Analiz
Rusya İçin ABD’nin Suriye’den Çekilmesinin Anlamı Mehmet Çağatay Güler  
Rusya İçin ABD’nin Suriye’den Çekilmesinin Anlamı 19 Aralık 2018 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump tarafından, ABD’nin tüm askerlerini Suriye’den çekeceğine dair yapılan açıklama[1], bölgedeki paradigmayı değiştirecektir. Rusya’nın etkisini arttırma ve ABD’yi dengeleme üzerine kurulu bölge politikası için, Suriye, oldukça büyük bir öneme haizdir. Dolayısıyla ABD’nin çekilme kararı, bölgedeki paradigmayı değiştireceği gibi, Rusya’nın da bölgeye yönelik politikalarını etkileyecektir. Bu analiz Rusya’nın, Trump’ın çekilme kararını nasıl karşıladığını açıklamak ve çekilme durumunda izleyeceği politikaları ortaya koymak için yazılmıştır. ABD’nin Çekilme Kararı Sonrası Türkiye-Rusya-ABD-İsrail Konjonktürü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in açıklamalarından yola çıkarak, Rus tarafının Trump’ın beyanatına, ABD’nin daha önce Afganistan için verdiği sözleri yerine getirilmediği de vurgulanarak, oldukça temkinli yaklaştığını görmekteyiz[2]. Her şeye rağmen, Putin böyle bir çekilmenin mümkün olduğunu, özellikle siyasi çözüm yolunda ilerlediklerini de dile getirmiştir[3]. Lakin bahse konu kararın ardından, en üst seviyeden alt seviyeye kadar tüm siyasetçiler, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını korumaya devam etmekten vazgeçmeyeceğini dile getirmiştir. Ancak böyle bir vurgunun yapılmasındaki asıl maksat, Rusya’nın rejime verdiği desteği kesmeyeceğini, oluşacak güç boşluğunu dolduracak en önemli adaylardan da biri olduğunu ortaya koymaktır. 29 Aralık Cumartesi günü, Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov “Suriye hükümetine bağlı güçlerin Münbiç kentinin kontrolünü ele geçirdiği bilgisi doğru” şeklinde doğruluktan uzak bir açıklama yapmıştır. Peskov’un bu açıklamasının asıl sebebi, Münbiç’te de bir aktör olduklarını hatırlatma çabasıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Esed’e gönderdiği yeni yıl mesajında, Rusya’nın Suriye hükümeti ve halkına, terörle mücadele ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik verdiği desteğin devam edeceğini söylemesi[4]de, Rusya’nın rejime verdiği desteğin açık bir tezahürüdür. Bu açıklama, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, “Suriye’de terörist tehlikesini ortadan kaldırmak için birliklerimizin koordinasyonu konusunda mutabakata vardık[5]” bildirisine müteakip gelmiştir. Diğer bir deyişle Rusya, her ne kadar Türkiye ile mutabakata varmış olsak da, kamuoyuna rejime verdiği desteğin değişmediğine yönelikmesaj vermiştir. Buna mukabil, Vladimir Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği yeni yıl mesajında, Moskova ve Ankara’nın ortak çabalarıyla, Suriye’de terörle mücadeleye kararlı bir katkı sağlanıyor değerlendirmesinde bulunmuştur[6]. Aynı zamanda Avrasya’nın güvenliğini birlikte güçlendirmeye devam edileceğine vurgu yapmıştır[7]. Türk Akımı, S-400 anlaşması ve Akkuyu Nükleer Projesi gibi uzun soluklu, ortak projeler, iki ülke arasındaki kırılgan ilişkileri sağlam bir zemine oturtmuş, ABD’nin bölgeden çekilme kararının veya rejimin Türkiye karşıtı propagandasının, Türkiye-Rusya ilişkilerine zarar veremeyeceği, iki tarafında karşılıklı açıklamalarıyla açıkça ortaya konulmuştur. Tüm bunların dışında, Putin ve Netanyahu arasında Suriye’de ikili işbirliği üzerine bir telefon görüşmesi gerçekleşmiştir[8]. Bir yandan ABD, İsrail’in görüşlerini ön plana koyarken[9], Türkiye ile de ikili ilişkilerini ilerletmekte, diğer yandan Rusya, Türkiye ile sahip yüksek diyaloğun altını çizerken, İsrail ile Suriye’de ikili ilişki vurgusu yapmaktadır.   Rusya’nın Endişeleri ve Olası Çekilme Sonucu İzleyecekleri Politikalar ABD’nin bölgeden çekilmesi hususunda Rusya’nın birçok endişesi bulunmaktadır. Her ne kadar Türkiye ile ikili ilişkiler, yüksek stratejik diyalog seviyesinde izlese de, çekilme sonrası ortaya çıkacak alanı, Türkiye’nin kontrol altına alması ve Ankara’nın bölgedeki etkinliğini arttırması, Rusya’nın arzu etmediği başlıca hususlardan birisidir. Bu alan zengin enerji ve su kaynaklarına sahip, verimli ve sulamaya uygun tarım arazilerini de içinde barındıran çok geniş bir alandır[10]. Dolayısıyla, ABD bölgeden çıktıktan sonra YPG/PKK’nın elinden alınması ve kontrolün Türkiye’nin eline geçmesi, rejimin dolasıyla Rusya’nın çıkarlarına uygun değildir. Rusya’nın bu endişelere yönelik atabileceği alternatif adımlar mevcuttur. Rusya açısından Fırat’ın doğusuna yönelik 4 senaryo ortaya çıkmaktadır: İlk olarak, Rusya’nın, Türkiye’nin doğacak güç boşluğunda bölgedeki varlığını arttırmasını önlemek için, Esed rejimi ve YPG arasında, ABD’nin çekilme kararı sonrası artan diyaloğu destekleyebileceğini görmekteyiz. Karşılıklı tavizlere ikna ederek, taraflar arasında barış sağlama gayesi ile, rejim ve YPG arasında arabulucu bir rol oynama üstlenmesi muhtemeldir. Esed’e olan desteğin her fırsatta dile getirilmesi, YPG’nin veya PKK’nın hiçbir zaman terörist bir örgüt olarak tanınmaması ve saha da kurulan angajmanlar[11], bu ihtimali destekleyen faktörlerdir. Aynı zamanda, Astana’da da dile getirilen, Rusların Suriye’nin Kuzeyinde otonom bir bölge kurma gayesi ve Esed’in yeniden seçilebileceği bir anayasının dizaynı, bu hamleyi destekleyen diğer önemli amillerdir. Türkiye, YPG’nin bölgedeki mevcudiyetini koruduğu, özellikle de otonom bir yapıya sahip olduğu, hiçbir politikayı kabul etmeyecektir. Zaten, Türkiye’nin bölgeye yönelik asli politikası, ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasıdır, dolayısıyla otonom bir yapının kuruluması ihtimali, Türkiye için kırmızı çizgidir. İkinci olarak, Rusya’nın tampon bölge oluşturma fikrini görmekteyiz[12]. Bu bağlamda Ayn El Arab’tan Maliki’ye kadar Haseke’nin güneyine inmeyecek şekilde bir alanda Türkiye’nin operasyonlarına destek verilmesi sonrasında YPG ile arasında bir tampon bölge oluşturulması fikri öne sunulacak olabilir. YPG’nin bölgede aktör olmaya devam ettiği bu senaryonun, Türkiye tarafından kabul görmesi oldukça düşüktür. Rusya için üçüncü alternatif, Türkiye ile tam koordinasyon sağlanarak YPG’nin bölgeden tamamiyle tasfiye edilmesi, ancak karşılığında ele geçirilen bu alanının, Rusya kontrolünde peyderpey rejime bırakılması. Bu hamle atılması oldukça zor, Türkiye tarafından kabul görmesi de bir o kadar düşük bir ihtimaldir. Ayrıca ABD de boşalttığı alanın tamamiyle, Rusya’nın kontrolüne geçmesini istemez. Türkiye ve ABD’nin bu tarz bir teklifi kabul etmesi durumunda dahi, nihayetinde rejime geri bırakılan bu alanda, YPG’nin yeniden vuku bulma ve kaldığı yerden devam etme ihtimalinin bertaraf edilmesi gerekir. Çünkü, Esed rejimi bölgede her zaman Türkiye’ye karşı oynayabileceği bir kartı, yani YPG’yi, kaybetmek istemeyecektir. Bu bağlamda Esed rejiminin, YPG’nin bulunduğu bölge olan Tel Rıfaat’a girmesine rağmen, bölgedeki YPG varlığının sürmesi ve Tel Rıfaat’taki YPG’nin Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhaliflere saldırması önemli bir göstergedir[13][14]. Tel Rıfaat örneği, bu tarz bir senaryonun Türkiye açısından neden kabul edilebilir olmadığını göstermektedir. Rusya açısından dördüncü bir alternatif olarak, Astana sürecinde başarılı bir ortaklık ve uyum sağlayan, Türkiye-Rusya-İran üçlüsünün bu çekilme sürecini birlikte yürütmesidir. Bu hamle doğru uygulandığı takdirde, İran sürece dahil olacaktır ve Astana’da kazanılan ortaklık ön planda tutulacaktır. Özellikle Türkiye için[15], Bolton’un yaptığı açıklamalar[16]sonrasında, bu alternatif daha fazla gündeme gelebilir.   İran Faktörü Rusya’nın ABD’nin çekilme kararı sonrası diğer bir endişesi ise, oluşacak güç boşluğunda İran’ın etkisini ve kontrol alanını arttırması ihtimalidir. Bu durum, aynı zamanda İsrail ve ABD’nin de çekinceleri arasındadır. Bu bağlamda, İran’a kıyasla Rusya’nın hakimiyetini arttırması, ABD ve İsrail’in çıkarlarına, özellikle de İsrail’in güvenlik endişelerine, daha uygun olabilir. Ancak oluşacak güç boşluğunda, bölgenin önemli aktörlerinden İran’ı dışlamak kolay olmayacaktır. Nitekim İran denklemin önemli bir parçasıdır. Rusya bu bağlamda, İran’ı denetiminde ve kontrolünde tutma amaçlı, sürece dahil etmek isteyecektir. Bu duruma ABD ve İsrail de çıkarları gereği karşı çıkmayabilir. Sonuç Son tahlilde, ABD’nin bölgedeki dengeleri kökten değiştirecek bu kararı, Rusya tarafından temkinle karşılanmış, küresel ve bölgesel aktörlerle ikili ilişkiler üst seviyede tutulmuştur. Bu süreçte bölgede oluşacak güç boşluğundan yararlanarak Türkiye ve İran’ın etkinliğini arttırması,Kremlinaçısından öne çıkan endişeler arasında yer almıştır. Moskova için kritik öneme sahip bu çekinceler, muhtelif politikaları da beraberinde getirmektedir. Yukarıda açıklanan ilk üç alternatif de, belirtildiği üzere Türkiye’nin kabul edebileceği seçenekler değildir. Dördüncü alternatif, Astana üçlüsünün birlikte bu süreci yönetmesi, ABD’nin oluşturduğu çekilme muğlaklığı ve kurumları arası etkileşimsizlik, Türkiye’yi de bu üçlü ile birlikte hareket etmeye yönlendirebilir. İran’ın yalnızlığı ve Rusya’nın İran üzerinde denetim ve kontrolünü arttırmak isteyen tavrı, ikili diyaloglarını arttıracaktır. Bu nedenle Astana’ya yönelim hem Türkiye hem de Rusya ve İran için de makul bir alternatif olabilir. Ezcümle, bu süreçte Moskova’nın, Tahran ve Ankara ile diyaloğunu arttırması kuvvetle muhtemeldir. Fakat uzun soluklu olup olmayacağı konusu, Rusya ve İran’ın, YPG’nin bölgeden tümüyle tasfiye edilmesi konusunu kabul edip etmeyeceklerine bağlıdır. Kaynakça: [1]Dion Nissenbaum, Nancy A. Youssef and Vivian Salama, “In Shift, Trump Orders U.S. Troops Out of Syria”, The Wall Street Journal, 19.12.2018, www.wsj.com/articles/u-s-military-preparing-for-a-full-withdrawal-of-its-forces-from-northeastern-syria-11545225641 (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 07.01.2019].[2]Vladimir Putin’in Düzenlediği Büyük Basın Toplantısı (Bolshaya Press Konferentsiya Vladimira Putina), Çevrimiçi Rapor(Onlayn-reportazh), 20.12.2018, ria.ru/20181220/1548305038.html, (Rusça kaynak) [erişim tarihi 07.01.2019].