Analiz
Hurras ed-Din’in İdlib’teki Serüveni ve Türkiye’ye Bakışı
Hurras ed-Din kuruluşunu tamamlar tamamlamaz HTŞ’dan ayrılan yahut onunla iltisakı sadece operasyonel birlik içinde olan bazı gruplarla ortak bir operasyon odası kurdu. Müminleri Teşvik Et Operasyon Odası[1] (MTO) Ensar el Din, Ensar el İslam, Ensar el Tevhid gruplarının Hurras ed-Din öncülüğündeki operasyon odası haline geldi. Astana sürecinin ortasında, garantör devletlerin 11’inci oturumunun yapıldığı süreçte[2] kurulan operasyon odası bağımsız şekilde Astana’ya muhalif eylemlerin merkezi haline geldi. Genel olarak Lazkiye’nin kuzeyindeki Kürt Dağı bölgesindeki operasyonlar Esed rejimine ciddi zararlar verirken Türkiye’nin yürüttüğü ateşkes görüşmeleri için de ciddi bir risk doğuruyordu. Hama kuzeyinde ve İdlib güneyinde Rusya destekli rejim güçlerine karşı operasyonlara kısmen destek veren MTO ve Hurras ed-Din aynı süreçte Kürt Dağı’ndan Cisr el Şuğur bölgesine doğru etki alanını genişletmeye başladı. 2019 Ağustos ayının sonunda ABD, Hurras ed-Din’e karşı ilk ciddi operasyonunu gerçekleştirdi.[3] Drone saldırısı ile vurulan bölgede çok sayıda çocuk hayatını kaybederken ABD ve Batılı kaynaklar vurulan üssün bir askeri eğitim merkezi olduğunu iddia etti. Yerel kaynaklar ise 8 Hurras ed-Din üyesinin saldırıda hayatını kaybettiğini doğruladı. Bu süreçlerin ilerleyen aşamalarında Ensar el Tevhid adlı grup MTO’ndan ayrıldı. Türkiye’nin İdlib’te konuşlanma evresinin büyük kısmı tamamlandı ve bu sırada Astana ve Soçi süreçleri Moskova üzerinden yeni bir evreye girdi. İdlib il sınırları içine sıkışan muhalifler ve diğer gruplar Türkiye’nin Rusya ile olan anlaşması ile yeniden toparlanma fırsatı ele geçirdi. Ancak anlaşma maddeleri arasındaki Türkiye ile Rusya ortak devriyesi ve M4 güzergahı ciddi sorunlara neden oldu. Hurras ed-Din ve öncülüğündeki operasyon odası anlaşmayı tanımadıklarını ikincil kanallardan ifade etti. Ardından Mart ayında Türk-Rus ortak devriyesine bir saldırı gerçekleştirildi. Olağan şüpheli Hurras ed-Din idi, ancak örgüt saldırıyı kınadı. Yerel pek çok kaynak ise saldırının faili olarak örgütü gösterdi. Ardından gelen süreçte bölgedeki Türk askerlerine hakaret ve taciz atışları ile gündeme gelen Hurras ed-Din, M4 yolu üzerindeki sivil gösterilerde silahlı grupları ile görünmeye başladı. Açık tehdit içerikli videolar yayınlayan örgüt üyelerinin davranışları ‘örgütsel tutum olarak üstlenilmedi’ ancak Hurras ed-Din’in fiili tutumları örgütün olağan şüpheli olarak kalmasına neden oldu. Gelişmeler sürerken Hurras ed-Din grubu ile MTO grupları yeni ve daha geniş bir alana hitap edecek “Sebat Edin Operasyon Odasını” ilan etti. Bu ilanın hemen ardından ABD’nin İdlib’te bir drone saldırısında Hurras ed-Din liderlerinden Kassam Ürdüni hayatını kaybetti ve yardımcısı Bilal Yemeni yaralandı. Bu saldırı hem Hurras ed-Din hem de yeni kurulan Sebat Edin Operasyon Odası için ciddi bir askeri komuta sorununa işaret ediyordu. Aynı dönemde Hurras ed-Din üyelerinin kökeni itibari ile HTŞ içinden savaşçı devşirme çalışmalarını sürdürüyordu. – “İdlib’te ateşkes ve diplomatik süreçlerle siyasi bir geçişe olumlu katkısı olmayacağı açık” HTŞ, 22 Haziran’da kendi yapısından Hurras ed-Din veya Sebat Edin Operasyon Odası gruplarına geçişleri durdurmak için bir karar yayınlandı. Bu kararda HTŞ’dan ayrılan savaşçıların ayrılma kararı kayıtlı bulunduğu yerel askeri divana bağlandı. Ayrılık halinde ise savaşçıların başka bir gruba katılamayacağı ifade edilip böyle bir durumda savaşçının HTŞ tarafından yargılanacağı belirtildi. Hemen ardından da Hurras ed-Din öncülüğündeki operasyon odasındaki Liva Mukatilin Vel Ensar grubuna geçiş yapan Ebu Malik’i tutukladı. Bu durum, aynı kökten gelen ve biri küresel çizgide diğeri çeşitli etkilerle yerelleşme eğiliminde olan iki örgütün çatışmasından süzülen bir yerel güç rekabetini resmediyor. Şubat 2018’ten bu yana tüm bu girişimler göz önüne alındığında, Hurras ed-Din örgütü ve çevresinde şekillenen operasyon odasının esasen Esed rejimi, Rusya, İran, ABD, Türkiye gibi büyük aktörlere ve yerelde HTŞ başta olmak üzere diğer gruplara karşı bir hareket olduğu net şekilde anlaşılabilir. Sonuç olarak Hurras ed-Din’in ve kurduğu operasyon odasının İdlib’te ateşkes ve diplomatik süreçlerle siyasi bir geçişe olumlu katkısı olmayacağı açık. Ne var ki örgütün ve operasyon odasının eğilimlerinin neye yol açacağı konusunda endişeler devam ediyor. Bu bağlamda Hurras ed-Din İdlib’te askerini bulunduran Türkiye açısından da önem arz etmektedir. Nitekim İdlib’te aktif şekilde askeri faaliyet gösteren Ebu Cundi[4],  Hurras ed-Din’in İdlib’in batısında özellikle Türkmen Dağı – Kürt Dağı – Cisr Eş Şuğur hattında yerel sohbet ve derslerde Türkiye’yi hedef aldığını, “maslahat günlerinin bitip cihat günleri geldiğinde Rusya, İran ve iş birlikçisi Türkiye’nin de bedelini ödeyeceği” sözlerini sık sık hatiplerince yayıldığını ifade ediyor. Cundi, hem herkese açık davetler hem savaşçıların çağrıldığı özel davetlerde bu ifadelerin sık sık dile getirildiğini söylerken Suriyelilerin yanı sıra ‘muhacirlerin’ özellikle bu propagandanın hedefinde olduğunu vurguluyor. Levent Tok [1] “Military groups calling themselves “the finest factions of the Levant” form joint operations room”, Nedaa Syria, https://nedaa-sy.com/en/news/9078 [2] Astana’da Suriye konulu 11. garantörler toplantısı sona erdi, AA, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/astanada-suriye-konulu-11-garantorler-toplantisi-sona-erdi/1324649 [3] “US targets al Qaeda-linked group in northern Syria”, TRT World,   https://www.trtworld.com/middle-east/us-targets-al-qaeda-linked-group-in-northern-syria-27913 [4] Görüşme yapılan kişinin güvenlik talebi sebebiyle ismi değiştirilmiştir.
