Analiz
YPG, Kafr Naya’da Demografik Dizayn Peşinde
Mültecilerin evlerine geri dönmelerindeki en büyük engel rejimin uyguladığı politikalar olarak bilinse de YPG’nin de bu konuda rejimden aşağı kalır yanı yok. Syria Report’un haberine göre, Halep’in kuzey kırsalında bulunan Kafr Naya köyüne hakim olan YPG güçleri, köyü ele geçirmelerinin üzerinden 5 sene geçmiş olmasına rağmen bölge sakinlerinin konut ve tarım arazilerine dönmelerini engelliyor.[1] YPG’nin bu arazi ve konutların bir kısmını kendi militanları ve rejim yanlısı militanlara peşkeş çektiğine dair iddialar da söz konusu haberde, kendine yer buldu. Yine köydeki sağlam pek çok bina YPG’nin askeri eğitim tesisleri ve idari binaları olarak kullanılıyor. Afrin’e düzenlenen Zeytindalı Harekatı’ndan hatırlanacağı üzere Halep çevresinde Esed rejimi ile işbirliği yapan YPG unsurları aynı zamanda Rusya ile de yakın temas halindeler. Tel Rıfat ve çevresindeki işbirliğinin benzerini bölgede muhalif unsurların kuşatma altına alındığı yıllarda da sürdürmüş olan YPG, Kafr Naya köyünü 2016 Şubat ayında yoğun Rus hava desteği sonucu muhalif güçlerden ele geçirmişti. O dönem YPG tarafından ele geçirilen onlarca köy ve kasabanın halkı gibi Kafr Naya’daki siviller de bölgeyi terk ederken YPG de rejimin Halep’teki en önemli uzantılarından olan Nubl-Zahra hattındaki İran destekli milislere coğrafi olarak yakın bölgede konuşlanmayı başarmıştı. YPG’nin 2016’de köyü ele geçirmesinin ardından köyü terk ederek muhaliflerin kontrolündeki bölgelere göç eden 5000 civarı sivil ile rejim kontrolündeki alanlara göç eden 500 sivilin geri dönüşlerine izin verilmezken işgalin ilk iki senesi YPG’nin Kafr Naya köyünü adeta bir üs haline getirmesine sahne oldu. Eğitim için kullanılan araziler ve binalara ek olarak YPG boştaki konutlara kendi militanlarının ailelerinin de yerleşmelerine izin verdi. Zeytindalı Harekatı esnasında Afrin’in YPG’nin elinden çıkmasının ardından bölgeyi tahliye eden YPG militanları ve ailelerinden bir kısmı da Kafr Naya’ya yerleştiler. Bugün halihazırda köyde ikamet eden az sayıdaki Kafy Nayalı sivil ise 2016’da dahi köylerini terk etmeyen aileler. Syria Report’un Kafr Naya’yı muhaliflerin hakimiyetindeyken yöneten yerel konsey yetkililerine dayandırdığı iddialara göre, Kafr Naya’da YPG tarafından kullanılan binalarda YPG’nin Devrimci Gençlik ofisleri, kadın komitelerine ait ofisler ve de kadın YPG militanlarının eğitildiği merkezler bulunuyor. Aynı muhalif kaynaklara göre, köyün YPG işgali öncesindeki demografik yapısında Arapların %80 Türkmenlerin ise %20lik bir payı vardı. YPG’nin sivillerin geri dönmesine engel oluşturduğu, bölgeye kendi militanlarını ve ailelerini getirip konutları örgütsel tesislere çevirdiği göz önüne alındığında kontrol altında bulundurdukları pek çok bölgede olduğu gibi Kafr Naya’da da küçük çaplı fakat keskin bir demografik mühendislik siyaseti izledikleri anlaşılmakta. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.syria-report.com/kafr-naya-ypg-prevents-return-displaced-residents-shares-abandoned-properties-among-themselves , Erişim Tarihi: 28 Nisan 2021.  
Tel Rıfat’ta Neler Oluyor?
YPG/PKK’nın güdümlü tanksavar füzesi (ATGM) kullanarak düzenlediği ve 2 Türk askerinin şehit olduğu terör saldırısının ardından gözler yeniden Tel Rıfat bölgesine çevrildi. Suriye’nin 2011 öncesine bakıldığında neredeyse herhangi bir gündemin parçası olmayan Tel Rıfat, 2016 yılından beri savaşın stratejik noktalarından biri haline geldi. Şubat 2016’ya kadar Suriyeli muhaliflerin kontrolünde bulunan kent, Rusya’nın yoğun hava desteğiyle birlikte Afrin bölgesinde mobilize olan YPG/PKK unsurlarının kontrolüne geçti. Rusya, bu desteği sayesinde Halep’teki muhaliflerin kuzey bağlantısını keserken, Afrin ve çevresine konuşlandırdığı ve mobilize ettiği birlikler ile bölgedeki askeri varlığını artırmıştır. Kısaca ifade edilen bu tarihsel süreç akılda tutulduğunda Tel Rıfat’ın Rusya – YPG/PKK ilişkisinin mihenk taşı olduğu söylenebilir. Fırat Kalkanı Harekatı (FKH) El Bab zapt edildikten sonra TSK, Menbiç’e yöneldiğinde şehrin batısındaki Arima bölgesinde, Ruslar karşısına çıkmıştır. Bu sürecin ardından YPG/PKK’nın ABD desteği ile başta Rakka olmak üzere alan genişletmesi ve ABD ile uzun soluklu girilen işbirliği, Rusya’yı, Afrin’den çekilmeye itmiştir. Bu zeminde gerçekleşen Zeytin Dalı Harekatı (ZDH) sırasında tıpkı FKH’de olduğu gibi Rusya, Tel Rıfat’ta TSK’nın yeniden karşısına çıkmıştır. ZDH döneminde Türk yetkililerin Tel Rıfat’ın da terörden temizleneceği açıklamalarına rağmen Tel Rıfat, 2018 yılından bu yana