[3]A.g.e.[4]BBC Türkçe, “Putin’den Trump’a yeni yıl mesajı: Diyaloğa hazırız”, BBC Türkçe, 30.12.2018, www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46716879, [erişim tarihi 07.01.2019].[5]AA, “Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov: Birliklerimizin koordinasyonu konusunda mutabakata vardık”, Anadolu Ajansı, 29.12.2018, www.aa.com.tr/tr/dunya/rusya-disisleri-bakani-lavrov-birliklerimizin-koordinasyonu-konusunda-mutabakata-vardik/1351826 [erişim tarihi 07.01.2019].[6]BBC Türkçe, “Putin’den Trump’a yeni yıl mesajı: Diyaloğa hazırız”, a.g.e.[7]Burhanettin Duran, “Rusya’nın Tavrı ve Tampon Bölge Fikri”, Sabah Gazetesi, Turkuvaz Haberleşme ve Yayıncılık A.Ş., 01.01.2019, www.sabah.com.tr/yazarlar/duran/2019/01/01/rusyanin-tavri-ve-tampon-bolge-fikri[erişim tarihi 07.01.2019].[8]President of Russia, “Telephone conversation with Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu”, Official Internet Resources of the President of Russia, Presidential Executive Office, 04.01.2019, en.kremlin.ru/events/president/news/59637 (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 08.01.2019]. Bu görüşme Beyaz Sarayın Ulusal Güvelik Danışmanı, John Bolton, 4 Ocak 2019 tarihinde, İsrail ve Türkiye ile ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi hususunu görüşeceğini bildirmesine müteakip yapılmıştır, bkz:John Bolton’ın kişisel Twitter adresi, bkz: twitter.com/AmbJohnBolton/status/1081002218269143041. Ayrıca bkz: CNN TÜRK, “ABD heyeti koordinasyon için Türkiye’ye geliyor”, 04.01.2019, www.cnnturk.com/dunya/abd-heyeti-koordinasyon-icin-turkiyeye-geliyor [erişim tarihi 07.01.2019].[9]Bolton’ın Türkiye’den YPG’yi vurmayacaklarına dair garanti alana kadar bölgeden çekilmeyeceklerini açıklaması bkz: Eliott C. McLaughlin, “Bolton contradicts Trump, says Syria withdrawal hinges on safety of Kurds”, CNN , 07.01.2019, edition.cnn.com/2019/01/06/middleeast/syria-bolton-turkey-kurds-conditional-withdrawal/index.html (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 08.01.2019]. Bu açıklamalar muvacehesinde görmekteyiz ki, İsrail’in bölgede İran’ı dengelemesi hususunda, ABD’nin YPG ile ortaklığı, çok kritik bir öneme haizdir.[10]Mehmet Çağatay Güler, “Suriye’nin Su Politikaları: 2011 Öncesi ve Sonrası”, Suriyegundemi, 27.12.2018, www.suriyegundemi.com/2018/12/27/suriyenin-su-politikalari-2011-oncesi-ve-sonrasi/ [erişim tarihi 08.01.2019] ve Mehmet Çağatay Güler, “Suriye’de Devrim ve Enerji Jeopolitiği”, Suriyegundemi, 30.11.2018, www.suriyegundemi.com/2018/11/30/suriyede-devrim-ve-enerji-jeopolitigi/ [erişim tarihi 08.01.2019][11]Ömer Özkizilcik, “Rusya’nın Suriye politikasında YPG faktörü”, Suriyegundemi, www.suriyegundemi.com/2017/11/22/rusyanin-suriye-politikasinda-ypg-faktoru/ [erişim tarihi 09.01.2019][12]Burhanettin Duran, “Turkey wants to see Syrians, not terrorists or Assad, rule their own country”, Daily Sabah, Turkuvaz Haberleşme ve Yayıncılık A.Ş., 04.01.2019, www.dailysabah.com/columns/duran-burhanettin/2019/01/05/turkey-wants-to-see-syrians-not-terrorists-or-assad-rule-their-own-country[erişim tarihi 07.01.2019].[13]Hürriyet Gazetesi, “Rusya: YPG, Tel Rıfat’ı rejime bıraktı”, Hürriyet, 06.09.2017, www.hurriyet.com.tr/dunya/rusya-ypg-tel-rifati-rejime-birakti-40570866 [erişim tarihi 09.01.2019][14]Ömer Özkizilcik, a.g.e.[15]CNN TÜRK, “Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’ndan önemli açıklamalar”, CNN TÜRK, 09.01.2019, www.cnnturk.com/turkiye/son-dakika-disisleri-bakani-cavusoglu-konusuyor [erişim tarihi 09.01.2019][16]Eliott C. McLaughlin, “Bolton contradicts Trump, says Syria withdrawal hinges on safety of Kurds”, CNN , 07.01.2019, edition.cnn.com/2019/01/06/middleeast/syria-bolton-turkey-kurds-conditional-withdrawal/index.html (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 08.01.2019].    
Türkiye’nin Fırat’ın Doğusunda DEAŞ ile Muhtemel Mücadelesi Kutluhan Görücü  
Türkiye’nin Fırat’ın Doğusunda DEAŞ ile Muhtemel Mücadelesi ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı ile birlikte DEAŞ ile mücadele konusunda Türkiye’nin rol alacağını açıklaması Fırat’ın doğusundaki operasyonun mahiyetini ve anlamını değiştirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da önümüzdeki dönemde Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerine yönelik operasyon yapılacağına ilişkin açıklamaları, DEAŞ’ın Fırat’ın doğusundaki varlığını yeniden Türk kamuoyunun gündemine getirdi. DEAŞ’ın 2013 yılında Suriye topraklarına girmesi hem Suriye’deki rejim karşıtı mücadelenin hem de küresel sistemdeki terör varlığının yapısını değiştirdi. Örgütün kendisine merkez olarak belirlediği Rakka şehrinin ABD destekli YPG/SDG unsurları tarafından ele geçirilmesi, DEAŞ’ın Suriye’de belirleyici bir aktör olma gücünü kaybetmesine yol açtı. Bugün gelinen noktada DEAŞ’ın kontrolü altında olduğu bilinen alan Hacin ile Bağhuz arasındadır. Bu bölgenin dışında Humus’un doğusu ve Deyrizor’un batısındaki çöl arazisinde DEAŞ varlığının olduğu bilinmektedir. Ancak örgütün bu bölgedeki varlığı, yerleşimlerinden ziyade çöl şartlarına bağlı hücre yapılanması olarak nitelendirilebilir. Fırat’ın doğusundaki DEAŞ varlığı Hacin-Bağhuz hattı ve Humus çölleri dışında DEAŞ’ın hakimiyetinde bulunan ancak sonradan terör örgütü YPG/PKK’nın paravanı ABD destekli SDG güçlerinin eline geçen başta Rakka olmak üzere, Tabka, Münbiç, Deyrizor’un doğu kırsalı gibi yerlerle birlikte Şedadi, Haseke ve Kamışlı gibi kentlerde de DEAŞ hücreleri bulunduğu tahmin ediliyor. Kamışlı kenti bu noktada ayrı tutulabilir. DEAŞ, Kamışlı’da geçtiğimiz günlerde YPG/PKK liderlerinin hedef alındığı bir saldırıyı üstlenmiş olsa da bölgede daha önce böyle bir saldırısına rastlanmamıştı. Rakka şehri ve kırsalı ise DEAŞ’ın hücre faaliyetlerinin ve YPG unsurlarına yönelik saldırıların merkezi bölgesi olarak nitelendirilebilir. Rakka’nın doğusundaki el-Kerame kasabası ve Nur caddesi DEAŞ’ın saldırılarında başlıca noktalardan biridir. Bunun dışında Rakka’nın çevresindeki köy yerleşimleri de DEAŞ’ın saldırılarına tanıklık etmektedir. Rakka vilayetine bağlı Tabka kentinde de DEAŞ birçok kez saldırı düzenlemiştir. DEAŞ’ın bu bölgede de varlığı olduğu söylenebilir. Rakka’nın ardından en büyük saldırıların gerçekleştiği ve DEAŞ’ın halen güçlü olduğu söylenebilecek bölge ise Deyrizor kırsalıdır. Fırat’ın doğusunda Hacin-Bağhuz arasındaki kontrol sahası dışında DEAŞ, Fırat’a kıyı köy, kasaba veya ilçelerde YPG unsurlarına karşı gerilla taktiklerini kullanarak saldırılar düzenlemektedir. 2013- 2014 yıllarında Deyrizor’un hakimi konumunda olan DEAŞ, bu bölgelere ciddi anlamda yatırım yapmıştır. Nitekim bölgedeki petrol kuyuları, DEAŞ’ın en önemli gelir kaynaklarından birini teşkil etmesi itibarıyla da önemliydi. Buseyra ve es-Suvar ilçeleri, Ziban kasabası, Şehil kasabası ve el-Ömer petrol sahası DEAŞ’ın sıklıkla saldırı gerçekleştirdiği bölgelerin başında yer alıyor. Bahsi geçen bölgelerin dışında da birçok noktada örgütün saldırı gerçekleştirebilme kapasitesi var. Uzun süredir ABD’nin desteklediği SDG güçlerinin saldırılarına rağmen Hacin ve Bağhuz arasındaki bölgede hala DEAŞ’ın kontrol ettiği köy ve kasabalar bulunuyor. Bu bölgede 2 ila 3 bin DEAŞ üyesinin olduğu ve bunların çoğunluğunu yabancı savaşçıların teşkil ettiği belirtiliyor. Operasyonun hızı sahadaki gelişmelere bağlı DEAŞ ile mücadelenin nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceği konusu henüz netleşmiş veya kamuoyuna yansımış değil. Türkiye ile ABD’nin koordineli bir şekilde Fırat’ın doğusunda çekilme sürecini yürütecek olmaları bu konuda bir ipucu olarak yorumlanabilir. Türkiye, Fırat’ın doğusuna askeri harekata başladığında terör örgütü YPG/PKK’nın tavrı TSK ve ÖSO unsurlarının DEAŞ ile mücadelesinin ne zaman ve ne şekilde olacağını gösterecek. TSK’nın üstün ateş gücü ve moral üstünlüğü karşısında terör unsurlarının uzun vadeli bir direnç göstermesi mümkün görünmemektedir. Ayrıca TSK’nın terörle mücadelesini Fırat’ın doğusuna genişletmesi ile birlikte özellikle SDG bünyesindeki Araplar ile bölgedeki aşiret milislerinin kolaylıkla mobilize olarak TSK ve ÖSO’ya müzahir olması muhtemeldir. Bu nedenle TSK’nın ilerleme hızı DEAŞ ile mücadeleyi de belirleyecektir. Nitekim, DEAŞ’ın varlık gösterdiği Hacin-Bağhuz hattı Türk sınırından yaklaşık 300 km uzaklıkta. TSK’nın ABD’ye ait mevcut üslerini devralması TSK’nın bölgedeki varlığını tahkim etmesinde ve başta YPG/PKK olmak üzere DEAŞ ile mücadelesini de kolaylaştıracak bir unsur olabilir. DEAŞ’ın TSK müdahalesine karşı muhtemel tavrı Türkiye ve ABD’nin koordineli bir şekilde Fırat’ın doğusunda operasyon icra etmeleri sırasında, YPG unsurlarının DEAŞ’a alan açması DEAŞ’ın etkinlik kazanmasına sebebiyet verebilir. Hatta DEAŞ, oluşabilecek kaos ortamını üyelerini Irak’a tahliye etmek amaçlı veya Irak-Suriye sınır hattını lojistik ikmal ihtiyaçları için kullanabilir. Nitekim DEAŞ’ın lider kadrosu için de örgütün temel motivasyonu Irak üzerinedir. Örgüt her ne kadar coğrafi yayılım hedefi gözetse de merkez kadrosu Irak ağırlıklıdır ve Irak’ı öncelemektedir. DEAŞ’ın Irak coğrafyasında savaşı kaybederek kontrol alanlarını yitirmesi örgütü 2010-2013 süreçlerinde gerçekleştirdiği gibi saha kontrolünden ziyade yıpratma savaşını ön planda tuttuğunu göstermektedir. Örgüt Irak’ın Sünni bölgelerinin neredeyse tamamında saldırı gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip ve bölgede ciddi sayıda savaşçısının bulunduğu ifade edilmekte. Çeşitli uluslararası kurumlar ile düşünce kuruluşları Suriye ve Irak’ta 20-30 bin DEAŞ unsurundan bahsetmektedir. Öte yandan örgütün katı ideolojik tavrı Suriye sahasında etkin olduğu ve etkinlik kurabildiği alanlarda kaybedene dek savaşmasına neden olabilir. DEAŞ’ın amatör bir eğitimden geçirilerek silah altına alınan SDG unsurlarına gerçekleştirdiği gibi Amerikan askeri varlığını veya diğer koalisyon ülkelerinin askeri varlığını hedef alamamış olması örgütün kapasitesini göstermesi bakımından önemli. Bu noktada Türkiye, Fırat’ın doğusunda ABD ile koordineli bir şekilde ilerlemesi sağlayarak derinlik kazanması durumunda DEAŞ ile temas hatlarına gelebilir. Bunun dışında çeşitli bölgelerdeki DEAŞ hücrelerinin hedefine girebilir ancak bu saldırıları gerçekleştirebilecek kapasiteleri olduğunu varsayılmamaktadır. Nitekim TSK, harekat süresince ÖSO unsurları ile birlikte hareket edeceği için ÖSO mensuplarının DAEŞ tarafından kolay hedef görülmesi daha olasıdır. Afrin’de de YPG/PKK hücrelerinin eylemleri sıklıkla ÖSO unsurlarının hedef alındığını göstermektedir. Bu nedenle TSK için bölgede DAEŞ tehdidinden ziyade kontrol sahasına sahip YPG unsurları daha ciddi ve muhtemel tehdittir. Türkiye, Fırat Kalkanı Harekatı başta olmak üzere yurt içi ve yurtdışında gerçekleştirdiği operasyonlar ile DEAŞ örgütüyle mücadelede büyük bir tecrübe kazanmıştır. Bu tecrübe ve kabiliyeti sahaya yansıtarak kısa sürede sonuç alması muhtemeldir. Bu yönde Türkiye kamuoyuna açıkladığı gibi, Hacin ve Bağhuz hattındaki DEAŞ unsurlarını kısa süre içerisinde etkisiz hale getirebilecek kapasiteye sahiptir. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/firatin-dogusundaki-deas-varligi/1352881