PYD ve ENKS Anlaşmasının Önündeki Engeller
17 Haziran’da Suriye’nin kuzeydoğusunda siyasal ve askeri iktidarı elinde bulunduran PYD/PYNK[1]/TEVDEM ile iktidardan dışlanan ve siyasal faaliyetleri engellenen Kürt partilerin ortak çatısı olan ENKS arasında iki aydan beri devam eden görüşmelerin ilk turunun tamamlandığı taraflarca ilan edildi. İlan edilen anlaşmanın ilk ayağını, siyasi sorunların giderilmesi ve siyasal projeksiyonda ortaklaşma oluşturmaktadır. Taraflar söz konusu siyasi anlaşmanın daha sonra devam edilecek yönetim, ortaklık, savunma ve güvenlik görüşmeleri için temel oluşturacağını dile getirdi. İlan edilen siyasi anlaşmanın 2014’de imzalanan fakat yürürlüğe konamayan “Duhok Anlaşmasını” esas aldığı belirtildi.[2] Bu yazıda anlaşmanın hayat bulmasının bağlı olduğu faktörler ele alınacak ve tarafları bu anlaşmaya iten siyasi gelişmeler analiz edilecektir. Söz konusu anlaşmanın yürürlüğe girip giremeyeceği yerel, bölgesel ve uluslararası birçok faktöre bağlı olarak şekillenecektir. Birinci olarak bu anlaşma ilk adım olup diğer daha önemli anlaşmazlık konuları henüz görüşülmemiştir. Siyasi ortaklaşma üzerine uzlaşılan bu anlaşmada yönetimin nasıl paylaşılacağı, Roj Peşmergeleri’nin geri dönüşünün sağlanıp sağlanmayacağı, Suriye rejimi ve diğer ülkelerle ilişkiler gibi sorunların nasıl çözüleceği henüz belirsizdir. Her ne kadar iki taraf da anlaşma yapmaya istekli görünse de taraflar arasında uzun yıllardır devam eden güvensizliğin hemen sona ereceğini beklemek gerçekçi değildir. Dolayısıyla diğer tur görüşmelerde neler yaşanacağı önemlidir. İkinci olarak Türkiye’nin bu anlaşmaya yönelik tutumu oldukça belirleyici olacaktır. Türkiye, Suriye iç savaşında hem sahada hem de diplomaside güçlü bir şekilde varlığını hissettirmektedir. Kendisine tehdit hissettiği anlarda askeri operasyonlar düzenlemekten de geri durmamaktadır. Aynı zamanda hem ABD hem Rusya hem de Suriye muhalefeti ile sıkı diplomatik ilişkilere sahiptir. Bu anlamda oluşacak yapıyı her taraftan zorlayacak araçlara sahiptir. Türkiye çıkarlarını savunmaya yetecek kapasitesiyle belirleyici bir aktör konumunda olup uluslararası aktörlerin de hesaba katması gereken bir güçtür. Üçüncüsü, ABD’nin bu anlaşmanın ne kadar arkasında duracağı konusudur. Bu anlaşma ile “Özerk Yönetimi” siyasi alana taşımaya ne kadar yanaşacağı ve bunun siyasi maliyetini ne kadar üstleneceği önemli bir faktördür. Çünkü Trump yönetimindeki ABD, öngörülemeyen ani politikalara sahiptir. Trump yönetimi ile ABD siyasi elitleri arasında süregiden mücadele ülkenin net bir Suriye politikasının olup olmadığı konusunda da soru işaretleri yaratmaktadır. Bu iç mücadeleden kaynaklı zıt söylem ve pratikler ABD’nin bu anlaşmayı ne kadar ciddiye aldığı konusunda soru işaretlerine neden olmaktadır. Dolayısıyla her ne kadar ABD’nin yereldeki temsileri arabulucuğunda taraflar bir araya getirilmişse de ABD’nin politikası açık değildir. Bu çerçevede şimdiye kadar sessiz kalan ABD merkez yönetiminin tavrı daha belirleyici olacaktır. Merkez yönetiminin politikasını belirleyecek en önemli husus da Türkiye’nin bu anlaşmaya yönelik tutumu olacaktır. Anlaşmanın Tarafları ve Geçmiş Deneyimleri Ortaya çıkan bu tabloyu analiz edebilmek ve gelecek öngörüsünde bulunabilmek için tarafların geçmiş ilişkilerine bakmak ve içinde bulundukları politik durumları anlamak da gereklidir. Suriye iç savaşı başladığında PKK ile bağlantılı olan PYD ve onun askeri kanadı SDG/YPG Suriye rejiminin çekilmesiyle Suriye’nin kuzeyinde birçok şehri kontrol altına aldı. Genel olarak Fırat’ın batısında Rusya ile doğusunda ABD ile işbirliği yapan ve bunun sonucunda güçlenen SDG bir aktör olarak iç savaşta yerini aldı. Kontrol altında tuttuğu bölgelerde güçlendikçe kendisine muhalif gruplara karşı özellikle de Barzani’ye yakın olan ve ENKS çatısı altında birleşen Kürt siyasi partilerine karşı agresif bir politika izlemeye başladı. Zaman zaman liderlerini gözaltına aldı, parti ofislerini kapattı ve medyalarında onlara karşı kara propaganda faaliyetleri yürüttü. Birçok muhalif siyasetçi güvenlik endişesiyle bu bölgeleri terk ederek Türkiye, Irak Kürt Bölgesi ve Avrupa ülkelerine göç etti.[3] Yine PYD bu partilere bağlı olarak faaliyet gösteren Roj Peşmergeleri’ni de sistem dışına itip onları Irak Kürt Bölgesi’ne sürdü. Bunların yanında iki tarafın Suriye iç savaşına yönelik perspektifleri de farklılaşmaktaydı. ENKS, Suriye muhalefetinin bir parçası olarak siyasi çalışmalara katılmayı doğru bulurken PYD uluslararası güçlerle işbirliği yapan ve zaman zaman Suriye hükümetine yakınlaşan bir yol izlemekteydi.[4] Bütün bu gelişmeler PYD ile ENKS arasında derin farklılıkların oluşmasına neden olmaktaydı. ENKS’ye karşı takınılan tavır her ne kadar halk arasında tepki ile karşılansa da PYD kendi ideolojisi çerçevesinde yönetimi güç kullanarak sürdürmekte ve bir uzlaşma kapısı açmayı reddetmekteydi. Yakından bakıldığında PYD’nin güçlü hissettiği zamanlarda dışlayıcı politika izlediği zayıfladığı zamanlarda ise uzlaşmacı bir politikaya yöneldiği görülmektedir. 2012 ‘de PYD/YPG, Afrin, Kobani ve Kamışlı şehirlerinde kontrolü ele aldığında halk arasında desteği sınırlıydı. Yönetimi sürdürebilmek için diğer siyasal grupların desteğine ihtiyaç duyduğundan onlarla uzlaşma yolunu denedi. Bu uzlaşı denemesi IKBY lideri Mesud Barzani’nin arabuluculuğunda Erbil’de gerçekleşti. Yapılan toplantılar sonrasında ortak bir meclis ve askeri konseyi öngören “Erbil Anlaşması” ilan edildi. Fakat çok geçmeden taraflar arasındaki siyasal perspektifin sanılandan çok daha fazla farklılık arz ettiği ortaya çıktı ve bunun sonucunda anlaşma uygulanamadan rafa kaldırıldı. 2014’de gelindiğinde PYD/YPG, DEAŞ saldırıları ile karşı karşıya kalmakta elinde tuttuğu bölgeleri DEAŞ’a kaybetmekteydi. DEAŞ’ın Kobani içlerine kadar ilerlediği ve PYD/YPG’yi zayıflattığı bir dönemde YPG, IKBY’den askeri yardımda bulunmuş ve uzlaşı konusu tekrar gündeme gelmiştir. Böylece PYD ve ENKS yine IKBY Başkanı Mesud Barzani arabuluculuğunda Ekim 2014’te Duhok Anlaşması’nı imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre %40’ı PYD’den, %40’ı ENKS’den ve %20’si bağımsız kişilerden oluşacak olan yeni bir yönetim paylaşımı yapılacaktı.[5] Fakat Duhok Anlaşması da Erbil Anlaşması ile aynı kaderi paylaşmış ve taraflar arasındaki derin farklılıklar bu anlaşmanın da pratiğe dökülmesine engel olmuştur. 2020’ye yani anlaşmanın tekrar sağlandığı bu yıla gelindiğinde Türkiye PYD/YPG bölgelerine yönelik Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Hareketlerini gerçekleştirmiştir. Türkiye aynı zamanda hem Rusya hem de ABD ile güçlü ilişkiler kurarak PYD/YPG’nin yalnız kalmasını sağlamış ve onu zayıflatmıştır. PYD/YPG’nin zayıf düştüğü bir dönemde yeniden bir anlaşma yoluna gidilmiş ve 17 Haziran’da siyasi ayağı tamamlanan bir anlaşma ilan edilmiştir. Benzer bir kriz sonucu olan bu anlaşmanın da daha önce varılan anlaşmalarla aynı kaderi yaşayıp yaşamayacağını anlamak için öncekilerle benzerliklerinin ve farklılıklarının ortaya çıkarılması ve işlerliğini etkileyecek faktörlerin incelenmesi gerekmektedir. Önceki Anlaşmalarla Benzer ve Farklı Yönler Benzerliklere bakıldığında ilk önce bu anlaşmanın da yukarıda sözü edildiği gibi bir kriz sonrasında ortaya çıktığı görülmektedir. Bugünkü duruma bakıldığında PYD/YPG askeri olarak zayıflamış ve Türkiye’nin askeri ve diplomatik hamlelerine karşılık verememektedir. Dolayısıyla siyasi alanda oldukça yalnızlaşan ve uluslararası müzakerelerden dışlanan PYD bunun sürdürülebilir olmadığını anladığından yeni meşruiyet kaynakları aramış ve tekrar uzlaşı yolunu denemiştir. Bu yönüyle PYD/YPG bu anlaşma ile meşruiyet krizini aşıp siyasi mecrada varlık göstermeyi amaçlamaktadır. Bunun dışında yine IKBY’nin arabulucu rolü ve önceki anlaşmaların bozulmasından kaynaklanan tecrübeler önceki anlaşmalarla paralellik göstermektedir. Farklılıklara bakıldığında ise ilk kez iki taraf arasında bir uluslararası aktörün