Analiz
Türk Gözlem Noktaları - Rejim Sponsorluğunda Protestolar Ne Anlama Geliyor?
5 Mart’ta Rusya ile Türkiye arasında mutabakat neticesinde İdlib’te yeni bir ateşkes rejimi inşa edilmişti. Ancak mutabakatın detaylarından, kamuoyuna konuşan yetkililerin açıklamalarından ve sahadaki fiili durumdan da anlaşılacağı üzere İdlib’te sağlanan mutabakat, kalıcı ateşkesi öngörmüyordu. Keza 5 Mart’ın ardından rejimin kara saldırıları devam ederken Rusya’da zaman zaman hava saldırıları icra ederek İdlib’teki tansiyonu hep yüksek tutma gayreti içerisinde oldu. İdlib’teki tansiyonu yüksek tutmanın yöntemlerinden biri olarak da Rusya, İran ve rejim üçlüsü, Türk gözlem üslerini protesto ettirme yolunu seçti. Bu yöntem aynı zamanda müzakerelerde Türkiye’nin gözlem noktalarından çekilmesini istemenin bir başka yolu olarak işlev gördü. Konunun tüm ilgilileri tarafından bilindiği üzere Rusya’nın onayı ya da bilgisi olmadan rejimin adım atabilmesi mümkün değil. Bu kapsamda geçtiğimiz Eylül ayında Ankara’da gerçekleştirilen müzakerelerde Rus heyet Türkiye’nin gözlem noktalarından çekilmesini talep etti ancak Türk tarafı bu teklifi tümüyle reddetti. Bu bakımdan daha önce rejimin organize ettiği ancak TSK’nın ‘polisiye’ yöntemlerle bertaraf ettiği protesto kılıfındaki saldırılar akamete uğradı. Eylül’de başarısız olan görüşmelerin ardından 6 Ekim’de Maar Hitat’taki TSK gözlem noktasına saldırı ve protesto gösterileri henüz tansiyonu yükselmiş bir şiddet sarmalına dönüşmüş değil. Maar Hitat’taki gözlem noktasına gelen sivil görünümlü protestocuların muhaberat elemanlarını da içerdiği ve çoğunlukla Baas partisi üyeleri olduğu yerel kaynaklar tarafından dile getirilmekte. Bunun yanında rejim destekli milis örgütlenmelerin de sivil kıyafetlerle bölgeye intikal ettirildiği değerlendirilmekte. Bu noktada ciddi riskler de mevcut, nitekim göstericiler sivil kıyafetlerle alana gelse de ne denli ‘sivil’ oldukları tartışmaya oldukça açık. Akıldan hiç çıkarmamak adına, 7’si Astana süreci esnasında mutabakatına varılan 12 gözlem noktasından olmak üzere toplam 13 TSK gözlem noktası rejimin kontrol ettiği bölgeler içerisinde ‘askeri’ manada kuşatma altında. Türkiye her ne kadar Rusya ile yürüttüğü görüşmeler neticesinde gözlem noktalarına kara erişimi sağlasa da Rusya’nın İdlib’ten TSK’yı tamamen çıkarma hedefi ortada. Rusya’nın bunun için vakti olduğunu da görebiliyoruz. Türkiye’yi her geçen gün zorlayarak, önce İdlib’ten ardından da tüm Suriye’den çıkarma fikri hep gündemlerinde. Ancak bunun zorlu bir süreç olduğu aşikar, nitekim son İdlib savaşı ve Bahar Kalkanı Harekatı da bunun bir göstergesi oldu. Türkiye, son olarak Ukrayna’dan S-125 hava savunma sistemleri alarak Libya & Suriye gibi Rusya ile karşı karşıya kaldığı alanlarda hava savunma kapasitesini arttırma eğiliminde ve İdlib’e gerçekleştirilen askeri sevkiyatlar, Türkiye’nin Suriye’den bu aşamada çıkmaya niyetinin olmadığının açık bir göstergesi.Kutluhan Görücü
Suveyde’ deki Olaylar ve Dürziler’in Geleceği
Suriye’nin güneyinde ara ara parlayan rejim yanlısı unsurlar arası iç çatışma, salı sabahı alışıla gelmişten daha kanlı sonuçlandı. Suveyde kırsalında bulunan Kurayya kasabası ve Muceymer köyünde Rusya destekli 5. Kolordu 8.Alay’a bağlı unsurlar ile yerel milisler arasındaki çatışmada 14’ü yerel milislerden olmak üzere 20’nin üzerinde ölü 60’ın üzerinde de yaralı olduğu yerel kaynaklarca rapor edildi.[1] Yerel milis unsurları içerisinde Kuvat el-Fahd, Ketaib Humat el-Diyar, Liva el-Cebel ve Rical el-Karama gibi gruplar çatışmaya taraf olurken bölgedeki YSG güçleri de bu yerel unsurlara destek çıktılar. Yerel kaynaklar, çatışmaya giden süreci 8.Alay’a bağlı unsurların bölgedeki sivillere karşı bir süredir devam eden saldırgan tutumlarının neden olduğunu bildirmektedir.[2] 8.Alay’a bağlı unsurların bölgedeki çiftçilere ateş açtığna dair iddialar da mevuttur. Sabah saatlerinde 8.Alay’a bağlı unsurlar Kurayya kasabasına batıdan girip, şehir merkezine havan toplarıyla saldırması çatışmalar başladı. 8.Alay’ın hamlesine müteakip ilk etapta Kuvat el-Fahd’a bağlı milislerin kasabaya intikali sonrası çatışmalar şiddetlendi.  Bölgedeki diğer köy ve mevkilere sıçrayan çatışmalarda yerel milisler 8.Alay’dan Menah, Dilafe ve Buyut el-Bevd köylerini ele geçirdi.[3] 8.Alay’ın füze saldırısı sonrası bazı köylerde siviller yaralandı. Her iki tarafın verdiği ciddi kayıpların ardından çatışma sona erdi. Yerel milislerin cenazeleri Dürzilerin yoğun protesto gösterileriyle toprağa verildi. Gerilimin sona ermesi ve yeniden parlamaması için rejim ordusuna bağlı başka birliklerin Suveyde ile Kurayya arasındaki bölgede çok sayıda kontrol noktası kurduğuna dair de yeni raporlar bulunmaktadır. Filistin Dürzi toplumunun önde gelen isimlerinden Şeyh Muvafak Tarif, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Bogdanov’a Rusya’nın taraflar arasındaki çatışma ortamına müdahale ederek ateşkes için arabulucu olması çağrısında bulundu. Bogdanov’un bu çağrıya cevabı da Suriye’deki Rus güçleri ile temasa geçerek ateşkes için uğraşacağı taahhüdü oldu. Savaşın başından bu yana kısmen otonom sayılabilecek bir pozisyon alan Dürziler rejim ordusu ve istihbaratı ile hukuksuz gözaltılar, adam kaçırma hadiseleri ve Dürzi gençlerin zorunlu olarak silah altına alınması gibi konular sebebiyle dönem dönem ters düştüler. Dürzilerin silahlı muhalefete karşı koydukları mesafe rejimin bölgeye karşı hamlelerinin daha yumuşak olmasına yol açtı. Fakat son dönemde rejim yanlısı silahlı unsurlar arasındaki İran-Rusya rekabeti Dürzilerin yaşadıkları bölgelerde cereyan etmeye başladı. Bu gerilimden Şam rejimi ve İran’ın faydalanması ise hem Rusya hem de İsrail için Şam ve Tahran ile yakınlaşmaya başlayan Dürziler anlamına gelecek ki bilhassa İsrail için bu gelişme endişe verici olabilir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://npasyria.com/en/47495/ , Erişim Tarihi: 30 Eylül 2020. [2] https://syrianobserver.com/EN/news/60841/casualties-injuries-due-to-armed-attack-in-syrias-suweida.html , Erişim Tarihi: 30 Eylül 2020   [3] https://turkish.aawsat.com/home/article/2540156/suveyda-halk%C4%B1ndan-%C5%9Fam-ve-moskovaya-sert-tepki , Erişim Tarihi: 30 Eylül 2020.