PKK’nın Afrin’deki hücrelerini  FKH-ZDH bölgelerine yönelik saldırılarını organize ettiği bir üs haline gelmiştir. Tel Rıfat’ın tarihsel ve Rusya ile ilintili yakın dönem geçmişini geride bıraktıktan sonra yeni dönem anlaşmasındaki yerine değinmek gerekir. Söz konusu yeni anlaşma da giderek eskimesine rağmen Rusya henüz vaat ettiklerini yerine getirmemiştir. Nitekim TSK ve SMO’nun müşterek Barış Pınarı Harekatı sonrasında Rusya ile gerçekleştirilen anlaşmaya göre Tel Rıfat ve Menbiç bölgelerinden terör örgütü YPG/PKK tamamen çıkarılması gerekirken, bırakın çıkarılmayı hala saldırılarını sürdürebilmektedir. Bugün gelinen noktada Tel Rıfat, TSK’nın DEAŞ ve YPG/PKK terör örgütlerinden arındırarak güvenli bölge haline getirdiği FKH ve ZDH bölgelerinin güvenlik ve istikrarını birinci dereceden tehdit etmektedir. 2016’dan bu yana geçen 5 yıl içerisinde Tel Rıfat’ın PKK tarafından ele geçirilmesinden dolayı on binlerce Tel Rıfatlı, Azez ve Mare bölgeleri başta olmak üzere FKH bölgesinde göçmen konumuna düşmüştür. Sıklıkla da Tel Rıfat’ın özgürleştirilmesine yönelik eylem gerçekleştirmektedir. PKK ise bölgenin demografisiyle oynayarak bölgeden çıkan Arap ailelerin yerine Afrin’den veya ülkenin başka bölgelerinden Kürt yerleşimci getirmektedir. Tel Rıfat’ın geçmişini ve başlıca sorunlarını ele aldıktan sonra olay gününe ve sonrasında yaşananlara bakabiliriz. 8 Nisan’da MSB, mefhum saldırıyı duyurduktan sonra[1] PKK’nın Afrin hücreleri grubu ‘HRE’ 9 Nisan’da saldırının görüntülerini yayınladı. Söz konusu görüntüye göre 2 kez ATGM atışı gerçekleştiriliyor. Edit edilmiş saldırı videosunda dikkat çeken nokta ise kullanılan ATGM’nin Suriye’de alışılagelmişin dışında bir ATGM olması. Yine uzmanlara göre, PKK’ya bu ATGM türünü Rusya’nın sağlamış olması muhtemel bir senaryo. Özellikle Türkiye’nin Ukrayna ile işbirliğini geliştirdiği günlerde bu saldırının gelmesi, bir takım soru işaretlerini beraberinde getirmektedir. Rusya’nın Türkiye’ye mesaj verme amacıyla bu saldırıyı organize ettiği de ihtimaller arasında. Böyle bir senaryo, geçmişte de sıklıkla görülmüştür. Saldırının ardından ise Rus askeri birliklerinin süratle bölgeden ayrıldığına yönelik görüntülere bağlı olarak, Rusların bölgeden çekildiği haberleri servis edildi[2]. Yerel kaynaklar bu haberi kısa sürede yalanlayarak rutin bir değişim olduğunu ifade ettiler.[3] Ardından SMO’ya ait dronların bölgeye bir bildiri gönderdiği, halkı YPG/PKK’ya güvenmemeleri noktasında uyardığı bildirildi.[4] Bazı rejim yanlısı hesaplar da İran destekli Şii milislerin bölgeye sevkiyat gerçekleştirdiğini iddia etti.[5] Söz konusu haberler, son günlerde tamamen kesildi. Ancak TSK’nın bölgeye topçu atışları belirli aralıklarla sürmeye devam ediyor. Kutluhan Görücü   [1] https://twitter.com/tcsavunma/status/1379875191552086025?s=20 [2] https://twitter.com/msaidergun/status/1382398614526377988?s=20 [3] https://twitter.com/anasanas84/status/1382142358825922562?s=20 [4] https://twitter.com/leventkemaI/status/1382393145435025408?s=20 [5] https://twitter.com/N0tWoofers/status/1382316613454680070?s=20
Esed’in Hava Kuvvetleri: İçeride Tasfiye Dışarıda Erozyon
Suriye’de yıllardır süren savaşta, rejimin kara kuvvetlerinin yaşadığı erozyon sonucu olarak ortaya çıkan “milisleşme” artarak devam ediyor. Rejimin askeri gücünün ikinci önemli ayağı olan hava kuvvetleri ise aynı şekilde güç kaybına uğramış olsa da kara kuvvetleri kadar araştırmacıların ilgisini çekmemiştir. Global Public Policy Institute (GGPI) ise Tobias Schneider, Emma Bapt ve Karam Shoumali imzasıyla yayınladığı “Assad’s Long Reach: The Syrian Arab Air Force at War”[1] başlıklı raporuyla, Esed rejimi hava kuvvetlerinin savaş sürecindeki etkinliği ve erozyon sürecini ortaya koydu. Raporda, ayaklanma başında hava kuvvetleri mensubu eski askerler de kaynak olarak kullanılırken rejim hava kuvvetlerinde o dönem yaşananlarla alakalı önemli iddialar ortaya koyulmuş. Rejim kara kuvvetlerinde ayaklanmanın ilk günlerinde yaşanan sivillere karşı müdahale emrine direnç gösterme hadiseleri özellikle Sünni subaylar üzerinde yoğunlaşan bir şüphe dalgasına sebep olurken bu durum hava kuvvetlerinde de benzer şekilde cereyan etmiş. Kaynakların aktardığına göre, yükselen şüphelerin sonucunda pek çok Sünni subay meslektaşları subaylar veyahut Hava Kuvvetleri İstihbarat görevlileri tarafından yoğun bir sorgulama ve gözlem altına alınma süreci yaşadı.  Yine o günlerde Hava Kuvvetleri Enformasyon ve Endoktrinasyon Birimi halk ayaklanmasının dış mihraklar ve teröristlerin işi olduğuna dair kurum içi yoğun bir propaganda faaliyetine başladı.