Suriye’nin Su Politikaları: 2011 Öncesi ve Sonrası Mehmet Çağatay Güler  
Suriye’nin Su Politikaları: 2011 Öncesi ve Sonrası Özet Bu analizin amacı, ülkenin 2011 yılı öncesi su politikalarının, savaş sonrasında nasıl bir hal aldığını ortaya koymaktır. Bölgede su, bir çatışma ve işbirliği kaynağı olarak ön plana çıkmaktadır. Bu analizde suyun bir çatışma kaynağı oluşu görüşü temel alınacaktır. Suriye bulunduğu coğrafi konum dolayısıyla, su kaynakları hususunda büyük bir dezavantaja sahiptir. Su kaynakları bakımından fakir bir bölgede yer almasının yanı sıra, bir de sınıraşan suların (uluslararası nehirler) yaygın olduğu bir konumda bulunuyor olması, ülkenin su arzı güvenliğini büyük sıkıntılara sokmaktadır.  Su arz güvenliğinin sağlanması savaş öncesinde, dış politika ajandasında öncelikli ve kritik bir konumdaydı. Ülkede su yanlızca bir kalkınma aracı olarak değil, aynı zamanda otorite kurma amaçlı bir siyasi araç olarak da kullanılıyordu. Gelişmekte olan bir ülke olmasına ve şehirleşmenin artmakta oluşuna ek olarak bir de gittikçe artan nüfusun eklenmesi, ülkede su kaynaklarına aşırı yüklenmelere, su kirliliğine ve ülkenin yerlaltı sularının tuzlanmasına sebep olmaktaydı. Bunlara ek olarak, kapsamlı ve etkili su kaynakları yönetiminin olmaması, su kaynakları yönetimi konusunda yetkili kurumlar arasında etkileşim ve koordinasyon olmaması, su kıtlığını azaltmak ve mevcut kaynakların sürdürülebilirliğini sağlamak olan, devletin en temel ve önemli su polikasını olumsuz etkilmekteydi. Hayati öneme sahip su kaynakları, 2011 yılı öncesinde başarılı bir şekilde yönetilememekteydi. 2011 yılı sonrasında ise, ülkenin tarım sektörü büyük maddi kayıplara uğramış, hidroelektrik enerji kaynakları ve tarımda sulamanın geniş olduğu bazı araziler, savaş sonrası ortaya çıkan PKK/PYD gibi devlet-dışı aktörlerin eline geçmiştir. Aynı aktörlerin zaten kısıtlı miktarda olan ve düzgün yönetilemeyen su kaynaklarına ortak olması, yalnızca rejimin su politikalarına darbe vurmakla kalmamış, ülkede yaşayan insanların temiz ve arıtma suya ulaşamamalarına, su kirliliğinin daha da artmasına, dolayısıyla binlerce insanın hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştur.
İsrail, Trump’ın Suriye’den Çekilme Kararını Nasıl Karşıladı? Bilal Salaymeh  
İsrail, Trump’ın Suriye’den Çekilme Kararını Nasıl Karşıladı? ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den ABD askerleri çekme kararı, aniden Suriye’deki denklemi değiştirdi. Böylelikle bölgesel ve küresel aktörler Suriye’deki varlığını tekrar gözden geçirmek durumunda kaldılar. Bu karar, İsrail için büyük bir sürpriz olmuş ve İsrail karar alıcılar nezdinde derin endişeyle karşılanmıştı. Zira İsrail, Trump’ın kararının İran’ın lehine olabileceği ve Suriye sahasında İran askeri varlığıyla mücadele etmekte İsrail’i yalnız bırakacağını düşünmektedir. Bu kararın Ulusal Güvenlik danışmanı John Bolton ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin ‘İran destekli milislerin Suriye’den çıkartılmasına kadar’ ABD askerlerinin Suriye’de kalacağını açıklamasından kısa bir süre sonra gelmesi, İsrail için hem beklenmedik hem de hayal kırıcı bir gelişme oldu. Nitekim karardan dolayı istifa eden ABD Savunma Bakanı James Mattis, bu hafta Suriye’yi ve İran’ı konuşmak üzere İsrail’e gitmesi bekleniyordu. Karardan sonra ziyaretin iptal edilmesi, İsrail’in siyasi ve güvenlik çevrelerinde kararın olası sonuçlarına dair endişeleri artırdı. Fakat İsrail resmi makamlarının oldukça temkinli açıklamalarda bulunmayı tercih ettiğini kaydetmek gerekmekte. İsrail, kararı eleştirirken İran’a karşı ABD ile işbirliği yapmaya devam edeceğini vurguladı. Trump’ın kararının açıklanmasından hemen bir gün sonra İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu harekete geçti. Netanyahu, Trump’ı arayarak aldığı kararından geri adım atmasını ikna etmeye çalışmış fakat istediği yanıtı elde etmediği anlaşılmıştır. İç siyasette yolsuzluk soruşturmalarından dolayı kriz yaşayan ve koalisyon hükümetini bir araya tutmakta zorlanan Netanyahu, Trump’ın Suriye’den çekilme kararı da güvenlik ve dış politika karnesinin başarısızlık hanesine yazılacaktır. Zira Netanyahu, Gazze konusundaki ‘başarısızlığından’ dolayı rakiplerinin eleştirilerine maruz kalmış ve halen İsrail-Lübnan sınırındaki Hizbullah tünellerine operasyon düzenleyerek bir başarı elde etmeye çalışmaktadır. 2019 yılında yapılacak genel seçimlere hazırlanmaya çalışan Netanyahu, Suriye cephesinde ‘olumsuz’ bir gelişmeyle karşı karşıya kalmayı istemeyecektir. Buna karşın Netanyahu karardan sonra yaptığı açıklamalarda, ‘İran’ın Suriye’deki askeri tahkimatlarına karşı hareket etmeye devam edeceğini, gereken ölçüde Suriye’de eylemlerini genişleteceğini’ söylemişti.Bu açıklamalar, her ne kadar bölgesel ve küresel aktörlere bir mesaj ve İsrail’in Suriye konusundaki pozisyonunu bir daha vurgulamaya çalışsan açıklamalar olsa da,  İsrail kamuoyuna da Netanyahu’nun kararlılığını göstermeye çalışmaktadır. İsrail, Suriye sahasından gelebilecek başlıca tehdidin İran ve İran’a bağlı milislerden kaynaklı olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda İsrail, Suriye sahasında ABD askeri varlığını İran’ın varlığına karşı sınırlayıcı ve caydırıcı bir unsur olarak görmektedir. Öte yandan ABD’nin Suriye denkleminden çekilmesi, İsrail’i Rusya’ya daha da muhtaç kılacak ve böylelikle İsrail’in pazarlık alanları daraltacaktır. İsrail her ne kadar son zamanlarda Rusya ile ilişkileri iyi tutmaya çalışsa da, Rusya’nın İran’ın askeri varlığını yeterince sorun etmediği kanaatindedir. Nitekim Rusya İran’ın Suriye’deki varlığını ve etki alanını sınırlamaya çalışsa da, bir arada varlık gösterebileceğini düşünmektedir. Nihayetinde Rusya, ABD’nin aksine Suriye’deki İran’la olan denklemi sıfır toplamlı oyun olarak görmemektedir. Dolaysıyla İsrail, olası bir ABD çekilmesini Suriye sahasındaki dengeleri İran’ın lehine etkileyeceğini düşünmektedir. Nitekim İsrail’in önde gelen düşünce kuruluşlarından Güvenlik Araştırmalar Merkezi’nin (İNSS) yayımladığı değerlendirmede, Trump’ın çekilme kararının İran’ın lehine olacağını ve İsrail’i yalnız bırakacağını iddia etmiştir. Bununla birlikte İsrail, ABD askerlerinin Suriye’nin kuzeyinden çekilmelerinin neticesinde oluşan boşluğu Rusya ve İran destekli Esed rejiminin tarafından doldurabileceğini ve YPG’nin de Esed rejimiyle hareket etmeyi tercih edebileceğini değerlendirmekte ve bu denge değişikliğinin İran’ın bölgesel nüfuzunu pekiştireceğini düşünmektedir. Zira daha önce ABD himayesi altında bulunan YPG, Esed rejiminin ve dolayısıyla İran’ın himayesine girmesi, Esed rejimi ve destekli güçlerin sahadaki etki alanının ve nüfuzunun genişlemesi anlamına gelecektir. Diğer yandan Türkiye’nin bir kazanım elde etmesi ve PKK/YPG’nin hayallerinin yerle bir edilme potansiyeli İsrail için olumsuz bir gelişme olduğu ortada. Türkiye ile ilişkileri gergin olan ve birçok bölgesel münasebette ayrı düşen İsrail, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu artıracak ve Türkiye’nin hanesine yazılacak herhangi bir adımdan rahatsız olması beklenmektedir. Arap Baharından sonra oluşan yeni dinamikler neticesinde İsrail ve Türkiye ayrı kamplara düşmüştü. Türkiye, halkların taleplerinin yanında saf tutarken, İsrail halk hareketlerinden endişe ederek karşı devrimi destekledi. İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ın başı çektiği ve içinde Mısır’ında bulunduğu karşı devrim kampında kendine bir yer bulmuştu. Karşı devrim kampı her ne kadar İran’ı hedef aldığını iddia etse de, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sınırlamaya ve mümkün oldukça bölgenin denkleminin dışında tutmaya çalışmaktadır. Nitekim Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatları bu kamp tarafından olumlu karşılanmamıştı. Türkiye ve İsrail arasında bölgesel meselelerdeki en önemli farklılardan birisi de ‘Kürt Meselesi’ olmuştur. 2017 yılında IKBY bağımsızlık referandumunun İsrail tarafından desteklenmesi ikili ilişkilerde bir kriz oluşmasına neden olmuştu. Aynı bağlamda Suriye’nin kuzeyinde bir PKK/YPG devletçiğinin oluşturulmasını destekleyen İsrail, gizli tutulsa da ‘Kürt Kartını’ uzun süredir mevcut devletlere karşı kullanmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde YPG projesinin ortadan kaldırılması, İsrail’in ileriki zamanlarda onunla güçlü ilişkiler kurabileceği ve hatta Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir aktörü kaybetmesi anlamına gelmektedir. Sonuç ABD askerlerinin Suriye’nin kuzeyinden çekilmesini ve olası sonuçlarını derin endişeyle karşılayan İsrail, kararın sonuçlarının Türkiye’nin nüfuzunu güçlendireceği, PKK/YPG projesini ortadan kaldıracağı ve Rusya-İran-Esed kampını sahada güçlendirebileceğini düşünmektedir. İsrail, değişen bu dengeler kendi lehine olmayacağından hareketle Suriye sahasında İran’a karşı yalnızlaşmasından endişelidir. Bununla birlikle İsrail, Suriye krizine müdahil olma politikasını değiştirmeyeceği beklenmektedir. Nihayetinde ABD’nin Suriye denkleminden çekilmesinin,İsrail’in İran varlığına karşı daha da agresif bir tavır ve politika benimsemesine neden olacağı kuvvetli muhtemeldir. Kaynakça: [1]The Time of Israel, ‘Departing Mattis said to cancel Israel trip, as Israel feels ‘betrayed’ on Syria’, 21 Aralık 2018https://www.timesofisrael.com/mattis-said-to-cancel-trip-to-israel-following-resignation/[2] The Time of Israel, ‘Netanyahu talks with Trump about US Syria pullout, ‘Iranian aggression’’, 20 Aralik 2018 https://www.timesofisrael.com/netanyahu-talks-with-trump-about-us-syria-pullout-iranian-aggression/[3]New York Time, ‘Israeli Leader: Trump Withdrawal From Syria Won’t Affect Us’, 23 Aralık 2018https://www.nytimes.com/aponline/2018/12/23/world/middleeast/ap-ml-israel-us-syria.html [4]INSS,‘The United States Decision to Withdraw Forces from Syria: Significance for Israel’,24 Aralık 2018http://www.inss.org.il/publication/united-states-decision-withdraw-forces-syria-significance-israel/[5]Ömer Özkizilcik, The New Turkey,  Iran and the YPG: Friends or Foes? 21 Şubat 2018 https://thenewturkey.org/iran-and-the-ypg-friends-or-foes
