Analiz
Esed Rejiminin Ekonomik Ayağı: Mahluf Ailesi
Middle East Institute’den Ayman Abdel Nour tarafından kaleme alınan “The Assad-Makhlouf spat: A complicated family affair”[1] başlıklı analizde Esed rejimi tarafından mal varlığı üzerinden kıskaca alınan Rami Mahluf’un öyküsü Esed ve Mahluf ailelerinin ortak geçmişi üzerinden ele alınmıştır. Hafız Esed’in iktidarında en önemli ortaklardan biri haline gelen ve rejimin ekonomik uzantısı haline gelen Mahluf ailesinin Esed ailesi ile ilişkisi sadece kan bağı ile kısıtlı olmayıp büyük bir işbirliği hikayesine sahiptir. Öyle ki Rami Mahluf sosyal medya üzerinden yayınladığı son videolarından birinde Esed ve Mahluf ailelerini gece ile gündüz gibi farklı ama birbirini tamamlayan iki aile olarak tasvir etmiştir. Nour’a göre Hafız Esed iktidarının gücü için paraya ihtiyacı olduğunun farkındaydı ve o dönem ülke ekonomisinin önemli kısmına hakim olan Şam ve Halep sermayesine temkinli yaklaşmaktaydı. Finansal güç için ortak arayışında olan Hafız bu amacı için uzaklara gitmek zorunda kalmamıştır. Eşinin erkek kardeşi Muhammed Mahluf ile başlayan ortaklıkları neredeyse gün aşırı görüşülen yakın bir dostluğa dönüşmüştü. Hafız Esed tarafından 1972’de Devlet Tütün İşletmeleri’nin başına getirilen Muhammed Mahluf hem legal tütün ticareti hem de sigara kaçakçılığı yoluyla ortaya çıkan rantta büyük pay sahibi oldu. 1985’te Devlet Emlak Bankası’nın başına getirilen Mahluf burada her emlak projesinden aldığı %10 pay sebebiyle “Bay %10” olarak bilinmekteydi. Muhammed Mahluf rejimi petrol ihracından da aldığu %7lik pay ile servetini büyüttü. Nour’a göre güvenlikten ulaşıma pek çok alanda rejim tarafından donatılan Mahluf ailesinin imajının Suriye kamuoyuna yansıması Mahlufların Esedler ile ortak olduğuna yönelikti. Muhammed Mahluf 2004’te Devlet Emlak Bankası’ndan emekli olduğunda büyük bir servete sahipti ve bunu rejim içerisinde daha itibarlı ve etkin konuma gelmek için kullanmak istedi. Rejimin dış ilişkilerinin inşasında rol almak isteyen Mahluf bu dönemde farklı uluslararası figürlerle temaslarda bulunurken Baas Partisi genel sekreter yardımcısına ABD’dekine benzer bir senato yapısının kurulmasına dair öneride bulundu. Kendisinin “başkanlığında” böyle bir senatonun varlığı ile idaredeki etkinliğini arttırmayı düşünen Mahluf’un bu arzusunun önüne Beşar Esed engeli çıkar. Esed’in isteği ile Baas kongresi Mahluf’un bu önerisini reddeder. Nour bu reddin anlamının Esed’in Mahluf ailesine “sizin yeriniz ekonomi. Siyasette yeriniz yok” demesi olduğunu söyler. Muhammed Mahluf ve Hafız Esed arasındaki yakınlığın sonraki nesle aktarımı ise Rami Mahluf ve Beşar Esed ilişkisiyle gelişti. Hafız Esed’in yerine geçecek yeni Esed olarak görülen Basil Esed’in 1994’te bir trafik kazası sonucu ölümünün ardından Hafız sonrası dönem için yegane aday Beşar Esed olmuştu. Basil’in aksine Beşar ile oldukça yakın olan Rami Mahluf bu dönemde Beşar ile ilişkisini daha da güçlendirirken  Mısır sermayesi ile ortaklaşa kurduğu Syriatel ile de uluslararası ticarete giriş yaptı .Ki bu hamlesi yakın dostu Beşar’ın Suriye ekonomisinin dışa açılması planları ile de uyuşmaktaydı.  Babasının siyasi rol kapma hülyalarına o dönem kapılmayan Rami finans alanında gücünü genişletmeyi tercih etti. 2006’da Suriyeli 71 büyük iş adamını aynı çatı altında topladığı Cham Holding’i kurarak özel sektörün üçte ikisi üzerinde kontrol sağladı. Bu hamlesi günümüzde rejim ile ters düşmesinin en önemli sebeplerinden birisini doğurarak Beşar Esed’in eşi Esma Esed ile Rami Mahluf arasında bir rekabet ve gerginliğe neden oldu. Yurt dışı kariyerine sahip bir bankacı olan Esma Esed kurduğu Souria Holding ile inşaat yatırımları üzerinden ülke ekonomisinde etkin olmak arzusundaydı. Fakat bu dönemde hem Beşar Esed’in hem de annesi Enise Mahluf’un Rami Mahluf’un yanında yer alması Esma Esed’in arzu ettiği serbest manevra alanına ulaşamamasına ve Esma-Rami gerginliğinin artmasına yol açtı. 2012’de Enis Mahluf’un BAE’ye taşınması sonrasında ise Esma Esed Rami Mahluf’a karşı daha fazla hareket alanı buldu. Rami Mahluf ayaklanma sonrası süreçte Nusayri kitlenin istihdamında oldukça etkili oldu. Ya kendisine ait şirketlerde işçi olarak ya da fonladığı milis yapılar içerisinde militan olarak çok sayıda Nusayri’ye iş kapısı açan Mahluf’a Nusayrilerin yoğun olduğu bölgelerde bir saygı sıfatı olarak el-Üstaz (Hoca) denmeye başlandı. Vakıfların ve hatta ülkeye ilk gelen Rus paralı askerlerin dahip fonlayıcısı olan Rami’nin bu derece güçlenmesinden rahatsız olan Esma Esed 2016’de Enise Mahluf’un ölümünün ardından Rami’ye karşı harekete geçti. Rami Mahluf’un refah ve şaşa içerisinde yaşayan oğullarının sızdırılan foto ve videoları Esma Esed’in oldukça işine yaradı. Bugün dahi halihazırda yaşanan büyük mali kriz esnasında Mahluf ailesinin genç nesillerinin sahip olduğu maddi imkanlar rejime yakın sosyal medya hesaplarından paylaşılarak gündem değiştirilme için kullanılmaktadır. 2019 ise Rami Mahluf ile Esed iktidarı arasındaki ilişkiler için bir kırılma noktası olur. Rusya’ya s-300’ler ve askeri mühimmatlar için ödeme yapması gereken ve aynı zamanda İdlib’e saldırı için hazırlanan Beşar Esed kuzeni Rami Mahluf’tan fon desteği istemiş, başka zamanlar fon desteği için herhangi bir şart koşmayan Rami ise bu kez söz konusu miktarın rejime bağlı diğer savaş ağaları ile ortak şekilde yüklenilmesini talep etti. Bu durum Beşar Esed’in Rami Mahluf’a dair şüphelerinin artmasına yol açmış ve Esma Esed’e karşı hamle için imkan sağlamıştır. Rami’nin sahibi olduğu Syriatel’e verilen yüklü vergi cezası ve Rami’nin Suriye bankalarındaki hisselerinin dondurulması gibi hamleler Esma Esed’in hamleleridir. Buna karşılık Rami de boş durmamış ve Lübnan’da Esma Esed’in bir arkabasının kaçırılması hadisesiyle dolaylı olarak daha fazla ileri gitmeyin mesajı vermiştir. Nour Beşar Esed’in Rami Mahluf’a ait ticari tüm teşekkülleri kontrol altına alana kadar bu hamlesine devam edeceğini ve son kertede idaredeki Nusayri elitlerin müdahil olmasıyla Mahluf’un ülkeyi terk etmek kaydıyla bir kısım maddi gücü elinde kalacak şekilde sulh olacağını ileri sürmüştür. Analizde bu durumun rejim için kaybet-kaybet durumu olacağı çünkü rejimin hem bir numaralı maddi destekçisini kaybedeceği hem de onun yerini doldurmanın vakit alacağı vurgulanmıştır. Esma Esed’in finans alanındaki tecrübesi ve hırsı göz önüne alındığında bu boşluğu doldurmak için kendisi ve kliğinin yoğun çaba göstereceği muhakkaktır. Bununla birlikte ülkenin yaşamakta olduğu ekonomik yıkımda gelen dalgalarla mücadele edip ayakta kalmak için yeni bir sermaye gücünün büyümesini bekleyecek zaman olmayabilir. Bu boşluğu doldurmak hususunda BAE’nin istekli olduğu göz önüne alınırsa orta vadede söz konusu denkleme artık Esed ve Mahluf aileleri dışarısından unsurların girmesi oldukça muhtemeldir. Askeri anlamda oldukça yıpranan ve bu alanda Moskova’nın dikte edici rolünü kabul etmek zorunda kalan Esed’in mali alanda da dış aktörlerin belirleyici rolünü tamamen kabul etmesi ilerleyen süreçte iktidar alternatifi olarak vazgeçilmez olan konumunu sarsabilir. Bu yüzden Rami Mahluf’tan doğan boşluğu ilk etapta Esma Esed’in kliği olmak üzere yerli klikler ile doldurmak isteyeceği aşirkardır. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.mei.edu/publications/assad-makhlouf-spat-complicated-family-affair ,  Erişim Tarihi: 11 Haziran 2020.
Suriye’de Ekonomi Sebepli Gösteriler Ne Anlama Geliyor?
Suriye lirasının dolar karşısındaki hızlı çöküşü zaten savaş yıllarında sosyo-ekonomik olarak büyük yıkım yaşayan Suriye halkının ülke içerisinde kalan kısmının yaşam kalitesini oldukça aşağılara çekti. Amerikan dolarının Suriye lirası karşısındaki değerinin 2011’e kıyasla 60 kat arttığı[1] ülkede Esed idaresinin 2015’te uygulamaya koyduğu %50’lik kamu çalışanı zammına karşın o günden bugüne gerçekleşen %4000 civarındaki fiyat artışı ile Suriyelilerin ceplerindeki para adeta eridi.[2] Kıdemli öğretmen maaşlarının ayda 23 dolar seviyelerine indiği[3] ülkede tek işle geçinmek oldukça güç hale gelirken temel gıda malzemelerine ulaşmak oldukça güç hale geldi. Suriye lirasında yaşanan değer kaybı durmaksızın devam ederken, en son 2500 seviyesine düştü. Bu durum halihazırda siyasi kamplaşmalar kaynaklı parçalanan toplumsal yapının yeni sosyal patlamalara açık hale gelmesine yol açmakta. Suriye’nin farklı bölgelerinde geçtiğimiz günlerde yaşanan protestolar – ki bu bölgelerden bazıları ayaklanmaya katılmamış bölgelerdir- ekonomik olarak ülkenin nefes alamama durumu devam ederse sokakların yeniden ciddi şekilde hareketlenebileceğini göstermektedir. Muhalif kaynaklar Lazkiye Ceble bölgesinde okullar ve kamu binalarının olduğu bölgelerde duvarlara doğrudan rejimin varlığını hedef alan sloganların yazılmaya başladığı iddiasını ortaya atarken[4] bebek mamasının 11bin Suriye lirası seviyelerine çıktığı bölgede yaşam şartlarının bu tepkilerde etkili olduğu öne sürülmekte. Nusayri nüfusun yoğun olduğu bölgede savaşın başından bu yana sadece Beşar Esed’in kuzeni Süleyman el-Esed’in bir trafik kavgasında yine Nusayri kökenli Hava albayı Hassan el-Şeyh’i öldürmesi sonrası Süleyman el-Esed’e ceza verilmesi yönünde protestolar gerçekleşti.[5] Rejimin asker ve milis kayıplarının en fazla olduğu bölgelerden olan Lazkiye’de ekonomik sebepli hoşnutsuzluğun artması rejim içindeki kliklere de birbirlerine karşı rekabette hamle imkanı sağlayabilir. Öte yandan Dürzi yoğunluklu Suveyde bölgesinde yoğun katılımlı gösteriler devam etmekte. Yılın ilk günlerinde “Yaşamak İstiyoruz” sloganı ile öğrencilerin gerçekleştirdiği ve Facebook’ta her kesimden binlerce katılımcı tarafından beğenilen protesto hareketi[6] araya giren küresel salgın ile hız kesse de bölgede var olan hoşnutsuzluk ile gösteriler ve sitem yeniden hızlandı. Ekonomi ve Güvenlik sorunlarına karşı sokaklara dökülen göstericiler İdlib’den Tartus’a Suriye’nin tüm bölgelerine destek sloganları atarak ülke bütünlüğü ile paralel bir pozisyon aldılar. Henüz güvenlik güçleri ile bir sürtüşme yaşanmamış olsa da göstericilerin rejimin meşruiyeti ve ülkedeki Rusya ve İran varlığına dair sloganları kullanmaya başladıkları görülmekte.[7] Suveyde’nin yeni valisi Humam Dbeiyat ise bir radyoya konuşarak göstericilerin taleplerine kulak verildiğini ifade etti.[8] Suveyde ve çevresinde dönem dönem yaşanan gerginlikler ve Dürzilerin Suriye siyasi tarihindeki “devrimci”, “savaşçı” imajları göz önüne alındığında rejimin bölgedeki protestolara Sünni şehirlere nispeten daha yapıcı yaklaşacağı beklenebilir. Suveyde kaynaklı olası yeni bir gerginlik hem hesapta olmayan ekstra bir maliyet anlamına gelecektir hem de 2011’den bu yana kendisini Suriye’deki dini azınlıkların koruyucusu olarak pazarlayan Esed rejimi propagandasını zor durumda bırakacaktır. Göstericilerin tarihi Dürzi lider Sultan el-Atraş’a atıfta bulundukları, Esed rejimi ve İran’ı hedefe koyup özgürlük taleplerini ile getirdikleri sloganlar göstericilerin kimlikleri ve öteki algılarına dair de ipuçları vermekte. Geçtiğimiz ay içerisinde eğitim ve altyapı alanlarında görevli iki kamu görevlisini protestolara yakın pozisyon aldıkları sebebiyle görevden uzaklaştıran[9] Esed rejimi idaresinin her geçen gün daha geniş katılımlarla devam eden gösterilere müdahalesi yeni işsizler yeni mağdurlar ortaya çıkarırsa bu durum Suveyde’nin ateşini kontrol edilebecek düzeyin üzerine çıkarabilir Ömer Behram Özdemir [1] https://en.zamanalwsl.net/news/article/55636/ , Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [2] https://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/suweida-protests-08062020 , Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [3] https://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/08062020, Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [4] https://syrianobserver.com/EN/news/58466/for-the-first-time-lattakia-demands-the-fall-of-the-regime.html, Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [5] https://www.theguardian.com/world/2015/aug/07/syria-president-bashar-al-assad-cousin-road-rage-shoots-air-force-official , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [6] https://alshahidwitness.com/suweida-protest-ongoing-security-threats/ , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [7] https://www.middleeasteye.net/news/syria-sweida-anti-government-protests-second-day , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [8] https://syrianobserver.com/EN/news/58470/suweida-the-sunday-uprising.html , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [9] https://suwayda24.com/?p=14170 , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020.    