arabulucu rolü oynadığı görülmektedir. Bunu ilk önce Fransa denemiş fakat aktörler üzerinde yeterince nüfuz sahibi olmadığı için inisiyatif sonuçsuz kalmıştır. Daha sonrasında ABD arabulucu rolünü üstlenmiş ve taraflar arasındaki pürüzleri gidermek için toplantılara öncülük etmiştir. Bu anlamıyla kimi analistler bu anlaşmayı 1996’daki KDP-KYB Washington anlaşmasına benzetmektedirler. Diğer anlaşmalarda bulunmayan yeni arabulucular ise SDG/YPG komutanı Ferhad Abdi Şahin (Mazlum Kobane) ve IKBY Başkanı Neçirvan Barzani’dir. Ferhad Abdi hem ABD hem de Rus üst düzey yetkilileriyle birebir görüşmesinden sonra daha çok tanınmaya başlanan bir figür haline geldi. Önceleri sadece askeri konulardan sorumlu görülmesine rağmen gittikçe daha fazla siyasi pozisyon almış ve anlaşma sürecinde diplomatik misyon üstlenmiştir. Ayrıca bu anlaşma için inisiyatif almış ve ABD ile ilişkileri sağlamıştır. Neçirvan Barzani de kendisiyle telefon görüşmeleri gerçekleştirmiş ve inisiyatifin anlaşma ile sonuçlanması için çaba sarf etmiştir. Ayrıca bu anlaşma süreci öncekilerden daha uzun sürmüş ve şimdiye kadarki konular ayrıntılı şekilde tartışılmıştır. ENKS tarafından anlaşmaya bakıldığında ise tablo şu şekilde cereyan etmektedir. ENKS her ne kadar Suriye muhalefeti içinde yer alsa da uzun zamandan beri Suriye’deki “Kürt Sorunu”nun bu gruplar tarafından yeterince ele alınmadığı ve bu konuda somut bir proje ortaya koyulmadığı yönünde sitemlerini dile getirmekteydi. Yine anayasa yazım sürecinde yeterli sayıda Kürt temsilcinin bulundurulmadığı yönünde de eleştirilerini yöneltmekteydi. Ayrıca Suriye muhalefetinin kontrolündeki yerlerde yaşanan yağma, mala el koyma gibi konularda da şikayetlerin yeterince soruşturulmadığından yakınmaktaydı. Bu durum halk arasında tabanını kaybetmesine ve halkın PYD yönetimine yönelmesine yol açmaktaydı. Bununla birlikte çoğu öncüsünün Suriye dışında yaşaması ve içeride siyasal faaliyet yürütememesi tabanlarıyla iletişimlerini kaybetmelerine sebep olmaktaydı. Yine askeri kanadı olan Roj Peşmergeleri de bir siyasi anlaşma ile dönmeyi talep etmekteydi. Bu anlamıyla ENKS’nin Duhok Anlaşmasına benzer şekilde yönetimde hak sahibi olarak güçlenmeyi ve sözü edilen olumsuz durumları lehine çevirmeyi amaçladığı söylenebilir. Özetle birçok zorlu faktöre bağlı olarak ancak hayat bulabilecek bir ön anlaşma duyurulmuştur. Fakat bu anlaşmanın tarihi Washington anlaşmasına benzer olduğu yönündeki analizler için henüz erken görünmektedir. Çünkü taraflar arasında çözülmeyi bekleyen birçok sorun bulunmakta ve bunlar henüz müzakere edilmemiştir. [1] PYD’nin bu anlaşma sürecinde oluşturduğu ve kendisine yakın partileri bir araya getirdiği yeni yapılanma. [2] Independent Türkçe, “ENKS ile PYNK’den ortak açıklama: Kısa zamanda yeni bir genel anlaşma imzalanacaktır”, https://www.indyturk.com/node/197561/d%C3%BCnya/enks-ile-pynk%E2%80%99den-ortak-a%C3%A7%C4%B1klama-k%C4%B1sa-zamanda-yeni-bir-genel-anla%C5%9Fma 17 Haziran 2020. [3] Anadolu Ajansı, “PYD/PKK’nın ‘muhalifleri sindirme’ faaliyetleri”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pyd-pkknin-muhalifleri-sindirme-faaliyetleri/772880 16 Mart 2017. [4] Zana Baykal, “Ortadoğu’da Kürtler” içinde Ortadoğu Yıllığı 2014, s. 428-429. [5] Zana Baykal, “Kobani Saldırılarının Öğrettikleri”, Ortadoğu Analiz Dergisi, cilt: 6 sayı: 65 sayfa 46-47, 2014
BAE-Esed Yakınlaşması Vites Arttırıyor
Yıkılmakta olan ekonomisi ve kaybolan uluslararası itibarı nedeniyle uluslararası arenada Rusya ve İran dışında partneri kalmayan Şam’ın kapısında beliren Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Suriye sorununda yeni bir aktör olma ihtimali güçleniyor. BAE, Esed için Moskova/Tahran’ı orta vadede dengelemek adına bir opsiyon olarak sivrildi. Covid-19 salgının Suriye’de de yayılmaya başladığı günlerde Abu Dhabi Veliaht Prensi Muhammed biz Zayed’in (MBZ) Beşar Esed’i telefonla arayarak salgın karşısında ülkesinin Suriye’ye ve halkına her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu ve Suriye’nin yalnız kalmayacağını iletti.[1] BAE, Şam’daki Ebu Rummane bölgesinde bulunan büyükelçiliğini Aralık 2018’de yedi yıl sonra yeniden faaliyete geçirdi. Buna sebep olarak iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden rayına sokulması gösterilirlen BAE’li yetkililer Suriye’nin egemenliği ve bağımsızlığına vurgu yaptılar. Gerek zamanlaması gerekse de vurgusu açısından bakıldığında BAE’nin bu hamlesinin Türkiye’nin Suriye içerisindeki etkinliğinin ve hakimiyet alanının genişlemesiyle de alakası olduğu söylenebilir. Halihazırda Türkiye’nin Katar’daki varlığından rahatsızlığı bilinen, Libya da Türkiye ile tam tersi cephelerde konuşlanan ve hatta Türk Dışişleri tarafından Somali’de Şebab’a Yemen’de ise bölücü unsurları desteklediği gerekçesiyle itham edilen BAE’nin[2] Suriye’deki pozisyonuna bölgesel rekabet zaviyesinden bakmakta fayda vardır. İdlib’de sene başında Türkiye-Rusya-Esed üçgeninde yaşanan yoğun çatışmaların ardından Moskova ile Ankara arasındaki ateşkes sürecine BAE’nin Esed üzerinden etki etmeye iddiası uluslararası medyaya taşındı. Buna göre MBZ’nin Esed’e İdlib’de ateşkese yanaşmayıp saldırılara devam etmesi kaydıyla 3 milyar dolara varan bir maddi destekte bulunmayı taahhüt ettiği ve bunun 250 milyon dolarlık kısmını önden ödediği lakin bu duruma oldukça sinirlenen Rusya lideri Putin’in  dümeni ele geçirip ateşkesi sağladığı iddia edilmiştir.[3] İdlib konusunda başat aktör Rusya’ya rağmen iş bitirmeye çalışmış olsa da rejimin geleceği hususunda BAE’nin yardımları savaşın maliyetini paylaşmak isteyen Moskova için tercih edilebilir bir alternatif konumunda. Orient XXI tarafından yayınlanan araştırmaya göre, BAE de bu ihtiyacın farkında olarak Esed rejimi ile farklı alanlarda işbirliğine başladı.[4] Bu araştırmaya göre Ocak ayından itibaren eğitim süreleri 2 ila 12 ay arasında değişmek suretiyle Suriye rejimine bağlı çok sayıda istihbarat subayı BAE’li yetkililerce eğitime alınacaklar. Bunların içerisinde teknik ve lojistik eğitimler alan unsurlar olacak. Buna ek olarak Suriye Hava Kuvvetlerine bağlı 5 pilot BAE’de Khalifa bin Zayed askeri akademisinde eğitim alacak. Rapora göre kursiyerleri belirleyen rejim yetkilileri arasında başta Esed ailesine yakınlığı ile bilinen ve bir dönem “Baas Komandoları Birliği” adı altındaki paramiliter unsurların başında Cihad Bereket de bulunmaktadır. Askeri ve istihbari alandaki işbirliğine ek olarak pek çok alanda maddi destek ve yatırımlarında da vites arttıran BAE, geçtiğimiz günlerde ABD tarafından yeniden yaptırımlara hedef olan Esed rejimine yakın iş adamı Muhammed Hamsho’nun başını çektiği Suriyeli iş adamlarından oluşan delegasyona 2019’da ev sahipliği yaparak niyetini açıkça ortaya koymuştur.[5] Suriye lirasının günden güne eridiği, ekonomik sebepler dolayısıyla sokakların yeniden hareketlenme sinyalleri verdiği Suriye’de BAE’nin vereceği ekonomik destek ateşi düşürmek için hayati önem taşımaktadır. Lakin bu yardımın karşılıksız olmayacağı ve BAE’nin Türkiye karşıtı dış politika ajandası düşünüldüğünde bu etkinin kısıtlı kalmasının hem Türkiye hem de Rusya açısından daha tercih edilebilir olduğunu söylemek mümkündür. Ömer Behran Özdemir [1] https://www.middleeasteye.net/news/coronavirus-syria-uae-bashar-al-assad-support-covid-19 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [2] http://www.mfa.gov.tr/sc_-30_-bae-db-ve-uluslararasi-iliskiler-bakanliginin-ulkemizi-hedef-alan-aciklamasi-hk-sc.tr.mfa , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [3] https://www.trtworld.com/magazine/uae-bribed-assad-to-attack-idlib-despite-humanitarian-crisis-35258 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [4] https://orientxxi.info/magazine/comment-abou-dhabi-donne-un-coup-de-main-a-damas,3970 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [5] https://nationalpost.com/pmn/news-pmn/syrian-businessman-on-us-sanctions-list-hosted-by-uae , Erişim Tarihi: 22 Haziran 2020.