ABD’nin Suriye’den Çekilme Kararı Sonrası İsrail’in İran Endişeleri Hande Karataş  
ABD’nin Suriye’den Çekilme Kararı Sonrası İsrail’in İran Endişeleri Donald Trump yönetiminin, Suriye’deki dengeleri değiştirecek çekilme kararıyla beraber birçok ülkenin yeni Suriye stratejisi de revizyona girebilir. Suriye’de devletler çatışma sonrası bir döneme hazırlanırken aynı zamanda bölgedeki aktörler için yeni tehlikelerin ortaya çıkması da mevcut Ortadoğu politikalarında değişmelere sebep olacaktır. ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, özellikle PKK/PYD/YPG gibi müttefik terör örgütlerinin endişelerini artırırken bir diğer denklemde İsrail’in ABD’nin yokluğunda İran tehlikesine karşı nasıl bir yol izleyeceği konusunu gündeme getirmiştir. Esed rejimine savaş başladığından beri destek veren İran’ın, zaman zaman Suriye üzerinden İsrail’e düzenlediği saldırılar ve bölgedeki güçlü varlığı İsrail’in güvenlik sorununun daha da artmasına neden olmuştur. Mayıs ayında ABD’nin Nükleer Anlaşmadan çekilmesi sonrası Suriye’den İsrail’e fırlatılan roketlerden sonra Golan Tepelerinden Suriye tarafına yapılan İsrail misillemeleriyle zaman zaman bölgede gerilim artmıştır.[1]Sahada karşılıklı misillemeler Suriye’nin hem İsrail hem de İran için bir çatışma alanı olduğunu göstermiştir. En son senatör Coons’un “Rusya ve İran için büyük bir yeni yıl hediyesi” olarak nitelendirdiği ABD’nin çekilme kararıyla İran’ın Suriye’de nasıl bir yol izleyeceği ve süregelen İran-İsrail çatışmasının hangi şekilde ilerleyeceği bölgede önem teşkil eden bir başka sorun olmuştur. Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde öncelikli olarak güvenlik alanındaki boşlukları doldurmayı planlayan İran, Suriye’deki varlığıyla İsrail için oluşturduğu tehdidi sağlamlaştırma imkânına sahip olabilir. Suriye-Ürdün sınırında yer alan Tanf üssünde bulunan ABD özel kuvvetlerinin güneydeki İran kuvvetlerine karşı caydırıcı rol oynaması da çekilme kararıyla İran’ın güçlü olduğu Şam’ın güneyi ve Deraa’daki elini güçlendirebilir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı sözcülerinden Binbaşı John Jacques ve CENTCOM komutanı Joseph Votel de dolaylı yoldan bu üssün İran’ın bölgedeki “istikrarsızlaştırıcı hareketlerini” dengeleme görevi üstlendiğini söylemiştir. Suriye’de kalıcı üsler kurmak isteyen İran ise ABD’nin bu üsten çekilmesiyle beraber orta ve kısa menzilli füzeleriyle İsrail hattında etki alanını genişletebilir ve desteklediği Lübnan ve Filistin’deki silahlı örgütlere yardım etmesini kolaylaştırabilir. Suriye’deki rejimin en büyük destekçilerinden olan İran kanadından ABD’nin çekilme kararından memnuniyet duyduklarına dair açıklamalar gelmiştir. Ancak karara tepki gösteren İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, İran’ın bölgede artabilecek nüfuzuna karşı İsrail Güvenlik Güçleri’nin İran’ın kendileri için tehdit unsuru oluşturmasının karşısında duracakları yönünde açıklamalar yapmıştır. Suriye’de, İran destekli Lübnan Hizbullah’ı ile mücadeleyi sürdüreceklerini ve İran’a karşı “agresif” politikalarına devam edeceklerini söyleyen Netanyahu[2]bu mücadelenin ABD desteği ile devam ettiğini ve edeceğini dile getirmiştir. Güvenlik, istihbarat ve operasyonel alanlarında ABD ile hala iş birliği içerisinde bulunan ve Hizbullah’a ait olduğu düşünülen tünellere saldırılar düzenlemeye devam eden İsrail, ABD desteği olduğunu söylemesine rağmen oluşacak boşlukta İran’ın artabilecek saldırılarının endişelerini taşımaktadır.[3]Konu hakkında eski İsrail savunma bakanı Lieberman da sınırda muhtemel İsrail saldırılarına dikkat çekmiştir.[4]Suriye’de binlerce milis gücü bulunan İran için ABD’nin çekilmesi stratejik bir önem arz etmektedir. İranlı yetkililer tarafından iddialar reddedilse de İran, Suriye’deki milis güçleriyle oluşturmaya başladığı Irak-Suriye-Lübnan koridorunda, yeterli fırsatları kullanabildiği takdirde gücünü sağlamlaştırma imkânına sahip olabilir. ABD güvenlik danışmanı John Bolton, eylül ayında İsrail’e tehdit oluşturacak şekilde sınırda konuşlanan Şii milisler -özellikle Hizbullah- orada kaldığı sürece askeri varlıklarını devam ettireceklerini söylemiştir. Ancak Trump tarafından kısa zamanda alınan bu çekilme kararıyla beraber İsrail’in İran saldırılarına karşı sınır güvenliğini sağlama noktasında ABD’nin nasıl bir yol izleyeceği de şu an cevaplanmamış sorular arasında yer almaktadır. Sınırdan İsrail’e saldırılarını daha da artırma imkânına sahip olacak İran, ayrılacak ABD askerleri yerine bu bölgede daha rahat hareket edebilme fırsatı bulabilir. İran Devrim Muhafızları Ordusu Kara Kuvvetleri Komutanı Muhammed Pakpour ve üst düzey İranlı yetkililerin, füze gücü de dâhil olarak savunmada İran’ın daha da gücünü artıracağı ve savunma kabiliyetlerinin müzakere konusu olmayacağı hususunda yaptığı açıklamalar İran’ın bölgedeki askeri faaliyetlerinde henüz bir karar değişikliği olmadığını göstermektedir.[5] Defalarca kez Beşar Esed istemedikçe Suriye’den çekilmek gibi bir düşünceleri olmadığını söyleyen İran yönetiminden gelen son açıklamada, İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi Amerika’nın Suriye’de olmasını başından beri hata ve istikrarsızlık nedeni olarak nitelendirmiştir.[6]Trump’ın kararı sonrası Hamas lideri Mahmud el Zahar ve İran Dışişleri bakanı Cevad Zarif arasında Tahran’da gerçekleşen görüşme, İran’ın ABD yaptırımlarına rağmen Hamas’a Filistin konusunda destek vermeye devam ettiğinin göstergesidir. İran Parlamentosu başkanı Ali Laricani’nin İsrail rejiminin ezilen Filistin halkına karşı işlediği “acımasız suçları” ortaya çıkarmak için daha fazla çaba göstermenin önemini vurgulaması, İran Dışişleri bakanı Cevad Zarif’in İran’ın bölgedeki öncelikli politikasının Filistin’i desteklemek olduğu ile ilgili artan söylemleri gibi İran tarafından dile getirilen konular İsrail’in bölgede İran’dan veya İran destekli gruplardan gelebilecek tehlikelere karşı endişelerini artırmaktadır.[7]ABD’nin varlığıyla İran’ın deniz koridorunu engellediğine inanan İsrail tarafında, İran’a karşı sahada yalnız bırakıldığı endişesi oluşmuştur. İsrail açısından ABD’den oluşacak boşlukta İran’a karşı Rusya’yla yakın ilişkiler izleyerek İran nüfuzunu azaltmaya yönelik dengeleme çabaları, ABD ve Türkiye arasında yeniden oluşturulan ittifaka karşı politikalar yürütmek takip edilebilecek muhtemel stratejiler arasında yer alabilir. Bunlara ek olarak ABD’den açılan boşluğu doldurmada bölgede deneyim kazanan Rusya için de artan İran nüfuzu bir sorun teşkil edebilir. Çünkü ortada devam eden bir İsrail-Rusya ilişkisi de söz konusudur. Rusya İsrail için doğrudan bir tehdit unsuru değildir ancak sahada şimdiye kadar İran’la koalisyonunu devam ettiren Rusya için İran ve dolaylı yoldan da olsa İran destekli milislere verdiği askeri desteği çekmesi sahada İran’ı askeri anlamda yalnızlaştırabilir. Sonuç ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, sahada bulunan diğer aktörlerin alanları doldurma niyetlerini ortaya çıkarmıştır. Ancak hangi aktörün ön plana çıkacağı veya koordinasyonun nasıl sağlanacağı henüz kararın uygulanmaya başlamaması dolayısıyla belirsizliğini korumaktadır. Özellikle sahada binlerce milis gücüne sahip olan İran güvenlik alanında Suriye’de kurulacak düzende rol sahibi olmak isteyecektir. Fakat bu güç boşluklarını doldurmada her ne kadar İran tarafından yapılan açıklamalar olası İsrail’e saldırı tehdidi olarak görünüyor olsa da sahada yeniden kurulan Türkiye-ABD ilişkilerinden ve Rusya faktöründen bağımsız olarak hareket etmesi de pek mümkün görünmemektedir. İsrail konusunda tehlike olarak varlığını devam ettirmekle beraber Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde diğer aktörlerin kararları İran’ın izleyeceği stratejide önem arz etmektedir. Kaynakça: [1]Oliver Holmes, “Israel retaliates after Iran ‘fires 20 rockets2 at army in occupied Golan Heights”, The Guardian, 10 Mayıs 2018.[2]“Israel to escalate fight against Iran in Syria after US exit, Netanyahu says”, he Algemeiner, 20 Aralık 2018.[3]Tovah Lazaroff,“Netanyahu: IDF may expand activity against Iran in Syria after US Exit”, The Jerusalem Post, 23 Aralık 2018.[4]Natasha Turak, “Trump’s sudden Syria pullout will embolden ISIS and Iran allies warn” CNN, 20 Aralık 2018.[5]“Iran’s military strategy offensive at operational, tactical levels:IRGC commander” Tasnim News Agency, 22 Aralık 2018.[6]“Iran says US presence in Syria was a mistake from the start”, Reuters, 22 Aralık 2018.[7]Noa Landau, “After US announces Syria pullout, Netanyahu says Israel will increase actions against Iran with full US support”, Haaretz, 24 Aralık 2018.
