dengeleri sebebiyle DAEŞ’ı tam olarak etkisiz hale getiremedi. Rus uçaklarının DAEŞ’e destek sağladığı iddiası Bölgede HTŞ ile DAEŞ arasındaki çatışmalar devam ettiği sırada HTŞ’ye bağlı “İba Haber Ajansı” tarafından servis edilen bir haberde Rusya’ya ait olduğu belirtilen savaş uçaklarının DAEŞ’ın bölgede ilerlemesini engellemek için oluşturulan HTŞ savunma hattını birkaç hava saldırısıyla hedef aldığı ifade edildi. HTŞ’ye bağlı İba Haber Ajansı tarafında bu şekilde bir haber servis edilmesi ve bunun Suriye ile ilgili yerel haber aktarımı yapan ajanslar tarafından da işlenmesi bölgede “Rusya DAEŞ’e destek veriyor” şeklinde bir algı ortaya çıkmasına ve konuyla ilgili çeşitli spekülasyonların oluşmasına sebep oldu. HTŞ’nin medya kanallarını kullanımı HTŞ grubu Hama doğu kırsalına sızan DAEŞ unsurlarına yönelik saldırıların başlamasıyla bölgede iki taraf arasında gerçekleşen çatışmaları oldukça aktif bir şekilde kendisine bağlı medya organlarından kamuoyu ile paylaştı. Sürekli olarak ve kategorize edilerek gruba bağlı haber kanalları ve medya organları tarafından görüntü ve haberler servis edildi. Hama kırsalında DAEŞ ile muhalif grup arasında yaşanan çatışmaların oldukça etkili ve aktif bir şekilde medya organlarından servis edildiği söylenebilir. HTŞ bölgede yaşanan gelişmeleri anlık olarak “İba Haber Ajansı” üzerinden servis ederken, birtakım kurgulanmış özel ve uzun sayılabilecek videolarıysa “Emced” isimli kurumu tarafından servis etti. Grup tarafından servis edilen görsellerden bazıları: HTŞ’ye bağlı “İba Haber Ajansı” tarafından 12 Ekim tarihinde servis edilen 3 numaralı görselde DAEŞ’e karşı gerçekleştirilen saldırılarda örgütün bölgedeki mevzilerinin 57mm top ile hedef alındığı anlar görüntüleniyor. Aynı tarihte servis edilen diğer görseldeyse, DAEŞ’e ait imha edilmiş bir tank görülüyor (Bkz: Görsel 4) “İba Haber Ajansı” bölgede yaşanan gelişmelere dair paylaştığı haberlerin yanında bunlara ek olarak Hama’nın doğu kırsalında DAEŞ ile yaşanan çatışmalarda kuvvetlerin ilerleyiş durumunu gösterebilmek için bazı görseller de servis etti. Ajans tarafından Hama’nın doğu kırsalında ilk yaşanan gelişmelere dair 9 Ekim tarihinde servis edilen görselde (Bkz: Görsel 5) Ukayribat bölgesinden kendilerine açılan koridorla Tahrir el Şam Heyeti (HTŞ) kontrolündeki bölgelere sızan DAEŞ unsurları gösterilmiş. Hama doğu kırsalındaki askeri gelişmelere DAEŞ’ın bölgeye ilk sızdığı dönemden bakacak olursak rejim güçlerinin DAEŞ’e bölgede bir koridor açarak Ebu Dali hattındaki askeri baskıyı da hafiflettiğini görebiliriz. Bu sebeple, rejim güçleri ve müttefiklerinin DAEŞ’e bölgede açtığı koridorun kendilerine birçok açıdan stratejik ve gelecek dönemde devamlılığı olacak bir başarı sağladığını söylemek yanlış olmaz. İba Haber Ajansı tarafından 21 Ekim, yani DAEŞ’ın bölgeye sızmasından yaklaşık 14 gün sonra yayınlanan görselde (Bkz: Görsel 6) HTŞ güçlerinin DAEŞ’ten geri aldığı bölgeler mavi renk ile belirtilmiş. Aynı şekilde belirtilen tarihte DAEŞ’ın kontrolündeki bölgeler ise siyah renk ile belirtiliyor. Siyah ile mavi renkli kontrol alanlarını birleştirdiğimizde DAEŞ’ın çok kısa bir sürede Hama doğu kırsalında oldukça geniş bir bölgeyi kontrol altına aldığını görebiliyoruz. DAEŞ’ın bölgede elde ettiği kazanımların geri alınması ve örgütün bölgedeki ilerleyişinin durdurulmasında HTŞ’nin oldukça hızlı ve koordine olarak hareket etmeleri büyük rol oynadı. HTŞ’nin, DAEŞ bölgeye ilk girdiğinde gösterdiği refleks oldukça önemliydi. Sahada eğer ilk hamleyi yapan siz değilseniz karşınızdaki düşman unsurlarına yönelik oldukça hızlı ve buna oranla koordineli hareket etmeniz gereklidir. Ajansın 24 Ekim tarihinde servis ettiği görselde (Bkz: Görsel 7) rejim güçleri ve müttefiklerinin DAEŞ’ın bölgeye sızmasıyla ortaya çıkan askeri avantajı ilk kez değerlendirdiği gösteriliyor. DAEŞ’in muhaliflerin kontrolündeki bölgeye sızmasından sonra rejimin ilk hamlesi Rejim güçleri ve müttefikleri, DAEŞ’ın HTŞ kontrolündeki bölgeye geçmesinin ardından boşluk buldukları hatlardan bu bölgeye sızmışlar ve muhalifler ile rejime bağlı güçler arasında oldukça şiddetli çatışmalar yaşanmıştı. Bu taktik, rejime bağlı güçlerin DAEŞ’ı bir araç olarak kullanarak bölgede kontrol alanını genişletmesine yönelik ilk hamlelerinden biriydi. 24 Ekim tarihinde Ajans tarafından bölgede DAEŞ ile HTŞ’ye bağlı güçler arasında yaşanan çatışmalara dair ilk rakamlar yayınlandı. (Bkz: Görsel 8) Yayınlanan infografikte, 9 Ekim tarihinde DAEŞ’ın bölgeye sızmasından bu yana bölgede yaşanan çatışmalarda 170’den fazla DAEŞ militanının öldürüldüğü, 200’den fazlasının yaralandığı ve 10 militanın unun canlı olarak yakalandığı ifade edildi. İnfografikte DAEŞ’e ait tahrip edilen zırhlı ve zırhsız askeri araçlara ait rakamların yanında, örgütten ele geçirilen silah ve askeri araçların rakamları da paylaşıldı. Öte yandan yayınlanan rakamlarda 25 köy ve önemli noktanın DAEŞ’ten geri alındığı bilgisi aktarılmakta. Tahrir el Şam Heyeti’ne (HTŞ) bağlı ajans tarafından bölgede çatışmaların başladığı ilk günden bu yana oldukça fazla haber ve materyal servis edildi. DAEŞ unsurlarıyla HTŞ ve muhalifler arasında yaşanan çatışmalara ait video görüntülerinin yanında, DAEŞ unsurlarının HTŞ tarafından yakalandıktan sonra infaz edildiği görüntüler de “İba Haber Ajansı” tarafından kamuoyuna servis edildi. Askeri olarak hızlı davranmasının yanında HTŞ’nin kendi elindeki Arapça medya gücünü de en etkili şekilde kullanmaya çalıştığı görülmektedir. HTŞ’nin yanında Ceyş el Nasr grubu da Hama kırsalındaki bölgede rejim güçlerinin ilerleme girişimlerine yönelik karşı saldırılar düzenliyor. Grubun, HTŞ’ye bağlı muhaliflerle bölgede ortak savunma hattı tuttuğu biliniyor. Ayrıca grup geçtiğimiz 4 Kasım tarihinde Hama doğu kırsalında rejim güçlerine yönelik etkili bir saldırı gerçekleştirmiş ve rejime ait BMP tipi zırhlı araç güdümlü füzeyle hedef alarak imha etmiştir[2] (Bkz: Görsel 9)  Sonuç olarak; Hama’nın doğu kırsalındaki DAEŞ ilerleyişi ilk günlere oranla zayıflatılmış olsa da bölgede çatışmalar halen devam ediyor. Ayrıca DAEŞ halen bölgede tam olarak etkisizleştirilemediği için kontrol alanını genişletebilecek potansiyele sahip. DAEŞ’ın bölgede etki üretebilecek bir potansiyele sahip olması, örgütün karşısındaki güçlerle de doğrudan orantılı. Bölgedeki DAEŞ unsurlarının karşısında düzenli olarak isimlendirilebilecek bir güç yok. HTŞ’ye bağlı savaşcılar her ne kadar düzenli bir şekilde hareket etmeye çalışıp, örgütün bölgedeki ilerleyişini durdurmak isteseler de düzenli bir ordu sistemiyle cephe hattı tutamadıkları için DAEŞ’ın karşı saldırılarına maruz kalıp, bölge kaybedebiliyorlar. Uzun bir süredir rejim güçleri ve müttefiklerinin Hama kırsalında gerçekleştirdikleri ilerleme girişimlerinin hedefinde İdlib’in doğusundaki Ebu Zuhur Askeri Havaalanı bulunuyor. Ekim 2015’ten bu yana muhaliflerin kontrolünde olan havaalanı rejim güçlerinin bölgedeki askeri planları için oldukça stratejik bir konumda. Hama’nın kuzey ve doğu, Halep’in ise güney kırsallarından rejim güçlerinin sürdürdüğü ilerleme girişimlerinin ana hedefinde Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’nın olduğu rejim güçlerinin kaynakları tarafından da doğrulanmış durumda.[3] Bu bağlamda bölgeden yayın yapan Esed rejimine yakın bir televizyon kanalı Hama kırsalında rejim güçlerinden bir askeri yetkiliyle yaptığı röportajda bunu açıkça dile getiriyor.[4] Hama kırsalında yaşanan çatışmalar Suriye’deki savaşa büyük ölçüde yön verecektir. HTŞ ve muhaliflerin bu bölgede DAEŞ’e karşı bu şekilde hızlı ve sert müdahalede bulunması bunun önceden fark edilmiş olduğunun bir işaretidir. Hama kırsalındaki ilerleme girişimlerinin HTŞ ve muhalifler tarafından geri püskürtüldüğü rejim güçleri, DAEŞ’ı ön plana sürerek muhaliflerin bölgedeki direncini belli ölçüde kırmak istiyor. Bu bağlamda İran destekli milis güçlerin uzun bir süreden beri Halep’in güney kırsalındaki El Raşadiye köyü yakınlarındaki cephe hattına askeri sevkiyat yaptığı biliniyor. Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’nın kontrol altına alınması, rejim güçleri ve müttefikleri için askeri ikmal hattını kolaylaştırıp, İdlib’e yönelik yeni cephe hatlarının açılmasını kolaylaştıracak olmasının yanında, güçlere büyük bir moral-motivasyon desteği sağlayacaktır. Rejim ve müttefiklerinin Hama ve Halep kırsalından Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’na olan uzaklığı Rejim güçleri ve müttefiklerinin bölgede gerçekleştirdiği birçok ilerleme girişiminin muhalifler tarafından geri püskürtülmesi, rejim güçlerinin de kendi arasında sorun ve anlaşmazlıklara yol açmıştır. Yerel kaynakların bu konuyla ilgili aktardığı bilgilere göre, bölgede rejim güçlerinin saldırılarını koordine eden askeri yetkilinin değiştirilmesi gündemde bulunuyor. Rejim güçlerinin özellikle Halep’in güney kırsalındaki El Reşadiye hattında HTŞ öncülüğündeki muhaliflere yönelik etkili sayılabilecek saldırı girişimleri olmuştur. Bu bölgede rejim, muhalifler karşısında kısa bir süreliğine de olsa etki üretebilmiş ve belli bölgeleri kontrol almıştı. Ancak muhalifler çok kısa bir süre içinde kaybettikleri bölgeleri rejimden geri almayı başardı. Rejim güçleri ve müttefiklerinin Hama doğu kırsalında muhaliflere karşı gösterdiği saldırı gücü, ülkenin doğusunda Deyr ez Zor kentinde DAEŞ’e karşı gösterilenden farklı. Bunun iki ana sebebi bulunuyor; birincisi rejim güçlerinin bölgede personel eksikliği yüzünden etkili bir saldırı düzenleyecek şekilde koordine olamadığı, ikincisi ise saldırı için doğru bir zamanın kollandığı. Rejim güçleri ve müttefiklerinin büyük bir bölümünün Deyr ez Zor kenti kırsalında DAEŞ’ı bölgeden çıkarmak için operasyon düzenlediği biliniyor. Bölgenin DAEŞ’ten tamamen geri alınmasının ardından güçler belli oranda Hama ve güney Halep bölgelerine kaydırılıp buradaki muhaliflere yönelik, hedefinde Ebu Zuhur Askeri Havaalanı olan etkili bir saldırı koordine edilebilir. Kısacası, IŞİD’in Tahrir el Şam Heyeti (HTŞ) kontrolündeki bölgelere sızması çerçevesinde  Hama ve Halep kırsallarında yaşanan çatışmalar, askeri açıdan incelendiğinde büyük ölçüde Suriye’deki iç savaşa yön verecektir. Suriye’de şu an için etki üretebilecek bir gücü kalmayan DAEŞ’ın Deyr ez Zor bölgesi kırsalından tamamen çıkarılmasının ardından Hama ve Halep kırsalında rejim güçlerinin daha etkili saldırılar gerçekleştirebilmesi ihtimal dahilindedir. Dipnotlar [1] https://twitter.com/hldabdurrahman/status/918459320391651328[2] https://www.youtube.com/watch?v=PSlYbGDQ18I&feature=youtu.be[3] http://almanar.com.lb/2920036[4] http://qa-n.com/1ce7s3n1
SDG’nin eski sözcüsü ABD-PKK/YPG ilişkisini anlattı (2)