İhab Mahluf Rami Mahluf’un İkamesi mi?
Beşar Esed ile Rami Mahluf arasında son bir sene içerisinde sürekli artan gerilim, rejimin Rami Mahluf’a ait pek çok varlığa el koyması ve yüklü para cezaları vermesiyle sonuçlandı. Nusayri toplumu içerisinde önemli bir yere sahip olan Rami Mahluf’un doğrudan rejim ile karşı karşıya gelmesi ve bu sürecin sonunda bedel ödemesi rejimin kendi çekirdek kitlesinden orta vadede güven kaybı yaşaması ihtimalini ortaya çıkardı. Bu ihtimale karşı hem Esed hem de Mahluf tarafından çözüme yönelik bir kısım hamleler geldi. Temmuz’dan bu yana Rami Mahluf sosyal medyada rejimin kendisine yönelik yaptırımlarına dair demeç ve paylaşımlarına ara verdi. Beşar Esed ise Ağustos’un son günlerinde kendisinin de memleketi olan Kardaha’ya beklenmeyen bir ziyarette bulundu. Bu ziyaretin amacının Esed’in Rami Mahluf ile yaşadığı sorunların “Mahluf ailesi - Esed ilişkilerini” etkilemeyeceğini göstermek olduğuna dair yorumlar yapıldı.[1] Aynı günlerde Rami Mahluf’un kardeş İhab Mahluf gümrüklerdeki duty-free işletmelerinin sözleşmeleri için rejimden onay aldı. Haziran ayında Rami Mahluf’un Cdeyde Yabus, Nasib, Bab’ül Hava sınır kapıları, Tartus ve Lazkiye limanları, Şam, Halep ve Lazkiye havaalanlarındaki duty-free sözleşmelerini iptal eden rejim Rami’nin kardeşi İhab’a sadakatinden dolayı yapıcı yaklaştı.[2] Böylece hem Rami Mahluf’a sadakatsizliğin bedeli ödetilirken hem de Nusayri kitlede ciddi desteğe sahip Mahluf ailesiyle rejimin bir problemi olmadığı iş birliği üzerinden de teyit edildi. İhab’ın ağabeyi ile rejim arasındaki ihtilaf döneminde Syriatel’deki başkan yardımcılığı görevinden istifa etmesi ve sebep olarak Rami’nin krize yaklaşımını göstermesi, İhab’ın Rami’den doğacak boşluğa henüz kriz esnasında aday olma niyetini göstermektedir. Sosyal medya hesaplarından da kriz boyunca Beşar Esed lehine paylaşımlar yapan İhab “yeryüzünün tüm para ve şirketleri dahi başkanımız Beşar Esed’e olan sadakatimi etkileyemez” açıklamasıyla sadece Esed’e değil kamuoyuna da ortada aileler arası bir husumet olmadığını gösterdi.[3] Mahluf ailesinin gümrük işletmelerindeki varlıklarının yönetiminde Kuveytli iş bağlantılarının da etkisiyle önemli bir yere sahip olan İhab, bu açıdan da kendisine verilen duty-free sözleşmelerinde var olan düzenin devamını sağlayacaktır. Mahluf ailesinin büyüğü baba Muhammed Mahluf’un ölümü sonrası Rami’nin de rejim ile ters düştüğü bu dönemde İhab’ın sivrilmesi kısa vadede istenilen sulh imajını verebilir. Bununla birlikte Rami başta olmak üzere Mahluf ailesinin diğer üyelerinin ilerleyen süreçteki hamleleri, ailenin siyasi ve ekonomik kapasitesine kalıcı etkiler verebilir. Rami Mahluf her ne kadar şu an zayıf ve sindirilmiş gibi gözükse de güvenlik şirketleri ve milisleriyle rejim için halen önemli figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Rejimin güvenliğinin en önemli parçalarından biri ordu haricindeki askeri yapılanmalar iken Rami Mahluf sessiz ve gölgede kalsa bile yine de güçlü bir aktör olarak var olmaya devam edebilir. Zira, İhab’ın gümrüklerde tecrübesi olmasına karşın Mahluf ailesinin ekonomik ve siyasi gücünü yönetmeye yetecek tecrübe ve kalibreye sahip olup olmadığına dair ciddi şüpheler var. Rami Mahluf gibi güçlü bir aktör sonrası açılacak boşluk İhab’ın doldurması için fazla büyük olabilir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://syrianobserver.com/EN/features/60193/did-assads-visit-to-al-qardahah-patch-things-up-with-the-makhloufs.html , Erişim Tarihi: 24 Eylül 2020 [2] https://syrianobserver.com/EN/news/60054/assad-grants-duty-free-contracts-to-rami-makhloufs-brother.html , Erişim Tarihi: 24 Eylül 2020 [3] https://english.enabbaladi.net/archives/2020/09/will-ihab-makhlouf-save-his-familys-economic-empire-in-syria/ , Erişim Tarihi: 24 Eylül 2020
Şam’da Yeniden Akaryakıt Krizi Patlak Verdi
Ekonomik olarak zor günler geçiren Suriye’de bir kez daha petrol sıkıntısı ayyuka çıkmış durumda. Yerel medyanın ve aktivistlerin paylaştıkları çok sayıda rapor ve görsele göre başkentteki akaryakıt kuyrukları yüzlerce metreye ulaşmakta.[1] Rejimden krize yönelik ilk açıklamalar ABD’nin yaptırım politikalarını suçlama odaklı olarak gerçekleşti. Beşar Esed krizin kendilerine düşman olan ülkelerin Suriye’ye karşı uyguladıkları yaptırımların bir sonucu olduğunu vurguladı. Petrol Bakanı Bessam Taame ise rejimin televizyonlarına yaptığı açıklamada petrol sıkıntısından ötürü Amerikan yaptırımlarını suçlayarak “Amerikan kuşatması ve bundan sebepli ithalat engelleri yüzünden piyasaya petrol arzını %35 oranında düşürdüklerini” dile getirdi.[2] Buna karşın rejim yanlısı el-Vatan gazetesi petrol arzında dair kesintilerin başlangıcı olarak İran’dan Suriye’ye gelen kredilerin İran tarafından kesilmesini gösterdi. Krizin müsebbibine dair tartışmalar bir yana mevcut kriz ortamı seçimlerde rejim içerisindeki yerlerini daha da sağlamlaştıran savaş ağaları ve onlara bağlı milis yapıların ekmeğine yağ sürmekte. Rüşvet ve kaçakçılık ile ünlenen bu yapıların petrol sıkıntısında mevcut konumlarını daha da güçlendirmeleri oldukça muhtemel. Buna ek olarak her geçen gün sosyo-ekonomik olarak direnci test edilen sivillerin de bireysel ya da kitlesel olarak patlama düzeyinde tepkiler vermeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Şam dışında Lazkiye ve Humus’ta da büyük petrol arzı sıkıntısı yaşanırken litresi 250 ile 475 Suriye lirası civarında olan benzin için karaborsada 1600 Suriye lirası seviyeleri görülmekte.