Moskova’nın Yeni Özel Temsilcisi ve Suriye Siyasetinde Denge
Rusya lideri Vladimir Putin Suriye rejimine bir yandan maddi desteklerine devam ederken öte yandan Şam ile ilişkilerin seyrine dair yeni hamlelerde de bulunmaktadır. Uluslararası gündemin küresel salgına odaklandığı günlerde Rusya lideri Vladimir Putin Suriye ile ilişkileri geliştirmek amacıyla yeni bir Suriye özel temsilciliği makamı oluşturarak bu makama Rusya Federasyonu’nun Şam Büyükelçisi Alexander Efimov’u atadı. Büyükelçilik görevini de bu yeni görevi ile eş zamanlı olarak yürütecek olan Efimov daha önce de BAE’de Moskova’nın diplomatik temsilcisi olarak 5 yıl süreyle görev aldı. Arap coğrafyası ile diplomatik ilişkilerde tecrübeli bir isim olan Efimov’un bu yeni göreve getirilmesine dair  Rusya’nın askeri politikası üzerine çalışan uzman Anton Mardasov’a göre Putin’in bu hamlesi Suriye meselesinde Moskova’nın çizgisi üzerinde etkili olan Rus ordusunu Rus diplomasisi ile dengelemek.[1] Rusya’nın Suriye politikasını belirlenmesi sürecinde askeri ve diplomatik kanatların varlığından bahseden Mardasov söz konusu atama öncesinde Moskova’nın Suriye’deki tek özel temsilcisi olan Lavrentiev’in askeri kanada yakın bir figür olduğunu söylemiştir.  Lavrentiev’in Astana sürecindeki rolünden bahseden yazar bu sürecin fikir babasının Rus ordusu olduğunu, ordunun Astana sürecini bir kazanç süreci olarak gördüğünü ve şimdi de Moskova’nın bölgede daha güçlü konuma gelmesi adına Rus ordusunun daha fazla bütçe ayrılarak kuvvetlendirilmesini istediğini vurgulamaktadır. Rus ordusunun Suriye’de uygulatmaya çalıştığı çözüm planlarını başarısız olarak nitelendiren Mardasov aynı zamanda ordunun imaj sorunundan da bahsetmekte ve Kremlin’in en yakın zamanda Daeş lideri Bağdadi’nin ABD tarafından öldürülmesi hadisesinde olduğu gibi zaman zaman ordu ile arasına mesafe koymayı tercih ettiğini ileri sürer. Efimov ataması ile diplomatik kanalların Rus ordusunun Suriye politikasındaki etkisine denge unsuru olmasının Moskova tarafından tercih edilmiş olabileceği yorumunun haricindeki diğer yorum ise Efimov’un BAE ile ilişkilerdeki olası işlevi. BAE’de geçirdiği 5 senelik diplomatik tecrübe ile Efimov’un sıradan bir seçim olmadığı gözükmekte. Mardasov Putin’in Suriye’nin yeniden imarına dair planlarda BAE ile ilişkilere önem verdiğini, Şam Uluslararası Havaalanı başta olmak üzere çeşitli projelerde BAE başta olmak üzere körfez sermayesinin kazanılmasının gündemde olduğunu söylerken BAE’nin de yaptırımlar ile oldukça zor duruma düşen Suriye ekonomisinin ayakta kalabilmesi için rol alabileceğini Moskova’ya ilettiğini vurgulamıştır. BAE ile var olan yakınlaşma sürecinin ilerlemesinde Efimov’un ve Rus diplomasisinin etkisinin ordu yanlısı figürlerden fazla olması kuvvetle muhtemel. Türkiye açısından ise bu yeni atamanın etkisi belki de orta vadede Rus diplomasi kanadı ile muhatap olunduğunda test edilebilecek.  BAE ile ilişkiler ve Rus ordusunun Suriye siyasetindeki etkisini dengeleme amacıyla Efimov ataması yapıldıysa da Moskova bu günlerde İdlib’de askeri çözüm tezinden vazgeçmediğinin sinyallerini vermekte. Moskova Lazkiye’deki Hmeymim askeri üssünde gerçekleşen bir devir teslim töreni ile sene başında İdlib’de yoğun techizat ve mühimmat kaybı yaşayan Esed rejimine gelişmiş MiG-29 jetlerinin ikinci grup teslimatını yaptı.[2] Aynı günlerde 3 aylık bir aranın ardından İdlib kırsalına ilk kez hava saldırısı düzenlendi.[3] Esed rejimi yanlısı el-Masdar’a göre Lazkiye ve Hama kırsalında konuşlu TİP (Türkistan İslam Partisi) milislerinin mevzilerinin hedef alındığı bu saldırılarda Moskova’nın verdiği MiG-29’lar da kullanıldı.[4] Bu gelişmeler muhalif bölgelerindeki siviller arasında tedirginlik yaratırken olası bir Rusya destekli rejim saldırısına karşı Türkiye’nin bölgede son ateşkes sonrası  kurduğu çok sayıda gözlem noktası ve yaptığı askeri yığınaklar ile hazır olduğu muhalif haber kaynaklarınca dile getirilmektedir.[5] Bu gelişmeler en azından İdlib konusunda bir süre daha Rus ordusunun yöntemlerinin rus dış politikasında etkili olabileceğine işaret sayılabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/05/russia-putin-new-envoy-syria-damascus-conflict-efimov.html , Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [2] https://sana.sy/en/?p=192753, Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [3] https://en.zamanalwsl.net/news/article/55478/ , Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [4] https://syrianobserver.com/EN/news/58394/syrian-military-begins-using-new-russian-made-mig-29-jets.html, Erişim Tarihi: 5 Haziran 2020.   [5] https://syrianobserver.com/EN/news/58324/idleb-residents-fear-imminent-offensive-by-assad-forces.html , Erişim Tarihi: 5 Haziran 2020.    