Esed’e İşkence Sebebiyle Yeni Yaptırımlar: Sezar Yasası
20 Aralık 2019’da ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanan ve 180 gün sonunda devreye girecek olan Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası bugün yani 17 Haziran itibariyle yürürlüğe girdi.[1] Sezar kod aldı savaşın ilk yarısında Suriye rejimi emrine görev yapan bir askeri polisin sızdırdığı işkencehaneler ve toplu ceset fotoları sonrası Suriye rejiminin savaş ve insanlık suçları dosyası uluslararası toplumun gündemine otururken Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası kapsamındaki yaptırımlar bu sürecin en etkili sonuçlarından biri olmaya namzet. Amerikan makamlarından yapılan resmi açıklamaya göre Esed rejimi ve ortaklarının Suriye halkına karşı işlediği suçlara karşı bedel ödetmeyi amaçlayan bu yasa çerçevesinde ilk etapta 39 kişi ve kurum yaptırımların hedefi oldu. Buna göre dünyanın neresinde olursa olsun Esed rejimi uzantılarıyla yapılacak her türlü ticaret ve işbirliğinin sonucu seyahat kısıtlamaları ve mali yaptırımlara hedef olmak olacaktır. Halihazırda sıkıntılı günler geçiren ve her geçen gün hızlı bir şekilde çöküş yolunda ilerleyen rejim ekonomisi için bu yaptırımlar yabancı sermaye bulabilme hususunda yaşanan sıkıntıları en üst seviyeye çıkarabilir. Esed rejiminin savaşa ve katliamlara devam etmesini engellemek amaçlı siyasi ve ekonomik baskıyı hedefleyen söz konusu yaptırımların hedefleri içerisinde Amerikan Dışişleri Bakanı Pompeo’nun açıklamasına göre Suriye rejimi lideri Beşar Esed’in yanısıra ailesinden eşi Esma Esed, kardeşleri Büşra Esed ile Mahir Esed ve Mahir Esed’in eşi Manal Esed bulunmaktadır. Açıklamada Esma Esed’in eşi ve kendi ailesinin desteğiyle Suriye savaşından büyük kazanç elde ettiği ve bu yüzden ilk kez böyle bir yaptırıma hedef olduğu vurgulandı. Suriye’nin son 2 ayına damgasını vuran Esed-Mahluf gerginliği sürecinde Beşar Esed’in Rami Mahluf’u hedef almasındaki azmettirici rolü bilinen Esma Esed’in ve ailesi Ahrasların yaptırımlara hedef olması rejime farklı yollardan fon sağlama ihtimallerinin de önüne geçecektir. Esed ailesini yoğun olarak hedefleyen yaptırımlarda ayrıca rejimin askeri ve mali uzantıları da kendilerine yer buldu. Mahir Esed ile yakın ilişkisiyle bilinen ve Esed rejimi zengini olarak bilinen iş adamı Muhammad Hamsho ve aynı aileden Ahmad Sabir Hamsho, Amr Hamsho, Ali Hamsho ve Sumaia Hamsho’nun adları yaptırım listesine dair basın açıklamasında yer buldu. Mahir Esed ve Beşar Esed başta olmak üzere rejim ile ilişkileri sayesinde bir servet sahibi olan Hamsho söz konusu bağlantıları yüzünden 2011’de ABD Hazine Bakanlığı tarafından yaptırım listesine alınırken[2] bu sefer aynı aileden başka figürler de listeye girdi. Rejimin siyasi ve mali figürlerinin dışında askeri unsurlar da yayınlanan isimler arasında. Mahir Esed, kontrolündeli 4.Zırhlı Tümen ve komutanları Ghassan Bilal ve Samer el-Dana yaptırımların hedefi oldu. Başta Şam’da gerçekleşen kimyasal saldırı olmak üzere pek çok savaş suçunda olağan şüpheli konumunda olan Mahir Esed ve 4.Zırhlı Tümeni’nin savaş suçlarına karşı baskı amaçlayan böyle bir yaptırımda hedef olması beklenen bir sonuç. Lakin bunlara ek olarak Suriye rejiminin müttefiki İran tarafından ülkeye gönderilen ve rejim yanında çatışmalara katılan Fatımiyyun Tugayı’nın da yaptırım listesinde olduğu görülmektedir. Bu da ABD’nin Esed rejiminin savaş suçlarından sadece rejim unsurlarını değil aynı vakitte müttefiklerini de sorumlu tuttuğunu tekrar göstermektedir. Yaptırımlarının detaylarının açıklanmasından saatler evvel Suriye Merkez Bankası’nın karaborsa kaynaklı döviz baskılamasına karşı Suriye Lirasının ABD Doları karşısındaki konumunu 704 Suriye Lirası= 1 ABD Doları seviyesinden 1256 Suriye lirası= 1 ABD Doları seviyesine çekmesi de yaptırımların sadece beklentisinin bile rejimin ekonomik aygıtlarını oldukça zorladığının delilidir. Yeni isim ve kurumlarla çapı genişleyecek olan yaptırımlara karşı Suriye rejiminin en yakın destekçileri Rusya ve İran’ın nihai bir askeri çözüm için mi yoksa siyasi bir çözüm için mi efor sarfedecekleri yakın dönemin en önemli sorusu olacaktır. İdlib’de olası bir Rus destekli rejim saldırısı bu kez kesin sonuca varmak amaçlı olup çok daha kanlı cereyan edebilir. Zira aksi halde yani rejim ve Rusya’nın İdlib şehrini ele geçiremediği senaryoda bir çığ gibi gelmekte olan ekonomik yıkımın altında kalmayıp hayatta kalmak öncelikli hedef olacaktır. Rejimin maddi olarak düşeceği aciz durum ise Rusya’nın her halükarda yeni bir partner aramasına yol açabilir. Suriye rejimini artık tek başına sırtlamak istemeyen Moskova için BAE başta olmak üzere Körfez sermayesi yeni bir partner olarak sivrilebilir. Ömer Behram Özdemir
İnsanlık Krizinden Pandemiye Esed Rejimi Ekrem Mete  
Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan COVID-19 salgını, çağımızın tanımlanan en büyük küresel sağlık krizi haline geldi. Ülkeler virüsü kontrol altına alabilme adına, seyahat kısıtlamaları getirmek, vatandaşlarını karantinaya almak, test yapmak, ilaç ve aşı geliştirmek, uluslararası toplantıları iptal etmek ve okulları geçici olarak kapatmak gibi tedbirlerle virüsle savaşmaya devam ediyor. Devletler, ‘Koronavirüs laboratuvarda mı üretildi? sorusuna yanıt aramaya devam ederken yıllardır “insani kriz üreten” Esed rejimi, saldırını artırmaya devam ediyor. Avrupa ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gibi gelişmiş ülkelerde, ekonomik ve toplumsal yaşamı sınırlayarak virüsün yayılımını durdurmaya çalışken Suriye rejimi de kontrol ettiği alanlarda çeşitli kısıtlamalara gitti. Rejim, salgın nedeniyle göstermelikte olsa sınırlarını kapattığını ve vilayetler arasında ulaşımı yasakladığını duyurdu. Okulları ve restoranları kapattı. Sokağa çıkma yasağı ilan ederek kamu kuruluşlarına saat ve çalışan sınırlaması getirdi.[1] Toplu taşımayı durdurdu. Bazı tutukluları tahliye etti. 13 Nisan’da yapılacak parlamento seçimlerini önce 20 Mayıs’a daha sonra 19 Haziran’a erteledi.