[3] Şam’da şahsi araçlara 5 gün için 20 litre, ticari taksiler için ise 2 gün için 20 litrelik benzin kullanım kotaları konulmuş durumda.[4] Kısıtlı yakıt için saatlerce beklenilen kuyruklar bazı bölgelerde siviller arasında kavgalara dönüşmekte. Öyle ki Hama’da bir benzin istasyonunda çıkan kavgada silahla vurulma sonucu bir sivil hayatını kaybederken Süveyde’de de üç sivilin yine ateşli silahlarlar yaralandığı bir kavga meydana geldi.[5] Bu gibi kavgaların artması ve can kayıpları yaşanması hadiseleri arttıkça kavgaların tarafları içerisinde milisler ya da aşiretlerden kişilerin bulunması durumunda saman alevi gibi parlayıp bir anda küçük çaplı çatışmalara evrilme olasılığı yüksek. Krizin en kısa sürede ateşinin söndürülmesi en azından başkent Şam’da yaşamın normale dönmesi için gerekli. İran’a dair rejim medyasında yayınlanan yorumlara bakılınca krize karşı dış desteğin Rusya merkezli olması ihtimal dahilinde. Rusya, İran ile bölgedeki rekabetinde bir adım daha öne geçmek için bu krizi kullanmak isteyebilir. Öte yandan rejimin petrol tesislerinin kapasitelerindeki beklenen artışlar da krizin hafiflemesi için Şam’a fayda sağlayacaktır. Petrol bakanı Taame, mevcut krizin şartlarının ağırlaşmasında Banyas rafinerisindeki bakım çalışmalarının da etkili olduğunu dile getirirken çalışmaların önümüzdeki günlerde tamamlanacağını ve arzın %25 oranında artmasını beklediklerini sözlerine ekledi.[6] Önemli petrol kuyuları ve tesislerini YPG’ye kaptıran rejimin elindeki tesisleri tam kapasite ile kullanamaması sadece krizin sebeplerinden biri değil. Aynı zamanda rejimin mali kapasitesinin de ne derece kırılgan olduğunun da kanıtıdır.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.middleeastmonitor.com/20200909-syria-damascus-struggles-with-another-fuel-shortage/ , Erişim Tarihi: 18 Eylül 2020.   [2] https://eaworldview.com/2020/09/assad-regime-admits-fuel-crisis/ , Erişim Tarihi: 18 Eylül 2020.   [3] https://twitter.com/nawaroliver/status/1306285494595092481?s=21 , Erişim Tarihi: 18 Eylül 2020.   [4] https://diyaruna.com/en_GB/articles/cnmi_di/features/2020/09/16/feature-03 , Erişim Tarihi: 18 Eylül 2020.   [5] https://www.syriahr.com/en/184241/ , Erişim Tarihi: 18 Eylül 2020.   [6] https://cyprus-mail.com/2020/09/17/syria-says-u-s-sanctions-behind-acute-fuel-crisis/ , Erişim Tarihi: 18 Eylül 2020.  
Rejim Güçlerinin İşlediği Suçlar BM Raporunda
BM Suriye Araştırma Komisyonu tarafından yayınlanan ve Suriye’deki silahlı aktörlerin sivillere karşı hukuksuz uygulamaları konu alan 25 sayfalık raporda, savaşın tüm taraflarının işlediği çeşitli cürümler yer alırken yine en büyük payı rejim güçlerinin işlediği suçlar aldı.[1] Hukuksuz gözaltılar, işkenceler, tecavüz ve darp en fazla göze çarpan suçlamalar arasında. BM İnsan Hakları Konseyi’ne sunulmak üzere hazırlanan rapor, 11 Ocak-1 Temmuz 2020 tarihleri arasında sahada elde edilen bilgi ve gözlemlere dayanmaktadır. Hukuksuz gözaltı ve alıkoyma fiillerinde Dera, Humus, Rif Şam, Suveyde ve Kuneytra bölgeleri ön plana çıkarken fail olarak polis güçlerinin yanı sıra Askeri İstihbarat ve Askeri Polis’in varlığı dikkati çekmektedir. Hukuksuzca gözaltına alınan, alıkonulan ve kendilerinden haber alınamayan sayıları en az 44 olan Suriyelinin içerisinde insani yardım çalışanları, aktivistler ile rejimle tekrar birleşme anlaşmalarına taraf  olan Deralı bazı eski muhalifler bulunmaktadır. Suveyde’de hayat şartlarının protesto edildiği gösteriler esnasında Askeri Polis tarafından gözaltına alınan 15 sivile ilk etapta aileler ve avukatlar tarafından ulaşılamaması hayatlarına dair endişeleri arttırırken yerel unsurların talep ve baskıları sonucu bu siviller daha sonra serbest bırakılmıştır. Aynı döneminde 13 yeni işkence vakası  teyit edilerek raporlandı. Aralarında senelerdir işkence gören mağdurların da olduğu bu 13 kişi, Halep, Abasin, Harasta, Mezze, Kabun, Tartus ve Sednaya’daki hapishaneler ve istihbarat merkezlerinde işkenceye maruz kaldı. Mağdurlarla gerçekleştirilen mülakatlarda hem kadın hem de erkek esirlere yönelik tecavüzler olduğu da belirlendi. Esirlerin tutulduğu merkezlerin gayri insani şartlarının yer aldığı raporda, mağdurlar kendi tecrübelerini komisyona anlattı. Buna göre Hava Kuvvetleri İstihbaratı 227.No’lu şubede 2 metrekarelik hücrelerde, Sednaya hapishanesinde ise 1 buçuk metrekarelik hücrelere esirler balık istifi şeklinde tıkılmaktalar.  