Dokuz Yıllık Savaşın Bilancoşu
Şark’ül Evsat’ta İbrahim Hamidi’nin imzasıyla Suriye İç Savaşı’nın 9 senelik bilançosunun ele alındığı bir yazı yayınlandı. Yazıya konu olan içerisinde paylaşılan ve burada özeti geçilen veriler ise Syrian Center for Policy Research (SCPR) tarafından yayınlanan “Justice to Transcend Conflict” başlıklı raporda dile getirilmiştir. SCPR’ın 2011-2019 arasında iç savaşın ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik sorunlara değindiği rapor Suriye’nin pek çok alanda savaşın etkisiyle ne derece büyük bir yıkım yaşadığını işaret etmektedir.[1] SCPR’a göre BM tarafından II. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan en büyük insani trajedi olarak tanımlanan Suriye BM İnsani Gelişme Endeksi’nde 189 ülke arasında 180. sırada yer almaktadır.  Sosyo-ekonomik olarak yaşanan yıkım savaş sonrası yeniden inşa sürecinin maliyetini her geçen gün arttırmakta ve yeniden inşa edilememiş yıkık ve zayıf bir Suriye’yi gelecek yılların en gerçekçi senaryosu haline getirmektedir. SCPR’a göre 2019 sonuna kadar çatışma kaynaklı ekonomik kaybın 530.1 milyar dolar civarındadır. Kamu borcunun GSYH’ya oranı 2010 senesindeki %30’dan 2019’da %208’e yükselmiştir. Bu bilançoda yükselen dış borcun da etkisi büyüktür. 2010’da %7 olan dış borcun GSYH’ya oranı 2019’da %116’ya yükselmiştir. Aynı dönemde iç borcun GSYH’ya oranı ise %17’den %93’e çıkmıştır. Bu mali yıkımın uzun vadede etkisi ülkenin yeniden imarı hususunda yaşanacaksa da anlık etkisi de halihazırda ülkede yaşayan Suriyelilerin yaşam standartlarına etki etmektedir. 2011’de  5milyon 184bin kişi çalışma hayatında yer alırken bugün ise SCPR’ye göre söz konusu çalışan sayısı 3milyon 58bine inmiştir. Yoksulluk oranı da bu iş kaybıyla paralel olarak zirveleri görmüştür. 2016 senesinde %89,4’e çıkan yoksulluk oranı 2019’da ise düşüş görmüş haliyle %86’dır. Çatışmanın ekonomik kayıplarından insani kayıplarına geçildiğinde de iç karartıcı bir bilançoyla karışılaşılmakta. Başta Türkiye ve Lübnan olmak üzere en az 5.6 milyon Suriyeli başka ülkelere göç etmiş bulunmakta. Ülke içerisinde göç etmek zorunda kalan insan sayısı ise Ağustos 2019 itibariyle (İdlib’de yaşanan Rus-Esed saldırıları sebepli yoğun göç öncesi) 6.14 milyona ulaşmış durumdaydı. Yurt içi ve yurt dışı yoğun göçlerle büyük yara alan Suriye demografisi bu dönemde gelecek nesilleri de kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya. BM verilerine göre en az 5427 çocuk savaş kurbanı olarak hayatını kaybederken 3739 çocuk da yaralanmıştır. 5-17 yaş arasındaki 2.4 milyon Suriyeli çocuk eğitimden mahrum olarak büyürken yardıma muhtaç çocuk sayısının ise 5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Rapora göre Suriye demografisinin yaşadığı bir diğer tehlike ise yükselen kaba ölüm hızı. 2010 senesinde binde 4.4 olan kaba ölüm hızı 2014’te binde 10.9’a çıkarak zirveyi görmüştür. Son 3 senede çatışmanın şiddetinin kısmen azalması ile bu oran 2017’de binde 9.9’a 2019’da ise binde 7’ye düşmüştür.  Bu yüksek kaba ölüm hızı toplam can kaybı sayısına da etki etmiştir. SCPR’a göre 2019’a kadar doğrudan çatışma sebepli yaşanan ölüm 570bin civarındayken dolaylı olarak çatışma sebepli ölümler ise 102bindir. Bu haliyle 2011-2019 arası can kaybı bilançosunun 700bine dayandığı görülmektedir.  YPG, Rejim, ve ÖSO kontrolündeki bölgelerde birbirinden farklı müfredatların varlığına ek olarak bir dönem Daeş kontrolü altında bölgelerde Daeş müfredatıyla eğitim gören yeni nesli göz önünde bulundurursak orta vadede Suriye gençlerinin eğitim çağında eğitimden mahrum kalanlar ve birbirlerinden tamamen farklı eğitimler alanlar olarak çok parçalı bir yapıda olacağı görülmektedir. Bu durum ülkenin yeniden inşasında önemli bir insan kaynağı sorununun da engel olarak bulunacağına işaret etmektedir. Ömer Behram Özdemir [1] https://english.aawsat.com/home/article/2309851/exclusive-%E2%80%93-retroactive-current-and-future-injustices-syria , Erişim Tarihi: 2 Haziran 2020.
Trump’ın Terör Örgütü Olarak İlan Edeceği Örgüt Antifa’nın YPG ile İlişkisi
25 Mayıs’ta ABD’nin Minneapolis kentinde Afroamerikan George Floyd’un beyaz polis memuru Derek Chauvin tarafından boğularak öldürülmesinin ardından Minneapolis başta olmak üzere onlarca Amerikan şehrinde geniş katılımlı protestolar baş göstermiş hatta kimi yerlerde bu protestolar polis ile göstericiler arasında gerilime ve bazı dükkanların yağmalanmasına kadar varmıştır.  Minneapolis’teki yağma ve şiddet olayları ile alakalı ABD Başkanı Trump twitter hesabı üzerinen faillerin %80’nin eyalet dışından geldiğini ve bilinçli olarak bu görüntülere yol açtıklarını vurgularken gösterilerin geldiği noktayla alakalı sorumlu olarak radikal sol ve Antifa’yı hedef gösterdi. Trump “Antifa anarşistlerine” karşı Minneapolis’te konuşlanan Ulusal Muhafızları tebrik ederken diğer eyaletlerde de “Antifa anarşistlerine” karşı Ulusal Muhafızların görevlendirilme ihtimalini dile getirmiştir. Trump’ın twitter hesabından attığı en sansasyonel mesaj ise ABD’nin Antifa’yı bir terör örgütü olarak tanıyacağı mesajı olmuştur.[1] ABD Kongre Araştırma Merkezi’ne göre  (CRS) merkezilikten ve hiyerarşiden uzak bir yapıya sahip radikal, aşırı sol çizgideki[2] Antifa üyelerinin eylemlerle gündeme gelmesi Minneapolis merkezli halihazırda devam eden eylemlerle sınırlı değil. 2017 ve 2019’da Portland’da ırkçı gruplar ile çatışmaya varan sürtüşmeler taraf olan Antifa üyeleri bu dönem siyasetin gündeminde yer almışlardır. Trump Ağustos 2019’da Antifa’nın bir “terör örgütü” olarak adlandırılmasını twitter hesabından dillendirirken[3] yine aynı günlerde Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick Adalet Bakanlığı’ndan Antifa’nın “yerel terör örgütü” olarak tanınması talebinde bulunmuştur.