[2] Şahitlere göre, bu propaganda kapsamında Hava Kuvvetleri subay ve pilotlarına esir alınan göstericilerin Suriye’ye yönelik tehdit ve komplolar içeren zorla söyletildiği belli olan itiraf videoları izletildi. Yine de bu karşılıklı güvensizlik ortamı rejim propagandası ile tersine çevrilemedi. Rapora  göre, Hava Kuvvetleri bünyesindeki Sünni subay ve pilotlar açığa alınarak Nusayri hakimiyetindeki Hava Kuvvetleri İstihbaratı tarafından soruşturma altına alındılar. Bu sürecin bir sonucu olarak Hava Kuvvetleri İstihbaratı çok sayıda subay için yakalama kararı çıkardı. GGPI kaynaklarına göre, ayaklanmanın henüz ilk aylarında tamamı Sünni 20 pilot Hava Kuvvetleri İstihbaratı’nın emirleri sonucu ortadan kayboldu. Rejim Hava Kuvvetleri kendi bünyesinde sadece muhaliflere değil aykırı olan her sese karşıydı. Ekim 2012’de bir suikast sonucu öldürülen, rejim Hava Kuvvetleri’nin Şam’daki en önemli isimlerinden Tümgeneral Abdullah el-Halidi’nin ölümüyle alakalı her ne kadar rejim medyası o dönem muhalifleri suçlasa da GGPI raporunda bahsedildiği üzere Halidi’ye yakın kaynakların iddiası Halidi’nin Suriye şehirlerinin bombardımanına karşı çıkması ve muhalif kanada geçmeyi planladığıydı. Muhaliflerce üstlenilmeyen bu saldırının rejim içi bir tasfiye olduğu iddiası kanıtlanmamış olsa da rejim Hava Kuvvetleri’nin o süreçteki uygulamaları düşünüldüğünde bu iddiayı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Hava Kuvvetleri içerisinde Sünni pilotların tasfiyeleri, tasfiye edilmeyenlerin de güvenlik gerekçeleriyle uçuşlarının iptali ve izin taleplerinin reddi gibi gelişmeler kurum içi ayrışmanın geldiği yeri göstermesi açısından önemli. Bu baskı ve tasfiye sürecinde GGPI’nin verilerine göre, 2011-2015 yılları arasında 165 pilot Hava Kuvvetleri’nden firar etti. Bu pilotların %73lük kısmı Hava Kuvvetleri’nin ilk yoğun saldırı dalgasının yaşandığı 2012-2013 sürecinde Hava Kuvvetleri’nden koptu.[3] Hava Kuvvetleri’nden kopan pilotların %99,4’ü Sünni pilotlardan oluşmakta. Öte yandan savaş sürecinde uçağı isabet alarak düşen pilotların ise %90,1’i Nusayri pilotlardan müteşekkil. Nusayri nüfusun ülke toplam nüfusunun %10 ila %12’lik bir kısmını oluşturduğunu düşündüğümüzde Hava Kuvvetleri içerisindeki mezhepsel ayrışma bir kez daha gözler önüne seriliyor. Savaşın patlak verdiği dönemde Hava Kuvvetleri’ne bağlı tugay, tümen ve filo komutanlarının %79u Nusayrilerden oluşurken o dönemde tugay komutanlığı yapan tek Sünni general ise savaş sürecinde tutuklanarak görevinden alındı. Geçen 10 sene zarfında Hava Kuvvetleri komuta kademesine atanan tek Sünni subay ise GGPI raporuna göre, Filistin kökenli biri. Hava saldırılarında kurum içi direncin önüne baskı ve tasfiyelerle geçildikten sonra 2012 ile birlikte rejim jetlerinin önce Şam ve Halep’te gerçekleştirdiği ve sivilleri hedef alan saldırılar yaşandı. Bunu takip eden süreçte özellikle kuzey Suriye’de rejim helikopterlerinin yerleşim yerlerine yüksek irtifadan patlayıcılar bıraktıkları rapor edildi. Bu patlayıcılar süreç içerisinde “varil bombası” olarak literatüre girdi. Savaşın ilk 4 yılında karadan ateş, MANPADS ateşi ve teknik aksaklıklar sebebiyle envanterindeki 535 hava taşıtının 120’sini kaybeden Esed rejimi, maddi sıkıntılar ve teknik imkansızlıklar sebebiyle pek çok aracını da modernize edemediği için kullanamıyor. Ayrıca savaş sürecinde özellikle muhalifler ile çatışmalarda rejimin elinden çıkan kuzeydeki hava üslerinin bugün halen rejim kullanımına uygun olmaması (muhalif kontrolünde olmaları veyahut çatışmalar sonucu yüksek tahribata uğramaları) da rejimin hava gücünün fiziki sınırlarını etkiliyor. Bu sebeple rejim, 2016’dan bu yana elde kalan aktif gücünü Hama, Şayrat, Saykal, Tiyas, Neyreb ve Dumayr hava üslerini, operasyon merkezi olarak kullanmıştır. Ayrıca elde kalan jetlerin muhaliflerce hedef alınma riskini azaltmak adına da söz konusu bölgelerde yüksek irtifadan varil bombası bırakmak suretiyle saldırılara devam ediliyor. Rejim hava unsurlarının 2020’de İdlib’de MANPADS ve TSK jetlerinin hedef alması sonucu verdikleri kolay kayıplar göz önüne alındığında Rus hava kuvvetlerinin aktif desteği olmadan oldukça kısıtlı bir güce dönüştüklerini söylemek mümkün. Ömer Behram Özdemir   [1] https://chemicalweapons.gppi.net/analysis/assads-long-reach-syaaf-pt-1/ , Erişim Tarihi: 15 Nisan 2021. [2] https://chemicalweapons.gppi.net/analysis/assads-long-reach-syaaf-pt-1/ , Erişim Tarihi: 15 Nisan 2021. [3] https://chemicalweapons.gppi.net/analysis/assads-long-reach-syaaf-pt-1/ , Erişim Tarihi: 15 Nisan 2021.