Esirlere, yastık yorgan gibi eşyalar verilmediği gibi hücre tuvaletlerinde sular bilinçli şekilde kesilerek esirlerin sağlık dışı bir ortamda vakit geçirmeleri sağlanmaktafır. Buna ek olarak günlük bir dilim ekmek ve dört adet zeytini içeren esir yemeği ile zaten hukuksuz şekilde hapsedilen esirlerin insani şartlarda beslenmeleri de engellenmektedir. Sağlıksız koşullar ve işkencelerin neden olduğu gözaltında ölüm hadiseleri de bu raporlama dönemi içerisinde devam etmiştir. Bu süreçte komisyonunu raporladığı 19 yeni ölüm bulunmaktadır. Akrabaları gözaltında ölen mağdur aileler ile yapılan mülakatlar sonucunda söz konusu ölüm vakalarının ekseriyetinde ailelere çocuklarının öldüğüne dair resmi bir yazı ve sadece sözlü olarak ölüm sebebine dair bilgi verildiği rapor edilmiştir. Yine pek çok mağdurun cesetleri ailelerine verilmemektedir. Ailelere verilen cesetlerde ise işkenceye dair çeşitli izlere rastlanıldığı rapor edilmiştir. Bu suçlamaların haricinde rejime bağlı güvenlik güçlerine yöneltilen bir başka itham ise yolsuzluk ve sivillerin daha önceleri yaşadıkları bölgelere dönmelerinin engellenmesidir. Rapora göre, Madaya, Rif Şam, Guta, Maharde, Sukaylebiye ve Dera’da güvenlik güçleri ve istihbarat unsurlarının hakimiyetindeki kontrol noktaları vatandaşın temel gıda ve ilaç malzemelerine doğrudan ulaşmalarını engellemektedir. Bu malzemelere ulaşmak isteyen ya da sadece kontrol noktasını geçerek bölgeden geçmek isteyen vatandaşların rüşvet vermeye zorlandıkları raporda yer alan iddialar arasındadır. Deraya, Kabun, Cobar ve Yermük’te ise kontrol noktalarındaki güçlerin o bölgelerde çatışmalar öncesi ikamet eden sivillerin evlerine geri dönmelerini engelledikleri de kontrol noktalarında yaşanan sorunlar ile alakalı diğer bir tespittir. BM Suriye Araştırma Komisyonunun raporları rejimin uyguladığı baskı politikasının hız kesmeden devam ettiğini göstermektedir. Her geçen gün yeni yıkımlar yaşayan ekonominin toplum tabanına uyguladığı baskı ve ülke güvenlik güçlerinin çok parçalı yapısı ise hayatta kalmak, temel ihtiyaç malzemeleri ve hizmetlere ulaşmak hususunda rüşvet başta olmak üzere illegal yolların kullanımının daha da artacağı yönünde. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.ohchr.org/EN/HRBodies/HRC/Pages/NewsDetail.aspx?NewsID=26237&LangID=E , Erişim Tarihi: 15 Eylül 2020.
Suriye’de ekonomik kriz gün geçtikçe derinleşiyor
Suriye ekonomisi büyük yıkımdan kurtulup ayakta kalmaya çalışırken ekonominin mevcut hali sebebiyle milyonlarca Suriyeli temel gıda malzemelerine ulaşmakta güçlük çekmekte. Dünya Gıda Programı’nın Ağustos’ta duyurduğu verilere göre 9.3 milyon Suriyeli açlık tehdidi altında yaşarken 2.2 milyon Suriyeli de aynı duruma düşmenin eşiğinde. %80’i aşırı yoksulluk şartlarında yşamayı sürdüren Suriyelilerin gıda teminini kolaylaştırmak adına rejim tarafından 2017’de kurulan Suriye Ticaret Kurumu beklentileri karşılayamadı. Temel gıda ve ihtiyaç malzemelerini uygun fiyatlarla kendi reyonlarında satarak hem vatandaşa ulaştırmak hem de yüksek fiyatları kırmak amacındaki[1] Suriye Ticaret Kurumu dahi geçtiğimiz aylarda ofislerinin reyonlarını dolduracak miktarda gıdaya ulaşmakta zorluk çekti.[2] Yaşanan kur krizi sonrası şeker, buğday ve pirinç gibi temel gıda malzemelerinin ithalatında hem kamu hem de özel sektör sıkıntılar yaşadı. Talebin çok uzağındaki kısıtlı arzın sonucu yüksek enflasyon olurken şeker, yağ gibi ürünler bir önceki senenin aynı dönemine kıyasla %350 zamlandı. Aynı zamanda sebze, meyve, ekmek gibi ürünlerde de %100’ün üzerinde fiyat artışı gözlemlendi. Yaşanan ekonomik krizin ortaya çıkardığı hayat pahalılığı rejimin kaleleri olarak gördüğü bölgelerde dahi tepkilerin yükselmesine neden oldu. Rejim yanlısı pek çok sosyal medya hesabı ve sayfalarında vatandaşların gıda fiyatları, gıda temini ve su, elektrik, gaz gibi alt yapı hizmetlerindeki sürekli kesintilere tepkileri her geçen gün artmakta. Rejim ordusunda görevli Yarbay Maan Eissa sosyal medyada askerlere verilen yemeklerin kalitesiyle alakalı sitem içeren bir paylaşımda bulundu ve kısa süre sonra paylaşımı sebebiyle göz altına alındı.[3] DEAŞ’ın uzun süren kuşatması esnasında Kuveyris Üssü’nde görev yapan ve bu yüzden rejim yanlıları arasında iyi bir şöhrete sahip olan Eissa, kendisi ve askerlerinin “ülkeleri için her şeylerini verirken çürümüş idarecilerin kendilerine böceklerin yiyebileceği yemekleri layık gördüklerini” dile getirirken aslında rejim askeri unsurlarının da mevcut krizi en yakından hissettiklerini gösterdi. Parlamento seçimleri ve kabinede bazı mevkilerin değişimleriyle toplum tepkisini dindirmeye çalışan rejimin bu hamleleri şimdilik istenilen sonucu almaktan uzak görünüyor. Mevcut kriz ortamı temel gıda malzemeleri için dahi karaborsanın oluşmasına yol açıyor. Bu durum da savaş ağaları gibi mafyatik yapıların krizden rant elde etmesi için uygun bir zemin hazırlamakta. Parlamentoya çok sayıda milis güç komutanı ve sponsorlarının (bir başka deyişle savaş ağalarının) girdiği dönemde bu unsurlar ve örgütlerinin maddi kazançlarını arttırması buna karşılık sokaktaki insanın ve rejimin bel kemiği güvenlik unsurlarının her geçen gün sefalete batmaları uzun vadede rejim içi gerginliklerin çatışmaya dönüşmesine yol açabilir. Kontrolden çıkan Covid-19 pandemi dalgası üzerine bir de askerlerin yaşam şartlarının git gide kötüleşmesi rejimin İdlib başta olmak üzere ülke içerisinde kısa vadede ciddi bir askeri harekat yapmasının önünde engel teşkil edebilir.     Ömer Behram Özdemir   [1] http://sana.sy/tr/?p=213087 , Erişim Tarihi: 8 Eylül 2020. [2] https://syriadirect.org/news/damascus-struggles-to-import-food-as-syrians-go-hungry/ , Erişim Tarihi: 8 Eylül 2020. [3] https://twitter.com/putintintin1/status/1296405398950490114 , Erişim Tarihi: 7 Eylül 2020.