[4] Yakın dönemde Amerikan gündemini meşgul eden Antifa unsurların Suriye iç savaşında yer almış olmaları ise hem ABD’yi hem de Türkiye’yi ilgilendiren bir sorun konumundadır. PKK’nın Suriye kolu YPG’ye Batı’dan katılan yüzlerce militanın ekseriyeti radikal sol örgütlerin sempatizanları olup Antifa çizgisindedirler. ABD vatandaşları özelinde baktığımızda ise eski askerler de dahil olmak üzere pek çok farklı profilin Suriye’de YPG saflarına katıldığı görülmektedir. Başta Facebook olmak üzere sosyal medya platformlarını radikal sol networklerin sempatizanlarına ulaşmak için oldukça etkili kullanan YPG[5] söz konusu örgüt propagandası olduğunda da bu figürleri propaganda malzemesi olarak kullanmıştır. ABD ve Avrupa’dan örgüte katılan militanlardan oluşan Antifa Taburu[6] nicelik olarak kısıtlı fakat sembolik olarak görünürlüğü fazla bir yapı olarak kayıtlara geçmiştir. Rakka ve çevresindeki çatışmalarda rol alan Antifa unsurlarının Türkiye ile karşı karşıya gelmeleri de Zeytindalı Harekatı ile olmuştur. Harekat esnasında İngiltere, Fransa, İspanya, Arjantin ve ABD gibi pek çok farklı ülkenin vatandaşı terörist unsurlar  TSK tarafından etkisiz hale getirilmiştir.[7]  Antifa çizgisindeki militanlar Enternasyonalist Özgürlük Taburu adıya Türkiye merkezli pek çok radikal sol örgüt ile aynı çatı altı altında buluşmuşlardır. Bu unsurlar hem askeri sahada hem de temas halinde oldukları radikal örgütler sebebiyle Türk vatandaşları için hem Türkiye içinde olası eylemler hem de gurbetçi vatandaşlarımıza karşı yurt dışında PKK öncülüğünde gerçekleşebilecek eylemler göz önüne alındığında tehdit oluşturmaktadırlar. Pandemi süreci ve akabinde gerçekleşen George Floyd’un ölümü ve Minneapolis merkezli gösteriler Trump yönetimine gelen eleştirilerin sesinin yükselmesine yol açarken bir sonraki Başkanlık seçimine kısa bir süre kalmışken Trump yönetimini seçim sürecinde de kullanacağı bir eylem ve söylem rotasını tercihe zorlayabilir. Trump’ın doğrudan isim vererek hedefe koyduğu radikal sol ve Antifa unsurların YPG ile var olan organik bağları üzerinden Ankara YPG etrafındaki Washington kalkanını tamamen kaldıramasa da zayıflatma yolunu tercih edebilir. Keza Türkiye merkezli radikal sol örgütlere bağlı terörist unsurların kuzey Suriye’den tasfiyesi için de Ankara radikal sol ve Antifa kozunu kullanmak isteyecektir. YPG’nin etrafındaki kalkanın kısmen de olsa kalkması YPG bölgelerinden Türkiye kontrolündeki Suriye topraklarına gelen saldırı ve tacizlerin azalmasına yol açacaktır. YPG içindeki Türkiye merkezli radikal sol militanların tasfiyesi ise orta vadede Türkiye iç güvenliği için oluşabilecek  kimi sorunları engelleyebileceği gibi uluslararası radikal sol militanların Suriye’yi bir eğitim sahası olarak kullanmasını da eskiye nazaran zorlaştırabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267124501361369091 , https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267126801186394118 , https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267129644228247552?s=19 , Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [2] https://crsreports.congress.gov/product/pdf/IF/IF10839/2, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [3] https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1162726857231544320, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [4] https://fitzpatrick.house.gov/media-center/press-releases/fitzpatrick-condemns-antifa-and-political-violence, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [5] https://www.npr.org/2018/03/15/593895655/dozens-of-westerners-join-kurds-to-fight-isis-in-syria, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020 [6] Bedir Mulla Rashid, Military and Security Structures of the Autonomous Administration in Syria, Omran Studies, 2018. [7] https://www.theguardian.com/world/2018/mar/19/briton-kurds-anna-campbell-dies-fighting-turkey-syria-afrin , https://www.hurriyet.com.tr/dunya/abdli-terorist-afrinde-olduruldu-40772783 , https://t24.com.tr/haber/izlandali-hilmarsson-afrinde-olduruldu,574836 , https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/02/18/son-dakika-3-avrupali-terorist-olduruldu , Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020.    
Suriye’de Kürt Siyasi Oluşumlar
Suriye’de Kürt Siyasi Oluşumlar Bu infografik Ömer Özkizilcik ve Jerry Crowley’in çalışmaları sonucu hazırlanmıştır.
Hasat Yaklaşıyor: YPG-Rejim Buğday Savaşı Yakın
Suriye’de tarım, 2011 öncesinde ülkenin en büyük ihracat unsurlarından biriydi. Yaklaşık 2 milyar dolarlık ihracat rekoltesi, savaşın başlamasıyla kendini yasadışı veya silahlı grupların etkin olduğu ticarete bıraktı. Güvenlik kurumlarının çöküşü, hasatların düşüşünü de beraberinde getirdi. Bunun yanında Esed rejimine yönelik uygulanan yaptırımlar, tüm ticari sahaları vurduğu gibi tarımı da etkiledi. Tüm bunlarla birlikte savaşın tarım sahalarına yansıması, silahlı gruplar ve çetelerin alan bulması nedeniyle üreticiyi zor durumda bıraktı. Suriye’nin toplam tarım arazileri 18 milyon hektar, ekilebilir tarım arazileri 6 milyon hektar ve sulanabilir tarım arazileri ise yalnızca 1,5 milyon hektardır. Sulanabilir alanlar kentlere göre analiz edildiğinde Haseke, Halep, Rakka ve Hama ön plana çıkarken bu şehirleri Deyrizor, Şam, Humus ve İdlib izlemektedir. Bunların arasında YPG kontrolü altında olan Haseke yaklaşık 480 bin hektar (toplam sulanabilir arazilerin yaklaşık üçte biri) ile en geniş sulanabilir araziye sahiptir. Aynı şekilde YPG’nin kontrol ettiği Rakka ülkenin en büyük üçüncü sulanabilir arazilerine (200 bin hektar) sahiptir. Son olarak Deyrizor bölgesinde bulunan (100 bin hektar) sulanabilir araziler de YPG’nin elindedir. Kısacası, sulanabilir