Rejim Geri Dönüşleri Zorlaştırıyor
Dünyanın muhtelif ülkelerine dağılmış Suriyeli mültecilerin geleceği, olası geri dönüş senaryoları son yıllarda uluslararası gündemin önemli konu başlıklarından biri haline gelse de henüz Suriye sınırları içinde ikamet eden yerinden edilmiş kişilerin (IDP) dahi geri dönüş süreçlerine ilişkin belirsizlik devam ediyor. Esed rejimi ve müttefiklerinin uzun süreli kuşatması ve devamındaki tahliye sürecine maruz kalan Guta bölgesi sakinleri geri dönüş sürecinde çözüm bulamayan kitlelerin yalnızca biri. Syria Report’un haberine göre, 2011 öncesi 700 haneye sahip Doğu Guta’daki Bahariye köyü, o dönemde askeri üsler başta olmak üzere rejim unsurlarının bulunduğu pek çok stratejik noktaya yakın konumdaydı. 2013’ün ortalarında rejim güçlerinin tekrar kontrolü ele geçirmesinin ardından,  köyün kuzey ve batı bölgelerindeki bir kısım bina hariç diğer tüm binalar rejim tarafından yıkıldı. Yıkılmayanlar ise muhaliflerle çatışmada rejim güçlerince kullanıldıkları için ağır hasar gördü. Büyük yıkımın ardından 2018’e kadar bölgeye sivillerin geri dönüşü yasaklandı.[1] 2018’den bu yana sadece 30 hane Bahariye’ye geri dönebildi. Rejim yetkilileri geri dönen sivillerin hasar gören evlerini tamir etmelerine izin verseler de tadilat süreçlerinde demir ve çimento harici madde kullanılmasına izin vermeyerek, tadilatları bir nevi makyajlama seviyesinde tuttular. Ayrıca rejim tarafından savaş yıllarında kurulan Terör Mahkemesi de Bahariye sakinleri içerisinde muhalif hareketlerle ilişkisi olduğunu öne sürdükleri onlarca vatandaşın mülklerine el koyulması kararını vererek çok sayıda Bahariyelinin köylerine geri dönüş ihtimallerini kesin bir şekilde yok etti.[2] Bölgedeki Baas idaresi sivillerin kendilerine ait tarım arazilerine yatırım yapmalarına izin verirken evi yıkılanların ise ev enkazlarını aramaları ve enkazları kaldırmalarını engelledi. Rejim yetkilileri sivillerin konutlarına duvar ve tel örgüler ile sınırlar çizmelerine de izin vermiyor. Savaş öncesi dönemde kamu arazisi üzerinde gayri resmi bir yerleşim olarak kayıtlarda bulunan köydeki konutların Tapu Kadastro kaydı olmaması, rejimin bu engellemede öne sürdüğü dayanak. Syria Report’a göre, bahsi geçen durumla 2011 öncesi dönemde taşra yerleşimlerinde çokça karşılaşılmaktaydı ve o dönemde de sorunlara yol açmaktaydı. O dönem kamu arazilerinin merkezi yönetimden yerel yönetime devri ve oradan da arazi sahiplerine satılması şeklinde cereyan eden çözüm ise artık gündemde değil.  Rejim, güvenlik endişelerini de bahane göstererek evlerine geri dönmek isteyenlerin önüne kendi yasalarınca tıkamakta. Elektrik ve su başta olmak üzere temel kamu hizmetlerinin hiçbirinin temin edilemediği Bahariye bölgesinde savaş sonucu “insansızlaşan” pek çok köy ve kasabadan sadece biri. Esed rejimi Bahariye örneğinde de görüleceği üzere, mültecilerin evlerine dönmesi ve bu bölgelerin yeniden inşası konularında inisiyatif almamakta ve bu yönde bir eğilim göstermemektedir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.syria-report.com/east-ghouta%E2%80%99s-al-bahariyeh-no-houses-or-services-returnees , Erişim Tarihi: 2 Nisan 2021. [2] https://www.syria-report.com/east-ghouta%E2%80%99s-al-bahariyeh-no-houses-or-services-returnees , Erişim Tarihi: 2 Nisan 2021.
Rejimin Kara Propagandasının Yeni Hedefi: “Kastal Maaf Türkmenleri”
Esed rejiminin sistematik şiddet uygulamaları sebebiyle ülke sathında kitlesel göçler yaşanırken bu durum da pek çok şehir, kasaba ve köyde nüfusun ciddi şekilde azalmasına neden oldu. Uluslararası alanda demografik mühendislikle suçlanan Esed rejimi, bu iddialara tatmin edici cevaplar vermezken rejimin medyası da bu konuda yalan propaganda üretmeye devam ediyor. Rejime bağlı medya uzantıları, Lazkiye’ye bağlı ve Türkmen çoğunluğu ile bilinen Kastal Maaf kasabasına vatandaşların geri dönmeye başladıklarını duyurdu.[1] Lakin Syria Report’a göre, Lazkiye Valisi ve bölgedeki Baas Partisi yetkililerinin de hazır bulunduğu kutlamalara katılan sivillerin Kastal Maaf’ın yerlileri olmadığı yönünde. Lazkiye’deki Türkmen yoğunluk bölgelerin merkezi konumundaki Kastal Maaf’ın yerli Türkmen nüfusu ülkede savaşın patlak verdiği 2011’den sonra ekseriyetle rejim karşıtı bir pozisyon aldı. Syria Report’un iddiasına göre, ilk bir yıl içerisinde çok sayıda Türkmen muhalif, silahlı muhalif gruplara katılırken bir kısım Türkmen ise yaşadıkları bölgeleri koruma amacıyla yerel milisleşme yolunu seçtiler. Bölgedeki bu muhalif ayaklanma üzerine Esed rejiminin müdahalesi geldi. Rejime bağlı Ulusal Savunma Güçleri (USG) milisleri 2012 ve 2013 boyunca Kastal Maaf’ı hedef alan saldırılar gerçekleştirdi. Saldırıların yoğunluğunun artmasıyla eş zamanlı olarak sivil Türkmenlerin önemli bir kısmı soy ve aile bağlarının bulunduğu Türkiye sınırına doğru hareket ederek bölgeyi terk etti. Syria Report’a göre, bu dönemde bir kısım sivil ise Lazkiye şehir merkezinde bulunan Türkmen çoğunluklu Ali Cemal mahallesine göç etti. 2013-2018 arası dönemde muhalifler Lazkiye kırsalındaki bu bölgeleri kontrol altında tutsalar da Rusya’nın savaşa dahli ve İran destekli milis güçlerin Ruslarla koordineli olarak Lazkiye kırsalındaki operasyonları sonucu, bölge rejim hakimiyetine geçti. Rejimin bölge halkının kasabadaki yoğun hasar görmüş mülk ve arazilerini görmelerine 2020’ye kadar izin verilmedi. Syria Report’a konuşan kaynaklar, Lazkiye Türkmenlerinin etnisitelerinden dolayı, 2011’den bu yana ayrımcı politikaların hedefi haline geldiklerini iddia ediyor. Kaynaklara göre, Rejim kontrolündeki bölgelerde ikamet eden pek çok Türkmen sivil, geçen süre zarfında muhalif gruplarla veyahut Türkiye ile ilişkili olmak suçlamalarıyla tutuklandı. Bölgedeki yerel Türkmen kaynaklar, rejimin Kastal Maaf’tan diyerek servis ettiği görüntülerde kasabaya döndükleri ileri sürülen kişilerin bölge sakinlerinden olmadıklarını iddia ediyor. Syria Report, görüntülerdeki kişilerin kimliklerini teyit edemezken yerel kaynaklar ise söz konusu kişilerin bölge sakini Türkmenler değil Kastal Maaf’a yakın Nusayri köylerinde mukim Nusayriler olduklarını ileri sürüyor.[2] Bölgede bulunan Nusayri köyleri Baskin, Beyt Faris, Meydan ve Ramadiye’de mukim olan Nusayri sivillere de aynı bölgede faaliyetlerde bulunan insani yardım kuruluşları destek veriyor. Bu kuruluşlara bağlı kaynakların Syria Report’a ilettiği iddiaya göre, Kastal Maaf’a şimdiye kadar çoğunluğu yaşlılardan oluşan sadece 20 aile geri döndü. Türkiye ile soy ve tarih bağları sebebiyle rejim gözünde olağan şüpheliler arasında bulunan Türkmenler, Halep ve Humus’ta da savaş boyunca rejimin doğrudan saldırılarına hedef oldu. Bu sebeple Lazkiye’de Türkmenlerin merkezde olduğu ve rejimin iyi niyetini gösteren haberlere şüphe ile yaklaşmak gerekiyor. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.syria-report.com/state-media-broadcast-misleading-videos-idps-returning-turkmen-town , Erişim Tarihi: 28 Mart 2021. [2] https://www.syria-report.com/state-media-broadcast-misleading-videos-idps-returning-turkmen-town , Erişim Tarihi: 28 Mart 2021.