Rusya Dera’da İran’ı Dengelemek Arzusunda
Suriye iç siyaseti son dönemde, rejimin düzenlediği parlamento seçimleri, hükümetin kurulması ve öte yandan uluslararası aktörlerin gözetiminde sürmekte olan yeni anayasa görüşmeleri gündemleriyle meşgul durumda. Rejimin bir numaralı müttefiki ve hamisi Rusya ise bu dönemde büyükelçi Alexander Efimov’u Suriye özel temsilcisi olarak atadı. Suriye siyasetinde diplomatlar ile askerler arasında bir denge için hamle yaptı.[1] Diplomasi alanındaki bu hamleyi askeri alanda bir başka hamle izledi. Rejimin istihbarat kurumları ve askeri yapıları üzerinde önemli bir etkiye sahip olan Moskova yine de bu alanda tek aktör değil. Milis güçler vasıtasıyla halen sahada ciddi bir etkiye sahip olan İran Moskova’ya rakip durumda. İran destekli milislerin güney Suriye’deki varlığı İsrail’i rahatsız ederken Tel Aviv’in bölgeye sürekli müdahalesine de sebep olmakta. Rusya bölgede izlediği siyaset ile hem İsrail ile orta noktayı bulmak hem de İran’ı dengelemek amacında. Dağılmış ve işlevsizleşmiş rejim güçlerinin yeniden inşası için çeşitli girişimlerde bulunan Moskova’nın en büyük projelerinden olan 5. Kolordu, Rusya’nın Dera bölgesindeki hareketinin merkezi durumda. 28 Temmuz’da 5.Kolordu’ya bağlı 8.Alay’da temel eğitimlerin ardından mezun olan askerler için yapılan törene Rus askeri yetkililer de katıldı.[2] Rusya destekli 5. Kolordu 8.Alay’ın komutanlığını eski muhalif milis Ahmet el-Avde üstlenmektedir. Rejimle savaş esnasında 3 kardeşini kaybeden Avde bölgede Rusya destekli rejim ile muhalifler arasındaki “birleşme” süreçleri sonunda Rusya’nın kanatları altında olacak şekilde rejim saflarına katıldı.[3] Söz konusu askeri birlikte Avde’nin haricinde de çok sayıda eski muhalif milis bulunmaktadır. Bu yüzden 8.Alay her ne kadar rejime bağlı olsa da komuta kademesi ve asker içerisinde rejime karşı olumsuz pozisyon alanlar ciddi çoğunluktadır. Öyle ki Rus askeri yetkililerin katıldığı törende askerler arasından rejim karşıtı sloganlar atıldığı da kayıtlara geçti.[4] Keza 5. Kolordu’dan askeri unsurlar bulundukları bölgelerde rejimin “birleşme” anlaşmalarında verilen sözlerin aksine yeterli yardımlarda bulunmadıkları için hoşnutsuzluklarını dile getirmektedirler. Dera’da konumlanan Mahir Esed komutasındaki 4. Zırhlı Tümen İran ile oldukça yakın ilişkilere sahip. Anton Mardasov Mahir Esed’in Dera’da bulunan eski muhalif unsurları kendi yanına çekme çabalarının iki askeri unsur arasındaki rekabetin göstergesi olarak görmekte.[5] Avde’nin 8. Alayı ve bu alayın bölgede Suriye’nin güvenliğini sağlayacak “tek ordu” olma iddiasını rekabetin karşı tarafındaki hamle olarak okuyabiliriz. Tüm bu gelişmeleri Mardasov Moskova’nın İran’ı çatışma ve gerginlikten uzak şekilde sınırlandırma politikasının çıktıları olarak yorumlamakta. Mardasov, Rusya’nın 5.Kolordu yatırımıyla askeri kapasitesine güvenmediği rejim güçleri içerisinde güvenebileceği bir unsura sahip olmaya çalıştığını dile getirirken 5.Kolordu içerisindeki rejim karşıtı söylemlerin de paradoksal bir şekilde fikir özgürlüğü bağlamında Şam rejimini meşrulaştırmak için kullanıldığını öne sürdü. Mardasov’a göre Rusya aynı zamanda ABD ve İsrail’e karşı da “sözünü tutan” aktör olmaya çalışmakta. 2018’de ABD, İsrail, Ürdün ve Rusya arasında varılan mutabakatta Rejimin muhalifler kontrolündeki güney Suriye’deki toprakları ele geçirmesine göz yumulmasına karşılık Rusya’nın İran destekli milis güçleri Ürdün sınırı ve İsrail kontrolündeki Golan Tepeleri’nden 40 km öteye uzaklaştırmasına karar kılındı. Moskova bu anlaşmada kendine düşen sorumluluğu yerine getirirken İran ile de doğrudan karşı karşıya gelmemek ve mümkünse Suriye ordusu unsurları üzerinden bir tampon oluşturmaya çalışmakta. Rusya’nın 5.Kolordu hususundaki hassasiyeti ve yatırımları oldukça ciddi. Buna karşılık İran’ın bölgede yılları bulan askeri varlığı ve Mahir Esed ile yakın ilişkileri bu sürecin sancılı geçme ihtimalini güçlendirmektedir.   Ömer Behram Özdemir     [1] https://www.suriyegundemi.com/moskova-nin-yeni-ozel-temsilcisi-ve-suriye-siyasetinde-denge , Erişim Tarihi: 2 Eylül 2020. [2] https://syriadirect.org/news/conflicting-signs-from-russia-enhance-iranaian-influence-in-southern-syria/ , Erişim Tarihi: 2 Eylül 2020. [3] https://english.enabbaladi.net/archives/2020/06/ahmed-al-awda-russias-spoiled-boy-to-form-an-army-southern-syria/ , Erişim Tarihi 2 Eylül 2020. [4] https://syriadirect.org/news/conflicting-signs-from-russia-enhance-iranaian-influence-in-southern-syria/ , Erişim Tarihi: 2 Eylül 2020. [5] https://syriadirect.org/news/conflicting-signs-from-russia-enhance-iranaian-influence-in-southern-syria/ , Erişim Tarihi: 2 Eylül 2020