SDG’nin eski sözcüsü ABD-PKK/YPG ilişkisini anlattı (2) Talal Silo’nun ilk açıklamasını okumak için tıklayın Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) basın sözcüsü Talal Silo, Türkiye’ye kaçtıktan sonra Anadolu Ajansına önemli açıklamalarda bulundu . Talal Silo’nun yaptığı açıklamaların ikinci ve üçüncü bölümleri önemli konulara ışık tutmaktadı. PKK/YPG’nin petrol sevkiyatları, silah depoları, Akdeniz’e açılma planları, ABD ile iletişim ve Rakka operasyonu gibi birçok konularda çarpıcı açıklamalarda bulundu. Talal Silo’nun itirafları SDG ve ABD arasında geçen bir çok gizli olayı da günyüzüne çıkarıyor. Talal Silo’nun aktardığı bilgilere göre; SDG güçleri Deyr Ez Zor operasyonunu ABD’nin isteği üzerine başlatmış ve Esed rejiminden önce Abu Kemal’e varılmasına yönelik baskı yapmıştır. Verilen bilgilere göre; ABD bu planında başarısız olmuş ve SDG güçleri ele geçirdikleri Konoko gaz tesisi ve çevresindeki petrol sahalarını  vebenzeribirçok bölgeyi Ruslara teslim etmiştir. PKK/YPG kontrolünde olan petrol sahalarının 2012’den beri işletildiğini, PKK kadrolarından Ali Şeyr’in bu petrol sahalarından sorumlu olduğunu ve son döneme kadar DAEŞ üzerinden Esed rejimine petrol satıldığını aktaran Silo, “Petrol konusu örgütün sırrıydı. Sora sora bazı bilgilere ulaştım. Sattıkları petrolün parası, Lübnan bankalarında kendilerine yakın bazı isimlerin hesabına yatıyordu. Sonra para Avrupa’ya aktarılıyordu. İsimlerin hepsi PKK’lı. Konu çok büyük. Her gün yüzlerce tankerle petrol taşınıyordu” dedi. Rejim tarafından ise petrol alımının El-Katırcı diye bilinen bir ordu subayı tarafından yönetildiğini belirtiyor. ABD’li istihbarat yöneticisi ile gerçekleştirilen bir toplantıda PKK’lı Şahin Cilo’ya Deyr Ez Zor operasyonuna karşılık Akdeniz’e açılan bir hattın söz verildiğini ve bu hattın olmaması durumunda PKK’nın oluşumunun bir geleceği olmadığını söylediğini ifade eden Silo, “Kürdistan ve Erbil konusunu örnek gösterdi. Kürdistan’ın denize açılan bir noktası yok. Dolayısıyla diğer tarafları her zaman razı etmek durumunda. Yoksa petrolü nereden ihraç edecek. Mecbur bir noktası olacak, bir liman gibi. ABD tarafı bu konuda söz verdi” dedi. Silo’nun verdiği bilgilere göre; Türkiye’nin Karaçok’ta bulunan PKK/YPG ait silah deposunu ve komuta merkezini vurması üzerine, ABD’li yetkililerinin bölgeye gelip Türkiye ile konuşulduğunu ve bir daha böyle bir saldırının gerçekleşmeyeceğinin sözü verildi. ABD tarafından koruma altında olan Hemin üssünün ana silah deposu olduğu ve bu saldırı sonrasında tüm silah depoların ABD’lilerin olduğu üslere yerleştirdiğini söyleyen Silo, ABD’nin Afrin bölgesi için böyle bir koruma sağlamadığını ve McGurk’un onayı ile Ruslarla bu hususta görüşmeler gerçekleştiğini aktardı. Yakınlaştırmak için tıklayın PKK/YPG’nin Türkiye’nin olası bir Afrin harekatından çok korktuğunu, bölgedeki durumların dışarıya gösterildiği gibi iç açıcı olmadığını ve Afrin’in kaybedilmesinin Akdeniz’e açılma projesini baltalayacağını belirten Silo, “Sonra beni Esed’in amca oğlu Hüseyin Esed aradı. Hımeymim Üssü’nde bulunan Rus tarafıyla SDG arasında bir hat kurmamı istedi. Durumu Şahin Cilo’ya açtım. Bu hattın ABD’yi rahatsız edeceğini söyledi. Ama (sözde YPG genel komutanı) Sipan Hamo, Ruslarla iletişime geçmeyi istedi. Ben de durumu Hüseyin el-Esed’e aktardım. Ardından Rus tarafıyla iletişim kanalı açıldı. Birçok konuda Rusya’dan yardım istiyorlardı” dedi. SDG sözcüsü olarak atanmasının üzerine ABD’li yetkililerce helikopterle Erbil’e götürülüp, Erbil Havaalanındaki ABD üssünde iki gün kaldığını, basın çalışmaları üzerinde konuşulduğunu ve SDG’ye destek veren medyanın belirlendiğini ifade eden Silo, başka bir toplantıda McGurk, General Stephen Townsend ve Votel ile Çelebiye Üssünde görüştüğünü aktardı. PKK’lı Şahin Cilo, SDG adına görüşmelere katılanlan kişileri belirlediğini öğrenildi. SDG adına gerçekleştirdiği basın açıklamaların metnini PKK’lı Şahin Cilo’dan aldığını ve bu metinleri önceden Bahoz Erdal’ın ve sonradan Nureddin Sofi’nin denetlediğini anlatan Silo, ABD’nin isteği üzerine PKK’li Şahin Cilo SDG ve PKK arasında bir ilişkinin bulunmadığına dair bir basın açıklamasını okutturduğunu aktardı. Amerikalıların Suriye’de bir kaç üssü bulunduğunu ve bunlardan birinin  Haseke ile Tel Temr arasındaki İstirahet el-Vezir adlı küçük bir üst olduğunu belirten Silo, “Orada helikopter pisti yaptılar. Yakınında Dirbasiye yolu üzerinde Tel Beyder adlı ikinci üssü kurdular. Burada da helikopter üssü kuruldu. Bize oradan silah veriyorlardı. (Suriye-Irak sınırındaki) Simalka sınır kapısından da geliyordu. Sonra, Çelebiye üssü devreye sokuldu. Burası eskiden (Fransızların Lafarge) çimento fabrikasıydı. Ayn İsa ile Karakozak köprüsü arasındaki Sırrin yakınlarındaydı. Büyük bir ABD üssü inşa ettiler. SDG’ye sağlanan tüm desteğin ana deposu burası. Çelebiye üssü devreye girince yardım arttı. Trump geldikten sonra tam destek aldık. (Irak sınırındaki) Simalka sınır kapısından askeri malzeme taşıyan yüzlerce askeri araç gördük. Hepsi Çelebiye’ye taşınıyor. Buradan SDG’ye gidiyor diye YPG’ye veriliyor“ dedi. ABD’nin silah yardımı dışında askeri eğitim verdiğini, sağlık merkezlerinde ilk yardım ve hızlı cerrahi müdahalerde bulunduğunu söyleyen Silo, ABD’nin Suriye’de 2 bin askeri bulunduğunu ifade etti. Uluslarası koalisyonun Suriye’deki operasyonlarını yöneten ABD’li komutan Tümgeneral James Jerard, ABD Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) video konferans ile bağlantı yaptığı konuşmasında; ABD’nin Suriye’de 4 bin askeri olduğunu söylemesi üzerine kendisini Suriye’de 503 ABD askeri var diye düzeltmişti.[1] Silo; McGurk’un etkisinin çok büyük olduğunu, Menbiç operasyonunu Onun önerdiğini, Türkleri ikna edebilmek için çoğunluğun Arapların oluşturduğu Menbiç Askeri Konseyinin kurulması gerektiğini ve aynı öneriyi Rakka için de yaptığını anlattı ve McGurk’un Menbiç Türkmenleri Birliği adı altında hiç kimsenin olmadığı paravan örgüt kurdurttuğunu aktardı. Şahin Cilo’nun komutasındaki SDG’nin izlediği politikaları McGurk’un belirlediğini söyleyen Silo, kendisinin de uydurma isimlerle paravan örgüt kurduğunu belirtti. Rakka şehri için planlanan operasyon için McGurk ve McCain ile görüşmelerde Türkiye’nin teklifinin konuşulduğunu, fakat Şahin Cilo’nun reddi üzerine McCain’in hava savunma silahları haricinde her türlü silah yardımı sözü verdiğini ve Rakka’nın operasyonun sonucunda yerle bir edildiğini söyleyen Silo, Rakka’dan DAEŞ’lıların tahliyesi için “ABD SDG’nin DEAŞ ile müzakerelere başlamasını istedi. Böylece teröristler (Rakka’dan çıkıp Deyr Ezzor eyaletindeki) Ebu Kemal’a gidecek, rejimin ilerleyişini engelleyecekti. 3 bin 500 teröristin çıkışına izin vermek amacıyla görüşmeler yapıldı. 500 kadar da kadın ve çocuk vardı“ dedi. SDG’nin benzer anlaşmaları Menbiç ve Tabka’da da yaptığını aktaran Silo, Rakka’daki tahliye için “Cilo benden basının karşısına geçip bir tiyatro oynamamı istedi. Medya ekibi olarak “tiyatro”yu hazırladık. Oyuna göre, Rakkalı Arap aşiretlerinin girişimiyle 275 yerli DEAŞ’lı terörist SDG’ye teslim olmuştu. Karşılığında kentten sözde 3 bin 500 sivil çıkarılacaktı. (Aslında kimsenin teslim olmadığı) Bu tiyatroda, 275 kişinin varlığını göstermek için Ayn İsa kampından birilerini getirip koydular“ dedi. Silo’nun verdiği bilgilere göre DAEŞ ile yapılan anlaşmalar Ebu Muhammed adlı birisinin arabuluculuğu ve ABD onayı ile gerçekleşmiş, Menbiç’ten iki bin DAEŞ militanı Cerablus’a doğru ve 500 DAEŞ militanı Tabka’dan Rakka’ya doğru tahliye edildi. Dipnotlar [1]http://www.trthaber.com/haber/dunya/abdli-komutandan-suriyedeki-asker-sayisiyla-ilgili-sasirtan-gaf-339758.html
2. Riyad konferansı ve muhalefetin şekillendirilmesi Bilal Salaymeh  
Analiz / Suriye Gündemi 8’nci Cenevre Müzakereleri arefesinde, uzun zamandır tartışması devam eden 2. Riyad Konferansı 22-23 Kasım’da gerçekleştirildi. Suudi Arabistan başkenti Riyad’da düzenlenen (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçleri Konferansı) 2. Riyad Konferansı, beklendiği gibi Suriye muhalefeti temsil edecek yeni bir ‘Yüksek Müzakere Heyeti’ (YMH)’nin seçimi ile sona erdi. Fakat konferans pürüssüz geçmedi. Toplantının sonuçlarından birisi ise, YMH başkanlığından istifa eden Riyad Hicab yerine, daha önce Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) Genel Sekreteri ve Şubat 2017’de yapılan Cenevre Müzakerelerinin Muhalefet Delegasyonu Başkanlığını da üstlenen Nasır Hariri getirildi. Konferanstan iki gün önce açıklanan Riyad Hicab’ın istifası, konferans ve olası sonuçları ile ilgili devam eden tartışmalar çerçevesinde okunabilir. Bu tartışmaların ana maddesinin, Esed’in siyasi geçiş döneminde olmamasına yönelik ısrardan muhalefetçe vazgeçilmesi istendiği olduğu iddia edildi. Yeni Yüksek Müzakere Heyeti 144 kişinin katılması ile iki gün devam eden 2. Riyad Konferansının en önemli sonucu Suriye muhalefetini temsil edecek yeni bir YMH’nin oluşturulması olduğu söylenebilir. Temsiliyet açısından 2. Riyad Konferansı yeni grupların katılımıyla genişledi. Zira 1. Riyad Konferansı muhalefeti tek bir çatı altında bir araya getirememişti. Kahire ve Moskova platformları olarak adlandırılan iki siyasi muhalif topluluk, Yüksek Müzakere Heyeti’nde yer almayıp bu yapının dışında kalmıştı. Kahire Platformu 2. Riyad Konferansına katılıp yeni oluşturulan YMH’ninde de yer aldı. Yalnız Moskova Platformu 2. Riyad konferansına katılmadı. Moskova Platformu,  Esed’in ayrılmasına ilişkin herhangi bir önşartı kabul etmediğinden 1. Riyad konferansına katılmamıştı. Aynı sebepten dolayı davet edilmesine rağmen 2. Riyad konferansına da katılmadı. Ayrıca ‘Hazırlık Komitesi’ 2. Riyad Konferansına müzakere heyetinin ortak vizyonu üzerine fikir birliği sağlanamadı diyerek konferansa katılmayı reddetti.[1] 9-10 Aralık 2015’te kurulan ilk YMH’de hem Suriye içindeki ve dışındaki siyasi muhalif gruplar hem de askeri gruplar yer almıştı. Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) 9 kişiyle, Ulusal Koordinasyon Komitesi 5 kişiyle, Askeri gruplar ise 10 kişiyle yer almış, ayrıca heyette 8 bağımsız kişi bulunmuştu. 2’nci Riyad Konferansında oluşturulan yeni YMH sandalyeleri ise şu şekilde dağıtılacağı konuşuldu: SMDK 6, Koordinasyon Komitesi (Suriye içinden) 6, Kahire Platformu 4, Moskova Platformu 4, Bağımsız 15, askeri gruplar 10 ve aşiretler temsilen 2 kişi[2]. Birinci YMH ise, askeri gruplardan 11, SMDK 9, Koordinasyon Komitesi 6 ve 8 bağımsızdan oluşuyordu.[3] 1. Riyad konferansında pozisyonunu zayıflatan İstanbul merkezli Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), ikinci Riyad konferansında daha zayıf bir konuma gelmiştir. Nitekim yeni YMH tarafından 8. Cenevre müzakerelere katılacak muhalefetin delegasyonu 23 üyeden oluşuyor. Delegasyon; SMDK’den 4, Koordinasyon komitesinden 3, Kahire Platformundan 4, Moskova Platformundan 3, Bağımsızlardan 6, Askeri grupların temsilcilerin 3 üyeden oluşuyor. Yeni YMH tarafından oluşturulan müzakere delegasyonun üyelerinin dağılımı ile eski YMH oluşturduğu delegasyonun dağılımıyla kıyasladığımız zaman, Kahire ve Moskova Platformu temsilcilerinin yeni katılımının yanı sıra bağımsızların da sayısının arttığı, askeri grupların temsilci sayısının ise 10’den 3’e azaldığı, SMDK ve Koordinasyon Komitesinin sayıları muhafaza ettiği görülüyor. Ademi Merkeziyetçi Suriye ve Esed’in Geleceği Riyad konferanslarından çıkan bildiriler, müzakerelerde muhalefet delegasyonları için bir referans teşkil edecek bir belge olduğu için önem arz etmektedir. İki bildiri incelendiğinde iki husus ön plana çıkıyor. Birincisi Suriye’nin rejimin gelecekteki şekli, ikincisi ise  Esed’in geleceğidir. 2’nci Riyad Konferansından sonra yayımlanan bildiri, daha önce 1. Riyad konferansından çıkan bildiri[4] gibi, ‘Suriye’nin toprak bütünlüğünü’ belirtse de özellikle Suriye’de kurulacak siyasi rejimin ‘İdari yönetiminde ademi merkeziyetçi’ bir rejim olması gerektiği vurgulanıyor. Kurulacak rejimin ademi merkeziyetçi ilkesine benimsemesi, Rusya’nın Suriye için hazırlandığı yeni anayasa çalışmaları vizyonunu örtüyor. Bildiride dikkat çeken ve 1. Riyad bildirisinden farklı olan husus ise, Esed’in geleceği meselesidir. Muhalefetin ve devrimci güçlerin çoğu bu konuda hemfikir olsa da, Kahire Platformu veya Rusya tarafından desteklendiği söylenen Moskova Platformu bu pozisyonu benimsemiyor. Moskova ve Kahire platformların sahada karşılığı bulunmamasına rağmen, uluslararası veya bölgesel devletlerden aldıkları siyasi destekle masaya oturmaya başardılar. 