Esma Esed İngiliz  Vatandaşlığından Çıkarılma Tehdidiyle Karşı Karşıya
İç savaşın 10.yılının geride bırakıldığı bu günlerde, İngiliz makamları Beşar Esed’in eşi Esma Esed ile alakalı önemli bir kararın arifesinde. Londra Metropolitan Polis Teşkilatı, Suriye rejimi tarafından işlenen savaş suçlarının işlenmesine yardım etme, teşvik ve kışkırtmada bulunduğu gerekçesiyle Esma Esed hakkında bir ön soruşturma açtı.[1] Bu hamlenin arka planında Esma Esed’in, rejim ve ordusunun yasa dışı uygulamalarına destek amaçlı konuşmaları etkili oldu. Bilhassa Uluslararası Adalet Adalet Odalarından olan “Guernica 37”ye bağlı avukatlar, Esma Esed’in kendisini rejimden uzak tutmayıp rejim ordusunun askerleri ve ailelerine yönelik moral ve destek temalı konuşmalarını, “savaş suçlusu” rejimin eylemlerini onay ve teşvik kapsamında olduğunu belirtmişlerdir. Guardian’ın iddiasına göre, ön soruşturma ile gündeme gelen bu dosyayla alakalı Metropolitan Polis Teşkilatı Savaş Suçları birimi sene başından beri mesai harcamaktaydı ve elde edilen deliller ışığında soruşturma kararı verdiler. Metropolitan Polis Teşkilatı’nın soruşturmaya varan çalışmalarının başlangıcı ise emniyet kaynaklarının ifadelerine göre Temmuz 2020’de Savaş Suçları birimine yapılan müracaata dayanmakta[2]. Soruşturmanın genişlemesi ve neticesinde Esma Esed’in suçlu bulunması durumunda, Esma Esed’in İngiliz vatandaşlığının düşürülmesi ve hakkında uluslararası tutuklama emri çıkarılması ihtimaller dahilinde.  İngiltere, AB ve ABD tarafından mali yaptırımlar listesine alınan Esma Esed’in, rejim içerisinde yükselen etkisi bu yeni soruşturmayla da bir nevi İngiliz makamlarınca da teyit edilmiş olacak. ABD tarafından “eşi ve kendi ailesinin desteğiyle Suriye savaşından büyük kazanç elde ettiği” suçlamasıyla Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası kapsamında yaptırım listesine alınan[3] Esma Esed, 2016’dan sonra rejim içi siyasette etkisini arttıran bir figür olarak her zamankinden daha fazla ön plana çıktı. Kurduğu Souria Holding üzerinden rejim ekonomisi üzerinde etki sahibi olmak isteyen Esma Esed  son dönemde bu sebeple rejimin uzun yıllardır müttefiki olan Rami Mahluf ile ters düşerek Mahluf’un rejim tarafından istenmeyen bir figür haline gelmesinde etkili olmuştu. Finans kurumlarındaki tecrübesi ve son dönemde daha da ortaya çıkan hırsı ile rejim içerisinde yeni bir aktör olarak kendini konumlandırmaya çalışan Esma Esed, önce uluslararası yaptırımlara hedef olarak şimdi de savaş suçlarıyla bağlantılı olduğu iddiasıyla kendisine uluslararası kamuoyu nezdinde rejimin bir parçası imajını kazanmış durumda.  Soruşturma sonucu suçlu bulunması halinde ise savaş suçları ve terörizm ile ilişkili dosyalarda vatandaşlık hakkının kaybı konusunda emsal teşkil edecektir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.theguardian.com/world/2021/mar/14/asma-al-assad-syria-risks-british-citizenship-loss-possible-terror-charges , Erişim Tarihi: 15 Mart 2021. [2] https://syrianobserver.com/news/64584/assads-wife-could-be-prosecuted-in-uk-have-citizenship-revoked.html , Erişim  Tarihi: 15 Mart 2021. [3] https://www.suriyegundemi.com/esed-e-iskence-sebebiyle-yeni-yaptirimlar-sezar-yasasi-1
Ekonomik Kriz Filistinli Milisleri Vurdu
Ekonomik sıkıntılar sebebiyle Suriye rejim ordusunun savaşa hazırlık seviyesini savaş öncesi konuma getirmeye çalışması ve küçülme yoluna gitmesi geçtiğimiz günlerde gündeme gelmişti.[1] Rejimin kriz döneminde ayakta kalabilmek adına her türlü tasarruf yoluna başvurduğu bu dönemde, Suriye dışında paralı asker olarak savaşma fikri de zor şartlar altındaki Suriyeliler arasında trende dönüştü.[2] Rejim ordusunda yansımaları yaşanan maddi kriz, rejim yanlısı milis güçlerini de etkilemiş gözüküyor. Esed rejimi yanlısı Filistinlilerden oluşan milis gücü Filistin Kurtuluş Ordusu, bu ekonomik krizden tasarruf yoluyla çıkmaya çalışan grupların başında gelmekte. Muhalif haber sitelerinin Filistinli kaynaklarına dayandırdığı bilgiye göre, örgüt içerisinde militanların aylık maaşlarında 4-5 bin Suriye lirası kesintilere gidildi. Buna göre yedek kuvvetlerin maaşları aylık 43 bin Suriye lirasından 38 bin Suriye lirası seviyesine indirildi. Tasarruf tedbiri aktif militanların maaşlarını da etkiledi. Habere göre, aktif personelin maaşları ise 65 bin Suriye lirasından 60 bin Suriye lirasına indi.[3] Filistinli kaynakların iddiasına göre, 6000 üyesi olan ve Suriye’nin 16 farklı noktasında 3000 üyesi bilfiil çatışmalara katılmış FKO, son dönemde cephe hattında yaralanan, sakat kalan ve ailelerine muhtaç duruma düşen üyelerine herhangi bir destekte bulunmayarak onları yüz üstü bıraktı. Yine aynı kaynaklar FKO’nun etkin olduğu bölgelerden çok sayıda Filistin asıllı gencin FKO saflarında savaşmaya zorlanmamak adına son dönemde kaçtığını iddia etmekte.[4]  Başta başkent Şam’daki çatışmalar olmak üzere rejimin yanında çok sayıda cephede savaşan FKO unsurları, son dönemde muhtelif hırsızlık olayları sebebiyle rejim unsurları tarafından gözaltına alınırken bu hadiseleri ekonomik krizden bağımsız okumak zordur.