Suriye Sahasında Azalan ABD Etkisi ve Türkiye Duhan Can Yılmaz  
Suriye Sahasında Azalan ABD Etkisi ve Türkiye Son günlerde ABD Başkanı Donald Trump, yaptığı açıklamalar silsilesiyle Suriye’deki denklemlerin değişmesine yol açtı. Trump; Suriye’de bulunma sebebi olarak nitelediği DAEŞ’in mağlup edildiğini dolayısıyla sayıları yaklaşık 5000 civarı olan ABD askerlerinin en kısa sürede evlerine döneceğini açıkladı. Yaklaşık olarak 60 ila 100 gün sürmesi beklenen süreçte sahada aktif olarak görev yapan ABD askerlerinin tahliyesi planlanmakta.[1]Fakat DAEŞ karşıtı koalisyonun ortakları, başta Fransa olmak üzere, açıklamalardan hoşnut olmadıklarını ve Suriye’de kalmaya şimdilik devam edeceklerini açıkladılar.[2]Yaşanan gelişmeler Suriye sahasında Türkiye adına  Rusya, İran ve Esed rejimi ile karşı karşıya kalmak gibi risklerin ve sınırını terör örgütünden temizlemek gibi fırsatların bir arada bulunduğu yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Çatı örgütü SDG aracılığıyla ABD’den ciddi anlamda askeri, siyasi ve ekonomik destek gören YPG’nin; koalisyon tarafından yapılan sınırsız hava bombardımanları, ABD Özel Kuvvetleri’nin sağladığı saha desteği ve SDG adlı paravan örgüt aracılığıyla elde ettiği mühimmat/maaş tedariki aksadığında sahadaki en hassas yapılardan biri olduğu bu zamana kadar gerçekleştirdiği operasyonlarda görülmektedir. Tahliye sonrasında ABD’nin güvenlik şemsiyesinin altına saklanamayacak olan YPG, birçok açıdan zayıflayacaktır. Suriye’de kendisine karşı olan Kürt muhalefeti güç kullanarak bastırmada eskisi kadar başarılı olamayacaktır. Hâlihazırda Menbic, Tel Abyad ve Rakka gibi Arap nüfusun yoğunlukta olduğu bölgelerde Arap aşiretlerinin YPG zülmünden duyduğu rahatsızlık bilinmektedir. 21 Aralık’ta Azez’de toplanan; 150’ye yakın Türkmen, Arap ve Kürt aşiretin oluşturduğu Suriye Kabileler ve Aşiretler Meclisi’nin, YPG’ye karşı birlikte hareket edeceklerini açıklaması örgütten duyulan rahatsızlığın boyutunu göstermesi açısından önemlidir.[3]Örgütün zorla askere alma, dükkân kapattırma, yerel idarede kendisinden olmayanlara söz hakkı vermeme, zorla göç ettirme vb. politikalarından dolayı yaşanan huzursuzluk sonucunda YPG’nin çatı örgütü SDG içerisindeki Arap unsurlar ÖSO’ya geçebililir.[4] ABD Sonrası Bölgesel ve Yerel Aktörler ABD’nin Suriye sahasından çekilmesi, Türkiye açısından bazı riskler barındırmaktadır. Bunların en başında Türkiye’nin Suriye sahasında Rusya, İran ve rejimle baş başa kalması gelmektedir. Uzun süredir iyi ilişkiler içerisinde olduğu, Astana ve Soçi süreçlerinde birlikte hareket ettiği, İdlib’de çatışmasızlık sürecini yaşanan sorunlara rağmen birlikte sürdürmeye çalıştığı Rusya’nın, ABD’nin sahadan çekilmesiyle birlikte elinin güçleneceği aşikârdır.[5]Rusya bir taraftan İdlib meselesini kaşıyarak Türkiye’yi taviz vermeye zorlayabilir, diğer yandan yeni pozisyonunun getireceği ağırlıkla Şam ve YPG’yi aynı çizgide buluşturmayı deneyebilir. Ayrıca Türkiye’nin Menbiç ve Fırat’ın doğusuyla ilgili niyetine yönelik önceden sahip olduğu tutumu, ABD çekildikten sonra eski şekliyle sürdürmemesi muhtemeldir. Diğer yandan İran uzun süredir takip ettiği Tahran’dan Beyrut’a uzanan koridoru tamamlama politikasını gerçekleştirmek için daha aktif hale gelecektir. Bu anlamda Tanf üssünün geleceği İran için büyük bir öneme haizdir. Fakat bu durum İsrail’in güvenlik algılamasıyla birlikte düşünüldüğünde tepkiye yol açabilir. ABD’nin Suriye’den çekilme sürecinin aksamasını istemeyecek olan Rusya, İran’ın etki artışının istediği boyutta gerçekleşmesine izin vermeyebilir. Yine de İran, desteklediği gruplarla oluşan güç boşluğunu doldurmak için imkânları doğrultusunda harekete geçecektir. Değişen Dengeler Oluşacak yeni denklemde YPG, Rusya ve rejimle olan ilişkilerini çok daha aktif hale getirmeyi deneyecektir. Geçtiğimiz günlerde SOHR tarafından yapılan habere göre rejim ve YPG yetkilileri Kamışlı’da buluşup belirli konular üzerinde müzakere gerçekleştirmişlerdir. Türkiye açısından kötü senaryolardan biri Rusya’nın, rejimin ve YPG’nin anlaşmaya varması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada konuşulmuş veya konuşulması ihtimal dâhilindeki seçenekler; Afrin’in güneydoğusundaki Tel Rıfat’ın ve YPG hâkimiyetindeki diğer birçok bölgenin rejime teslim edilmesi, petrol sahalarının paylaşılması ya da tamamen devredilmesi, YPG’nin Suriye Ordusu’nun bir parçası haline gelmesi ve son olarak Türkiye’nin operasyon yapması beklenen bölgelere kalkan olması amacıyla rejim birliklerinin sınır bölgelerine yerleştirilmesi olarak sıralanabilir.[6]Fakat tüm bunlar; Esed rejiminin varlığına yönelik tehdidin ortadan kalkmasıyla yeniden önem kazanacak olan ideolojisi, YPG’ye kıyasla siyasi bağlamda rejimin elinin çok daha güçlü hale gelmesi ve rejimin askeri kapasitesinin muktedir olmaması hasebiyle tamamen uzlaşılması mümkün gözükmeyen durumlardır. Suriye’deki petrol yatakları, barajlar ve tarım arazilerinin önemli kısmını hâkimiyeti altında bulunduran YPG; Rakka’da, Deyr ez Zor’da ve Suriye’nin güneyindeki diğer bölgelerde rejimle anlaşmazlığa düşebilir veya rejim tarafından baskılanabilir. ABD’nin yokluğunda YPG’nin düşeceği durumun bilincinde olan rejim, kolay kolay anlaşma yoluna gitmeyecektir ve bu durum YPG’yi meşru olmayan kazanımlarından birer birer vazgeçmek zorunda bırakalabilir.[7]YPG bu durumun yaşanmaması için kendisine yeni bir ortak arama çalışmalarını sürdürse de sözgelimi Fransa, sahadaki aktif varlığı ve ülkenin içerisinde bulunduğu siyasi durum değerlendirildiğinde bölgedeki diğer aktörlere karşı YPG tarafından beklenen etkiyi yaratmaktan uzak kalacaktır. Suriye sahasında Türkiye’nin ulusal güvenliği adına en önemli mesele Suriye’nin kuzeyindeki PKK/YPG varlığının yok edilmesi, terör koridorunun engellemesi ve sınır güvenliğinin sağlanmasıdır. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’la görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada operasyonun daha sonra gerçekleştirilmek üzere şu anlık ertelendiğini belirtmiştir.[8]Hem YPG hem de DAEŞ’i hedef alacak olan dolayısıyla önceki planlanandan operasyondan daha kapsamlı olması beklenen operasyonla Türkiye’nin üstleneceği sorumluluğun artacağından dolayı,  ihtiyatlı davranılması, ABD’nin çekilme sürecinin takip edilmesi ve sahadaki diğer aktörlerin takınacağı tutumun gözlemlenmesi Türkiye için elzem hale gelmiştir. İlk planda muhtemelen sınır ötesindeki yerleşim yerlerinde belli cepler açmayı hatta 30-40 kilometrelik tampon bölge oluşturmayı düşünebilecek olan Türkiye, şu an YPG ile birlikte DAEŞ’in de tamamen elimine edilmesinin hedefte olduğu çok daha ciddi bir yükle karşı karşıyadır. Yine de YPG’nin rejimle ve bölgedeki halkla yaşayacağı muhtemel sorunlar ilerleyen dönemde TSK’nın kararlılıkla gerçekleştireceği olası harekâtla birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin, örgütün ilan ettiği sözde kantonları ve hayal ettiği özerk terör devleti projesini kısa/orta vadede tamamen yok etmesi ihtimal dahilinde gözükmektedir. Sonuç Yaşanan gelişmeler Türkiye için ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü Fırat’ın doğusu ve Menbiç meselesinin halledilebilmesi için ciddi fırsatlar teşkil etmektedir. Ayrıca Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarının gerçekleştiği bölgelerde yaptığı gibi, Suriyelilerin mağduriyetlerinin giderildiği terörden arındırılmış yeni yerleşim birimlerini kontrolü altına alabilirse, ülkesinde bulunan 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacının güvenle ülkelerine dönmesinin de önünü açacaktır. Fakat tüm bu hedeflere ulaşmak için önümüzdeki süreçte daha fazla askeri, siyasi ve ekonomik çabayı üstlenmesi gerekmektedir. Gelecek aylarda atılacak adımlar tarafların kazanımları açısından belirleyici olacaktır. Kaynakça: [1]Landler M., Cooper H., Schmitt E., ‘’Trump withdraws U.S. forces from Syria’’, Nytimes, 19 Aralık 2018, https://www.nytimes.com/2018/12/19/us/politics/trump-syria-turkey-troop withdrawal.html?action=click&module=RelatedCoverage&pgtype=Article&region=Footer[2]Chappel B., Dwyer C., ‘’How is the world reacting to Trump decision to withdraw from Syria’’, Npr, 20 Aralık 2018, https://www.npr.org/2018/12/20/678642985/how-is-the-world-reacting-to-trumps-decision-to-withdraw-from-syria#france[3]‘’Syria tribes united against YPG/PKK, support Turkish Op’’, AA, 21 Aralık 2018, https://www.aa.com.tr/en/middle-east/syria-tribes-united-against-ypg-pkk-support-turkish-op/1345424[4]Gümüş K., ‘’Arap aşiretler SDG’den ayrılıyor’’, Star, 21 Aralık 2018https://www.star.com.tr/politika/arap-asiretler-sdgden-ayriliyor-haber-1419960/[5]Hudson J., Sonne P., Troianovski A., ‘’Trumps decision to withdraw from Syria marks a win for Putin’’, Washington Post, 20 Aralık 2018, https://www.washingtonpost.com/world/national-security/trumps-withdrawal-from-syria-marks-a-win-for-putin/2018/12/20/59c685e8-0491-11e9-b5df-5d3874f1ac36_story.html?utm_term=.bd3723365396[6]‘’YPG Assad regime hold talks after U.S. pullout’’, SOHR, 21 Aralık 2018http://www.syriahr.com/en/?p=109797[7]Sly L., ‘’This time U.S. is betraying more than just the Kurds, allies say’’, Washington Post, 20 Aralık 2018, https://www.washingtonpost.com/world/middle_east/isis-is-not-defeated-and-will-return-if-the-us-pulls-out-says-americas-syrian-allies/2018/12/20/0e0502c2-03d5-11e9-958c-0a601226ff6b_story.html?noredirect=on&utm_term=.c2fafc9dc82a[8]‘’Erdogan delays Syria operation and welcomes U.S. troop withdrawal’’, 21 Aralık 2018,https://www.aljazeera.com/news/2018/12/erdogan-delays-syria-operation-welcomes-troop-withdrawal-181221141412573.html