2’nci Riyad Konferansın bildirisi ‘Esed, geçici dönemin başladığı anda gitmesi gerektiğini’ açık bir şekilde ifade ederken, Kahire ve Rusya Platformları bu ifadeye karşı çıkmıştı. 2. Riyad bildirisinde[5] ise Esed’in gitmesinden bahsedilse de, yapılacak müzakerelerin önkoşulsuz olacağını belirtildi. Bildiride ayrıca ‘önkoşulsuz doğrudan müzakereler demek, bütün konular masaya yatırılır ve müzakere edilir demektir. Ayrıca herhangi bir tarafın önkoşul koyma hakkı yoktur’ ifadesi kullanıldı. Bu ifadenin Esed’in gitmesi konusunun YMH açısından müzakere edilebilecek bir husus olduğunu kabul etmek anlamına geldiği şeklinde yorumlandı. Bu açıdan 1. Riyad bildirisi siyasi çözüm olarak siyasi geçiş dönemini vurgularken, 2. Riyad konferansın bildirisi siyasi çözüm olarak yeni anayasa yazımı ve seçim yapılmasını öne çıkardı . 2. Riyad konferansında önerilen siyasi çözüm, Rusya’nın Soçi konferansında önerdiği siyasi çözüm vizyonuna uyuyor. 2. Riyad Konferansı ve İtirazlar 2’nci Riyad Konferansı düzenlenmesinin öncesinde itirazlar başlamıştı.. En belirgin itirazı YMH’nın başkanı Riyad Hicab istifa ederek yapmış olsa da, keza aynı şekilde SMDK’nın eski başkanı Halit Hoca başta olmak üzere muhalefetin birçok önde gelen isimleri de konferansı açık bir şekilde eleştirdi.[6] Bu bağlamda, konferansından iki gün önce 20 Kasım tarihinde onlarca muhalif aktivist ve siyasetçi tarafından imzalanan bir bildiri ile 2. Riyad konferansı eleştirildi. Bildiride[7], Esed’in gitmesinin Suriye devriminin tartışılmaz bir prensibi olduğu aktarıldı. Bu prensibe katılmayan Moskova Platformunu ağır bir dilde eleştirerek, muhalefetin delegasyonunun yerine Esed rejimin delegasyonunda yer alması gerektiğini öne sürüldü. Suriyeli muhalefetin konferansa yönelik eleştirileri konferansın düzenlenmesinden sonra da devam etti..  Muhalefetin önemli yapılanmaları ve şahsiyetleri (Suriye Halkına Beyanname) adı altında imzaladığı bir bildiride[8], 2. Riyad Konferansının sonuçlarını reddedip YMH yeniden yapılanması başta olmak üzere alınan kararların Suriye halkını ve devrimini temsil etmediğini iddia etti. Beyanname, ‘Esed’in gitmesi müzakere edilmez bir prensiptir ve siyasi geçişi sağlayabilmek için kesin bir şarttır’ denildi. Ayrıca 2. Riyad Konferansı , Esed’in düşürülmesi yerine yeni anayasa ve seçimin yapılmasını kabul etmek ile suçlandı. Beyannameyi imzalayanlar arasında; Suriye Ulusal Konseyi, Halit Hoca, Georga Sabra, Suheyr Atasi, Lebib Nahhas, Muhammet Faruk Tayfur ve Suriye muhalefetinde önde gelen 200’e yakın ismi bulunuyor. Keza aynı şekilde aralarında Ahrar’uş Şam ve Nurettin Zengi hareketinin de  bulunduğu 21 askeri grubun, 28 Kasım’da yayınladıkları bildiride 2. Riyad Konferansının sonuçlarını reddetti. ‘Suriye devrimin düşmanları’ olarak adlandırdıkları Kahire ve Moskova Platformlarının müzakere heyetine dahil edilmesini veya edilmeye çalışılmasını sert bir dille eleştirdi. Diğer taraftan Suriyeli muhalefet içerisinde 2. Riyad Konferansın sonuçları olumlu olduğu iddia eden de oldu. Suriye Muhalif Geçici Hükümetinin eski başbakanı Ahmet Tuma, 2. Riyad Konferansı muhalefeti tek bir çatı altına getirerek yeniden Cenevre sürecini canlandıracağını söyledi[9]. Sonuç itibarıyla müzakere masasında kalmakta zorluk çeken Suriye muhalefeti, 2. Riyad Konferansı ile yeni bir Yüksek Müzakere Heyeti ile Cenevre’de temsil edilecek. Bu yeni oluşum muhalefetin temsilciliğini şekillendireceği gibi, hem Suriye’nin geleceğini hem de muhalif yapı ve oluşumlarını da etkileyecektir. Dipnotlar [1] Al-Arabi Al-Jadid, Minasat Mosko Tukat’i, 22 Kasım 2017 https://goo.gl/Jr4BrY [2] Shaam Network, Mukhrajat Riyad 2, 32 Kasım 2017 https://goo.gl/HsXxjT[3] Al Souriye, İrtifa Added El Hayet El Ülye Lil Tefawd 11 Aralık 2015, https://goo.gl/b7BdwI[4] El-Bayan El-Hitami li-Mütemer Er-Riyad 10 Aralık 2015 http://www.all4syria.info/Archive/276876[5] 2. Riyad Konferansın bildirisinin tam metni https://docs.google.com/viewerng/viewer?url=http://almodon.com/file/Get/c0d4b4dc-cfa3-4b32-bf1d-b9c11769fc68[6] Halit Hoca, El Thawra El Suriyye Bayn Khiyar El Mutawala wa Fakh El Musawama, 18 Kasım 2017 https://goo.gl/bDgvqB  [7] Bayan ile Mütemer El Suriyyen Fi El Riyad, 20 Kasım 2017 https://docs.google.com/document/d/1zVVMOZY4ZNqRN6gCcdK_eLQYm5pL8CoPFx8n1ULIn8U/mobilebasic[8] Suriye Halkına Beyanname https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLScZ8X-b03FkC3Uoa2BZuMsKfk_g05wF4HiEE2ov_BSPxXwfyA/viewform[9] https://twitter.com/Drahmadtoma1965/status/935562632924450816
SDF spokesman tells about the USA-PKK relations in Syria
Report / Suriye Gündemi Talal Silo, the spokesman of the Syrian Democratic Forces (SDF), has made important statements to the Anadolu Agency, after he fled towards Turkey. According to Silo, the SDF is controlled by the Kurdish terrorist organization PKK, and it is known to US officials. Silo confessed that the PKK is controlling the arms given to the SDF. Talal Silo’s statements are a high-level testimony and confession. Especially the statements about irregularity, falsified signatures and name ‚games‘ realized as a result of McGurk’s directive are important. Silo said that he went to Afrin at the beginning of August 2015 and participated in the structuring of the FSA-inspired militia Jaysh al Thuwwar. The process was led by PKK regional director Hacı Ahmet Hudro. “Ebu Ali Berad was at the head of the Arabs, Selah Çebbo at the head of the Kurds. I was responsible for the Turkmens. I worked under the management of Jaysh al Thuwwar. But the decision-maker was Hudro (PKK). Then they told me to join SDF. The first meeting for it was with PKK region manager Sahin Cilo.” he said. Silo made some noteworthy comments about the establishment of the SDF. The first meeting of the so-called SDF was held on 15 October 2015, but the foundation was declared as October 10. The reason for this irregularity was, the US has carried out arms shipments on 10 October in the Hasakah region, Silo informed. This date announcement was particularly requested by PKK’s Sahin Cilo to justify weapon shipments between 10 and 15 October. According to Silo US fostered the formation of a SDF umbrella, because arming YPG would lead to problems in an international level. Silo said that the foundation of the SDF was other then assumed realized at the request of the USA: “It’s just a name. It’s nothing else. We get everything including the salary from the YPG. The main reason for the establishment of the SDF is the United States. The US administration wanted to give the Kurds weapons. The SDF is only one theater. It’s referring to the union of the components, but it‘s nothing like that. The US gave the leadership to Kurds and the PKK”. He also criticized the SDF for deals with ISIS and that it forces civilians to migrate, destroying houses and not giving peace to people living in refugee camps. Silo said that weapons shipments from the United States were merely signed by symbolic Arab deputies within the SDF, but weapons were in reality handed over to the PKK leader Safkan from Turkey. “The pureblood would take the weapons only one place they knew. It goes on like this again. For example, in the operation of Manbij, all weapons (on paper) were delivered to the Arab Abu Amjad. They did knowingly, it was a theater”, the former SDF spokesman added. All these ideas to build up a PKK-led “multi-ethnic” force came from by McGurk according to the Silo. The ethnic Turkmen leader informs further that during the Raqqa operation and the Deir Ezzor operation, McGurk ordered the establishment of symbolic organisations like the Deir Ezzor Military Council or the Arab Coalition in Raqqa. While weapons were officially send to these symbolic organisations, they were again actually handed over to YPG. Although the consideration of the YPG is not logically justifiable in the majority of Arab regions, Brett McGurk has again favoured the YPG. This leads to the conclusion that McGurk, the special representative of the international coalition, has abused his duty and deceived the international public consciously. Remarkable is that the senior PKK official Şahin Cilo, who is on Turkey‘s most wanted list, was handing over the list of needed weapons to US officials, another indication that the USA have no problems in maintaining direct contacts with the terrorist PKK. “Everybody knows Şahin Cilo. He is responsible for all the work. His assistant was Kahraman who is also from the PKK leadership. I was the authorized officer number three. At every point in Syria there are control points and follow-up teams of the PKK. There is a PKK leader in the court, including the civilian assembly, health and all other areas“, Silo noticed. The former SDF spokesman underlines that the YPG is actually led by PKK‘s Qandil veterans in Syria. He says: “Although Cilo is president, Bahoz Erdal has the authority over him. Bahoz also receives instructions from Qandil by Sabri Ok. After Erdal was called back to Qandil, Nureddin Sofi came instead. They gave the instructions to Cilo. Cilo and his assistant Kahraman is only in the leading team. There are many offices, but there are no new names due to the disputes between them. Hajji Ahmet Hudro, Mahmut Berhudan and Nocin (a women) are the PKK and YPG officials in Afrin. Administratively the entire region is managed by Halil Tefdem. Again Bahoz Erdal gives him instructions. Ismail Direk, one of the PKK leaders, is heading the region of Manbij. The military officer is Cemil Mazlum. Raqqa’s military and civilian manager is Hasan, who came from Europe. Polat Can who is one of the leading names of the PKK is responsible for Deir Ezzor. Nureddin Sofi went to Qandil during Karayılan’s press conference. Then he came back. They are going and coming secretly.” Silo claimed the total number of militants in the SDF is around 50.000. About 70 percent of the number is considered part of YPG. In the whole „multi-ethnic force“ only 65 militants were Turkmen and Syriac Military Council has about 50 men. Silo also mentioned the Sanadid force from the Shammair tribe within the SDF, saying that Sheikh Bender is leading, but the group is ignored by PKK. The statements made by Talal Silo to the Anadolu Agency confirm assumptions of Turkey-based analysts and the Turkish state on the SDF-YPG-PKK relationship. In fact, there is no real division existing between these different militias. Washington is playing a questionable game. While it praises cooperation with Turkey against the arch-enemy of NATO ally Turkey, the USA is cooperating with the PKK in Syria under a different name at the same time. Washington Silo‘s testimony, could strenghten Turkey‘s hand to pressure the US side. However, the question maintains if McGurk can be sanctioned for irregularities in his work. He is regarded as the undisputed US decision-maker over Syria, who will ultimately draw the USA into new crises with Turkey. Turkey is more than ever ready to cooperate with opponents of the USA, Assad and Iran, when it comes to the PKK/YPG in Syria, which operates under the cover of the SDF.  