[5] Ekonomik olarak Filistinli mültecilere ne savaşırken ne de yaralanmaları durumunda tatmin edici bir karşılık vaat etmeyen FKO yapılanması, aynı zamanda Esed rejiminin Filistinli mülteciler üzerindeki kontrol mekanizması işleviyle de pek çok Filistinli için güvenlik tehdidi konumunda. Siyaseten rejim yanlısı olmakla birlikte savaş sürecinde FKO safından ayrılmak isteyen çok sayıda Filistinlinin rejim tarafından işkencelerle öldürüldüğüne dair çalışmalar ve iddiaların yenileri[6] her geçen gün ortaya çıkıyor.[7] Savaş öncesi dahi mültecilik hayatının zorluklarını yaşayan, savaş ile birlikte taraf tutmak durumunda kalıp savaşın yıkıcılığını en üst perdeden hisseden Filistinlilerin en az birlikte yaşadıkları Suriyeliler kadar çaresiz ve yıpranmış oldukları aşikâr. Radikalleşme için maalesef oldukça uygun bir zemine sahip Filistinli kitlenin üzerinde FKO’nun etkisinin azalması İran veya Rusya fonlamasıyla bu kitleyi hedef alan yeni bir milis gücün ortaya çıkma ihtimalini güçlendirdiği kadar Filistinli genç erkekleri paralı askerlik başta olmak üzere illegal çıkış yollarını aramalarına yol açacak gibi gözüküyor. Suriye iç savaşındaki pek çok Suriyeli olmayan unsurun aksine Filistinliler, Suriye’ye “yabancı” değildiler. Savaş öncesinde Suriye’de yaşayan Filistinli mültecilerin nüfusunun yarım milyonu geçtiği biliniyor. Günümüzde ise birlikte yaşadıkları sayısız Suriyeli gibi 100 binin üzerinde Filistinlinin de yeniden mülteci konumuna düşerek ülkeyi terk ettiği ve geriye Suriye’de yaşayan 450 bin civarında Filistinlinin kaldığını düşünülüyor. Filistinliler arasında savaşa taraf olanlar sadece rejim yanlıları olmayıp binlerce Filistinlinin muhalif gruplara da katıldığı biliniyor. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.suriyegundemi.com/rejim-ordusu-maddi-sorunlar-sebebiyle-kuecuelueyor [2] https://www.suriyegundemi.com/rusya-nin-suriye-den-libya-ya-parali-asker-sevkiyati-suerueyor [3] https://syrianobserver.com/news/64327/pro-regime-militia-cuts-salaries.html , Erişim Tarihi: 9 Mart 2021. [4] https://syrianobserver.com/news/64327/pro-regime-militia-cuts-salaries.html , Erişim Tarihi: 9 Mart 2021. [5] https://www.actionpal.org.uk/en/post/10859 , Erişim Tarihi: 8 Mart 2021. [6] https://www.actionpal.org.uk/en/post/10658 , Erişim Tarihi: 8 Mart 2021. [7] https://www.actionpal.org.uk/en/post/10688 , Erişim Tarihi: 8 Mart 2021
Rusya’nın Suriye’den Libya’ya “Paralı Asker” Sevkiyatı Sürüyor
Rejim kontrolündeki bölgelerde ekonomik krizin geldiği nokta, yaşamı zorlaştırırken Suriyeliler de hayatlarını kazanma hususunda farklı alternatiflere yönleniyor. Enflasyon ve işsizliğin her geçen gün daha trajik oranlarda arttığı rejim bölgesinde, “paralı askerlik” ciddi bir kazanç kapısı haline geldi. Rusya’nın teşvik ve sevki ile Libya’da Hafter saflarında savaşmak için binlerce Suriyeli gönüllü olurken, Rusya’nın paralı askerlik ön şartları alternatif bir ekonominin de doğmasına yol açtı. Humeymin Askeri Üssü’ndeki kayıt bürosu tarafından yapılan duyuruya göre, halihazırda zorunlu askerlik hizmeti tamamlanmamış olan Suriyelilerin başvuruları kabul edilmeyecek.[1]  Bu ön şart, paralı askerlik için gönüllü olmak isteyen Suriyelilerin kimlik satın almalarına yol açıyor. Halab Today’in iddiasına göre, bilhassa Humus bölgesinde yükselen bu yeni trend ile paralı asker olmak isteyen ama ön şartlar gereği başvuru yapamayan Suriyeliler bu engeli, para karşılığında askerlik hizmeti zorunluluğu olmayan başka kişilerin kimliklerini satın alarak aşmaya çalışıyor. Bu süreçte rejimin güvenlik birimleri de doğrudan rol alarak ortaya çıkan kayıt dışı ekonomiden paylarını alıyor. Kişi başı ortaya çıkan maliyetin 1500 doların üzerinde olduğu bu süreç ile birlikte rejim saflarından çok sayıda asker ve milisin Libya’da savaşmak adına firar ettiği ve bu firarların rejime desteğin kuvvetli olduğu beldelerde de benzer şekilde gerçekleştiği Halab Today’in iddiaları arasında. Şubat ayı içerisinde 7 parti milisin Humeymim üzerinden Libya’ya gönderildiği ve mevcut trendin  engellenmesi yönünde henüz bir sinyal olmadığı düşünüldüğünde, Libya’ya giden Esed yanlısı paralı askerlerin sayılarının artarak devam etmesi oldukça muhtemel görünüyor. Geçtiğimiz aylarda Şark’ül Evsat tarafından yapılan haberlerde Rusya’nın Humus ve Deyr ez-Zor’da Libya’da savaşmak için milis devşirme politikasına önem verdiği, Humeymim’in merkez olarak kullanıldığı bu süreçte Libya’ya ek olarak Venezuela’da muhafızlık yapmak üzere de paralı asker devşirilmeye çalışıldığı iddia edilmişti.[2] Keza STJ’nin ileri sürdüğü Rusya’nın Karabağ savaşında Ermenistan’a destek adına rejim yanlısı milisleri bölgeye göndermesi iddiası da Humeymim’in merkezde bulunduğu bir başka proxy milis hikayesi.