PKK’nın Suriye’deki Rüyası Kabusa Dönmek Üzere Can Acun  
PKK’nın Suriye’deki Rüyası Kabusa Dönmek Üzere Türkiye son yıllarda ulusal güvenliğini tehdit eden PKK temelli ayrılıkçı terörle mücadele ederken siyaset ve diplomasi kanallarının yanı sıra ülke sathında yürüttüğü mücadeleyle birlikte sınır ötesi kapsamlı askeri harekatlar yapmaktan da çekinmedi. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin hemen akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çerçevesini oluşturduğu “yeni güvenlik doktrini” ile tehdidi kaynağında yok etmeyi önceleyen pre-emptive bir strateji benimseyen Türkiye, Irak’ın yanı sıra Suriye’nin kuzeyinde Fırat Kalkanı (FKH) ve Zeytin Dalı harekatlarını (ZDH) icra ederek terör kuşağı projesine büyük darbeler vurdu. ZDH’nin oluşturduğu atmosferde ABD’yi masaya oturmaya zorlayarak Menbic konusunda anlaşma zemini oluşturdu. Ancak yaşanan son gelişmeler ABD’nin Menbic’te Türkiye’yi oyalamaya yönelik bir siyaset izlediğini gösterirken, bu ülkenin Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen PKK’nın Suriye örgütlenmesi PYD/YPG’ye Fırat’ın doğusuna yönelik siyasi ve askeri desteğini artırmaya devam etmesi ciddi anlamda rahatsızlık yarattı. ABD’nin bu örgüte destek verirken neredeyse tamamen topraksızlaştırılmış olan DEAŞ kartını öne sürmeye devam etmesi Ankara’nın ABD’ye olan güvenini tamamen yitirmesine ve ilgili tehdide yönelik harekete geçme zorunluluğunu da beraberinde getirdi. ABD himayesinde “terör” 2014’te DAEŞ ile mücadele görüntüsü ile ABD’nin desteklemeye başladığı PYD/YPG örgütlenmesi adım adım kontrol alanını genişletmeye başlarken nihayetinde Fırat’ın doğusunda Suriye’nin petrol, doğal gaz ve su kaynaklarını da içerecek şekilde geniş bir coğrafyada de-facto kontrol sağladı. Demografik mühendislik çabasına giren terör örgütü, kendisine itaat etmeyen Arap, Kürt ve Türkmenleri tehcir ederken, çocukları da zorla silah altına alarak savaştırdı. ABD’den aldığı sınırsız siyasi ve askeri destekle örgüt adım adım Irak’ın kuzeyindeki IKBY yapılanmasına benzer şekilde siyaseten federal bir varlık haline gelmeye çalıştı. ABD’nin yardımıyla modern bir devlette yer alması gereken tüm kurumlar ihdas edilirken sahada idari ve askeri kurumlarıyla bağımsız bir “devletçik” gibi hareket etmeye başladı. Bu durum hem Türkiye’nin ulusal güvenliği hem de Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından artan bir tehdit olarak görülürken ABD’nin Türkiye-Suriye sınır hattında gözlem noktaları kuracağını açıklaması Türkiye için bardağı taşıran son damla anlamına geliyordu. Türkiye her ne kadar 18 civarında askeri üste konuşlanan 2 bin düzenli 3 bin civarında ise paralı ABD askeri ile karşı karşıya gelmeyi arzu etmese de nihayetinde kendi ulusal güvenliği için adeta bir beka tehdidi olarak gördüğü terör devletçiğinin sınır hattında inşa edilmesine göz yummamakta kararlı bir duruş sergiledi. Türkiye mevcut tehdidi ABD nezdinde yürüttüğü siyasi ve diplomatik adımlarla bertaraf edemeyeceğini gördüğü anda olası bir askeri harekatı geciktirmenin her geçen gün maliyeti artıracağının farkındalığı ile harekete geçme kararı aldı. Fırat’ın doğusuna yönelik harekat Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli Ordu çatısı altında Fırat’ın doğusuna yönelik harekat için 20. Tümen’i oluşturmuş özellikle Deyr Ez Zor, Rakka, Tel Abyad ve Resul Ayn kökenli Suriyeli muhalifleri bu yapı içerisine alarak (özellikle FKH ve ZDH’de temeli oluşturulan ve adım adım geliştirilen bir askeri konseptle, “eğit, donat, birlikte savaş”) özel eğitimden geçirmiştir. TSK ve başta 20. Tümen olmak üzere Milli Ordu bileşenleri askeri harekatta rol alacaklar. Menbic’ten Irak sınır hattına kadar başta Ayn el Arab, Tel Abyad ve Resul Ayn gibi bölgeler olmak üzere kapsamlı bir askeri harekat hazırlığı söz konusudur. Harekata dair ABD’nin retorik düzeyde sert açıklamaları olsa da sahada Tel Abyad gibi bölgelerden çekilmeye başladığı görülmektedir. Yine PKK hegemonyasından kurtulmak isteyen muhalif Arap ve Kürtlerin de TSK ve Milli Ordu’ya destek vermeleri muhtemel görünmektedir. Nihayetinde ABD’nin ilgili harekatın sınırlarını daraltmaya çabalayacağı öngörülebilir olsa da Washington bir terör örgütü için Türkiye ile askeri ile olarak karşı karşıya gelmeyi arzulamamaktadır. Ayrıca Fırat’ın doğusunda yapay bir şekilde var edilen bu terör “devletçiğinin” sürdürülebilir olmadığını en iyi ABD’nin kendisi görmektedir. Suriye’nin bu bölgesinde bir istikrar ancak Türkiye’nin katkısı ile mümkündür. Kaynak: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/canacun/2018/12/15/pkknin-suriyedeki-ruyasi-kabusa-donmek-uzere
Suriye’de Devrim ve Enerji Jeopolitiği Mehmet Çağatay Güler  
Suriye’de Devrim ve Enerji Jeopolitiği Suriye, 2011 yılına kadar hammadde ihracatına dayalı, dışa bağımlı bir ekonomik profil çizmiştir. Bu hammadde ihracatının en önemli metaları ham petrol ve diğer mineral ürünleri olmuştur. Enerji kaynakları, sürdürülebilir kalkınma; sanayileşme; şehirleşme gibi konularının yanı sıra, temel ekonomik girdi olarak da ön plana çıkmaktadır. Bu bağlamda, Suriye’deki savaş sonrası duruma bakacak olursak, ülkenin sahip olduğu petrol ve gaz sahalarının büyük çoğunluğu ve önemli hidroelektrik üretim santralleri DAEŞ, PKK/PYD gibi devlet-dışı aktörlerin kontrolü altına girmiştir. Bahse konu devlet-dışı aktörler, ele geçirdikleri bu enerji kaynaklarından önemli gelirler elde ederken, rejim ekonomisi büyük yıkımlar yaşamaktadır. Rejim kaybettiği bu önemli enerji kaynaklarını yasal olmayan yollarla ikmal etme yönetimine başvurmuştur ki dışarıdan temin edilen bu kaynaklar, halihazırda zor durumda olan bütçeye daha da fazla yük olmaktadır. Tüm bu enerji kaynaklarının ve bu kaynaklara bağlı ekonomik gelirin kaybolması, ülkede kalıcı barışın tahsis edilmesinde engel teşkil etmektedir. Ülkede ve bölgede, güvenliğin ve istikrarın sağlanabilmesi için, bu kaynakların terör örgütü inisiyatifinden alınması ve bu kaynaklar sayesinde elde ettikleri gelirin de önüne geçilmesi gerekmektedir. Devrim Öncesi Suriye’de Ekonomik Durum Ülkenin devrim öncesi genel ekonomik profiline baktığımız zaman, gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) 60 milyar dolar[1]civarında olduğunu ve 21 milyonluk[2]azımsanamayacak bir nüfusa sahip olduğunu görüyoruz. Belirtilen GSYH’nın yaklaşık yüzde 23’ünün tarım, 30’unun sanayi ve geriye kalan yüzde 47’lik kısmının ise hizmet sektöründen oluştuğunu görüyoruz[3]. Bu dönemde temel ihraç kalemi olarak, günlük yaklaşık 109 bin varil ham petrolü ilk sırada görmekteyiz[4]. Bahsedilen bu ham petrol ihracatı, 4 milyar dolar ile Suriye hükümet gelirlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturmaktaydı[5]. Ham petrolü, rafine edilmiş petrol ürünleri ve diğer mineral ürünleri takip etmekteydi[6]. Ham petrol ihraç edilen ülkelere baktığımızda, yüzde 90’lık kısmının Avrupa ülkelerinden oluştuğunu görmekteyiz[7]. İthal edilen ürünlere baktığımızda ise, ilk sırada makinaların ve mineral ürünlerinin geldiğini görüyoruz[8]. İthal ürünlerin menşelerini incelediğimizde yüzde 45’inin Asya, yüzde 38’inin ise Avrupa kökenli olduğunu görüyoruz. Sırasıyla Çin, Türkiye ve Güney Kore, Asya’daki en büyük ithalat partnerlerini oluştururken, İtalya, Almanya ve Rusya Federasyonu da Avrupa’daki en önemli ithalat partnerleri olarak öne çıkmaktadır[9]. Çin, Güney Kore ve Almanya, Suriye’nin makina ve ulaşım aracı ithal ettiğini başlıca ülkelerdir[10]. Sanayisinin yüzde 30’larda seyrettiği, ekonomik katma değerinin büyük kısmını hizmet sektörünün oluşturduğu bir ülkede, hammadde ihracatı ve makina ithalatı yapılıyor olması, ekseriyetle  karşımıza çıkan bir husustur.  