SDG’nin eski sözcüsü ABD-PKK/YPG ilişkisini anlattı
Haber Analiz / Suriye Gündemi Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) basın sözcüsü Talal Silo, Türkiye’ye kaçtıktan sonra Anadolu Ajansına önemli açıklamalarda bulundu. SDG’nin PKK tarafından kontrol edildiğini ve bunun ABD’li yetklilerce bilinildiğini aktaran Silo, SDG’ye verilen silahların PKK’nın elinde olduğunu söyledi. Talal Silo’nun beyanatları üst düzey bir şahitlik ve itiraf niteliği taşımasının yanı sıraözellikle McGurk’un direktifleri sonucunda gerçekleşen usulsüzlük, düzmece imzalar ve isim yanıltmaları hakkındaki beyanatları önem arz etmektedir. 2015 Ağustos’un başlarında Afrin’e gittiğini ve PKK bölge sorumlusu Hacı Ahmet Hudro’nun kurduğu Ceys el Suvvar yapılanmasına katıldığını belirten Silo; “Arapların başında Ebu Ali Berad, Kürtlerin başında Selah Çebbo vardı. Ben de Türkmenlerden sorumluydum. Ceyşul Suvvar yönetiminde çalıştım. Ancak karar sahibi biz değil, (PKK’lı) Hudro’ydu. Daha sonra SDG’ye katılacağımı söylediler. İlk toplantıyı PKK bölge yöneticisi Şahin Cilo’yla yaptık“ dedi. Silo’nun SDG’nin kuruluşu hakkında verdiği dikkat çekici bilgi ise SDG’nin kurluşu için ilk toplantının 15 Ekim 2015’te yapıldığı, fakat kuruluşun 10 Ekim olarak ilan edildiği idi. ABD’nin PKK/YPG’ye Haseke bölgesinde 10 Ekim’de silah sevkiyatı gerçekleştirdiğini aktaran Silo, bunun PKK’lı Şahin Cilo tarafından özellikle istendiğini belirtti. ABD’nin uluslarası topluma durumu izah edebilmesi için böyle yapıldığı ve YPG’ye giden silahların SDG’ye gidiyor diyebilmek için SDG’nin kurulduğunu anlattı. SDG’nin kuruluşunu ABD’nin isteği üzerine gerçekleştiğini söyleyen Silo; “Bu sadece bir isim. Başka bir şey değil. Biz maaş dahil her şeyi YPG’den alıyoruz. SDG’nin kuruluşunun asıl nedeni ABD’dir. ABD yönetimi Kürtlere silah vermek istiyordu. SDG’nin kuruluş ilanı sadece bir tiyatroydu. Bileşenlerin birliğinden bahsettiler ancak böyle bir şey yok. ABD liderliği Kürtlere ve PKK’ya verdi” dedi ve SDG’yi DAEŞ ile anlaşma yapmak, halkı tehcir etmek, evleri yıkmak ve kamplardaki halka bile rahat vermemekle eleştirdi. ABD tarafından gerçekleştirilen silah sevkiyatları için SDG içerisindeki sembolik Arap kişilerden imza alındığını ama silahların Türkiyeli PKK lideri Safkan’a teslim edildiğini belirten Silo; “Safkan, silahları sadece kendi bildikleri bir yere götürürdü. Yine böyle devam ediyor. Mesela Münbiç operasyonunda tüm silahları (kağıt üzerinde) Arap asıllı Ebu Emced’e teslim ettiler. Bilerek yaptılar. Fakat bu bir tiyatroydu. ” dedi. Tüm bu fikirlerin McGurk tarafından ortaya atıldığını iddia eden Silo; McGurk’u Rakka operasyonu ve Deyrizor operasyonu esnasında fason Arap askeri meclisleri kurulmasını istediği ve teslimatın onları yapılmış gibi gösterilmesinin ardından, silahların PKK/YPG’ye verildiğini belirtti. Silo’nun bu yöndeki şahitliği uluslararası koalisyonun özel temsilcisi McGurk’un görevini suistimal edip, uluslarası kamuoyunu bilinçli bir şekilde aldattığını göstermektedir. Türkiye’nin terörden arananlar listesinde bulunan Şahin Cilo’nun silah telep listesini ABD’li yetkililere teslim ettiğini anlatan Silo, “Şahin Cilo’yu herkes biliyor. İşlerin başında bu şahıs var. Yardımcısı Kahraman’dı. Bu da PKK yöneticilerindendir. 3 numaralı yetkili bendim. Her noktada PKK’ya ait kontrol noktaları ve takip ekipleri var. Mahkemede, sivil meclis, sağlık ve diğer her alanda illaki bir PKK lideri mevcut” dedi. PKK’nın Kandil kadroların Suriye’deki YPG’yi yönettiğini belirten Silo; “Cilo başkan olsa da kendisinden üstte bir otorite var. Bu kişi Bahoz Erdal. Bahoz da talimatları Kandil’den yani Sabri Ok’tan alıyor. Erdal, Kandil’e atanınca yerine Nureddin Sofi geldi. Cilo’ya talimatları bu veriyor. Cilo ile (yardımcısı) Kahraman sadece lider takımda. Çok sayıda ofis var ancak anlaşmazlıklardan dolayı yeni isimler getirilemiyor. Afrin’deki PKK ve YPG sorumluları Hacı Ahmet Hudro, Mahmut Berhudan ve (kadınlarda) Nocin. İdari olarak tüm bölge Halil Tefdem tarafından yönetiliyor. Bahoz Erdal, ona talimat veriyor. Münbiç’i PKK liderlerinden İsmail Direk yönetiyor ama askeri sorumlusu Cemil Mazlum. Rakka’nın askeri ve sivil yöneticisi Avrupa’dan getirilen Hasan. Deyrizor’unki ise Polat Can ki kendisi PKK’nın önde gelen isimlerinden. Nureddin Sofi ise Karayılan’ın açıklama yaptığı sırasında oraya gitti. Sonra geri geldi. Gizlice gidip geliyorlardı” dedi. Silo; SDG içerisindeki militanların toplam sayısını 50 bin olarak ifade ederken, yüzde 70’in YPG unsurları olduğu, 65 Türkmen ve Süryani Askeri Meclisin 50 adamı olduğunu aktardı. Silo ayrıca SDG içerisindeki Şammar aşiretin Sanadid Güçlerine değinerek, Şeyh Bender’in bu gücün basında olduğu ve PKK tarafından yok sayıldığını söyledi. Talal Silo’nun Anadolu Ajansına yapmış olduğu açıklamalar SDG-YPG-PKK ilişkisine yönelik Türkiye’nin tezlerini ve yapılan araştırmaları doğrular niteliktedir.. Silo’nun şahitliğinin ise Türkiye’nin elini güçlendireceği öngörülebilir. Fakat bu usulsüzlükler ve düzmece isim ve imza oyunlarından haberdar olan ve McGurk gibi aktif destek veren ABD’li yetkililere yönelik bir yaptırımın olup olmayacağı ve olursa nasıl bir yaptırım olacağı merak konusu.
İran’ın etno-politik siyasetinde Afgan milisler ve Suriye sonrası senaryolar Adem Yılmaz  
Analiz / Suriye Gündemi Suriye İç Savaşı’nda Rus hava müdahalesi öncesi Humus-Lazkiye-Tarsus-Şam şeridinde sıkışan Esad rejimi, İran’ın Şii milisleri organize etmesiyle birlikte tekrar ülkenin büyük bir kısmında kontrolü sağlayabildi. İran Devrim Muhafızlarının farklı ülkelerden mobilize ettiği milisler, Tahran’ın Şam üzerindeki nüfuzunu arttırdığı gibi İran’ı Suriye konulu küresel müzakerelerde baş aktör yaptı. Devrim Muhafızları Ordusu’nun dış operasyon kanadı Kudüs Güçleri komutanı Kasım Süleymani, Mayıs 2012’de Kum’da Hakkanî medresesi öğrencilerine yaptığı konuşmada, Arap ülkelerinde başlayan halk hareketlerine atıfta bulunurken:  ” Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki içtimaî hareketler, devrimimiz adına en iyi fırsatı hazırlıyor bize. Artık zafer ya da yenilgi Mehran ve Hürremşehr’de ( İran-Irak savaşının sembol şehirleri) şekillenmeyecek. Sınırlarımız ötelere gidiyor. Mısır, Lübnan, Irak ve Suriye’de yeni zaferlere şahit olmamız gerekiyor. Tüm bunlar İran İslâm Devrimi’nin eserleridir.” ifadesini kullanmıştı.[1] 79 devrimi ile birlikte birçok İslam ülkesinde etki alanı oluşturan İran, yakınlık kurduğu gruplar ile derin bağlantılar elde etti. Genelde kültürel, mezhebi, siyasi kanallarla kurulan bu bağ bazen askeri eğitime kadar ulaştı. Yaklaşık 40 yıldır bölgedeki nufusunu artırmaya yönelik yayılmacı bir politika izleyen İran, Suriye’de sınır aşırı savaşcı tedarik etme ve bunları mobilize kabiliyetini net bir şekilde ortaya koymuştur. Lübnan, Irak, Pakistan gibi ülkelerden milis güçleri Suriye’ye yönlendiren İran’ın rehberlik ettiği savaşçı gruplardan birisi de Afganlardır. Çoğunluğu Afganistan’dan güvenlik ve ekonomik problemler sebebiyle İran’a göç etmiş Şii Hazaralardan oluşan bu grupta, savaş öncesi Suriye’ye iltica edip Şam’da Hazreti Zeynep türbesi çevresine yerleşen Afganlar da bulunmaktadır. 2013 yılında “Fatimiyyun Tugayı” çatısı altında biraraya gelen Suriye’deki Afgan savaşçıların sayısı, Devrim Muhafızları komutanı Yekta Hüseyni’nin 2016’daki konuşmasında on sekiz bin diye ifade edilmiştir.[2]  Günümüzde bu sayının otuz bine yaklaştığı tahmin edilmektedir. Afganistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sıbgatullah Ahmed yaptığı açıklamada Suriye’ye gönderilen Afgan savaşçılar hakkındaki tüm verileri Tahran ile paylaştıklarını fakat İran’ın bu konuyu ciddiye almadıklarını söylemiştir.[3] Afganları Suriye’deki savaşa iten sebeplerin başında kötü ekonomik koşullar, kısıtlı sosyal haklar gelmektedir. Suriye’de savaşmak, yurtsuz Afganlar’a İran’da vatandaşlık hakkı almak için bir ümide dönüşmüştür. İran’da Şehitlik Vakfı Başkanı Muhammet Ali Şehidi, Ali Hamaney’in emriyle Suriye’de savaşan Afgan mültecilere ve ailelerine  vatandaşlık hakkı verileceğini açıklamıştır.[4]  Halep’te hayatını kaybetmiş bir Afgan savaşçının Isfahan’daki cenaze törenine katılan yakınlarının İran polisince oturum kartı sorgusuna götürülmesi İran’daki Hazaralar için Suriye ya da Afganistan arasında tercih yapma mecburiyetini göstermektedir.[5] Diğer taraftan ekonomik koşullar da Suriye’de savaşmak için önemli bir faktördür. 