Suriye’de COVİD-19 vakaları yükseliş trendine girdi
Suriye’de Covid-19 salgınının etkisi hızla artıyor. Sağlık altyapısı çökmüş durumda olan Suriye’nin geniş kapsamlı bir pandemi dalgasına nasıl direnç göstereceği sorusunun cevabına her geçen gün yaklaşılıyor. Temmuz başından itibaren yaşanan süreçte vaka 1000 sınırına dayanırken ölüm sayısı 50’yi buldu. Sayılar bölge ülkeleriyle kıyaslandığında düşük gözükebilir. Bu verilerde salgının, ülkenin dışa kapanık yapısından kaynaklı olarak bölgeye geç girmiş olma ihtimali kadar sağlık sisteminin arızalarından kaynaklı olarak teşhis imkanlarının sınırlı olması da etkili. Kısıtlı sayıda test kiti ve solunum cihazına sahip olan ülkede, Esed rejiminin Sağlık Bakanlığı verilerine göre aktif vakalar ve ölümler haricinde şimdiye kadar 21 bin 653 kişi COVİD- 19 semptomlarını göstermeleri sebebiyle karantina altına alınırken bunların 19 bin 906’sı karantinadan çıktı.[1] Sayılar düşük gibi gözükse de Temmuz başından bu yana vaka artış oranında % 200’leri bulan ani artış şimdiye kadar görülmemiş olan birinci dalganın gelmekte olduğu endişelerini güçlendirmekte. Ağustos’un ilk günleri itibariyle Şam vilayetinde 473, Şam çevresinde 181, Kuneytra’da 40, Dera’da 12, Süveyde’de 33, Humus’ta 31, Hama’da 10, Tartus’ta 15, Lazkiye’de 36, Deirezzor’da 5, İdlib’de 29, Halep’te 70, Rakka’da 3, Haseke’de 35 vaka bulunmakta. Şam’daki yoğun vaka varlığı başkentin nüfus yoğunluğu kadar diğer bölgelere göre daha fazla imkana sahip olmasıyla doğrudan alakalı. Şam’da üniversite hastanesinde görevli 62 yaşındaki doktor Mahmud Ömer Sabsoub, COVİD - 19 sebebiyle hayatını kaybederken sağlık çalışanları arasında vakaların hızla yayıldığı şüpheleri arttı.[2] Şam Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı doktor Nabog el-Awa, virüs bulaşan kişi sayısının Sağlık Bakanlığı’nın duyurduğu verilerden çok daha fazla olduğunu çünkü bakanlığın test kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu dile getirdi. El-Awa pek çok insanın ağır derece semptomlar göstermeden hastaneye gelmediklerini bu durumun temel sebebinin de karantina altına alınma korkusu olduğunu sözlerine ekledi. Hızla artan vakalara karşı önlem amacıyla Şam ve kırsalında 15 gün süreyle Cuma namazı ve cemaatle namazlara yasak getirildi. Bab Musalla ve el-Meydan başta olmak üzere şehirdeki kalabalık sokak ve caddelerde Şam valiliğine bağlı ekipler, temizlik ve dezenfeksiyon çalışmalarına başladı. Şam’daki bu önlem çabalarına karşın, ülkenin bilhassa kuzey kesimlerinde teşhis süreci oldukça sıkıntılı devam etmekte. Ülkenin kuzeyinde rejim kontrolündeki bölgelerde test sayıları oldukça kısıtlı. Kuzeybatı bölgelerinde şimdiye kadar 3 bin 543 test yapılabildi. Başkentten uzaklaşıldıkça azalan test sayıları ve sağlık imkanları, taşrada ve kimi risk bölgelerinde yoğun bir virüs dalgasının patlayabileceği fikrini güçlendiriyor. Rejim bölgeleri ve muhaliflerin hakim olduğu bölgelerdeki yoğun mülteci nüfusu, salgının mülteci kamplarına sıçramasıyla büyük bir trajedinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bab el-Hava, Şahba, Atme ve Hol kampları yoğun nüfuslarıyla olası bir virüs salgınında, biyolojik bomba efekti yaratabilir. Bunlara ek olarak rejim hapishanelerindeki yoğun nüfus da tehdit altında. Savaş sürecinde 100 binden fazla kişiyi çeşitli suçlamalarla hapis altına alan rejim BM’den gelen çağrılara karşın salgın sürecinde az sayıda mahkumu dışarı saldı.[3] Kalabalık ve kötü şartlara sahip rejim hapishanelerinde salgının ortaya çıkaracağı bilanço ağır olabilir. Yetersiz altyapı ve maddi imkanlara ek olarak rejimin COVİD-19 salgın sürecine dair şeffaflıktan uzak tutumu an itibariyle kesin çıkarımlar yapmaya engel teşkil etmekte. Bununla birlikte salgının ilerleyen günlerde rejimin tamamen odaklanması gereken bir sorun haline gelmesi oldukça muhtemel. Rusya desteği ile İdlib’e kara harekatına hazırlanan rejimin, böyle bir süreçte asker ve milislerin içerisinde de salgın dalgası ile karşılaşması olası. Milis gruplar ve ordu kuvvetlerinin parçalı yapıları göz önüne alındığında salgın dalgası hızını arttırmasının olası İdlib harekatının çapını ve hatta gerçekleşmesini doğrudan etkileme ihtimali mevcut.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://syriadirect.org/news/mapping-coronavirus-in-syria-unofficial-cases-and-hot-spots/ , Erişim Tarihi: 5 Ağustos 2020. [2] https://syrianobserver.com/EN/news/59591/covid-19-update-ministry-of-endowments-suspends-mass-prayers-coronavirus-spreads.html , Erişim Tarihi: 5 Ağustos 2020. [3] https://www.reuters.com/article/us-health-coronavirus-syria-jails/syria-slow-to-free-prisoners-despite-coronavirus-risk-in-crowded-jails-rights-groups-idUSKBN21O1WO , Erişim Tarihi: 5 Ağustos 2020.