Bu tip ülkeler, dışa bağımlı, üretimi ve üretimin katma değeri düşük seviyelerde seyreden ülkelerdir. Devrim Sonrası Enerji Kaynaklarının Statüsü Suriye’deki ayaklanmanın başlamasından sonra, Esed rejimi önemli topraklar ve kaynaklar kaybetmiş, ülke bölünmeye başlamış, farklı devlet-dışı aktörler tahaddüs etmiştir (DAEŞ, YPG/PKK, Muhalifler). Bu devlet dışı aktörler, ülkenin farklı bölgelerinin kontrolünü ele geçirmiş ve geriye kalan topraklar ise Esed rejiminin hakimiyetinde kalmıştır. İlk zamanlarda, muhalifler geniş bir kontrol alanına sahip olsalar da, 2015 yılında DAEŞ, zengin enerji kaynaklarına sahip bu kontrol alanlarının birçoğunu ve ötesini ele geçirmiştir[11]. İçlerinde zengin petrol ve doğalgaz yataklarını barındıran Deyr Ez Zor, Haseke, Humus ve Rakka bölgelerini bulunduran bu alanlar, ülkenin enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde 65-70’ine tekabül etmektedir[12]. Devrim öncesi 2010 yılına bakıldığında, 27.67 milyon ton petrol eşdeğeri (Mtoe) olarak gerçekleşen rejimin toplam enerji üretimi, 2015 yılı sonrası yalnızca 4.68 Mtoe olarak gerçekleşmiştir[13]. Toplam elektrik üretimi ise 44 milyar kilowatt saat (kWh) iken, 2015 yılında 17 milyar kWh’e düşmüştür[14]. Toplam petrol üretimi verilerine baktığımız zamanda 2010 yılında günlük yaklaşık 416 bin varil iken, 2015 yılında günlük yaklaşık 35 bin varile düşmüştür[15]. Bu gerçeğin doğal bir sonucu olarak da rejim, günlük 139 bin varil olan petrol tüketimini karşılayamadığından mütevellit, petrol ithal eder bir hale gelmiştir[16]. Buna ilaveten, günlük 8.8 milyar  m³olan doğalgaz üretiminin ise 4.3 milyar  m³’e düştüğünü görüyoruz[17]. Esed rejimini, yukarıda açıklanan, devrim öncesi haiz olduğu enerji kaynaklarının ve üretim kapasitesinin büyük çoğunluğu, 2015 yılında DAEŞ’in eline geçmiştir. Ortaya konulan bu aradaki üretim değerlerinin farkı, YPG’nin kontrolünde olan, savaştan dolayı zarar gören ve kullanımdan çıkan tesisler haricinde, DAEŞ’in o dönemde sahip olduğu üretiminin yaklaşık değerleridir. DAEŞ’in etkin olduğu o yıllarda, kontrol ettiği enerji kaynakları muvacehesinde elde ettiği geliri resmi veriler ile ortaya koyamasakta, 2015 yılında ortalama 53,60 dolardan işlem gören brent petrolün fiyatını baz alırsak[18], en az 300 bin varillik ihracat kapasitesi ile yaklaşık 6 milyar dolar (53,60×300.000×365) gelir elde edebilecek potansiyeli olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, yaklaşık 4,5 milyar m³’lük doğalgaz üretim kapasitesinin ise, DAEŞ’in eline geçtiğini görüyoruz ki dönemin Henry Hub doğalgaz fiyatı olan 2.62 doları baz alırsak[19]yaklaşık 421 milyon dolarlık da (2,62×160593066) doğalgaz geliri elde edebileceğini görüyoruz. Bunlara ek olarak DAEŞ, ülkenin sahip olduğu en önemli su kaynağı olan Fırat Nehri’ni ve 1,5 milyon kilowatt’lık üretim kapasitesine sahip, hidroelektrik enerji üretimi yapan üç adet barajı da (Baath Barajı, Tabka Barajı ve Teşrin Barajı) kontrolü altında bulundurmaktaydı[20]. 2016 yılından itibaren günümüze kadar olan süreçte ise, bu alanların büyük çoğunluğunu, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından desteklen YPG/PKK güçleri peyderpey ele geçirmiştir. Bir zamanlar DAEŞ’in sahip olduğu su ve enerji kaynakları ile üretim ve ihraç potansiyelinin neredeyse tamamı, artık YPG/PKK güçlerinin inisiyatifi altına girmiştir. Her ne kadar bu el değişimi sonucunda rejim birkaç sahayı kontrolü altına almayı başarmış olsa da bu değişimden en karlı çıkan YPG/PKK olmuştur. Bahse konu sahaları daha detaylı inceleyecek olursak, YPG/PKK güçleri Konoko doğalgaz tesisi, Rakka ve Haseke bölgelerindeki petrol sahalarına ek olarak, Deyr Ez Zor bölgesinin doğusunda bulunan, başta El-Ömer olmak üzere 10’un üzerinde petrol ve gas sahasına haizken, Esed rejimi Deyr Ez Zor’un batısında kalan bazı petrol sahalarını, Humus’taki Şaar petrol ve gaz sahalarını ve Cahar doğalgaz sahasını kontrolü altında bulundurmaktadır[21]. DAEŞ’in elinde ise yalnızca Deyr Ez Zor bölgesinin güneyinde, Elbu-Kemal kentine yakın alanda, bulunan birkaç petrol sahası ile birlikte Doubayat petrol sahası kalmıştır[22]. Elektrik üretimi husunda ise, ülkenin sahip olduğu 1.5 milyon kilowatt’lık hidroelektrik üretim kapasitesinin YPG/PKK’nın kontrolüne girdiğini görüyoruz. Özetle, 2015 yılında DAEŞ’in sahip olduğu yaklaşık 6 milyar dolarlık petrol ve 420 milyon dolarlık doğalgaz ihracatı potansiyelinin, mevcut brent petrol ortalama fiyatı baz alınarak (73,10 dolar)[23]yeniden hesaplandığında 8 milyar dolar (73,10x300000x365) olduğunu ve  mevcut Henry Hub doğalgaz fiyatı baz alınarak (3,04)[24]tekrardan hesaplanan yaklaşık 490 milyon dolar (3,04×160593066) olan gaz ihracatı potansiyelinin büyük çoğunluğunun, YPG’nin kontrolü altına girdiğini görüyoruz. Bu miktarlar, devlet-dışı bu aktörler için oldukça fazla miktarlardır ki bu güçleri destekleyen ülkelerin de bu gelirlerden paylarını aldıkları kuvvetle muhtemeldir. Lakin belirtilen bu meblalar tahmini olup, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 29 Mart 2017 tarihinde tamamlanan “Fırat Kalkanı Operasyonu”[25]ve 20 Ocak 2018’de başlatılan “Zeytin Dalı Harekatı”[26]ile Fırat Nehri’nin batısından Akdeniz’e açılacak ticaret yolunun önü kesilmiş, belirtilen bu gelir potansiyellerine önemli darbeler vurulmuş ve gelecekte Akdeniz ticareti vasıtasıyla arttırılma hedeflerinin de önü kesilmiştir. Özetle, Esed rejimi başta DAEŞ’e daha sonrasında da YPG’ye, en önemli enerji ve su kaynaklarını ve elektrik ürettiği hidroelektrik santrallerini kaybetmiştir. Her ne kadar önemli termik santralleri ve rafinerileri muhafaza etmeyi başarmışsa da, bu santrallerde yakıt olarak değerlendirilecek veya rafinerilerde işlenecek doğal kaynak çıkarım sahalarını önemli ölçüde yitirmiştir. Günümüzde kaybettiği bu enerji kaynaklarını ve düşen elektrik üretimini çoğunlukla gayrı-resmi yollardan ithalat vasıtasıyla ikame etme yoluna gitmiştir. Bu enerji kaybı ağırlıkla İran’dan ve YPG gibi örgütlerden aktörlerden karşılanmıştır. Resmi yollardan yapılan enerji ithalatına dair veri bulunmazken, gayrı-resmi verilere göre, İran’dan yapılan bu ithalat günlük ekim ayında 100 bin varili geçerken, Ağustos ve Eylül aylarında ortalama 47 bin varil civarında gerçekleşmiştir[27]. Rejim hem günlük ekonomisinde, hem de tank ve jet yakıtı olarak savaş ekonomisinde bu ham petrollerden yararlanmış ve halen daha yararlanmaktadır[28]. Bunlara ek olarak, rejim ile YPG arasında daha önce yapılan Haseke petrolleri üzerine ortaklık anlaşması da rejimin devlet-dışı aktörlerden yaptığı ikameyi göstermektedir[29]. Sonuç Ezcümle, Suriyelilerin kendi öz kaynakları ile yeniden inşa sürecinin içine girmeleri terör örgütünün inisiyatifine terk edilmiş durumdadır.  Bu bilgiler ışığında iç savaşın başlangıcından bugüne, enerji ve su kaynakları bağlamında rejimin ahvalinin iyi olmadığını ve yakın gelecekte ise, ülkenin kalkınmasında, gelişmesinde ve hatta varolmasında mihenk taşı olabilecek ve YPG’nin kontrolü altında olan bu enerji kaynaklarının statüsünün değişmesinin önemli olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, bahse konu geniş enerji kaynakları ve bu kaynaklar muvacehesinde elde edilen yüksek meblalar, terör örgütü inisiyatifinden alınmadığı müddetçe, Suriye’de kalıcı barışın tahsis edilmesi, ülkenin kalkınması ve aynı zamanda bölgede güvenliğin sağlanması mümkün görünmemektedir. Mehmet Çağatay Güler   Kaynakça: [1]Statista, “Nominal gross domestic product (GDP) in Syria from 2008 to 2015 (in billion U.S. dollars)”, Statista Inc, www.statista.com/statistics/742532/gdp-in-syria/ (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 17.11.2018][2]The World Bank, “Syrian Arab Republic/ Total Population”, The World Bank Indicator, data.worldbank.org/indicator/SP.POP.TOTL?locations=SY(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 17.11.2018][3]FAO, The Statistical Yearbook of 2013: World Food and Agriculture,Food and Agriculture Organization of the United States, Rome  2013: 32[4]OEC, “What does Syria export? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/export/syr/all/show/2010/(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 18.11.2018][5]EIA, “Today in Energy”, Energy Information Agency, 16 Eylül 2011, www.eia.gov/todayinenergy/detail.php?id=3110 [erişim tarihi 12.11.2018] (ingilizce kaynak)[6]OEC, “What does Syria export? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/export/syr/all/show/2010/ (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 18.11.2018][7]EIA, age.[8]OEC, “What does Syria import? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/import/syr/all/show/2010/ (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 20 Kasım 2018][9]OEC, “ Where does Syria import from? (2010)”, The Observatory of Economic Complexity, https://atlas.media.mit.edu/en/visualize/tree_map/hs92/import/syr/show/all/2010/  (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 20 Kasım 2018][10]Age.