tarım alanlarının yarısı YPG/PKK’nın kontrolündedir. [1] Özellikle de Haseke, Suriye’nin buğday ambarıdır. Bu nedenle YPG/PKK unsurları, buğday üretimi konusunda ülkedeki tüm aktörlerden daha avantajlı durumdadır. Söz konusu durum da rejim ile PKK arasında yıllardır süren bir buğday savaşını tetiklemektedir. PKK’nın bölgeyi kontrol etmesine karşılık, rejimin daha yüksek fiyat vermesi buğday savaşını kızıştırmaktadır. Hasat döneminin yaklaşması ile birlikte buğday piyasasına ilişkin aktörlerden gelen açıklamalar dikkat çekmektedir. Medyaya yansıyan bilgilere göre de rejimin bu yıl da daha fazla fiyat verdiği belirtilmektedir ancak Suriye lirasının son dönemde yaşadığı dramatik değer kaybı da ülke ekonomisini derinden etkiledi, şüphesiz buğday piyasasını da etkileyecektir. Son dönemde bazı tarım arazilerinin sabotaja uğraması da göstermektedir ki, tarım da Suriye savaşının bir parçası olmayı sürdürmektedir. Medyaya da yansıyacak şekilde bölge çiftçilerinin daha yüksek fiyat vermesine karşın buğdayını bölgedeki mukim güce satmasının çatışma ortamının tarım sektörünü nasıl etkilediğini de gösteren çarpıcı örneklikleri teşkil etmektedir. Syria Direct’in 18 Mayıs 2020 tarihli haberinde de Süleyman isimli Kamışlı bölgesinden bir çiftçi, rejimin kendisine daha iyi fiyat teklif etmesine karşın buğdayını YPG’ye satmayı tercih ettiğini ifade etmiştir.[2] Esed rejimine bağlı Tarım Bakanı Ahmed Kadri, 16 Mart’ta yaptığı açıklamada 200-225 Suriye Lirası üzerinden buğday alımı gerçekleştireceklerini bunun 2019 yılındaki fiyatlara oranla %21.6’lık bir artış ile olduğunu ifade etti.[3] Ancak yukarıda da ifade edildiği üzere Suriye Lirasının yaşadığı dramatik kayıplarla birlikte bu fiyatların güncellenmesi gündeme gelebilir. Buna karşılık YPG’nin de fiyatlarını Şam’ın fiyatlarına yükselttiği ifade ediliyor. Geçtiğimiz yıl, YPG bölgelerinde üretilen buğdayın %50’sini satın alan SDG yönetiminin bu yıl ne denli bir alım gerçekleştirebileceği ve muhtemel Şam rekabeti de merak ediliyor. [1] https://setav.org/assets/uploads/2019/09/A293.pdf [2] https://syriadirect.org/news/damascus-struggles-to-secure-wheat-supply-amidst-coronavirus-crisis/ [3] https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/04/syria-regime-opposition-prices-wheat-crops-farmers-imports.html   Kutluhan Görücü
YPG-ENKS Görüşmeleri: Nereye Doğru?
Suriye savaşının neredeyse başından itibaren çeşitli görüşmelerde bulunan PYD-ENKS ikilisinin vardığı anlaşmalardan bu zamana kadar somut ve kalıcı bir çözüm çıkmamıştır.  2012’de varılan “Erbil Anlaşması” ve 2014’deki “Duhok Anlaşması” söz konusu durumun en somut örneklerdir. 2012’de Esed rejiminin Kürt nüfusun yoğun olduğu Afrin, Ayn el Arab ve Kamışlı bölgesini YPG’ye bırakmasının ardından bu bölgelerde tesis ettikleri yönetim, kendisine alternatif herhangi bir oluşuma izin vermemiştir. Bu oluşumlar içerisinde silahlı gücü de bulunan Barzani destekli ENKS ilk sırada yer almıştır. Süreç içerisinde ENKS büroları kapatılmış, önde gelen isimleri  ya tutuklanmış ya da suikasta kurban gitmiştir. Irak sahasında görülen PKK-KDP ihtilafı ve güç savaşı, Suriye sahasında söz konusu yapıların Suriye uzantıları olan YPG ve ENKS arasında da artarak devam etmiş ve nihayetinde iki grubunda ‘Rojava’ olarak adlandırdığı bölgelerde YPG/PKK tek hakim güç olmasıyla sonuçlanmıştır. ENKS ise İKBY, Türkiye, Almanya, ABD ve diğer Avrupa ülkelerindeki ofisleri ve varlıkları üzerinden siyasete devam etmiş ve Suriyeli muhaliflerin çatı oluşumu olan SMDK’nin bir üyesi olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. ENKS’nin silahlı yapısı olan Suriye Peşmergeleri ise İKBY’de Barzani’ye bağlı Zerevani Peşmergeleri tarafından eğitilip komuta edilmiştir. Bugün de medyaya yansıdığı şekliyle YPG-ENKS arasında devam eden görüşmeler, yukarıda da bahsi edildiği üzere, genellikle YPG/PKK’nın güç kaybettiği dönemlerde gerçekleşmiştir. Özellikle YPG, DEAŞ’ın  Ayn el Arab’a  saldırdığı süreçte sıkışmış bölgeye Suriye Peşmergelerin girişine izin vermek zorunda kalmıştı. Yine TSK’nin gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Harekatı (ZDH) ve Barış Pınarı Harekatı (BPH) operasyonları sonrasında da bu tip görüşmelerin gerçekleştiği basına yansımıştı. Geçmişteki görüşmelerde de dış baskının olduğu bilinse de hiçbiri bu dönem olduğu kadar açık ve bu denli baskıcı değildir. Özellikle ABD ve Fransa söz konusu görüşmelerden somut sonuçlar elde etmeyi planlayarak,  ENKS’yi de SMDK’dan ayırıp müstakil ve müşterek bir “Kürt” siyaseti ortaya çıkarmayı hedeflediği görülmektedir. Barzani yönetiminin de Suriye’de yeniden kazanımlar elde etmek istediği sarih bir gerçeklik olarak karşımızdadır. -“YPG, ENKS üzerinden kendisine Türkiye’ye karşı bir meşruiyet sağlama arayışındadır” Her ne kadar bir anlaşma sağlanamamışsa da oldukça basit ve temel sonuçlar ortaya çıkmaya başladığı görülüyor. ENKS’nin Suriye’deki büroları tekrar faaliyete geçerek, özgür siyaset yapmaları konuşulmaya başlanmıştır. Yönetimde de ENKS’ye alan açılmasının prensipte anlaşıldığı ancak henüz somutlaşmadığı ve konu üzerinde müzakerelerin sürdüğü ifade edilmektedir. Bunun yanında en temel problemlerden birisi de Suriye Peşmergeleri olmuştur. Bu konuya ilişkin de müzakerelerin ötelendiği ve ortak yönetime odaklanıldığı belirtilmektedir. Nitekim YPG elinde bulundurduğu askeri hegemonyayı tehdit edebilecek, Suriye Peşmergelerin bölgeye gelmesini istememektedir. ENKS ise Suriye Peşmergelerin Suriye’ye geçmesini ve Kürt bölgelerinde konuşlanmasını istemektedir. ENKS’nin diğer bir talebi ise Suriye’deki Kürt bölgelerindeki yönetim modelin tekrar yapılandırılması olmuştur. YPG ve ENKS arasında gerçekleşen bu görüşmeler Suriye’deki siyasi ve askeri