2016’da Lazkiye’de hayatını kaybeden Fatimiyyun Tugayı komutanı Murteza Atayi, bir röportajında Afgan savaşçıların aylık 2.500.000 tümen maaş aldığını ifade etmiştir. O dönemde İran’da asgari ücret 800.000 tümen civarındaydı. Bu, İran’ın  Suriye’deki Afgan savaşçılara ülkesindeki asgari ücret bedelinin 3 katı maaş verdiği anlamına gelmektedir[6] Bununla birlikte Afgan savaşçıların Suriye seferinde sadece sosyo-ekonomik faktörleri göstermek İran’ın ideoloji ajandasını setretmeyi sağlamaktadır. Afganlar için Suriye iç savaşı  mezhebi ve  milli anlamları barındırmıştır. Afganistan iç savaşı, sonrasında Taliban hâkimiyeti Şii Hazaralar için pek iyi hatıralar içermemektedir. Hazaralar, Afganistan’dan İran ve diğer ülkelere yaptıkları göçte, yurtlarını terk etmelerinde bazı radikal grupları sorumlu tutmaktadırlar. Başta Herat, Kâbil olmak üzere Afganistan’da Şii mescitlerine, Hüseyniyelere DAEŞ tarafından yapılan bombalı saldırılar bu tepkiyi canlı tutmaktadır. Tahran rehberliğinde Şam’a gitmek, öfke duydukları gelenekle aynı damardan gelen DAEŞ ve Nusra gibi oluşumlardan intikam almak için bir fırsat doğurmuştur. Suriye sahası, rövanş için uygun bir zemine dönüşmüştür. Rusya’nın Afganistan’ı enkaza çevirmesiyle istikrarsız sürecin başladığı ülkelerini terk eden Hazaraların, Suriye’yi harabeye çeviren aynı Rus kuvvetlerine kara piyadeliği yapması bu faktörün çelişkili yönünü de göstermektedir. Afgan milisleri motive eden mezhebi etken ise Suriye’de Ehl-i beyte ait türbelerin muhafaza edilme hedefidir. Afgan milislerin Suriye’de bulunmasının en temel sebebi olarak da bu gösterilebilir.  Şiiler için Suriye iç savaşının kalbi, Şam güneyindeki Hazreti Hüseyin’in kız kardeşi Seyyide Zeyneb’e ait olduğu düşünülen türbedir.  Diğer Şii milisler gibi Hazaralar için manevi önemi bulunan bir diğer makam, Şam’da bulunan bir başka türbe Hazreti Hüseyin’in kızı Rukiye’nin türbesidir. Şii itikadındaki  onuncu ve on birinci imamlara ait türbelerin bulunduğu Irak’a bağlı Samarra şehrindeki  el-Askeri camisinin  2006 ve 2007’de saldırıya uğraması, Şii milislerin Ehl-i beyt türbesi bulunan herhangi bir ülkeye girmeleri için bahane teşkil etmektedir.  Bu hedefle Suriye’de bulunan türbeler tehlikede görülmüş ve  Şii milisler “Müdafiîn-i  Harem” / “Türbe Koruyucuları” diye isimlendirilmiştir. Mezhebî hisleri pekiştirmek adına, İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’in hanesindeki muharrem törenleri için özel seçilen meddahlar zaman zaman Suriye’ye gönderilmiştir. Ortak dilin verdiği imkanla, matem günlerinde cephede Afgan milisleri motive etmek maksadıyla Farsça mersiyeler okunmuştur. Ehl-i beyte ait hikayelerin uzmanlarca etkili ifadesi, Şam şehrinin geçmişte Emeviler’e başkentlik yapmış olması, kutsal türbeler, Şii literatüründeki rivayetler bir araya gelince milislerin fedailik ruhu farklı boyutlara ulaşmıştır. Afgan Fatimiyyun Tugayı milisleri, şartları en çetin cephelerde savaştırılmıştır. Afgan milislerin savaş sonrası geleceği Suriye’de haritaların Esad rejimi lehine değişmeye başlamasıyla birlikte başta Afgan savaşçılar olmak üzere Şii milis grupların akıbeti merak konusu olmuştur. Bu konuda bazı ihtimaller gündeme gelmektedir. Bunlardan birisi Afgan milislerin aileleri ile birlikte Suriye’de daimi ikamet etmesidir. İran’ın Tahran’dan Akdeniz’e nüfuzunu sürekli hale getirmek için kendisine bağlı Şii milisleri Suriye’de yerleştirip demografik yapıyı lehine değiştirmek istediği düşünülmektedir. Muhtelif şehirlerdeki abluka altında bulunan Sünni halkın İdlip ve Fırat Kalkanı bölgelerine göçe mecbur bırakılmaları bu hedefe zemin hazırlamaktadır. Lübnan, Irak ve Suriye’ye sınırı bulunan stratejik Humus eyaleti ile Halep ve Şam şehirlerindeki yabancı milis sayısının çokluğu buna işaret etmektedir. Afgan milislerin geleceği  konusunda bir diğer ihtimal ise yeni çatışma alanlarında savaştırılmalarıdır.  İran-İsrail, Suudi Arabistan-İran geriliminin günden güne arttığı, dengelerin çok çabuk değiştiği Ortadoğu’da örneğin Lübnan ya da Bahreyn’den bir rüzgar esmesi durumunda Afgan milisler İran için idmanlı, hazır kıtalardan oluşan bir seçenek olacaktır. Fatimiyyun Tugayı, İran’a yönelik dışarıdan bir tehdit ya da olası bir iç karışıklık durumunda rejimin sadık bir bekçisi olarak Belucistan, İran Kürdistanı, Ahvaz gibi eyaletlerin sokaklarını da bekleyebilir. Son ihtimal ise Fatimiyyun Tugayı’nın Afganistan’a dönüşüdür. Afgan milislerin eve dönüş ihtimali 1979’da Sovyet işgaline karşı Afgan direnişi başladığı zaman 30 bin civarında Arap savaşçı, ülkelerinden oldukça uzakta bulunan Afganistan’a gönüllü savaşmak üzere ulaşmıştı. “Afgan Arapları” diye anılan bu savaşçılar Pakistan’a bağlı Peşaver kentini üs olarak kullanmaktaydı.  Afganistan’da deneyim kazanan Arap mücahitler, 1990 sonrasında başta Cezayir, Mısır olmak üzere Ortadoğu’nun kalbinde açılan cephelerde etkin rol oynadılar. Yolu Afganistan’dan geçen birçok figür, Arap ülkelerinde silahlı İslâmî hareketlerin kilit isimleri oldu.[7] Suriye’de başlayan savaş ve sonrasında İran’ın Şii milisleri organize etmesiyle tersten bir akış başladı. Bu sefer Afganistan kökenli binlerce savaşçı bir Arap ülkesine savaşmak üzere yola çıktı. “Arap Afganları” diye isimlendirebileceğimiz Fatimiyyun Tugayı üyelerinin ülkelerine bu türden  dönüş yapmaları halinde Afganistan’da farklı sonuçlar beklenebilir. Afganistan eski İstihbarat Şefi Rahmetullah Nabil yaptığı yazılı açıklamada Suriye’ye gönderilen Afgan savaşçıların tehlikeli neticeler vereceğini söylemiştir. Bölgede yükselen İran-Suudi Arabistan rekabetinin Afganistan’a taşındığını iddia eden Rahmetullah Nabil bu durumun Afganistan’ı 90’lı yıllardaki gibi savaş alanına  dönüştüreceğini ilave etmiştir.[8] Geneli İran’da inşaat işçiliği gibi zor işlerde çalışmış, okuma-yazma oranı düşük  bu oluşumun tamamen İran’a bağlı olduğu unutulmamalıdır.  Suriye’de mobilize becerisini gösteren İran Devrim Muhafızları’nın askeri deneyim elde eden başta Afgan savaşçılar olmak üzere Şii milisleri nasıl yönlendireceği Afganistan’dan Fas’a tüm bölgeyi yakından ilgilendirmektedir. Kasım Süleymani’nin Suriye’de DAEŞ’in tamamen bittiğini ilan etmesiyle beraber Fatimiyyun milislerinin; “ Zeynep  ve Rukiyye seyyidelerinin  hürmetine Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasıyla davamızın devamı için her yere gitmeye hazırız” açıklaması bundan sonraki süreç için her ihtimali mümkün kılmaktadır. Dipnotlar [1]  http://www.aei.org/publication/سرلشکر-قاسم-سلیمانی-سردار-خطرات/[2] https://www.balatarin.com/tag/افغان[3] https://da.azadiradio.com/amp/28850982.html[4] https://www.google.fr/amp/amp.dw.com/fa-ir/به-افغانهای-فاطمیون-تابعیت-ایرانی-داده-میشود/a-37911173[5] http://fa.euronews.com/amp/2016/10/29/how-iran-uses-afghan-refugees-to-fight-in-syria[6] https://m.youtube.com/watch?v=qhrQvxWhOP8[7] Hamit Bozarslan, ” Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi” , İletişim yayınları 2012, sayfa 72[8] https://da.azadiradio.com/amp/28850982.html
Suriye’lilerin bitmeyen acısı: kuşatma ve açlık Yavuz Güçtürk  
2017 itibariyle nüfusunun yaklaşık yarısı yaşadığı yerden göç etmek zorunda kalan, 6,3 milyon vatandaşı ülke içinde başka bir bölgeye, 5 milyondan fazlası ise ülke dışına göç eden Suriye, dünyada en çok insani yardıma muhtaç ülkelerden biri konumunda. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) verilerine göre bugün itibariyle 13,5 milyon Suriyeli yardıma muhtaç halde.[1] İnsani yardımın dağıtımı savaş bölgelerinde her zaman çok büyük bir problem olmuştur. Savaş, iç savaş veya çatışmalı bölgelerde taraflar yardım malzemelerini kendilerini dağıtarak siviller üzerinde kontrol sağlamak, karşı tarafın insani yardıma ulaşmasını engelleyerek güçsüz duruma düşürmek, yiyecek ve tıbbi malzemeden mahrum bırakarak teslim olmaya zorlamak gibi, günümüzde insancıl hukuka[2] aykırı bir biçimde, savaş suçu kapsamına giren fiilleri sıklıkla bir silah olarak kullanmaktadır. İnsani Yardım Bir Savaş Aracı Olarak mı Kullanılıyor? Diğer çatışmalı bölgelerde olduğu gibi Suriye’de de uluslararası yardım örgütlerinin insani yardımı dağıtma çalışmaları  sıklıkla kesintiye uğramakta ya da eksik olarak yürütülmekte. Bunun temel sebebi organizasyon yetersizliği, yetersiz malzeme vb. nedenlerden ziyade, rejimin kuşatmaları temel bir savaş aracı kullanması. Rejim, iş savaşın başından itibaren muhaliflerin kontrolü altındaki bölgeleri kuşatıp yardım gönderilmesini engelleyerek, silahlı grupları sivillerle beraber açlığa mahkûm etmeye ve teslim olmaya ya da bölgedeki sivil halkın silahlı muhaliflere karşı harekete geçmesini sağlamaya çalıştı. Bu hedefinde başarılı olamadığında ise ağır bombardıman eşliğinde uzun süren kuşatma sonrasında silahlı muhaliflerin ve onlara destek veren sivillerin göçmesine izin vererek söz konusu bölgenin denetimini yeniden ele geçirmeyi amaçladı. Üzerinden neredeyse artık kimsenin yaşa(ya)madığı bölgelerin tekrar hâkimi olmak Suriye Hükümeti açısından bir başarı idi. İç savaş boyunca benzer şekilde silahlı muhaliflerin yanı sıra, DAEŞ ve Nusra da bazı köyleri ve kasabaları kuşatarak onları teslim olmaya zorladı. Ancak bunların sayısı ve büyüklüğü Rejim’in kuşatmalarından çok daha az idi.