[2] Dünya bu salgın ve etkileriyle mücadeleye odaklanırken,  Esed rejimi koronavirüs ile mücadele de dünyayı kandırmaya devam ediyor. Rejimin sınırlarını kapattığını duyurmasına rağmen binlerce İran, Irak ve Lübnanlı Şii, Şam’daki Seyyide Zeynep türbesini ziyaret ediyor. Bölgeden gelen görüntülerde türbenin duvarlarında öldürülen İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin resmi görülüyor. Orada bulunanlar duvardaki resmi öpüyor. Bu noktada binlerce kişinin virüsün yayılımını sağladığını söylemek mümkün. Tüm dünyada uygulanan sosyal mesafe gibi kuralları hiçe sayan kalabalıkların aynı zamanda ülkede rahat bir şekilde seyahat etmesi, rejimin dünya kamuoyunu kandırdığının en net göstergesidir. Rejimin yıllardır okulları ve hastaneleri hedef alarak kan gölüne çevirdiği ülkede, eğitim ve sağlık sistemi de durma noktasına gelmiştir. 3 milyon Suriyeli çocuğun mülteci olarak ülkelerini terk etmek zorunda kaldığı ve öğretmenlerin öldürüldüğü ya da ülkenin başka bölgelerine kaçmak zorunda bırakıldığı dikkate alındığında rejimin kapattığını iddia ettiği okullarda uzun süredir zaten eğitim yapılmadığı bilinmektedir. Siyasal ve ekonomi sistemi neredeyse tamamen İran ve Rusya’ya bağlı rejimin sağlık sistemi de bu iki devlete bel bağlamış durumda. Salgının İran’da kontrolden çıkması ve vaka sayılarının hızlı bir şekilde arttığı dönemde Suriye’de görev yapmış üst düzey İranlı generallerin ve siyasilerin koronavirüsten ölmesi akıllara salgının Esed’in kurmaylarına sıçrama durumunu akıllara getiriyor. Sahadan gelen bilgilere göre, medyaya sürekli demeç veren üst düzey rejim askerlerinin son dönemde ortalıkta görülmemesi rejimin ordudaki vakaları gizlediği yönünde yorumlanıyor. Ayrıca İranlı milislerin rejim bölgelerinde koronavirüsün yayılmasına neden olduğu belirtiliyor. Irak sınırındaki El Kaim sınır kapısı üzerinden günde binlerce kişi kontrolsüz bir şekilde ülkeye giriş çıkış yapıyor. Bu bağlamda Iraklı yetkililer Suriye’den ülkelerine dönen hacıların bazılarının koronavirüs test sonuçlarının pozitif çıktığını açıkladı. –“Esed rejimi, koronavirüs vakalarını saklayarak insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor” Rejimin Sağlık Bakanı Nizar Yazıcı, 22 Mart’ta ilk vakayı açıkladı.[3] Daha sonraki süreçte ülkede 164 vakanın 68’inin iyileştiği 6 kişinin ise öldüğü belirtildi.[4] Sağlık sistemi çökmüş, sağlık personelinin yarısından fazlası zorla göçe tabi tutulan bir ülkede, iç savaş sırasında çok sayıda hastanenin de yıkıldığı göz önüne alındığında koronavirüs, Suriye için daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Yıllardır çocuk yaşlı demeden kimyasal silah kullanarak bölge halkını katleden Suriye rejimi, koronavirüs vaka verilerini saklayarak da insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor. Koronavirüs vaka sayısını gizlemekle suçlanan ve virüsün çıkış kaynağı olan Çin, Suriye’ye 2 koli sağlık ekipmanı göndermişti.[5] Rejim neredeyse tamamen İran’dan ve Rusya’dan gönderilecek sağlık yardıma bel bağlamış durumda. Rusya’nın Şam Büyükelçisi Aleksander Yefimov, koronavirüse karşı koymak için işbirliği konusunda rejime destek vereceklerini açıkladı.[6] İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de Şam’da Esed ile görüşmesinde koronavirüsle mücadelede rejimin yanında olduğunu belirtti. Ancak Çin, Rusya ve İran dünya kamuoyunda koronavirüse karşı etkin mücadele etmemekle ve verileri gizlemekle suçlanırken rejime destek açıklamalarının bu küresel sağlık krizinin aşılmasında bir karşılığı yok. Öte yandan son günlerde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), koronavirüsün yayılmasının önlenmesi için rejim ile ortak çalışmalar yürütüyor. Bu kapsamda Şam, Halep, Humus, Deyr ez Zor, Lazkiye ile Kamışlı’da birlikte karantina birimleri oluşturuluyor.[7] Bu bölgelere de test kitleri sağlanıyor. Rejim halkın mevcut sağlık ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi ve ülkede hijyen koşullarının da çok kötü olması salgının uzun vadede ülke geneline yayılacağını gösteriyor. Koronavirüs testi yapacak az sayıda tıbbi personel olması ve ülkede tıbbi laboratuvarın yok denilecek kadar az olması sebebiyle kimyasal silah üretilen merkezlerin virüs araştırması amacıyla kullanılacağı belirtiliyor. Ülkede 2011’den beri yaptırımlar ve ambargolar olmasına rağmen kontrol ettiği birçok bölgede kimyasal silah tesisi kuran ve kendi vatandaşları üzerinde bu silahları test eden Esed rejimi, ilaç ve tıbbi malzeme üretimi konusunda dünyadan “insani” yardım bekliyor. [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52107218 [2]  https://www.indyturk.com/node/175601/d%C3%BCnya/suriyede-se%C3%A7imler-koronavir%C3%BCs-y%C3%BCz%C3%BCnden-bir-kere-daha-ertelendi [3] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/esed-rejimi-ilk-koronavirus-vakasini-acikladi/1775287 [4] https://en.wikipedia.org/wiki/Template:COVID-19_pandemic_data [5] https://www.cnnturk.com/dunya/cinden-suriyeye-iki-kolilik-koronavirus-yardimi-tartisma-konusu-oldu [6] https://sana.sy/tr/?p=207273 [7] https://www.who.int/news-room/feature-stories/detail/who-continues-to-support-the-fight-against-coronavirus-in-syria
Esed Rejiminin Ekonomik Ayağı: Mahluf Ailesi
Middle East Institute’den Ayman Abdel Nour tarafından kaleme alınan “The Assad-Makhlouf spat: A complicated family affair”[1] başlıklı analizde Esed rejimi tarafından mal varlığı üzerinden kıskaca alınan Rami Mahluf’un öyküsü Esed ve Mahluf ailelerinin ortak geçmişi üzerinden ele alınmıştır. Hafız Esed’in iktidarında en önemli ortaklardan biri haline gelen ve rejimin ekonomik uzantısı haline gelen Mahluf ailesinin Esed ailesi ile ilişkisi sadece kan bağı ile kısıtlı olmayıp büyük bir işbirliği hikayesine sahiptir. Öyle ki Rami Mahluf sosyal medya üzerinden yayınladığı son videolarından birinde Esed ve Mahluf ailelerini gece ile gündüz gibi farklı ama birbirini tamamlayan iki aile olarak tasvir etmiştir. Nour’a göre Hafız Esed iktidarının gücü için paraya ihtiyacı olduğunun farkındaydı ve o dönem ülke ekonomisinin önemli kısmına hakim olan Şam ve Halep sermayesine temkinli yaklaşmaktaydı. Finansal güç için ortak arayışında olan Hafız bu amacı için uzaklara gitmek zorunda kalmamıştır. Eşinin erkek kardeşi Muhammed Mahluf ile başlayan ortaklıkları neredeyse gün aşırı görüşülen yakın bir dostluğa dönüşmüştü. Hafız Esed tarafından 1972’de Devlet Tütün İşletmeleri’nin başına