denge açısından son derece önemlidir. Nitekim Suriye’deki üç Kürt bölgesinden birisi Suriyeli muhalifler tarafından kontrol edilmektedir. Diğer ikisi ise YPG’nin kontrolündedir. ENKS ise SMDK’nin üyesi olmasına rağmen ZDH ve BPH’ye karşı çıktığı için Suriyeli muhaliflerin kontrol alanlarında varlığı bulunmamaktadır. Ancak Astana süreci bağlamında Türkiye, Rusya ve İran’ın kurduğu anayasa komitesinde ENKS, Kürtleri temsilen katılmaktadır. Diğer taraftan YPG’nin sahada kontrolü bulunmakla birlikte tek parti yönetimine dayalı bir yapı inşa etmeyi başarmıştır. Ne var ki, Türkiye’nin gerçekleştirdiği BPH, YPG’nin Suriye’deki varlığının ne denli kırılgan olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda YPG, ENKS üzerinden kendisine Türkiye’ye karşı bir meşruiyet sağlama arayışındadır. Nitekim ENKS’nin makyaj unsuru olarak Suriye’ye YPG bölgesine gelmesi ve ABD ile Fransa’nın da diplomasi desteğiyle “YPG, PKK değildir” tezinin Türkiye’ye karşı kullanılması amaçlanmaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde ENKS ve YPG arasında olası bir anlaşmada, ABD, Fransa, İKBY, ENKS ve YPG’nin ortak çıkarı olduğu görülmektedir. Fakat anlaşma zemininin oluşması son derece zordur. Nitekim YPG’nin ENKS’ye karşı işlemiş olduğu suçlar ve ENKS ile güç paylaşımında bulunmak istemeyişi anlaşmanın önünde en büyük engeldir. ENKS ise elindeki siyasi gücün farkında olarak müzakerelerden olabildiğince bir sonuç elde etmeden anlaşmaya yaklaşmayacaktır. İki tarafın maksimalist talepleri ABD ve Fransa’nın zorlaması ile aşılabilmesi mümkün görünmektedir.   Kutluhan Görücü
Suriye’nin kıymetlisi: Petrol
Suriye petrolü, 2011 yılında başlayan protesto gösterilerini takiben 2012 yılından itibaren çoğunlukla Suriye muhalefetinin kontrolüne girmiştir. Ardından DEAŞ’ın bölgeyi ele geçirmesi ile petrol el değiştirmiş ve yine DEAŞ’ı takiben de bölgeye YPG/PKK hakim olmuştur. Suriye’de enerjinin temelini oluşturan ve ciddi bir gelir kaynağına tekabül eden Suriye petrolü, dünya piyasaları karşısında etkisiz kalsa da ülke içi ekonominin önemli dinamiğini teşkil etmektedir. Bu nedenle devlet dışı silahlı aktörler ve terör örgütleri için yıllar boyunca en önemli gelir kaynağını sağlamış ve günümüzde de YPG’ye sağlamaya devam etmektedir. Suriye petrolü, dünya piyasalarıyla karşılaştırıldığında, oldukça düşük rezerve ve üretime sahiptir. [1]Ancak ülke içindeki ekonomiye katkısı da oldukça büyüktür. Suriye’nin petrolünün çıkarıldığı en büyük sahaların Deyr ez Zor’un güneydoğu yakasında bulunduğu bilinmektedir. Yıllar boyunca da sürekli kontrol değişimine uğramış, son olarak YPG’nin kontrolüne girmiştir. Aşağıdaki haritada petrol, doğalgaz sahalarını ve rafinerileri görebiliriz. Suriye’de 2011 öncesinde yaklaşık 350.000 & 410.000 varil olan günlük üretim savaş dolayısıyla oldukça düşmüş, gelir kaynağı örgütlere ve yasadışı ticaretlerde bulunan kaçakçılara kalmıştır. Son dönemde çoğunluğu YPG bölgelerinde olan petrol yatakları tam kapasite ile çalışamasa da yaklaşık 100.000 varillik bir üretim gerçekleşiyor. Söz konusu ham petrol bölgedeki el yapımı rafinerilere, rejime ya da IKBY’ye satılarak işlenir hale getiriliyor. Bu noktada rejim, en büyük ticari partner. Esed rejimine bağlı Petrol ve Enerji Bakanı’na göre rejimin günlük 146.000 varil üretime ihtiyacı var ancak günlük üretim 24.000 varil.[2] Nitekim bu ihtiyaç ya İran ve Rusya kanalıyla, çoğunlukla da YPG/PKK tarafından karşılanıyor. Esed rejiminin önce DEAŞ ve sonra YPG ile petrol ticareti gerçekleştirmesinde, ABD’nin yaptırım listesinde bulunan Katerji Group aracı olmuştur. Esed rejimine yakınlığı ile bilinen Katerji Group’un bölgedeki yerel petrol ticaretinde etkin bir rol oynadığı defalarca medyaya yansımıştı. Katerji Group, bu ticaretin güvenliğini sağlamak adına, müstakil bir milis yapılanması da kurumuş durumda. Wall Street Journal’ın 2019 yılının başlarında yayınladığı haberde, ABD ve Avrupa Birliğinin yaptırım listesinde yer alan Katerji Group’un YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretini sürdürdüğü görülüyor. Söz konusu habere göre, bu ticaret günlük yaklaşık 60 bin varil petrol akışını içeriyor.[3] Suriye petrolü; ABD’nin çekilme sürecini askıya almasına, Esed rejimi ve İran ile YPG’nin petrol ticaretine ve hatta bölgedeki petrol sahalarını ele geçirmek adına Rus askeri şirketi Wagner’in bölgeye geçmeye çalışması ve akabinde yoğun ABD hava saldırısında yüzlercesinin öldürülmesine değin, krizin bir parçası konumunda. Ancak elbette ki bazı yaygın inanışların aksine savaşın asıl nedeni kesinlikle değil. Günümüzde petrol fiyatlarının ciddi düşüşü ile birlikte ticari kazancına büyük darbe alsa da Suriye ekonomisi için petrol ve ucuz fiyattan tüketiciye ulaşması hayati öneme sahip. Savaş sonrasında tarım ekonomisinin daha da önem kazandığı ülkede; petrol, belirleyici bir rolde. Bu nedenle YPG bölgeleri petrole daha ucuza ve rahat ulaşabilse de diğer bölgeler askeri çatışmalardan dolayı bu imkana her zaman sahip olamayabiliyor. YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretine ABD’nin şerh koyduğu dönemlerde rejim bölgelerindeki petrol kuyrukları görüntüleri hala tazeliğini koruyor. Tüm bunların yanında bölgede faaliyet gösteren veya krizin bir parçası olmuş tüm ülkeler Suriye petrolünü önemli bir finans kaynağı olarak görmeye devam ediyor. Son dönemde Türkiye, Cumhurbaşkanı seviyesinde petrolün terörün finansmanı olmasını engellemek adına diplomatik temaslarda bulunurken, diğer yandan İran rejim bölgelerinde petrolün çıkarılması adına yatırım yapmaya hazırlanıyor. Suriye petrolü son tabloya göre, YPG terörünü finanse etmeye devam edecek gibi görünüyor. Ancak bu durumun tersine çevrilmesi şart. Türkiye’nin siyasi ve