ABD ile SDG’nin petrol antlaşmasının nihai hedefi: “Orta vadede meşrulaşacak bir YPG bölgesi”
YPG kontrolündeki bölgeden çıkarılan petrolün üretim ve ticaretine dair Amerika merkezli Delta Crescent Energy şirketiyle YPG-SDG kontrolündeki idare arasında yapılan anlaşma Ankara’nın tepkisiyle karşılaştı. Bu hamle Suriye’den Amerikan askerini tamamen çekmek yönündeki bölge politikasını Suriye’nin kuzeyindeki petrol sahalarını korumak ve kontrol altına almak olarak güncelleyen Trump yönetimi düşünüldüğünde sürpriz olmadı.[1] Erdoğan’ın Suriye petrollerinin savaşta yıkılan ülkenin yeniden inşası için kullanılması önerisi hatırlandığında da  Ankara’nın tepkisinin olması gerektiği gibi sert ve olumsuz olduğunu söyleyebiliriz.[2] Suriye’nin kısıtlı olan petrol kaynaklarının legal aktörler yoluyla piyasaya sokulması ve elde edilen gelirlerin Suriye’nin tamamı için kullanılmasını arzu eden Ankara,  kendi sırtındaki mülteci maliyetinin bir kısmından kurtulmak arzusundaydı.  Bu beklentiye karşın ABD’nin  tamamen kontrolünde olacak ve gelirleri YPG bölgelerine gidecek bir petrol piyasası inşa etmeye çalışması Ankara’nın en arzu etmediği senaryonun gerçekleşmesi manasına gelmektedir. Bölgedeki petrol üretim ve ticaret faaliyetleri için ABD tarafından lisans verilen ilk şirket olan Delta Crescent Energy ortaklarıyla ilgi çeken yeni kurulmuş bir şirkettir. 2019’da kurulan Delta Crescent Energy şirketinin ortakları arasında ABD’nin eski Danimarka büyükelçisi James Cain, Amerikan ordusunun özel unsurlarından Delta Kuvvetlerinde görev yapmış eski asker James Reese ve Suriye’de petrol sondajı alanında tecrübeli Birleşik Krallık merkezli Gulf Sands şirketinin eski yöneticilerinden John P. Dorrier Jr. Gibi isimler bulunmaktadır.[3] Edinilen bilgiye göre, şirket ile YPG arasındaki temaslar bir senedir devam ederken ABD Hazine Bakanlığı’nın şirketin önüne açacak olan lisansı Nisan ayı içerisinde verdi. Esed rejiminin maddi olarak yıpranması adına Suriye’deki petrol piyasasını hedef alan yaptırımlar ilan eden ABD Hazine Bakanlığı’nın aynı pazara Amerikan şirketlerinin girmesine ön ayak olduğu görülmektedir. ABD böylece hem yaptırımlar ile kısmen piyasa dışına itilen Esed rejiminden doğan boşluğu kendi himayesindeki aktörlerle doldurmak hem de Suriye’deki maliyetlerini azaltmak amacında. Çıkarılan petrolün YPG kontrolündeki bölgelerde tüketimi ve komşu ülkeler üzerinden uluslararası piyasaya sokulmasının oluşturacağı ekonomik değer YPG kontrolündeki bölgenin idaresinde ABD’nin sırtına yüklenen maliyetin düşmesi manasına gelecektir. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo anlaşma sürecinin beklenilenden uzun sürdüğünü fakat uygulama safhasına geçen anlaşmadan beklentinin bölgedeki petrol sahalarının modernizasyonu olduğunu dile getirdi. Senatör Lindsey Graham da şirketin kuzey Suriye’deki petrol sahalarının daha üretken bir hale gelmesi yolunda rol oynayacağını ifade etti. Politico’ya konuşan bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ise Suriye petrolünün Suriye halkına ait olduğunu, Washington’un Suriye’nin toprak bütünlüğü yönünde taraf olduğunu ve ABD’nin Suriye’deki petrol sahaları üzerinde kontrol ve idare gibi güçleri olmadığını dile getirdi. Buna karşın rejime karşı uygulanan yaptırımlar ve Delta Crescent Energy şirketine verilen çalışma izni göz önüne alındığında pratikte durumun aksi yönde olduğu görülmektedir. ABD’nin bu hamlesine Ankara’nın tepkisi gecikmedi. Türk Dışişleri Bakanlığı YPG ile Amerikan Delta Crescent Energy şirketi arasındaki anlaşmaya verdiği tepkide hedefe ABD yönetimini koydu. Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: "PKK/YPG terör örgütü, bu adımla Suriye halkının doğal kaynaklarına el koyarak bölücü gündemini ilerletme emelini açıkça gözler önüne sermiştir. Suriye’nin doğal kaynakları Suriye halkına aittir. ABD'nin uluslararası hukuku hiçe sayan, Suriye'nin toprak bütünlüğüne, birliğine ve egemenliğine kasteden ve terörizmin finansmanı kapsamına giren bu adıma destek vermesini esefle karşılıyoruz. Hiçbir meşru saikle gerekçelendirilemeyecek olan bu  tasarruf asla kabul edilemez."[4] Ankara, ABD’nin bu hamlesini terör destekçiliği ve Suriye’nin bütünlüğüne karşı tehlikeli bir hamle olarak görmekte. YPG’nin gelirlerinin artması ve de YPG bölgelerinin maddi getirilerinin artmasının ABD nezdinde örgütü daha da vazgeçilmez hale getirmesinden endişe duyan Türkiye için bu anlaşmanın rahatsız edici olduğu aşikar. Kuzey Suriye’de YPG kontrolündeki petrol sahalarının mevcut ilkel yapılarıyla sızmalara yol açarak tarım arazilerini zehirlediği ve bu durumun orta vadede trajik sonuçlara yol açabileceği bilinmekte.[5] Söz konusu anlaşmanın bir çıktısı olarak bu sahalardaki üretim tesislerinin modern ihtiyaçlara uygun hale getirilmeleri bu tehdidi azaltabilir. Ankara’nın karşısındaki senaryo orta vadede yaşanacak bir doğa felaketi ya da orta vadede daha da güçlenip meşrulaşacak bir YPG bölgesi. Her iki durum da bölgede Ankara’nın arzu etmeyeceği sosyolojik değişimlere yol açabilir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.dw.com/tr/trumptan-suriyedeki-petrol-misyonuna-ye%C5%9Fil-%C4%B1%C5%9F%C4%B1k/a-51128817, Erişim Tarihi: 4 Ağustos 2020. [2] https://www.yenisafak.com/gundem/cumhurbaskani-erdogan-abd-ziyareti-donusunde-konustu-suriye-petrolu-yeniden-imar-icin-kullanilmali-3514314 , Erişim Tarihi: 4 Ağustos 2020. [3] https://www.politico.com/news/2020/08/03/delta-crescent-energy-syrian-oil-391033, Erişim Tarihi: 3 Ağustos 2020. [4] https://www.trthaber.com/haber/gundem/disislerinden-abdye-pkkypg-ile-petrol-anlasmasi-tepkisi-506369.html , Erişim Tarihi: 4 Ağustos 2020. [5] https://www.suriyegundemi.com/ypg-nin-kontrol-ettigi-boelgelerde-petrol-kirliligi-alarm-veriyor , Erişim Tarihi 3 Ağustos 2020.