getirilen Muhammed Mahluf hem legal tütün ticareti hem de sigara kaçakçılığı yoluyla ortaya çıkan rantta büyük pay sahibi oldu. 1985’te Devlet Emlak Bankası’nın başına getirilen Mahluf burada her emlak projesinden aldığı %10 pay sebebiyle “Bay %10” olarak bilinmekteydi. Muhammed Mahluf rejimi petrol ihracından da aldığu %7lik pay ile servetini büyüttü. Nour’a göre güvenlikten ulaşıma pek çok alanda rejim tarafından donatılan Mahluf ailesinin imajının Suriye kamuoyuna yansıması Mahlufların Esedler ile ortak olduğuna yönelikti. Muhammed Mahluf 2004’te Devlet Emlak Bankası’ndan emekli olduğunda büyük bir servete sahipti ve bunu rejim içerisinde daha itibarlı ve etkin konuma gelmek için kullanmak istedi. Rejimin dış ilişkilerinin inşasında rol almak isteyen Mahluf bu dönemde farklı uluslararası figürlerle temaslarda bulunurken Baas Partisi genel sekreter yardımcısına ABD’dekine benzer bir senato yapısının kurulmasına dair öneride bulundu. Kendisinin “başkanlığında” böyle bir senatonun varlığı ile idaredeki etkinliğini arttırmayı düşünen Mahluf’un bu arzusunun önüne Beşar Esed engeli çıkar. Esed’in isteği ile Baas kongresi Mahluf’un bu önerisini reddeder. Nour bu reddin anlamının Esed’in Mahluf ailesine “sizin yeriniz ekonomi. Siyasette yeriniz yok” demesi olduğunu söyler. Muhammed Mahluf ve Hafız Esed arasındaki yakınlığın sonraki nesle aktarımı ise Rami Mahluf ve Beşar Esed ilişkisiyle gelişti. Hafız Esed’in yerine geçecek yeni Esed olarak görülen Basil Esed’in 1994’te bir trafik kazası sonucu ölümünün ardından Hafız sonrası dönem için yegane aday Beşar Esed olmuştu. Basil’in aksine Beşar ile oldukça yakın olan Rami Mahluf bu dönemde Beşar ile ilişkisini daha da güçlendirirken  Mısır sermayesi ile ortaklaşa kurduğu Syriatel ile de uluslararası ticarete giriş yaptı .Ki bu hamlesi yakın dostu Beşar’ın Suriye ekonomisinin dışa açılması planları ile de uyuşmaktaydı.  Babasının siyasi rol kapma hülyalarına o dönem kapılmayan Rami finans alanında gücünü genişletmeyi tercih etti. 2006’da Suriyeli 71 büyük iş adamını aynı çatı altında topladığı Cham Holding’i kurarak özel sektörün üçte ikisi üzerinde kontrol sağladı. Bu hamlesi günümüzde rejim ile ters düşmesinin en önemli sebeplerinden birisini doğurarak Beşar Esed’in eşi Esma Esed ile Rami Mahluf arasında bir rekabet ve gerginliğe neden oldu. Yurt dışı kariyerine sahip bir bankacı olan Esma Esed kurduğu Souria Holding ile inşaat yatırımları üzerinden ülke ekonomisinde etkin olmak arzusundaydı. Fakat bu dönemde hem Beşar Esed’in hem de annesi Enise Mahluf’un Rami Mahluf’un yanında yer alması Esma Esed’in arzu ettiği serbest manevra alanına ulaşamamasına ve Esma-Rami gerginliğinin artmasına yol açtı. 2012’de Enis Mahluf’un BAE’ye taşınması sonrasında ise Esma Esed Rami Mahluf’a karşı daha fazla hareket alanı buldu. Rami Mahluf ayaklanma sonrası süreçte Nusayri kitlenin istihdamında oldukça etkili oldu. Ya kendisine ait şirketlerde işçi olarak ya da fonladığı milis yapılar içerisinde militan olarak çok sayıda Nusayri’ye iş kapısı açan Mahluf’a Nusayrilerin yoğun olduğu bölgelerde bir saygı sıfatı olarak el-Üstaz (Hoca) denmeye başlandı. Vakıfların ve hatta ülkeye ilk gelen Rus paralı askerlerin dahip fonlayıcısı olan Rami’nin bu derece güçlenmesinden rahatsız olan Esma Esed 2016’de Enise Mahluf’un ölümünün ardından Rami’ye karşı harekete geçti. Rami Mahluf’un refah ve şaşa içerisinde yaşayan oğullarının sızdırılan foto ve videoları Esma Esed’in oldukça işine yaradı. Bugün dahi halihazırda yaşanan büyük mali kriz esnasında Mahluf ailesinin genç nesillerinin sahip olduğu maddi imkanlar rejime yakın sosyal medya hesaplarından paylaşılarak gündem değiştirilme için kullanılmaktadır. 2019 ise Rami Mahluf ile Esed iktidarı arasındaki ilişkiler için bir kırılma noktası olur. Rusya’ya s-300’ler ve askeri mühimmatlar için ödeme yapması gereken ve aynı zamanda İdlib’e saldırı için hazırlanan Beşar Esed kuzeni Rami Mahluf’tan fon desteği istemiş, başka zamanlar fon desteği için herhangi bir şart koşmayan Rami ise bu kez söz konusu miktarın rejime bağlı diğer savaş ağaları ile ortak şekilde yüklenilmesini talep etti. Bu durum Beşar Esed’in Rami Mahluf’a dair şüphelerinin artmasına yol açmış ve Esma Esed’e karşı hamle için imkan sağlamıştır. Rami’nin sahibi olduğu Syriatel’e verilen yüklü vergi cezası ve Rami’nin Suriye bankalarındaki hisselerinin dondurulması gibi hamleler Esma Esed’in hamleleridir. Buna karşılık Rami de boş durmamış ve Lübnan’da Esma Esed’in bir arkabasının kaçırılması hadisesiyle dolaylı olarak daha fazla ileri gitmeyin mesajı vermiştir. Nour Beşar Esed’in Rami Mahluf’a ait ticari tüm teşekkülleri kontrol altına alana kadar bu hamlesine devam edeceğini ve son kertede idaredeki Nusayri elitlerin müdahil olmasıyla Mahluf’un ülkeyi terk etmek kaydıyla bir kısım maddi gücü elinde kalacak şekilde sulh olacağını ileri sürmüştür. Analizde bu durumun rejim için kaybet-kaybet durumu olacağı çünkü rejimin hem bir numaralı maddi destekçisini kaybedeceği hem de onun yerini doldurmanın vakit alacağı vurgulanmıştır. Esma Esed’in finans alanındaki tecrübesi ve hırsı göz önüne alındığında bu boşluğu doldurmak için kendisi ve kliğinin yoğun çaba göstereceği muhakkaktır. Bununla birlikte ülkenin yaşamakta olduğu ekonomik yıkımda gelen dalgalarla mücadele edip ayakta kalmak için yeni bir sermaye gücünün büyümesini bekleyecek zaman olmayabilir. Bu boşluğu doldurmak hususunda BAE’nin istekli olduğu göz önüne alınırsa orta vadede söz konusu denkleme artık Esed ve Mahluf aileleri dışarısından unsurların girmesi oldukça muhtemeldir. Askeri anlamda oldukça yıpranan ve bu alanda Moskova’nın dikte edici rolünü kabul etmek zorunda kalan Esed’in mali alanda da dış aktörlerin belirleyici rolünü tamamen kabul etmesi ilerleyen süreçte iktidar alternatifi olarak vazgeçilmez olan konumunu sarsabilir. Bu yüzden Rami Mahluf’tan doğan boşluğu ilk etapta Esma Esed’in kliği olmak üzere yerli klikler ile doldurmak isteyeceği aşirkardır. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.mei.edu/publications/assad-makhlouf-spat-complicated-family-affair ,  Erişim Tarihi: 11 Haziran 2020.
Suriye’de Ekonomi Sebepli Gösteriler Ne Anlama Geliyor?