[3] Suriye’de İnsani Yardıma Gereksinimi Ne Boyutta? Kuşatma altında yaşanan trajedilerin ve sivillerin çektiği acıların sesi çoğunlukla dünya kamuoyuna ulaşamadı. Nitekim savaşın şiddetinin azaldığı 2017 yılında Doğu Guta’da rejimin kuşatması altında iken açlık ve yetersiz beslenme sonucu ölen bebeklerin fotoğrafları dünya kamuoyunda çok az yer aldı.[4] Benzer bir durum Şam’ın bir banliyösü olan Yermük’te 2014 yılında da yaşanmıştı. Savaş öncesi yaklaşık 150 bin Filistinli mültecinin yaşadığı bölgenin savaş sırasında muhaliflerin denetimine girmesi sonrası Rejim tarafından kuşatılan bölgede kapana kısılan 18 bin sivil içerisinde açlığa bağlı ölümler yaşanmış, ancak rejim uzun süre kuşatmayı kaldırmayı kabul etmemişti.[5] Eylül 2017 itibariyle Suriye’de yaklaşık 3 milyon kişi kuşatma altında ya da yardımın ulaştırılması zor olan bölgelerde bulunuyor. (Bunların 420 bini Rejim’in askeri güçlerince çevrelenmiş durumdaki .) Kuşatma altındakilerin yüzde 90’ı ise Doğu Guta’da bulunuyor.[6] BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid Raad el Hüseyin, geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada Şam’ın doğusunda bulunan ve başkente sadece 10 km uzaklıktaki Doğu Guta’daki mahallelerde mahsur kalan en az 350 bin kişiye gıda ve ilaç ulaştırılmasına derhal izin verilmesi çağrısı nda bulunmuştu.[7] Uluslararası Af Örgütü de yayınladığı bir raporda yaklaşık 400 bin kişinin Rejim güçlerince kuşatılmış bölgede bulunduğunu ve insani ve tıbbi yardımın buralara ulaştırılmasının engellendiğini açıkladı.[8] Ekim 2017 itibariyle temel besin maddelerini bulmanın neredeyse imkânsız olduğu bölgede, mevcut gıda maddeleri 9 – 10 katı fiyata satılmakta. Doğu Guta bir kilo şeker karaborsada 3500 Suriye lirasına (yaklaşık 27 TL), bir kilo bulgur 1200 Suriye lirası (9 TL) , 1 litre sıvı yağ 5500 Suriye lirasına (43 TL) satılırken, yardım konvoylarının bölgeye giriş izni için yapılan çağrılara karşılık Rejim ya sessiz kaldı ya da kısa süreli ve kısmi yardım konvoylarının girişine izin verdi.[9] Kimler Yardım Ediyor? Suriye’de yardım faaliyetleri BM ve diğer uluslararası insani yardım örgütleri tarafından komşu ülkelerin Suriye sınırına yakın bölgeler ya da Suriye içinde çatışmanın yaşanmadığı alanlar lojistik üs olarak kullanılarak ve yerel örgütlerle iş birliği içinde gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Örgütler zaman zaman çatışmaların yaşandığı bölgelere de girerek yardım ulaştırmaya çalışıyorlar. BM İnsani İşler Koordinatörü Ofisi (OCHA), BMMYK ve UNICEF hem kendi ekipleri aracılığıyla hem de diğer yardım örgütlerini koordine ederek hem ihtiyaçları hem de ihtiyaç sahiplerini tespit etmekte ve milyonlarca Suriyeliye ulaşmakta. OCHA, 2016 yılında 4 milyonun üzerinde giysi vb. malzeme, yaklaşık 3 milyon yiyecek ve 300 bin çadır vb. malzeme sağladığını açıklarken, 2014 yılından itibaren haftada ortalama 4 yardım konvoyunun Suriye’ye giriş yaptığını ifade etti.[10] Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu da (IFRC) başta Suriye Kızılayı (SARC) olmak üzere yerel örgütlerle yaptığı çalışmalar sonucu her ay yaklaşık 4,5 milyon kişiye yardım ulaştırmakta. Komşu ülkelerden binlerce gönüllünün desteğini alan IFRC, bugüne kadar İç Savaş sırasında Suriye Kızılayı’ndan 48, Filistin Kızılayı’ndan ise 7 kişinin yardım dağıtımı sırasında öldürüldüğünü açıkladı.[11] Bir diğer uluslararası kurum olan Uluslararası Kızılhaç Örgütü (ICRC) ise yine başta SARC olmak üzere yerel örgütler aracılığı ile Suriye’de barınma, beslenme, altyapı ve sağlık alanında çalışma yapıyor. ICRC, Suriye’de 2016’da 57 kez çatışmalı bölgelerde yardım operasyonu gerçekleştirdiğini açıklarken, mevcut yardımların dörtte birinin kuşatma altında ya da ulaşılması zor yerlere yapıldığını belirtti.[12] Islamic Relief Worldwide adlı örgüt ise Suriye içinde 4 milyonun üzerinde, Lübnan, Irak ve Ürdün’de ise yaklaşık 500 bin Suriyeliye yardım sunmak için çalışmalar yürütüyor.[13] Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) ve Suriye-Amerika Tıp Topluluğu (SAMS) gibi örgütler ise gerek kendi kurdukları sahra hastaneleri ile gerekse Suriye genelindeki sağlık birimlerine verdikleri desteklerle sağlık alanındaki ihtiyaçları karşılamaya çalışmaktalar.[14] SAMS, sadece 2016 yılında 3 milyondan fazla sağlık hizmeti sunduğunu belirtmekte.[15] Bu büyük çaplı federasyonların dışında Save the Children, Zakat Foundation of America, Karam Foundation ve Care gibi pek çok örgüt Suriye’de insani yardım alanında çalışıyor. Bugün 3 milyona yakın Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye de, resmi ve sivil insani yardım örgütleri ile Suriye’de çalışmalarını sürdürüyor. AFAD, Türk Kızılayı, İHH, Sadaka Taşı, İyilik Der gibi kuruluşlar acil insani yardım alanındaki en etkin örgütler arasında yer almakta. Yardımlar Yeterli mi? Suriye’de bugün ihtiyaçlar kısa, orta ve uzun vadede çeşitlilik göstermekte. Bir grup barınak, yiyecek ve battaniye ihtiyacı içinde iken diğer bir grup sağlık ekipmanı, elektrik, inşaat malzemesine gereksinim duyabiliyor. İhtiyaçlar toplumsal veya bireysel olabiliyor. İnsani yardım örgütleri sahada ne kadar çok bulunup temasta bulunurlarsa, ihtiyaç listesi o derece doğru hazırlanabiliyor.[16] Yardımlar için gereken miktar BM tarafından sürekli güncellenmekte. Ekim 2017 itibariyle yaklaşık 4 milyar 633 milyon dolar para yardımı gerektiğini açıklayan BM bu paranın ancak yarısına yakınını almış ya da kendisine bu paranın verileceği taahhüt edilmiş durumda.[17] Kuşatma altındaki bölgelere yardım konusunda Suriye Rejimi’nin ikna edilememesi üzerine bu bölgelere Koalisyon Güçlerince havadan yardım atılması önerisi de gündeme geldi.[18] Ancak havadan yardım önerisi, tek başına yeterli olmayacağı ve bu konuda kesin bir çözüm için uluslararası kamuoyunun tarafları yasadışı kuşatmalardan vazgeçirmek için kararlı bir şekilde bir araya gelmesi gerektiği yönünde eleştirilerle karşılaştı.[19] “Kuşatma”, “açlık, “yardım” vb. kavramlar medyada dile getirildiğinde savaşın etkilerini hissetmeyen insanlar için sadece haber niteliği taşıyor. İnsanlar medya aracılığı ile insani yardıma gereksinim haberlerini okuduğunda, mevcut yardım örgütlerinin “gerekeni yaptığını” ve yirmi birinci yüzyılda insanların açlıktan ölmesinin sistematik değil tekil vakalar olduğunu düşünüyor. Tıpkı mültecilerin çoğunun gerçekten evlerini terk etmek zorunda olmadıklarını düşündükleri gibi. Uluslararası toplumun tepkisi ancak Aylan bebeğinin çarpıcı ölüm fotoğrafları ajanslarca servis edildiğinde büyüyebiliyor. Ancak bu tepkiler kısa bir sonra sönüyor. Bazı vakalar ise Aylan Bebeğin ölümü kadar yürek parçalayıcı olsa da hak ettikleri ilgili çekemiyor. Sonuç olarak, Doğu Guta’da açlık sonucu ölen bir bebeğin fotoğrafı ya da Halep’te kuşatma altında yaşayan çocuklarla yapılan röportajda sorulan “Bugün ne yedin?” sorusuna verilen yanıtlar biraz gündemde kaldıktan sonra arşivlerdeki yerini alıyor.[20] Dipnotlar [1] “Syria Emergency”, UNCHR, 30.05.2017. [2] İnsancıl hukuk, silahlı çatışma dönemlerinde savaşa taraf veya artık taraf olmayanları korumaya, kullanılan savaş yöntem ve araçlarını sınırlandırmaya çalışan kurallardır. Buna göre, “sivil halkın aç bırakılması ve yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli olan nesnelerin tahribi” yasaktır. Bkz. “Uluslararası İnsancıl Hukuk – Sorularınıza Cevaplar”, Türk Kızılayı ve ICRC, 2004. [3] İç Savaş sırasındaki kuşatmalara ilişkin ayrıntılı bilgiye “Siege Watch” adlı siteden ulaşılabilir. [4] Kareem Shaheen, “Syria: shocking images of starving baby reveal impact of food crisis”, The Guardian, 23.10.2017. [5] Eric Reidy, “Starving to death in Syria’s Yarmouk camp”, Al Jazeera English, 29.01.2014. [6] “About the Crisis”, United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA), 23.11.2017. [7] “BM: Doğu Guta’daki açlık son bulmalı”, BBC Türkçe, 27.10.2017. [8] “Syria: ‘We Leave or We Die’: Forced displacement under Syria’s ‘reconciliation‘”, Amnesty International, 13.11.2017, s. 78. [9] “Şam’ın Doğu Guta bölgesi açlığın pençesinde”, Anadolu Ajansı, 07.10.2017. [10] “About the Crisis”, OCHA, 23.11.2017. [11] “Syria crisis”, IFRC, 23.11.2017. [12] “War in Syria: Latest from the front line”, ICRC,29.06.2017. [13] “Syrian Arab Republic”, Islamic Relief Worldwide, 23.11.2017. [14] “Syria: Latest MSF Updates”, MSF, 23.11.2017. [15] “Annual Report 2016”, SAMS, 23.11.2017. [16]“Supporting the future of Syria and the region – ICRC statement to the United Nations”, ICRC, 21.09.2017. [17] “Syria Regional Refugee Response”, UNCHR, 23.11.2017. [18]  “European MPs urge governments to make airdrops to Syrian civilians”, The Guardian, 28.04.2016. [19] James Snell, “How to end Syria’s sieges”, Middle East Eye, 23.11.2017. [20] “Kuşatma altındaki Halep’in çocukları: Günde sadece bir öğün yiyoruz”, Al Jazeera Turk, 18.10.2016.