Suriye’de Sandıktan Yansımalar
Düşük katılım oranı:  Sitem ve Güvensizlik Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Suriye parlamento seçimlerinde katılım oranı % 33.17’de kaldı. Seçimlerde, ülke toprakları dışında mülteci olarak hayatlarını sürdüren 6,5 milyon Suriyelinin yanı sıra ülke içerisinde rejimin otoritesinin dışında bulunan bölgelerdeki 3.1 milyon Suriyeli de oy kullanma hakkına sahip değildi. Esed rejiminin ülke topraklarının % 63’lük kısmında hakim olduğu göz önünde bulundurulduğunda seçime katılım oranı ve temsiliyetin ne derece düşük olduğu daha net anlaşılacaktır. Bu düşük katılımdaki seçimin, “işlevine” dair şüpheler olduğu kadar rejime karşı rejimin kendi çekirdeği olarak gördüğü kitlede bile yoğun hoşnutsuzlukların olmasının etkisi var. 2016’da yürürlüğe giren bir kanun değişikliği ile polis ve askerler bu seçimlerde ilk kez oy kullandılar. Muhaberat unsurlarının ve polislerin kimi bölgelerde öğrenciler başta olmak üzere oy veremeye gitmeyen sivilleri zorla oy kullanmaya götürdüklerine dair videolar ve iddialar bulunmaktadır. Buna karşın rejimin kendi tabanının çekirdeği olarak gördüğü Nusayri ve Hıristiyanların yoğun yaşadıkları bölgelerde de düşük katılım oranları gözükmektedir. Suriye uzmanı Aymen Abdel Nour, bu durumun rejim yanlıları arasında da rejime olan güvenin azalması ve muhaberat kaynaklı korku duvarının etkisinin azalması olarak yorumluyor.[1] Halep ve Deirezzor’da kimi sandıklardan çıkan oy sayısının kayıtlı seçmenden fazla olması üzerine yeniden sayım yapılması seçimlerin usul yönünden ciddiyetine dair fikir verirken sonuçlardan memnun olmayanların cılız da olsa tepki verdikleri görülmektedir. Fares Shehabi başta olmak üzere seçim öncesi süreçte ve seçimde kayıplar yaşayan kimi adayların adaletsizlik ve yolsuzluk temalı sitem mesajlarının yanı sıra Hama’da az sayıda bir seçmen grubu da seçim sonuçlarını protesto etti.[2] Parlamentoda Pürüze Yer Yok Her ne kadar parlamento seçimleri Suriye’de iktidarın bir elden başka bir ele geçmesi söz konusuysa işe yaramayan mizansenler olsa da ülke içi güç dağılımı ve dış politikadaki dengeler söz konusu olduğunda Suriye seçimlerindeki rejim tercihleri dikkat çekici bir konuma geliyor. 250 sandalyeli parlamentoda Baas ve müttefiklerinin oluşturduğu Ulusal İlerici Cephe 183 sandalye elde ederken bunların 166’sı doğrudan Baas Partisi üyelerinden seçildi. “Bağımsız” 67 sandalye ise zaten rejim tarafından onaylanmış ve seçilmiş isimler olurken seçimlere katılmasına izin verilmeyen Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi’nin (SSMP) bazı üyeleri de bağımsızlar kontenjanından parlamentoya girdi. Rejimin tamamen kendine bağlı, çatlak ses çıkarma ihtimali minimum bir parlamento dizayn ettiği bu seçimde, 2016’ya göre aday sayısı da ciddi şekilde azaldı. 2016’da 2649 adayın girdiği parlamento seçimleri 2020’de 1656 adaylı bir yarışa sahne oldu. Esed rejiminin seçim sürecinde Rusya ile yakın temasta olan sözde muhalif figürler ile SSMP’ye dahi alan tanımayıp savaş ağaları ve savaş sürecinde zenginleşen yeni rejim zenginlerini parlamentoya soktuğuna dair çokça analiz mevcut. Bu rejim dışı ama rejime bağlı unsurların haricinde doğrudan rejim unsurlarının da parlamentoya girdikleri görüldü. Çok sayıda emekli asker ve polis parlamento için rejimin onayı ile aday oldu. Aitan Aitan, Abdelrazzak Barakat, Basema el-Shatter, Mufleh Nasrallah, Mustafa Soukari, Fayez el-Ahmad ve Nesib Ebu Mahmud bu isimlerden bir kısmını oluşturuyor.[3] Rejimin bu hamleleri zaten farklı görüşlere kapalı ve yetkisi pratikte kısıtlı olan parlamentonun tamamen Baas kliği içerisine kapanması manasına gelmektedir. Charles Lister, Esed’in askeri ve ekonomik olarak büyük darbe yemiş ülkesini ayakta tutabilmek için tercih edebileceğini iddia ettiği Kuzey Kore modeli tam da son yaşanan sürece uygun şekilde rejimin kendi sadık memur ve taraftarlarına dayanan şekilde kabuğuna çekilmesini öngörmekte.[4] Parlamento Demografisi Üzerine Hamleler Bunlara ek olarak rejimin etnik-mezhepsel tercihlerinde de konjonktürel değişimler mevcut. Nusayri vekil sayısı daha da yükselerek 39’a çıkarken nüfus olarak savaş öncesi Nusayrilerle eşit sayıda olan Hıristiyanlar içerisinden parlamentoya giren vekil sayısı ise 23.[5] Esed’in Ermeni vekiller ile alakalı hamlesi de bu seçimi önceki seçimlerden ayrıştıran bir detay. Parlamentoya bu seçimde 3 Ermeni vekil girerken bu 3 vekilden bir tanesi olan Lucy Ohanes Eskanian, Arap milliyetçiliğinin bölgedeki kurumsal merkezi ve lideri olan Baas Partisi’nden aday olarak parlamentoya Baas tarafından aday gösterilen ilk Ermeni siyasetçi oldu. Suriye’deki Ermeni topluluğun Türkiye karşıtı pozisyonları ve savaş sürecinde Esed rejimi yanında maddi ve manevi olarak yer aldıkları göz önüne alındığında, Eskanian’ın aday gösterilmesi Baas’ın Ermeni topluluğunu bir nevi taltifi anlamına da gelmektedir. Ermeni adaylarla alakalı kapsayıcı hamleye karşı Kürt adayların parlamentodaki varlığına ise ket vurulmuş olduğu görülmektedir. Ömer Ossi ve Tarif Kotreish gibi kendi kitlesinde popüler olan Kürt vekiller adaylık ve seçim sürecinde tasfiye edilerek 2020 parlamentosunun dışında bırakıldı. Haseke ve Rakka’dan seçilen Abdelrahman Halil ve İsmail Hejjo ise Kürt kitlede karşılıkları bulunmayan siyasi figürler olarak görülmektedir. Rejimin Kürt figürlere karşı bu tutumu orta vadede Şam ve Şam’ın kontrolü dışındaki Kürtler arasındaki olası yeniden birleşmenin diyalog ve müzakere yoluyla gerçekleşmesinin zorluğunu gözler önüne sermektedir.   Ömer Behram Özdemir     [1] https://www.mei.edu/publications/syrias-2020-parliamentary-elections-worst-joke-yet , Erişim Tarihi 27 Temmuz 2020. [2] https://coar-global.org/2020/07/27/potemkin-parliament-baathists-consolidate-control-as-access-to-power-shifts/ , 28 Temmuz 2020. [3] https://www.mei.edu/publications/syrias-2020-parliamentary-elections-worst-joke-yet , Erişim Tarihi: 27 Temmuz 2020. [4] https://www.politico.com/news/magazine/2020/06/11/assad-syria-collapse-313276 , Erişim Tarihi: 27 Temmuz 2020. [5] https://english.aawsat.com/home/article/2404261/10-talking-points-syria%E2%80%99s-parliamentary-elections , Erişim Tarihi: 28 Temmuz 2020.