[3] Ülkenin mevcut ekonomik gidişatı ve buna ek olarak Esed rejiminin tasarruf kaygısıyla ordu güçlerinin mobilizasyonunu savaş öncesi dönem seviyesine indirme çabaları da göz önüne alındığında[4] başta yaşamını askerlik ile kazananlar olmak üzere çok sayıda rejim yanlısı Suriyelinin Rusya tarafından organize edilen paralı askerlik programlarına kanalize olması beklenebilir. Bu süreç aynı zamanda Esed rejiminin İdlib başta olmak üzere yeni ve yoğun bir çatışma için ordu bazında pek de hevesli olmadığını şayet böyle bir harekat gerçekleşirse öncü unsurların Rusya ya da İran destekli milis güçler olacağını da kuvvetli bir ihtimal olarak görünüyor. Rusya ve İran arasında milis unsurlar üzerinden gerçekleşen Suriye rekabetinde tarafların sürekli el yükseltmesi rejimin dönemsel olarak lehine olan bir gelişme olarak gözükmekte ve rejimin ekonomik zorluklar yaşadığı bu dönemde ordu üzerinden tasarruf yapma imkanı vermekte. Ama zaten yaşadığı büyük yıkım ve işlev kaybıyla eski günlerinden uzakta kalan ordunun, rejim güvenliğinde milislerin gerisinde kalması ve rejim yanlısı Suriyelilerin ordu yerine milis güçlerini tercih eder hale gelmesi orta vadede Şam’ın zaten epey hırpalanmış iktidarını daha da zorlayabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://halabtodaytv.net/archives/180630 , Erişim Tarihi: 3 Mart 2021. [2] https://www.suriyegundemi.com/rusya-suriye-den-venezuela-ya-insan-ticareti-agi-mi-kuruyor [3] https://www.suriyegundemi.com/rejim-yanlisi-milisler-ermenistan-a-destek-icin-karabag-a-mi-goenderildi [4] https://www.suriyegundemi.com/rejim-ordusu-maddi-sorunlar-sebebiyle-kuecuelueyor
Rejim Güçlerinin Disiplinsizliği Suhne’de DEAŞ’a Alan Açıyor
Deyr ez-Zor’a ulaşan yol üzerindeki stratejik konumuyla Suhne kasabası, Esed rejimi, İran, Rusya ve DEAŞ için önemli bir role sahiptir. M20 karayolu üzerinde Tedmür’ün 70 km kadar doğusunda bulunan kasaba, Esed rejimi ve müttefiklerinin Deyr ez-Zor ile orta ve Batı Suriye’deki kontrol alanlarına ulaşımında kilit konuma sahiptir. Bölge, DEAŞ için tercih edilen hedeflerden biri konumundadır. Gregory Waters’ın verilerine göre, son 3 senede Suhne’de 29 DEAŞ saldırısı gerçekleşti. Bu saldırılarıda Rejim ordusuna bağlı birliklerin yanısıra Ulusal Savunma Güçleri (USG), Liva el-Kudüs, Liva Muhtar el-Tıkfi unsurları ve muhtelif siviller hedef alındı.[1] Suhne’nin çevresindeki alanlara yapılan saldırılar da hesaplandığında sadece 2020’de DEAŞ’ın 38 saldırıda  170’ten fazla can kaybına yol açan eylemler gerçekleştirdiği görülmektedir.[2] 2021’de saldırılarda vites yükselten DEAŞ’ın rejim konvoylarına ve İran yanlısı unsurlarca kurulan kontrol noktalarına gerçekleşen saldırılarını önlemek için rejim helikopterleri de bölgedeki gözetleme görevlerinde kullanılmaya başlandı. Suhne ile Kebacib arasındaki yaklaşık 100 kilometrelik mesafede helikopterlerce hava devriyeleri atılırken, bölgedeki İran güçlerinin de 5’er kilometre arayla yol üzerinde kontrol noktaları kurdukları rapor ediliyor. Bu yeni kontrol noktaları henüz DEAŞ tarafından hedef alınmamakla birlikte bölgede başka unsurları hedef alan saldırıların devam etmesi, söz konusu kontrol noktalarının bölge güvenliğine katkısı noktasında şüphe doğuruyor. DEAŞ’ın silahlı milisler dışında bölgede ticaret yapan sivilleri ve araçlarını da hedef alması Humus-Deyr ez-Zor yolunun ticari etkinliğini de baltalamaktadır. Enab Baladi’ye konuşan yerel kaynaklar, DEAŞ sadırıları yüzünden sivil araçların yol güvenliğinin en düşük seviyede olduğunu sitemle anlatırken, bölgede siviller için tek tehdidin DEAŞ olmadığını, İran ve rejim güçlerinin de hırsızlık ve yağma gibi suçlara çokça karıştıklarını ifade etmekteler.[3] Hırsızlık ve gasp tehlikesinin her an hissedildiği Suhne’de rejim güçlerinin kontrolü DEAŞ’ın elinden aldığı Ağustos 2017’nin üzerinden üç buçuk sene geçmiş olmasına rağmen o dönem kasabayı terk eden nüfusun önemli bir kısmı geri dönmedi. Enab Baladi’ye konuşan yerel kaynaklar, bu durumun temel sebebini rejimin bölgeyi ele geçirdikten sonraki sürede halen elektrik, gaz, su ve iletişim gibi temel altyapıyı yeniden kullanılabilir hale getirmemesi olarak görüyor. Keza hırsızlık olaylarında olağan şüpheli olarak görülen USG güçleri ve 4.Zırhlı Tümen’e bağlı unsurların herhangi bir şekilde gerçekleşen suçlardan ötürü soruşturma dahi geçirmemeleri de bu güvensizlik ortamını katmerleştiren başka bir sebep. DEAŞ ile mücadelede Badiye’de ciddi zaafiyet gösteren ve tüm çabalara karşın bu cephede ciddi bir değişim sağlayamayan rejim güçleri ve İran unsurları, kendileriyle özdeşleşen çok parçalı/disiplinsiz milis yapıları sebebiyle bölgenin “insansızlaşmasına” sebep oluyorlar. Zaten seyrek yerleşimli yapısı ile savunması zor olan çöl bölgelerinde bulunan az sayıdaki köy ve kasabanın nüfus konusunda sıkıntılar yaşaması, bu bölgelerin savunulması açısından dezavantaj oluştururken rejim ve müttefiklerinin disiplinsiz uygulamaları DEAŞ’ın bölgede yaşayan yerel Bedevi unsurlar ile işbirliği yapmalarına yol açabilecek bir zemin sağlıyor. Yerel unsurların ciddi şekilde desteğini almadan bölgede bir süredir sonuç alınamayan DEAŞ ile mücadelede başarının sağlanması oldukça zor görünüyor. Ömer Behram Özdemir [1] Waters tarafından oluşturulan Daeş’in saldırı haritası için bknz: https://www.google.com/maps/d/u/0/viewer?mid=1VubVoZdI1rnqMlfAkmBECat-mpWZOEIA&ll=35.16156981375043%2C39.83544621589509&z=12 [2] https://english.enabbaladi.net/archives/2021/02/al-sukhna-predominated-by-security-chaos-as-regime-and-iranian-forces-grapple-with-is/ , Erişim Tarihi: 25 Şubat 2020. [3] https://english.enabbaladi.net/archives/2021/02/al-sukhna-predominated-by-security-chaos-as-regime-and-iranian-forces-grapple-with-is/ , Erişim Tarihi: 25 Şubat 2020.