diplomatik baskıyı arttırarak, somut sonuçlar üretmesi ve petrol ticaretinin meşru yapılara devredilmesini sağlaması gerekiyor. Nitekim süreç, YPG/PKK terör örgütünün yıllarca kullanabileceği bir finans kaynağına doğru götürüyor. Aynı zamanda meşru muhalif yönetimin bu gelirlerden faydalanamıyor oluşu da yeniden yapılanma finansmanına sekte vuruyor. Aslında Suriye petrolünü üç ana başlığın gündemi haline getirmek gerekiyor. Birinci olarak terör finansmanının bitirilmesi, ikinci olarak yeniden yapılanma finansmanı ve üçüncü olarak günlük yaşam da halkın istikrarlı petrol fiyatlarına erişimi. Kutluhan Görücü [1] Detaylı bilgi için bknz: Can Acun & Mehmet Çağatay Güler, Suriye’de Doğal Kaynaklar Savaşı, 6 Eylül 2019, SETA, https://www.setav.org/analiz-suriyede-dogal-kaynaklar-savasi/ [2] https://aliqtisadi.com/1763322-%D8%AD%D8%A7%D8%AC%D8%A9-%D8%B3%D9%88%D8%B1%D9%8A%D8%A9-%D9%85%D9%86-%D8%A7%D9%84%D9%86%D9%81%D8%B7/ [3]Kutluhan Görücü / Mehmet Çağatay Güler, Anadolu Ajansı, 19.02.2019, https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriye-petrolu-ypg-pkk-terorunu-finanse-ediyor/1396901
Son Dönem Suriyesine Bakış
Suriye’de son dönemde yaşananlar, özellikle örgütler bazında gerçekleştirilen eylemler; sahaya etkisi oldukça sınırlı, örgüt psikolojisi içinde gerçekleştirilmektedir. Özellikle İdlib sahasındaki görece azaltılmış tansiyon veya teknik bir ateşkes, diğer bölgelerdeki gelişmeleri kamuoyunun ilgisine tekrar açmıştır. Ancak bu bölgelerdeki hareketlilik, uzun süreden beri devam eden olaylar silsilesinin devamı niteliği taşımakla beraber, sahada herhangi bir değişimi harekete geçirmekten uzaktır. Bu doğrultuda DEAŞ’ın çöl varlığı, Dera’da yaşananlar, İdlib ateşkesi ve YPG saldırıları kısaca analiz edilmeye çalışılacaktır. DEAŞ’ın Humus’un doğusu ve Deyr ez Zor’un batı yakasında kalan çöl arazisinde gerçekleştirdiği silahlı saldırılar, sahadaki diğer savaşan aktörlerin yeni bir uzlaşma ile ateşkes varmasının ardından kamuoyunda tartışılır hale geldi. Ancak Safa tepesindeki savaştan beri DEAŞ’ın bölgedeki yapılanması biliniyordu. Bu yapı, tanksavarlarda dahil olmak üzere çeşitli ağır ve hafif silah emtiasına sahip, kısıtlı bir örgütlenmeden ibaret. DEAŞ’ın bölgeye yatırımı, Irak & Anbar çöllerindeki varlığına benzemekle beraber, kısa ve orta vadede güçlü bir tehdit değil ancak mücadele edilmesi de çok zor. Bölgede en fazla 100 kişilik bir insan kaynağı bulundurduğu tahmin edilebilir. Son yayınlanan videoda da yaklaşık 41 kişilik bir görüntü servis edilmiştir. YPG bölgelerindeki hücre yapılanmaları ve el Hol kampının geleceği ile birlikte düşünüldüğünde yeniden alan kontrol etme şansları da oldukça düşük. YPG’nin son dönemde TSK’nın varlığının bulunduğu bölgelere yönelik saldırıları, uzun süredir devam eden bir olgu haline geldi. Son dönemdeki farklılık ise, İdlib’teki rejim – TSK & muhalifler savaşına paralel olarak saldırı yoğunluğundaki artış olmuştur. TSK’ya göre 4 Şubat – 15 Nisan tarihleri arasında toplam 48 saldırı girişiminde 226 terörist etkisiz hale getirilmiştir. 26 saldırı girişimi ve 158 teröristin etkisiz hale getirilmesiyle BPH bölgesi ön plana çıkmaktadır. Askeri unsurları hedef alan saldırılardan ziyade sivilleri hedefleyen saldırıların bölge halkının huzur ve psikolojisine yönelik tahribatı oldukça büyük olmaktadır. 4 Şubat – 27 Mart tarihleri arasında gerçekleşen saldırılarda 14 sivil hayatını kaybederken, 45 sivilde yaralanmıştır. Özellikle BPH sonrası gerçekleştirilen seri bombalı saldırılara nazaran, grafik eğilse de sıfıra yaklaştırmak temel amaç olmalıdır. Suriye’nin güneyi, Dera’da yaşananlar hem Türk hem de uluslararası kamuoyunun ilgisinden uzakta olsa da giderek artan bir saldırı grafiği ile değer kazanmaya devam ediyor ve Suriye’nin geleceğine ilişkin de bir perspektif sunuyor. SOHR’un son yayınladığı çalışmaya göre, Dera’da yaklaşık 10 ay içerisinde en az 398 silahlı saldırı girişimi gerçekleştirildi. Rejim ve İran bağlantılı unsurlardan 187 kişi öldürüldü. Genel manada saldırılar Özgür Suriye bayrağı kullanan ‘Halkın Direnişi’ örgütü tarafından üstleniliyor. Ancak Hurras ed Din liderlerinden Ebu Cüleybib’in bölgede öldürülmesi de hatırda tutulmalıdır. Dera, organize bir direniş cephesi olabilir mi sorusu sorulmaya ve tartışılmaya devam edecektir. Henüz örgütün kapasitesi, tarzı ve muhtemel hedefleri konusunda bir açıklık söz konusu değil. Lojistik, coğrafya, insan kaynağı ve halk psikolojisi; yeni bir alan kontrolü ihtimalini kısa vadede görünür kılmıyor. Rejim ve bağlantılı unsurların İdlib ve çevresine gerçekleştirdiği askeri yığınak haberleri, muhtemel bir saldırının habercisi konumunda değil. Ancak takip edilmeye değer. Tüm zorluklara rağmen ateşkes, ihlallere rağmen varlığını koruyor. MEE’nin BAE prensi MBZ ile ilgili yaptığı haberde olduğu gibi, uluslararası kışkırtmalar ve Libya’yı dengelemek adına yeniden İdlib cephesi parametresi çalışmazsa, İdlib’teki ateşkes bir süre daha korunabilir. Türkiye’nin M4 sorununu çözmesi ise kısa vadede muhtemel görünmüyor. İdlib muamması sürerken, TSK’nın bölgedeki her ateşkes ihlaline misliyle karşılık vermesi oldukça önemli. Soçi’den itibaren gereği gibi işletilmeyen bu mekanizma, tereddütsüz devreye alınmalıdır. Nitekim neredeyse her gün rejim topçuları topçu saldırıları gerçekleştirmeye devam etmektedir. Suriye’nin muhtelif bölgelerinde yaşanan bu gelişmeler, henüz sahada sahici bir değişim oluşturmaktan uzaktır. Rusya’nın savaşa dahil olmasıyla birlikte, Suriye sahasında ‘belirleyici aktörlerin’ dahli olmadan vekil unsurların değişimi vaki olmamıştır. Genel seyirde bu yöndedir. Tüm bunlara rağmen, Dera başta olmak üzere, tüm yerel hareketlilikler dikkatle takip edilmeye değerdir.   Kutluhan Görücü