Rakka’nın kirli sırrı Kutluhan Görücü  
Haber-Analiz / Suriye Gündemi 13 Kasım 2017 tarihinde BBC’nin ‘’Rakka’nın Kirli Sırrı’’ başlığı ile verdiği haber uluslararası kamuoyunda büyük bir tepki uyandırdı. Habere göre Rakka’da bulunan DAEŞ savaşçıları aileleri ile birlikte uzun bir araç konvoyu eşliğinde Rakka’dan ayrılarak DAEŞ’ın kontrolü altında bulunan bölgeye geçti. Tahliye operasyonu DAEŞ ve PYD/YPG arasında varılan anlaşma sonucunda gerçekleşti. BBC’nin aktardığına göre de  PYD/YPG konvoyun görüntülenmemesi için gazetecileri şehirden uzaklaştırmıştı. BBC’nin yayınladığı konvoy güzergahına göre konvoy Rakka doğusundan ilerleyerek nehrin doğusunda Markada bölgesine ardından da DAEŞ’ın kontrol ettiği alanlara ve nihai nokta olarak da Ebu Kemal’e vardığı belirtiliyor. Ancak bu noktadan sonrasına dair herhangi bir bilgi verilmiyor. Haber kaynağının aktardığına göre 250 savaşçı ile onların aileleri olduğu söylenen 3500 kişinin tahliye edildiği belirtiliyor. Ancak yine haber kaynaklarından olan bir tır şoförü DAEŞ savaşçıları arasında çok sayıda yabancı savaşçı olduğunu aktarıyor. Tam bu noktada bir eksiklik göze çarpıyor:Bir savaşçı başına 14 aile üyesi düşmesi gerekir ki bu oldukça imkansız bir sayı.. Bu nedenle BBC’nin aktardığı haber içeriğinde ki savaşçı sayısının tam olarak gerçeği yansıtması gözükmektedir. Haber içeriğinde de savaşçı ve aile mensubu ayrımı yapılmadan verilen, yaklaşık 4.000 kişi ile genellenen sayının, daha doğru olduğu söylenebilir. Konvoyun kapasitesine dair verilen bilgilerde ise konvoyun 6-7 km uzunluğunda olduğu ve içerisinde 50 kamyon, 13 otobüs ve 100’den fazla da DAEŞ’e ait araçların bulunduğu belirtiliyor. Ve yine haber kaynağında PYD/YPG militanlarının DAEŞ’e ait konvoyu çektiği görüntülerde kamyonlarla şehirden çıkan DAEŞ militanlarının beraberinde mühimmatlarını ve silahlarını da aldığı gözüküyor. Haberde, varılan anlaşmanın yalnızca bireysel silahların geçişine izin verileceği noktasında olduğu ancak DAEŞ’in beraberinde mühimmatlarını da taşıdığı belirtiliyor. Mühimmat ve cephane noktasında hangi boyutta bir nakliyat olduğuna dair ise net bir veri yok. Konvoyun geçisini havadan denetlediğini bildiren ABD öncülüğünde ki koalisyondan ve PYD/YPG’den mühimmat ve cephane nakliyatına dair bir açıklama gelmedi. Koalisyon sözcüsü Albay Ryan Dillon, “Biz kimsenin ayrılmasını istemedik. Ama bu, sahadaki yerel liderler tarafından, onlarla ve onlar aracılığıyla yürütülen stratejimizin odağında olan, Suriyelilere kalmış bir mesele. Savaşan ve ölen onlar, operasyonlarla ilgili kararları onlar alıyor” açıklamasında bulunarak konunun sorumluluğunu almaktan kaçınmıştır. BBC’nin haberinden önce de PYD/YPG ve DAEŞ arasında anlaşmanın sağlandığı haberleri yapılıyordu ancak hiçbir haber BBC’nin yaptığı kadar berrak değildi. Bu durumu Koalisyon sözcüsü Albay Ryan Dillon’da şu şekilde doğruluyor; ‘’Bu sır değildi. Biz Rakka’nın düşürülmesinden sonra 14 ve 19 Ekim’de yaptığımız açıklamalarda Rakka Sivil Konseyi, SDG ve bölgenin aşiret büyükleriyle yapılan anlaşmadan bahsettik.’’ Bu haberin ortaya koyduğu ve kamuoyunu bilgilendirdiği en önemli durum ise; yabancı savaşçılarında aralarında bulunduğu büyük bir DAEŞ savaşçısı kadrosunun mühimmat, cephane ve aileleri ile birlikte Rakka’dan ayrılmasının somut bir şekilde delilleri ile ortaya konulmasıdır. Anlaşmanın askeri ve uluslararası boyutunu ele aldığımızda PYD/YPG’nin ABD öncülüğünde ki koalisyonun 4108’e kadar ulaşan hava saldırılarına rağmen şehrin tamamen kontrolünü ancak anlaşma yolu ile sağladığını da görmemiz gerekmektedir. Bu durum aslında savaşın ancak bir ateşkese varılarak DAEŞ savaşçılarının büyük çoğunluğunun tahliyesi ile sonuçlandığının göstergesidir. Rakka’dan çıkan yabancı savaşçılar ise anlaşmanın mahiyetini uluslararası arenaya taşımaktadır. Keza yeterli paraya sahip olanların kaçakçılar aracılığı ile Irak ve Suriye’nin dışına çıkılabilmeleri mümkündür. Her ne kadar güvenlik önlemleri alınsa da bölgede kaçakçılığı kontrol etmek oldukça zordur. Bu bakımdan ABD, bu anlaşma ile birlikte terörün Suriye’den dünya’ya ihraç eden ülke konumuna gelmiştir. Anlaşmayı sahada DAEŞ ile mücadele kapsamında da ele aldığımızda aslında ABD’nin ve dolayısıyla PYD/YPG’nin hedefi, DAEŞ ile mücadeleden ziyade meşru hedef olan DAEŞ’in elinde bulundurduğu noktalara yerleşmek ve Suriye’de ki konumunu güçlendirmek olduğu gözükmektedir. Nitekim Menbiç’te ve Tabka’da da PYD/YPG’nin bölgeyi büyük ölçüde ABD öncülüğünde ki koalisyonun hava desteği ile ele geçirdikten sonra, DAEŞ ile anlaşma yaparak tahliyelerine imkan tanımıştı. Elimizde bulunan veriler ışığında PYD/YPG’bölgede DAEŞ ile mücadele etmekten ziyade kendi nüfuz alanını derinleştirmek ve sağlamlaştırmak adına faaliyet gösterdiği sonucuna varılabilir. Mevcut olaydan olguya doğru baktığımızda da bu durum Türkiye’nin ‘’bir terör örgütü, başka bir terör örgütü ile temizlenemez’’ tezini güçlendiren örnekler arasında önemli bir noktada yer alacaktır. Nitekim Dışişleri Bakanlığı da konuya ilişkin yayınladığı açıklamasında terör örgütleri arasında gerçekleşebilecek işbirliğine şu şekilde dikkat çekmektedir; ‘’Sözkonusu anlaşma, bir terör örgütüyle mücadelenin başka bir terör örgütüyle yürütülmesi halinde bu terör örgütlerinin eninde sonunda birbiriyle işbirliğine gideceği gerçeğinin yeni bir örneği olmuştur.’’ Açıklama da söz konusu anlaşma için ‘’vahim ve ibret verici’’, ABD’nin anlaşmaya ilişkin ‘’saygı duyuyoruz’’ açıklamasından ise ‘’esef duyulduğunu’’ bildirilmiştir.
Suriye’nin çocuk askerleri Yavuz Güçtürk  
Analiz / Suriye Gündemi Geçtiğimiz yıl UNICEF tarafından yayınlanan bir rapor Suriyeli çocuklara ilişkin kara tabloyu gözler önüne sermekte. İç Savaş başladıktan sonra doğan 3,7 milyon Suriyeli çocuk barış içinde, mahrumiyet bilmeden yaşamanın nasıl bir şey olduğunu henüz bir gün bile yaşayamadı. 2,4 milyon çocuk ise komşu ülkelere sığınan mülteciler arasında yer alırken, ülke içindeki yaklaşık 2 milyon çocuk düzenli yardım alamamakta, bunlardan 200 bini kuşatma altındaki yerleşim yerlerinde ikamet etmekte. Çocuklar sadece savaşın dolaylı yoldan mağdurları değil, iç savaş büyüdükçe artan asker ihtiyacı için kaynak olarak görülmeye başlandılar. Nitekim 2016’ya gelindiğinde, çocukların zorla askere alındığı Suriye’de silah altına alma yaşı 7’ye kadar düşmüş durumda.[1] Çocukları Kimler Silah Altına Alıyor Çocuk askerler konusu iç savaş başladığından itibaren gündeme gelmekteydi. Rejim, silahlı muhalif hareketin büyümesi, ordudan firarların artması, aynı anda birçok yerde başlayan isyanları bastırma hususunda yetersiz kaldığında zorla erkek çocuklarını askere almaya başladı. İlerleyen yıllarda silahlı muhalif gruplar da bu yönteme uyguladılar. Savaşın ilk yıllarında 15-17 yaş aralığında çocuklar askere alınmakta ve çocuk askerler cephede değil geri hizmette kullanılmaktaydı. Bu yaş aralığı 2014 sonrası 7’ye kadar düştü. UNICEF, 2015 yılında silah altına alınan çocukların yarıdan fazlasının 15 yaş altı olduğunu belirtirken, artık geri hizmette değil, cephede savaşmak üzere eğitime alınıp, savaşçı, keskin nişancı vb. görevler verildiğini rapordı. Sıklıkla ebeveynlerin rızası dışında silah altına alınan çocukların okullardan topluca kaçırıldıkları vakalar da mevcut.[2] Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Özel Temsilciliği tarafından Nisan 2016’da açıklanan bir raporda da, çocukların silah altına alındığı 362 vaka tespit edildi. Bunlardan büyük çoğunluğu DAİŞ, diğerleri ise Tevhid Tugayı,  El-Nusra, YPG, Özgür Suriye Ordusu ve bağlı gruplar, Halk Komiteleri, Ahrar uş-Şam, Nusra Cephesi ve İslam Ordusu tarafından işlenen fiillerdi. Söz konusu vakalarda çocukların yüzde 56’sı 15 yaş altında idi.”.[3] Bu vakalar Suriye’deki gerçek rakamları değil, iç savaşın büyümesi üzerine ülkedeki ölümleri bile bir süre sonra saymayı bırakan, can güvenliği gerekçesiyle Suriye’de çalışanlarının araştırma yapmasını büyük ölçüde kısıtlayan BM’nin tespit edebildiği sınırlı vakalar. Rejim’in asker ihtiyacı ilk olarak 2013’de kendini gösterdi. Mart 2013’de açıklanan bir Başkanlık Kararnamesi ile 18 yaşına gelen herkesin askerlik hizmetine girmesi gerektiği, aksi takdirde tutuklanacağı belirtilirken, kimliği olmayan ancak “18 yaşında gözüken” kişiler de kontrol noktalarında alıkonulmaya başlandı. Savaşın uzaması ile beraber ise kimliklerinde 18 yaş altı gözüken çocuklar da zorla orduya kaydettirilmeye başlandı.[4] Bu tarihten itibaren Suriye Ordusu çocukları zorla askere almaya düzenli olarak devam etti. Çocuk askerler konusunda başı çeken gruplardan biri terör örgütü DAEŞ. DAEŞ çocukları sadece çatışmalarda değil, gerek Suriye’de gerek Irak’ta intihar saldırılarında ve infazlarda kullanmakta. Örgüt, çocukları Irak ve Suriye’de kontrolü altındaki topraklarda yaşayanlardan gönüllü ve zorla toplarken, düşman olarak gördüğü Ezidiler gibi gruplardan da kaçırıyordu. Silah altına alınan çocuklara şiddeti normalleştirmek için infaz sahnelerinin yer aldığı videolar seyrettiriliyordu. İlk aşamada yapılan propaganda ile  tüm dünyadan gelen katılımlarla birlikte insan sıkıntısı çekmeyen örgüt, giderek artan toprak ve militan kaybı sonrası açığı kapatmak için daha küçük yaşlarda gençleri silah altına almaya başladı.[5] Suriye’nin kuzeyinde yer alan bölgeleri kontrolü altında tutmaya çalışan YPG-SDG ise son yıllarda çocuk askerler hususunda insan hakları örgütlerinin tepkisini çekti. Bunun üzerine 5 Haziran 2014’te, “18 yaşın altındaki çocukları bir ay içinde terhis edeceğini” ilan eden ve bir taahhüt belgesi imzalayan YPG, 149 çocuğu bir ay sonra terhis etti. Bununla birlikte, takip eden yılda gerek YPG’nin gerekse kadınlardan oluşan birimi YPJ’nin 18 yaş altında çocuklar barındırdığı ve hatta bu çocuklardan bir kısmının çatışmada öldükleri raporlandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), söz konusu tarihten bu yana 10’u 15 yaşın altında 59 çocuğun silah altına alındığını tespit etti.[6] Uluslararası Af Örgütü de, YPG’nin çocukları askeri aldığı uyarısında bulunarak, 15 yaşından küçük çocukların silah altına alınmasının savaş suçu sayıldığını hatırlattı.[7] Suriye’de rejime karşı savaşan silahlı gruplar da çatışmalar sırasında savaşçı, gözcü ya da gardiyan olarak kullanıldığı gerekçesiyle suçlandılar. Sadece 2012 yılında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adına savaşırken 17 çocuğun yaşamını yitirmesi ve onlarcasının da yaralanması bu durumun açık bir kanıtı olarak raporlandı. HRW, gönüllü dahi olsa ÖSO’ya çocukları savaşçı olarak kabul etmeme çağrısı yaptı.[8] Suriye’de savaşın mağduru çocuk askerler sadece Suriyeliler değil. HRW 2017’de, Rejim’e destek için Suriye’ye Devrim Muhafızları aracılığı ile milis gönderen İran’ın Afgan çocukları Suriye’de savaşmak üzere silah altına aldığını açıkladı. HRW, İran’daki mezarlıklarda yaptığı araştırmada Suriye’de savaşıp ölen 8 Afgan çocuk tespit ettiğini açıklarken, çocukların Fatimiyyun Bölüğü olarak adlandırılan, İran’ın Afgan milislerden oluşturduğu bölükten olduğunu aktardı. Mezar taşlarında İran’ın Suriye’ye gönderdiği savaşçılara atfen kullandığı “Türbe Muhafızı” yazan çocukların yaşlarının olduğundan büyük gösterildiği de belirtildi.[9] Uluslararası Hukuk Ne Diyor? Günümüzde 18 yaşa kadar herkes çocuk kabul edilmektedir. Bu tanım, 196 ülke ile günümüzde en çok taraf olunan BM belgelerinden biri olan BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nce oluşturulmuştur. Çocukların gönüllü ya da zorunlu olarak askere alınması hususunda ise farklı belgelerde 15 ya da 18 yaşında olma sınırı yer almaktadır. 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına İlişkin (1) No.lu Protokol’ün 77. maddesi çatışan tarafların on beş yaş altı çocukların askeri kuvvetlere alınmasından kaçınmaları gerektiğini belirtirken[10], Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş statüsü olan BM Roma Statüsü’nün “Savaş Suçları”nı tanımlayan 8. maddesinde de “15 yaşından küçük çocukların ulusal silahlı kuvvetlere çağırılması, askere alınması veya çatışmalarda aktif olarak kullanılması” savaş suçu olarak tanımlanmıştır.[11] Yine BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 38. maddesi on beş yaşından küçüklerin çatışmalara doğrudan katılmaması için uygun olan bütün önlemleri alınmasını öngörmektedir.[12] Öte yandan Çocuk Hakları Sözleşmesine getirilen Ek Protokol ise taraf devletlerin 18 yaşını doldurmamış kişileri zorunlu olarak askere almamaları hususunda yükümlülük getirerek yaş sınırını 18’e yükseltmiştir.[13] Suriye’de iç savaşın sona ermesi durumunda yaşanan travmaların ortadan kaldırılması için şüphesiz pek çok adım atılacaktır. Ancak bunlardan en zoru, yaşadıkları savaşın hem kurbanı hem de zorunlu olarak faili olan çocukların topluma yeniden kazandırılması sürecinde yaşanacak. Eğitim alması gereken çağda savaşmaya ve öldürmeye zorlanan çocuk askerler bir yandan eğitim açığını kapatmak için, öte yandan savaş sırasında işlemiş oldukları fiillerin getirdiği suçluluk ve utanç duygusundan kurtulmak için mücadele edecekler. Dipnotlar [1] “No Place for Children – The Impact of Five Years of War on Syria’s Children and their Childhoods”, UNICEF, 10.03.1016, s. 5-6.[2] “No Place for Children – The Impact of Five Years of War on Syria’s Children and their Childhoods”, UNICEF, 10.03.1016, s. 6.[3] “Report of the Secretary-General on children and armed conflict (A/70/836–S/2016/360)”, United Nations, 20.04.2016, s. 24-25.[4] “Report of the independent international commission of inquiry on the Syrian Arab Republic”, UN Human Rights Council, (A/HRC/24/46), s. 14.[5] “IŞİD’in çocuk askerleri”, Deutsche Welle, 18.10.2016.[6] “Syria: Kurdish Forces Violating Child Soldier Ban”, Human Rights Watch, 15.07.2015.[7] “Af Örgütü’nden çocukları askere alan YPG’ye uyarı”, Dünya Bülteni, 23.04.2016.[8] “Syria: Opposition Using Children in Conflict”, Human Rights Watch, 29.11.2012.[9] “Iran: Afghan Children Recruited to Fight in Syria”, Human Rights Watch, 01.10.2017.[10] Melike Batur Yamaner ve d., “12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri”,  Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları.[11]  “Uluslararası Ceza Mahkemesi Temel Belgeler Derlemesi”, İHOP, 18.12.2006[12] “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, Birleşmiş Milletler.[13] “Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol”, Birleşmiş Milletler.