Suriye lirasının dolar karşısındaki hızlı çöküşü zaten savaş yıllarında sosyo-ekonomik olarak büyük yıkım yaşayan Suriye halkının ülke içerisinde kalan kısmının yaşam kalitesini oldukça aşağılara çekti. Amerikan dolarının Suriye lirası karşısındaki değerinin 2011’e kıyasla 60 kat arttığı[1] ülkede Esed idaresinin 2015’te uygulamaya koyduğu %50’lik kamu çalışanı zammına karşın o günden bugüne gerçekleşen %4000 civarındaki fiyat artışı ile Suriyelilerin ceplerindeki para adeta eridi.[2] Kıdemli öğretmen maaşlarının ayda 23 dolar seviyelerine indiği[3] ülkede tek işle geçinmek oldukça güç hale gelirken temel gıda malzemelerine ulaşmak oldukça güç hale geldi. Suriye lirasında yaşanan değer kaybı durmaksızın devam ederken, en son 2500 seviyesine düştü. Bu durum halihazırda siyasi kamplaşmalar kaynaklı parçalanan toplumsal yapının yeni sosyal patlamalara açık hale gelmesine yol açmakta. Suriye’nin farklı bölgelerinde geçtiğimiz günlerde yaşanan protestolar – ki bu bölgelerden bazıları ayaklanmaya katılmamış bölgelerdir- ekonomik olarak ülkenin nefes alamama durumu devam ederse sokakların yeniden ciddi şekilde hareketlenebileceğini göstermektedir. Muhalif kaynaklar Lazkiye Ceble bölgesinde okullar ve kamu binalarının olduğu bölgelerde duvarlara doğrudan rejimin varlığını hedef alan sloganların yazılmaya başladığı iddiasını ortaya atarken[4] bebek mamasının 11bin Suriye lirası seviyelerine çıktığı bölgede yaşam şartlarının bu tepkilerde etkili olduğu öne sürülmekte. Nusayri nüfusun yoğun olduğu bölgede savaşın başından bu yana sadece Beşar Esed’in kuzeni Süleyman el-Esed’in bir trafik kavgasında yine Nusayri kökenli Hava albayı Hassan el-Şeyh’i öldürmesi sonrası Süleyman el-Esed’e ceza verilmesi yönünde protestolar gerçekleşti.[5] Rejimin asker ve milis kayıplarının en fazla olduğu bölgelerden olan Lazkiye’de ekonomik sebepli hoşnutsuzluğun artması rejim içindeki kliklere de birbirlerine karşı rekabette hamle imkanı sağlayabilir. Öte yandan Dürzi yoğunluklu Suveyde bölgesinde yoğun katılımlı gösteriler devam etmekte. Yılın ilk günlerinde “Yaşamak İstiyoruz” sloganı ile öğrencilerin gerçekleştirdiği ve Facebook’ta her kesimden binlerce katılımcı tarafından beğenilen protesto hareketi[6] araya giren küresel salgın ile hız kesse de bölgede var olan hoşnutsuzluk ile gösteriler ve sitem yeniden hızlandı. Ekonomi ve Güvenlik sorunlarına karşı sokaklara dökülen göstericiler İdlib’den Tartus’a Suriye’nin tüm bölgelerine destek sloganları atarak ülke bütünlüğü ile paralel bir pozisyon aldılar. Henüz güvenlik güçleri ile bir sürtüşme yaşanmamış olsa da göstericilerin rejimin meşruiyeti ve ülkedeki Rusya ve İran varlığına dair sloganları kullanmaya başladıkları görülmekte.[7] Suveyde’nin yeni valisi Humam Dbeiyat ise bir radyoya konuşarak göstericilerin taleplerine kulak verildiğini ifade etti.[8] Suveyde ve çevresinde dönem dönem yaşanan gerginlikler ve Dürzilerin Suriye siyasi tarihindeki “devrimci”, “savaşçı” imajları göz önüne alındığında rejimin bölgedeki protestolara Sünni şehirlere nispeten daha yapıcı yaklaşacağı beklenebilir. Suveyde kaynaklı olası yeni bir gerginlik hem hesapta olmayan ekstra bir maliyet anlamına gelecektir hem de 2011’den bu yana kendisini Suriye’deki dini azınlıkların koruyucusu olarak pazarlayan Esed rejimi propagandasını zor durumda bırakacaktır. Göstericilerin tarihi Dürzi lider Sultan el-Atraş’a atıfta bulundukları, Esed rejimi ve İran’ı hedefe koyup özgürlük taleplerini ile getirdikleri sloganlar göstericilerin kimlikleri ve öteki algılarına dair de ipuçları vermekte. Geçtiğimiz ay içerisinde eğitim ve altyapı alanlarında görevli iki kamu görevlisini protestolara yakın pozisyon aldıkları sebebiyle görevden uzaklaştıran[9] Esed rejimi idaresinin her geçen gün daha geniş katılımlarla devam eden gösterilere müdahalesi yeni işsizler yeni mağdurlar ortaya çıkarırsa bu durum Suveyde’nin ateşini kontrol edilebecek düzeyin üzerine çıkarabilir Ömer Behram Özdemir [1] https://en.zamanalwsl.net/news/article/55636/ , Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [2] https://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/suweida-protests-08062020 , Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [3] https://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/08062020, Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [4] https://syrianobserver.com/EN/news/58466/for-the-first-time-lattakia-demands-the-fall-of-the-regime.html, Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [5] https://www.theguardian.com/world/2015/aug/07/syria-president-bashar-al-assad-cousin-road-rage-shoots-air-force-official , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [6] https://alshahidwitness.com/suweida-protest-ongoing-security-threats/ , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [7] https://www.middleeasteye.net/news/syria-sweida-anti-government-protests-second-day , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [8] https://syrianobserver.com/EN/news/58470/suweida-the-sunday-uprising.html , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [9] https://suwayda24.com/?p=14170 , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020.    
Antifa and the YPG: An Ideological Partnership
Antifa has recently drawn the world’s attention towards itself as President Trump announced the group guilty of on-going chaos in the US. The protests and unrest in the streets of several American cities had been triggered by the death of an African-American George Floyd caused by a police officer.  On May 31, almost a week after civic unrest in the streets of Minneapolis and several other American cities, Donald Trump found whom to blame.  Holding the Antifa movement responsible for instability in the country, he made public his intention of formally declaring the group as a terrorist one.[1] According to the US President, Antifa is to take the blame for the consequences of Trump’s inability to settle down civic unrest. Many of Antifa affiliates are held responsible for brutal protests from American Portland to France, and Germany. Moreover, recent years have brought about the group’s other face: it gained into a trained armed side. The group’s first “armed performance” took place in a civil war-torn Syria, where it had melded into the leftist terrorist structures of YPG/PKK.  Meanwhile, Turkey tries to remind of a linkage existing between Antifa and a terrorist group YPG, whom America, despite a bunch of evidence provided by Turkey, sees as its ally in Syria. Neither the existence of Antifa nor its cooperation (even integration) with PKK/YPG in Syria is something new. The PKK’s antifascist International Tabur was established in Syria as part of the YPG in 2016. Antifa joined YPG (PKK’s Syrian branch) under the pretext of fighting ISIS in Syria. As mentioned before, the YPG/PKK is responsible for Antifa’s militarization. A former oil facility turned into a training camp called the Academy in the hills of north-eastern Syria, is where the training has been taking place.[2] Fighting along with YPG became alluring for many Antifa- affiliated Western citizens akin to the ideas of far-left including communists, socialists, and anarchists. The Antifa movement is active in Syria under the umbrella of YPG at least since 2016, but the first individuals joined the YPG as early as 2012. The group-affiliates had multiply fought alongside YPG terrorist formations and Turkey had neutralized several Antifa militants in Syria during its Operation Euphrates Shield, Olive Branch, and Peace Spring. The Antifa movement not only co-sides as well as ideologically parallels with YPG/PKK terrorist formations. A recently published Daily Sabah peace sheds a light on the ideological parallels between two radical leftist formations – Antifa and YPG/ PKK.[3] A historian Mark Bray in his book “Antifa: The Anti-Fascist Handbook” provides essential insights in this regard. According to it, both groups share a notion of libertarian municipalism and “Democratic Confederalism”; the concepts laid out by Murray Bookchin.  In other words, both groups, share a similar ideological understanding of a leftist cause in a form of horizontal collective working aimed at defending and delivering social revolution. Ironically, the United States that is maybe about to declare Antifa a domestic terrorist organization, has been providing military and financial support to the group’s close ally- YPG- for years. [1] Suerth, Jessica. “What Is Antifa?” CNN. Cable News Network, May 31, 2020. https://edition.cnn.com/2017/08/14/us/what-is-antifa-trnd/index.html [2] Harp, Seth. “The Untold Story of Syria’s Antifa Platoon.” Rolling Stone. Rolling Stone, August 14, 2018. https://www.rollingstone.com/politics/politics-features/untold-story-syria-antifa-platoon-666159/ [3] Daily Sabah. “Antifa and YPG/PKK Share Same Ideological Ground for Terrorism.” Daily Sabah. Daily Sabah, June 2, 2020. https://www.dailysabah.com/politics/antifa-and-ypgpkk-share-same-ideological-ground-for-terrorism/news