Esed Rejimi Arazi Düzenlemesi adı altında Muhaliflerin Arazilerini Yağmalıyor
İnsan hakları gözlem kuruluşu SNHR’nin yeni çalışmasına göre, Esed rejimi zorla yerinden edilen Suriyelilerin topraklarına müzayede yoluyla el koyarak ciddi genişlikte bir alanın mülkiyetini ele geçirdi. Rapora göre, rejim bu yolla 440 bin dönüm tarım arazisine sahip oldu.[1] SNHR’ye göre Hama ve İdlib kırsallarında son 2 sene içerisinde çatışmalar sonucu rejimin kontrolüne geçen bölgelerde, güvenlik komitelerinin düzenlediği müzayedeler ile toprakların sahipleri değişti.  SNHR tarafından sahada gerçekleştirilen mülakatlarda, bölgede arazi sahibi olan bazı çiftçilerin kendilerine herhangi bir ödeme yapılmadan arazilerinin ellerinden alındığına dair beyanları yer alıyor. SNHR Başkanı Fadel Abdul Ghani’ye göre Esed rejimi Hama ve İdlib’de izlediği bu yeni siyaseti, başta Doğu Guta ve Deraya olmak üzere bombardıman ve kuşatmalar sonucu insansızlaştırdığı başka bölgelerde de izleyebilir. Ghani’ye göre, BMGK ve uluslararası toplumun tepkisizliği, rejimi bu siyaseti izlemeye devam hususunda cesaretlendiriyor. Rapora göre, Hama’ya bağlı 134 köy ve kasaba ile İdlib’e bağlı 88 yerleşim yerindeki araziler için şimdiye kadar 22 müzayede gerçekleşirken müzayedelere konu olan alanlar ekseriyetle buğday ve zeytin gibi ürünlerin de yetiştirildiği bereketli tarım arazileri. Arazi sahiplerinin büyük çoğunluğunun geçimini tarım arazilerinden sağlayan çiftçiler olduğu düşünüldüğünde, ekonomik krizin dayanılmaz bir hal aldığı ülkede, rejim bu toprak sahiplerini açlığa mahkum ediyor. SNHR’ye göre müzayedeler ile yaşanan süreç her ne kadar rejimin kimi kanunlarına dayandırılarak gerçekleştiriliyor olsa da aynı zamanda mevcut rejim hukuku ile de kimi yerlerde ters düşmekte. Rapora göre, Suriye Anayasası’nın 15. Maddesi ile Medeni Kanunu’nun 768 ve 770. Maddelerine göre, söz konusu müzayedeler hukuksuz uygulamalar konumunda. Ayrıca yine SNHR’ye göre uluslararası hukuk uygulamaları açısından da yasadışılık söz konusu. Beşar Esed imzalı çeşitli kanun hükmünde kararnameler bu müzayedelere zemin oluştururken müzayede için farklı gerekçler öne sürülmekte. 2012 tarihli 63 sayılı KHK ile rejimin “teröristlere” ait malları müsadere hakkı olduğu iddia edilmekte.[2] Esed rejiminin oldukça geniş bir terörist tanımlaması olduğu düşünüldüğünde müsadere süreci için hukuki dayanak bulmakta zorlanmayağı aşikar. Yine 2012 tarihli 66 sayılı KHK ise “zarar görmüş bölgelerin” yeniden düzenlemesini amaç olarak gösterilirken rejim kendi askeri müdahalesiyle yıktığı bölgelerde arazi düzenlemesi için bu KHK’yı kullanıyor. Bunların haricinde 2015 tarihli 19 sayılı KHK, 2016 tarihli 11 sayılı KHK, 2016 tarihli 12 sayılı KHK, 2018 tarihli 3 sayılı KHK Esed rejiminin ülke içine zorla yerinden edilmiş kişiler, mülteciler ve rejim tarafından alıkonulmuş kişileri hedef aldığı topraksızlaştırma politikasının diğer araçları olarak raporda kendine yer buldu. Uyguladığı Orta Çağ usulü kuşatmalar ve savaş suçlarıyla milyonlarca Suriyeli’nin ülke içi ve dışında mülteci konumuna düşmesine yol açan Esed rejimi, tarım arazileri ve gayrimenkullerin sahiplerini hedef alan siyasetiyle mültecilerin geri dönüş yollarını tamamen kapatıyor. Böylece kendi kontrolündeki nüfus ve toprakları yeniden dizayn etmeyi amaçlıyor. Şayet bu uygulamalar uluslararası baskılarla durdurulamazsa savaş sonrası dönemde zaten oldukça zahmetli ve maliyetli olacak olan yeniden inşa süreci iyice içinde çıkılmayacak bir sorunlar yumağı haline gelecektir. Ömer Behram Özdemir [1] https://sn4hr.org/blog/2021/02/14/55943/ , Erişim Tarihi: 15 Şubat 2021. [2] https://sn4hr.org/blog/2021/02/14/55943/ , Erişim Tarihi: 15 Şubat 2021.