Suriye İç Savaşı’nın Görünmeyen Kahramanları Yavuz Güçtürk  
Analiz / Suriye Gündemi Savaşlar bir yandan acılar, trajediler, travmalar bir yandan da kahramanlar ortaya çıkarır. Suriye İç Savaşı da zaman içerisinde savaşan tarafların kendi kahramanlarını birer birer ortaya çıkardı. Son dönemde yıldızı en çok parlayanı ise “White Helmets” (Beyaz Kasklılar) adlı gönüllülerden oluşan sivil savunma örgütü idi. Hakkında çekilen film 2017 yılında En İyi Belgesel Oscar’ı dahi aldı.[1] Bununla birlikte, savaşın başından itibaren en az onlar kadar hatta daha fazla mücadele veren Suriyeli sağlık çalışanlarının durumu zaman zaman yayınlanan raporlar, makaleler, köşe yazıları ve benzeri yayınlarda dile getirilse de dünya kamuoyunda hak ettikleri kadar ilgi çekmediler. Ülke genelindeki sağlık kurumları İç Savaş boyunca altyapısı büyük ölçüde tahrip olan Suriye’de en ağır saldırılara maruz kalan yerler arasında. Her bir saldırı sadece maddi yıkıma sebep olmayıp, yetiştirilme süreci yıllar alan çok değerli sağlık personelinin ölümüne, yaralanmasına ya da can güvenliği nedeniyle ülkeyi terk etmesine neden oldu. Rakamlarla Sağlık Kurumlarına Saldırılar İnsan Hakları İçin Doktorlar Birliği’nin verilerine göre (Physicians for Human Rights / PHR), Suriye İç Savaşı’nın başladığı Mart 2011 ile Ağustos 2017 arasında ülke genelinde 323 sağlık kuruluşu 478 defa saldırıya uğradı. Bu saldırıların 432’si Suriye Rejimi ve ona destek veren Rusya gibi güçlerce, 20’si rejim karşıtı silahlı gruplarca, 8’i terör örgütü DAİŞ tarafından, 2’si DAİŞ ve silahlı güçlerce müşterek olarak ve 1’i ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerince gerçekleştirilirken, 15’i faili meçhul kaldı. 2139 Sayılı BM Kararı[2] ile kullanımı yasaklanan güdümsüz varil bombaları en az 83 hastanenin bombalamasından kullanıldı. Daha kötüsü, tüm bu saldırılarda 830 sağlık çalışanı yaşamını yitirdi. Ölümlerin çok büyük bir kısmı (755) Suriye Rejimi ve Rusya’nın saldırıları sonucu meydana gelirken, DAİŞ 28, rejim karşıtı silahlı güçler 18, koalisyon güçleri 4 ve YPG-SDG 3 ölümden sorumlu tutuldu, 22 sağlıkçının ölümü ise faili meçhul kaldı. Bu ölümlerin yüzde 56’sı hava saldırıları ve bombalar, yüzde 22’si ateşli silahla vurulma, yüzde 13’ü işkence ve yüzde 8’i infaz sonucu gerçekleşti.[3] Neden Sağlık Çalışanları Hedefte? Gösterilerin henüz çatışmalara ve ardından iç savaşa dönüşmediği dönemde sağlık kuruluşları rejime ait istihbarat ve güvenlik birimlerince yaralanan göstericilerin yakalanabilmesi için sıkı gözetim altında idi. Bir süre sonra tutuklamak yerine sağlık kuruluşlarının girişine ulaşmaya çalışan yaralılar keskin nişancılar tarafından vurulmaya başlandı. Akabinde rejim, silahlı muhalif güçleri sağlık hizmetlerine erişimden mahrum bırakmak için sağlık kuruluşlarını doğrudan hedef aldı.[4] Rejim kontrolündeki hastaneler ise sağlık hizmeti sunmaktan ziyade güvenlik aygıtının bir parçası haline dönüştü. Öyle ki, rejim destekçisi sağlık personelinin ufak yaralanmalarda “cezalandırma” amacıyla ampütasyon uygulaması veya birçok yaralı göstericinin anestezi altında iken güvenlik birimlerine teslim edilmesi rutin uygulamalar haline geldi.[5] Nitekim Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü (MSF), Esed Rejimini “sağlık sistemini bir zulüm silahı olarak kullanmakla” suçladı.[6] Bu dönemden itibaren sağlık çalışanlarının bazıları rejim karşıtlarına destek verdikleri için bazıları ise tıbbi desteğe ihtiyaç duyan herkesin sağlık hizmeti verilmesi yönündeki insani ve ahlaki yükümlülük hissettikleri için rejimin baskı ve misillemesine karşı gizli ağlar oluşturarak hasta ve yaralı göstericileri tedavi etmeye başladılar.[7] Muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde bulunan uygun evler, apartman daireleri ve işyerlerinde “mobil hastaneler” kuruldu. Rejim ise göstericilere yardımcı olan sağlık çalışanlarını daha yoğun hedef almaya başladı. Devlet tarafından işletilen kan bankasına yapılan talepleri ya da kurşunla veya şarapnelle yaralanma sonucu ihtiyaç duyulan tetanos aşısını kullanan sağlık çalışanlarını izlemeye alarak sağlık personeline ulaşmaya çalışmak uygulamalardan bazıları idi.[8] Yakalanan sağlık çalışanları işkenceli sorguya alınıyordu. Nitekim PHR’ye göre sadece 2011 yılında yaklaşık 250 doktor “yaralı göstericileri tedavi ettikleri” gerekçesiyle tutuklandı ya da sorguya çekildi.[9] Aralarından birinin rejim tarafından gözaltına alındığını öğrendiklerinde ise doktorlar mobil hastanelerini yeni bir yere taşımak ve yeni bir kod adı kullanmak gibi önlemlere başvurdular. İç Savaş’ın büyümesi, şiddetin artması ile beraber daha sık hedef olan sağlık çalışanları son çare olarak ülkeyi terk etmeye başladılar. Nitekim 2009 yılında Suriye’de yaklaşık 30 bin doktor bulunurken, 2015 yılına gelindiğinde yaklaşık 15 bini ülkeden ayrılmıştı.[10] Sağlık Sistemi Çökerken Artan Trajediler Ülkedeki yetersiz altyapı ve eksik personel doğal olarak çok basit müdahalelerle kurtarılabilecek binlerce insanların ölmesine ya da sakat kalmasına yol açtı ve bu durum halen sürüyor. Rakka’daki bir hava saldırısında yaralanan ve Tel Abyad’da MSF hastanesine iki günlük bir yolculuktan sonra ulaşabilen 20 ve 15 yaşlarındaki iki kız kardeşin yaşadıkları buna bir örnek. MSF’ye ulaşmadan önce birinin kolu bileğinin, küçüğünün ise bacağı dizinin üzerinden kesilen kızlar, ampütasyonlarına acemice dikiş atıldığı için enfeksiyon kapmıştı. Tekrar ameliyata alınan kardeşlerin dokuları temizlendi ancak bu da organların daha da kısalmasıyla sonuçlandı. Sonuç olarak küçük kardeşin kalçadaki alt kemiği tamamen alındı ve protez kullanımı çok da mümkün olmadığı için hayatının geri kalanını tekerlekli sandalyede geçirmeye mahkûm oldu.[11] Basit bir operasyonla tedavi olabilecekken hayat boyu yürüme engelli kalsa da bu kız çocuğu şanslı sayılır. 27 Nisan 2016’da El Kuds Hastanesi’ne yapılan hava saldırısı sonrası bir yazı kaleme alan Suriyeli Cerrah Usame Ebu el İzz en yürek parçalayıcı anlardan birinin saldırı sonrası hastaneye getirilen hastalar arasında hangisini kurtaracakları yönünde seçim yapmak zorunda olmak olduğunu yazıyordu. Çünkü yeterli doktor olmadığı için herkesi tedavi etme imkânı yoktu. Bu arada, Halep’in son çocuk doktoru olan Dr. Muhammed Vassım Muaz ve son 10 diş hekiminden biri olan Dr. Muhammed Ahmed bu saldırıda yaşamını yitiren 50’inin üzerindeki siviller ve sağlık çalışanları arasında idi. Usame Ebu el İzz’in şu satırları yaşanan trajediyi gözler önüne seriyor: “Doktorlar ve hemşireler hastalarımız için cesurca çaba gösteriyor. Toplumumuz için son bir umut olarak hizmet verdiğimizi biliyoruz…Ancak biz de artık düşmek üzereyiz. Meslektaşlarımızı varil bombaları ve füze saldırılarında kaybettik…Tükendik ve sayımız çok az kaldı.”[12] Savaş sırasında sağlık kuruluşlarını ve çalışanlarını hedef almak hem Cenevre Sözleşmelerinde hem de BM Roma Statüsü’nün 8. maddesinde tanımlanan savaş suçları arasında yer almakta.[13] Suriye’de bu tür suçlar işlendiği de BM ve diğer uluslararası insan hakları örgütleri tarafından hazırlanan raporlarda defalarca dile getirildi. Tıpkı işlenen diğer suçlarda olduğu gibi bu konuda da bir yaptırım ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bir soruşturma açma yetkisi verilmesi – BM Güvenlik Konseyi bu konuda bir mutabakata varamadığı için – mümkün olmadı. Tüm dünyanın gözleri önünde Suriye Trajedisi’nin bir perdesi de bu şekilde sahne aldı. Bundan sonrası için karamsar bir gelecek çizilmekte. Yoğunluğu azalan İç Savaş’ın sona ermesi durumunda Suriye’nin sağlık alanındaki altyapısını yeniden kurması yıllar alacak. Ancak daha kötüsü nitelikli sağlık çalışanlarının yeniden eski seviyesine gelmesinin çok daha uzun sürecek olması. Ülkeyi terk eden ve gittikleri yerde yeni bir hayat kuran Suriyeli doktorlardan büyük bir kısmı çok büyük bir olasılıkla bir daha ülkelerine dönmeyecek. Yavuz Güçtürk Dipnotlar [1] Bombalama sonucu enkaz altında kalan sivillerin kurtarılması başta olmak üzere pek çok çalışma yürüten örgütün gerçek adı “Suriye Sivil Savunması” (Syrian Civil Defence). Bugüne kadar 200’e yakın üyesi çalışmaları sırasında öldürüldü. Bkz. http://syriacivildefense.org/[2] UN Resolution 2139, 22.02.2014.[3] “Anatomy of a Crisis: A Map of Attacks on Health Care in Syria”, Physicians for Human Rights, 31.08.2017.[4] “Assault on medical care in Syria”, UN Human Rights Council, 13.09.2013.[5] Ben Taub, “The Shadow Doctors”, The New Yorker, 27.06.2016.[6] “Syria: Medicine used as a weapon of persecution”, Médecins Sans Frontières (MSF), 08.02.2012.[7] Özgür Suriye Doktorlar Birliği (The Union of Free Syrian Doctors) bu çerçevede kurulmuş örgütlerden biri idi. Bkz. https://www.facebook.com/UFSD.Care/ 2013 yılında Türkiye’de kurulan Syrian Expatriate Medical Association (SEMA) adlı örgüt de hem Suriye içinde hem de ülke dışında bulunan Suriyeli mülteciler için yardım sağlamaya çalışan bir diğer örgüt. Bkz. http://sema-sy.org[8] Ellen Francis, “The War on Syria’s Doctors”, Foreign Policy, 11.08.2016.[9] “Syria: Attacks on Doctors, Patients, and Hospitals”, Physicians for Human Rights, December 2011.[10] Sarah Boseley, “Syria ‘the most dangerous place on earth for healthcare providers’ – study”, The Guardian, 15.03.2017.[11] “Salvaging bodies: A doctor’s everyday reality in Syria”, Al Jazeera English, 31.10.2017.[12] Osama Abo El Ezz, “In Aleppo, We Are Running Out of Coffins”, The New York Times, 04.05.2016.[13] Melike Batur Yamaner ve d., “12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları ve “Uluslararası Ceza Mahkemesi Temel Belgeler Derlemesi”, İHOP, 18.12.2006.