Moskova’nın Yeni Özel Temsilcisi ve Suriye Siyasetinde Denge
Rusya lideri Vladimir Putin Suriye rejimine bir yandan maddi desteklerine devam ederken öte yandan Şam ile ilişkilerin seyrine dair yeni hamlelerde de bulunmaktadır. Uluslararası gündemin küresel salgına odaklandığı günlerde Rusya lideri Vladimir Putin Suriye ile ilişkileri geliştirmek amacıyla yeni bir Suriye özel temsilciliği makamı oluşturarak bu makama Rusya Federasyonu’nun Şam Büyükelçisi Alexander Efimov’u atadı. Büyükelçilik görevini de bu yeni görevi ile eş zamanlı olarak yürütecek olan Efimov daha önce de BAE’de Moskova’nın diplomatik temsilcisi olarak 5 yıl süreyle görev aldı. Arap coğrafyası ile diplomatik ilişkilerde tecrübeli bir isim olan Efimov’un bu yeni göreve getirilmesine dair  Rusya’nın askeri politikası üzerine çalışan uzman Anton Mardasov’a göre Putin’in bu hamlesi Suriye meselesinde Moskova’nın çizgisi üzerinde etkili olan Rus ordusunu Rus diplomasisi ile dengelemek.[1] Rusya’nın Suriye politikasını belirlenmesi sürecinde askeri ve diplomatik kanatların varlığından bahseden Mardasov söz konusu atama öncesinde Moskova’nın Suriye’deki tek özel temsilcisi olan Lavrentiev’in askeri kanada yakın bir figür olduğunu söylemiştir.  Lavrentiev’in Astana sürecindeki rolünden bahseden yazar bu sürecin fikir babasının Rus ordusu olduğunu, ordunun Astana sürecini bir kazanç süreci olarak gördüğünü ve şimdi de Moskova’nın bölgede daha güçlü konuma gelmesi adına Rus ordusunun daha fazla bütçe ayrılarak kuvvetlendirilmesini istediğini vurgulamaktadır. Rus ordusunun Suriye’de uygulatmaya çalıştığı çözüm planlarını başarısız olarak nitelendiren Mardasov aynı zamanda ordunun imaj sorunundan da bahsetmekte ve Kremlin’in en yakın zamanda Daeş lideri Bağdadi’nin ABD tarafından öldürülmesi hadisesinde olduğu gibi zaman zaman ordu ile arasına mesafe koymayı tercih ettiğini ileri sürer. Efimov ataması ile diplomatik kanalların Rus ordusunun Suriye politikasındaki etkisine denge unsuru olmasının Moskova tarafından tercih edilmiş olabileceği yorumunun haricindeki diğer yorum ise Efimov’un BAE ile ilişkilerdeki olası işlevi. BAE’de geçirdiği 5 senelik diplomatik tecrübe ile Efimov’un sıradan bir seçim olmadığı gözükmekte. Mardasov Putin’in Suriye’nin yeniden imarına dair planlarda BAE ile ilişkilere önem verdiğini, Şam Uluslararası Havaalanı başta olmak üzere çeşitli projelerde BAE başta olmak üzere körfez sermayesinin kazanılmasının gündemde olduğunu söylerken BAE’nin de yaptırımlar ile oldukça zor duruma düşen Suriye ekonomisinin ayakta kalabilmesi için rol alabileceğini Moskova’ya ilettiğini vurgulamıştır. BAE ile var olan yakınlaşma sürecinin ilerlemesinde Efimov’un ve Rus diplomasisinin etkisinin ordu yanlısı figürlerden fazla olması kuvvetle muhtemel. Türkiye açısından ise bu yeni atamanın etkisi belki de orta vadede Rus diplomasi kanadı ile muhatap olunduğunda test edilebilecek.  BAE ile ilişkiler ve Rus ordusunun Suriye siyasetindeki etkisini dengeleme amacıyla Efimov ataması yapıldıysa da Moskova bu günlerde İdlib’de askeri çözüm tezinden vazgeçmediğinin sinyallerini vermekte. Moskova Lazkiye’deki Hmeymim askeri üssünde gerçekleşen bir devir teslim töreni ile sene başında İdlib’de yoğun techizat ve mühimmat kaybı yaşayan Esed rejimine gelişmiş MiG-29 jetlerinin ikinci grup teslimatını yaptı.[2] Aynı günlerde 3 aylık bir aranın ardından İdlib kırsalına ilk kez hava saldırısı düzenlendi.[3] Esed rejimi yanlısı el-Masdar’a göre Lazkiye ve Hama kırsalında konuşlu TİP (Türkistan İslam Partisi) milislerinin mevzilerinin hedef alındığı bu saldırılarda Moskova’nın verdiği MiG-29’lar da kullanıldı.[4] Bu gelişmeler muhalif bölgelerindeki siviller arasında tedirginlik yaratırken olası bir Rusya destekli rejim saldırısına karşı Türkiye’nin bölgede son ateşkes sonrası  kurduğu çok sayıda gözlem noktası ve yaptığı askeri yığınaklar ile hazır olduğu muhalif haber kaynaklarınca dile getirilmektedir.[5] Bu gelişmeler en azından İdlib konusunda bir süre daha Rus ordusunun yöntemlerinin rus dış politikasında etkili olabileceğine işaret sayılabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/05/russia-putin-new-envoy-syria-damascus-conflict-efimov.html , Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [2] https://sana.sy/en/?p=192753, Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [3] https://en.zamanalwsl.net/news/article/55478/ , Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [4] https://syrianobserver.com/EN/news/58394/syrian-military-begins-using-new-russian-made-mig-29-jets.html, Erişim Tarihi: 5 Haziran 2020.   [5] https://syrianobserver.com/EN/news/58324/idleb-residents-fear-imminent-offensive-by-assad-forces.html , Erişim Tarihi: 5 Haziran 2020.    
Dokuz Yıllık Savaşın Bilancoşu
Şark’ül Evsat’ta İbrahim Hamidi’nin imzasıyla Suriye İç Savaşı’nın 9 senelik bilançosunun ele alındığı bir yazı yayınlandı. Yazıya konu olan içerisinde paylaşılan ve burada özeti geçilen veriler ise Syrian Center for Policy Research (SCPR) tarafından yayınlanan “Justice to Transcend Conflict” başlıklı raporda dile getirilmiştir. SCPR’ın 2011-2019 arasında iç savaşın ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik sorunlara değindiği rapor Suriye’nin pek çok alanda savaşın etkisiyle ne derece büyük bir yıkım yaşadığını işaret etmektedir.[1] SCPR’a göre BM tarafından II. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan en büyük insani trajedi olarak tanımlanan Suriye BM İnsani Gelişme Endeksi’nde 189 ülke arasında 180. sırada yer almaktadır.  Sosyo-ekonomik olarak yaşanan yıkım savaş sonrası yeniden inşa sürecinin maliyetini her geçen gün arttırmakta ve yeniden inşa edilememiş yıkık ve zayıf bir Suriye’yi gelecek yılların en gerçekçi senaryosu haline getirmektedir. SCPR’a göre 2019 sonuna kadar çatışma kaynaklı ekonomik kaybın 530.1 milyar dolar civarındadır. Kamu borcunun GSYH’ya oranı 2010 senesindeki %30’dan 2019’da %208’e yükselmiştir. Bu bilançoda yükselen dış borcun da etkisi büyüktür. 2010’da %7 olan dış borcun GSYH’ya oranı 2019’da %116’ya yükselmiştir. Aynı dönemde iç borcun GSYH’ya oranı ise %17’den %93’e çıkmıştır. Bu mali yıkımın uzun vadede etkisi ülkenin yeniden imarı hususunda yaşanacaksa da anlık etkisi de halihazırda ülkede yaşayan Suriyelilerin yaşam standartlarına etki etmektedir. 2011’de  5milyon 184bin kişi çalışma hayatında yer alırken bugün ise SCPR’ye göre söz konusu çalışan sayısı 3milyon 58bine inmiştir. Yoksulluk oranı da bu iş kaybıyla paralel olarak zirveleri görmüştür. 2016 senesinde %89,4’e çıkan yoksulluk oranı 2019’da ise düşüş görmüş haliyle %86’dır. Çatışmanın ekonomik kayıplarından insani kayıplarına geçildiğinde de iç karartıcı bir bilançoyla karışılaşılmakta. Başta Türkiye ve Lübnan olmak üzere en az 5.6 milyon Suriyeli başka ülkelere göç etmiş bulunmakta. Ülke içerisinde göç etmek zorunda kalan insan sayısı ise Ağustos 2019 itibariyle (İdlib’de yaşanan Rus-Esed saldırıları sebepli yoğun göç öncesi) 6.14 milyona ulaşmış durumdaydı. Yurt içi ve yurt dışı yoğun göçlerle büyük yara alan Suriye demografisi bu dönemde gelecek nesilleri de kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya. BM verilerine göre en az 5427 çocuk savaş kurbanı olarak hayatını kaybederken 3739 çocuk da yaralanmıştır. 5-17 yaş arasındaki 2.4 milyon Suriyeli çocuk eğitimden mahrum olarak büyürken yardıma muhtaç çocuk sayısının ise 5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Rapora göre Suriye demografisinin yaşadığı bir diğer tehlike ise yükselen kaba ölüm hızı. 2010 senesinde binde 4.4 olan kaba ölüm hızı 2014’te binde 10.9’a çıkarak zirveyi görmüştür. Son 3 senede çatışmanın şiddetinin kısmen azalması ile bu oran 2017’de binde 9.9’a 2019’da ise binde 7’ye düşmüştür.  Bu yüksek kaba ölüm hızı toplam can kaybı sayısına da etki etmiştir. SCPR’a göre 2019’a kadar doğrudan çatışma sebepli yaşanan ölüm 570bin civarındayken dolaylı olarak çatışma sebepli ölümler ise 102bindir. Bu haliyle 2011-2019 arası can kaybı bilançosunun 700bine dayandığı görülmektedir.  YPG, Rejim, ve ÖSO kontrolündeki bölgelerde birbirinden farklı müfredatların varlığına ek olarak bir dönem Daeş kontrolü altında bölgelerde Daeş müfredatıyla eğitim gören yeni nesli göz önünde bulundurursak orta vadede Suriye gençlerinin eğitim çağında eğitimden mahrum kalanlar ve birbirlerinden tamamen farklı eğitimler alanlar olarak çok parçalı bir yapıda olacağı görülmektedir. Bu durum ülkenin yeniden inşasında önemli bir insan kaynağı sorununun da engel olarak bulunacağına işaret etmektedir. Ömer Behram Özdemir [1] https://english.aawsat.com/home/article/2309851/exclusive-%E2%80%93-retroactive-current-and-future-injustices-syria , Erişim Tarihi: 2 Haziran 2020.