[11]Suriyegündemi, “2013 – 2018 Yılları Arasında Suriye’nin Kuzeyinde Yaşanan Değişim”, 14 Kas 2018, www.suriyegundemi.com/2018/11/14/2013-2018-yillari-arasinda-suriyenin-kuzeyinde-yasanan-degisim/ [erişim tarihi 20.11.2018][12]AA, “Suriye’deki enerji kaynaklarının ne kadarı PYD’nin elinde?”, Anadolu Ajansı, 09.02.2018, www.ntv.com.tr/dunya/suriyedeki-enerji-kaynaklarinin-ne-kadari-pydnin-elinde,YeFYqGOsp0-lE7YcMcWCdA [erişim tarihi 09.11.2018][13]IEA, “Syrian Arab Republic:Indicators for 2010”, International Energy Agecy, www.iea.org/classicstats/statisticssearch/report/?country=SYRIA&product=indicators&year=2010(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018] ve EIA, “Syrian Arab Republic:Indicators for 2015”, International Energy Agecy, www.iea.org/classicstats/statisticssearch/report/?country=SYRIA&product=indicators&year=2015(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][14]EIA,”Total Electricity Net Generation 2010”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, https://www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=2-12&cy=2010&pid=2&aid=12&tl_id=12-A&tl_type=a [erişim tarihi 15.11.2018] (ingilizce kaynak) ve EIA, “Energy Source/Electricty/Syria”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][15]EIA, “Total Petroleum and Other Liquids Production 2010”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=53-1&cy=2010&pid=53&aid=1&tl_id=1-A&tl_type=/(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018] ve EIA, “Total Petroleum and Other Liquids Production 2015”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=2-7&cy=2015&tl_id=5-A / (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][16]EIA, “Total Petroleum Consumption 2015”, International Energy Statistics, Energy Information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=2-7&cy=2015&tl_id=5-A&aid=2&pid=5[erişim tarihi /(ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 15.11.2018][17]EIA, “Dry Natural Gas Production 2010”, International Energy Statistics, Energy information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=26-1&cy=2010&pid=3&tl_type=a&ug=8 / (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 19.11.2018] ve EIA, “Dry Natural Gas Production 2015”, International Energy Statistics, Energy information Agency, www.eia.gov/beta/international/rankings/#?prodact=26-1&cy=2015&pid=26&tl_type=a&ug=8 / (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 19.11.2018][18]Fusion Media, “Brent Petrol Vadeli İşlemleri Geçmiş Verileri”, tr.investing.com/commodities/brent-oil-historical-data (ingilizce kaynak)   [erişim tarihi 20.11.2018][19]Macrotrends, “Henry Hub Natural Gas Spot Price – Historical Annual Data”, Natural Gas Prices – Historical Chart, www.macrotrends.net/2478/natural-gas-prices-historical-chart (ingilizce kaynak)   [erişim tarihi 20.11.2018][20]World Energy Council, “Hydropower in Syria”, www.worldenergy.org/data/resources/[erişim tarihi 20.11.2018](ingilizce kaynak) ve Tobias von Lossow, “Water as Weapon: IS on the Euphrates and Tigris”,Stiftung Wissenschaft und Politik (German Institute for International and Security Affairs), 2016: 5 (ingilizce kaynak), ayrıca bkz: Power Plants/Hydro/Syrian Arab Republic, globalenergyobservatory.org/select.php?tgl=Edit (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 12.11.2018][21]Suriyegündemi, “Suriye’deki Petrol/Gaz Kuyuları ve Rafineriler”, 23 Kasım 2018, www.suriyegundemi.com/2018/11/23/suriyedeki-petrol-gaz-kuyulari-ve-rafineriler/ [erişim tarihi 26.11.2018], ayrıca bkz: AA, “Suriye’deki enerji kaynaklarının ne kadarı PYD’nin elinde?”, Anadolu Ajansı, 09.02.2018, www.ntv.com.tr/dunya/suriyedeki-enerji-kaynaklarinin-ne-kadari-pydnin-elinde,YeFYqGOsp0-lE7YcMcWCdA [erişim tarihi 20.11.2018][22]Suriyegündemi, age.[23]Fusion Media, age.[24]Macrotrends, age.[25]BBC, “Başbakan Yıldırım: Fırat Kalkanı Harekâtı bitmiştir”, BBC|Türkçe, 30 Mar 2017, www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39439339 [erişim tarihi 17.11.2018][26]CNN TÜRK, “Zeytin Dalı Harekatı nedir? Cumhurbaşkanlığı yanıtladı”,  CNN TÜRK, 28 Ocak 2018, www.cnnturk.com/turkiye/zeytin-dali-harekati-nedir-cumhurbaskanligi-yanitladi?page=1 [erişim tarihi 17.11.2018][27]Aime Williams vd., “US claims Russian groups helped funnel Iran oil to Syria”, Financial Times, 20 Kas 2018, www.ft.com/content/b86ab54e-ece8-11e8-8180-9cf212677a57 (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 21.11.2018][28]Age.[29]AA, age.
Fırat'ın Doğusundaki Mevcut Durum Sürdürülebilir Mi? Kutluhan Görücü  
Fırat’ın Doğusundaki Mevcut Durum Sürdürülebilir Mi? Rusya’nın Suriye savaşına fiili olarak müdahil olmasının ardından Türkiye odak noktasını sınır hattını terör örgütlerinden temizlemek olarak belirledi. Bu politika gereğince de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirdi. Bu harekatların temel motivasyonu DEAŞ ve YPG unsurlarının Türkiye’nin sınır hattından uzaklaştırılmasıydı. Bu anlayışının bir gereği olarak Türkiye Fırat’ın doğusunda da YPG unsurlarını sınır hattından temizlemeye yönelik kararlılığını ortaya koyuyor ve kararlılığını Suriye’deki mevcut konjonktürü de dikkate alarak sürdürüyor. Bu bağlamda Afrin’de Rusya ile anlaşmaya vararak bir operasyon gerçekleştirdi; ABD ile ise Menbiç’te YPG’nin bölgeden çıkarılması için birlikte çalışıyor. Türkiye Fırat’ın doğusunda da benzeri operasyonları gerçekleştirmek için, ABD’nin bölgede YPG ile çalışmasını eleştiriyor ve YPG’nin PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu sıklıkla hatırlatıyor. DEAŞ’ın Ayn el Arab’a saldırmasıyla başlayan askeri ve siyasi ABD-YPG angajmanı, bu noktadan sonra giderek artmış ve ikili Suriye’de müttefik konumuna gelmişti. ABD bu ittifakı DEAŞ ile mücadele ve İran’ın sınırlandırılması üzerinden yürütürken, YPG/PKK ise bu birliktelik üzerinden meşruiyet sağlıyor ve alan kazanımlarını arttırmak istiyor. YPG/PKK ABD ile girdiği ilişki sayesinde ağır ve hafif silahlara sahip olurken, Suriye’de hayalini dahi kuramayacağı Rakka, Haseke ve Deyrizor’un doğusu gibi (Arap nüfusun yoğun olduğu) eyaletlerde kontrolü ele geçirdi. Şu sıralar ise Fırat’ın doğusunda Hecin kasabası ile Baghuz arasındaki DEAŞ varlığına yönelik olarak, ABD’nin hava desteği ile Fransız ve İtalyan unsurlarının topçu ve danışmanlık hizmetiyle operasyonlar yürütüyor. Son dönemde TSK’nın Ayn el Arab’dan Kamışlı’ya kadar sınır hattında YPG/PKK noktalarını topçu saldırılarıyla hedef almasının ardından, SDG aracılığıyla operasyonları askıya aldığını ilan etmiş, fakat ABD’nin baskısıyla, askıya alma sürecini sona erdirerek 11 Kasım’da yeniden askeri harekata başlayacağını açıklamıştı. Yapılan bu açıklamaya rağmen, henüz DEAŞ bölgelerine yönelik bir ilerleme girişiminde bulunmadı. Nitekim geçtiğimiz ay sonunda DEAŞ, iklim şartlarının ABD’nin hava saldırısı gerçekleştirmesine elverişsiz olması avantajını kullanarak YPG/SDG’nin son dönemde ele geçirdiği tüm alanları çok kısa bir sürede geri aldı ve bölgedeki mevcut konumunu korudu. Bu yaşananlar şunu göstermektedir ki YPG/SDG unsurları ABD hava desteği olmadan askeri anlamda bir önem arz etmemektedir. Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki YPG/PKK noktalarını ciddi topçu atışlarıyla hedef almasının ardından ABD, YPG/SDG unsurlarıyla sınır hattında birlikte devriye faaliyetleri yürüterek, Türkiye’nin bu hamlesinin karşısında olduğunu fiili olarak göstermek istedi. Bu fiili cevapta ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) ne derece rol aldığı ise ayrı bir konu. Fakat ABD bu süreci mevcut yapılar üzerinden devam ettiremeyeceğinin farkında olmalı ki PKK/KCK’nın üç liderinin yakalanması için para ödülü koyarak muhtemelen tansiyonu düşürmeyi ve Kandil dağ kadrosu ile PKK’nın Suriye kadrosu arasında bir ayrıma yol açmayı hedefliyor. Belki PKK’dan ayrışan bir yapıyı Suriye’de Türkiye’ye kabul ettirmek istiyor veyahut politika üretmek amaçlı zaman kazanmak arzusunda. Menbiç’te işletilen süreci de ağırdan alan ABD, Suriye konusundaki politik çıkmazını perdelemek, DEAŞ ile mücadeleyi söylem olarak canlı tutarak da bu perdelemeyi somutlaştırmak niyetinde. Nitekim Suriye’de oldukça kısıtlı bir bölgede bulunan DEAŞ varlığını tam anlamıyla ortadan kaldırmak için uzun süredir bir faaliyet göstermiyor. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye Suriye’de terörle mücadele hedefini gerçekleştirmek, etki alanında bulunan bölgelerde “Özgür Suriye” modelini ortaya koymak gayretinde. Hama’nın kuzeyindeki Morek’ten Cerablus’a ulaşan alanda varlığı bulunan Türkiye, Rusya ile vardığı Soçi mutabakatıyla görece olarak İdlib’de savaşı durdurdu. Afrin’den Cerablus’a uzanan kuşakta ise Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için çalışmalar yürütüyor; bölgenin yaşanabilir kılınması için altyapı hizmetleri gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu modeli Fırat’ın doğusunda da gerçekleştirmek arzusunda olan Türkiye, terör tehdidini de bertaraf etmek üzere askeri, siyasi ve toplumsal hazırlıklarını sürdürüyor. Özellikle Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin geri dönüşünün sağlanması ve Suriye’de yeni bir siyasi sürecin işletilmesi için, terör unsurlarının ortadan kaldırılmasını hem ulusal güvenliği için hem de yaşanacak siyasi sürecin sağlıklı işlemesi açısından elzem görüyor. Fırat’ın doğusundaki bir kente yönelik muhtemel bir TSK operasyonunun, Afrin’de gerçekleşen bir operasyondan askeri anlamda daha kolay neticeleneceğini öngörmek zor değil. TSK ile eğitimlerini her geçen gün arttıran ve daha da profesyonel olarak savaşa hazır olan Milli Ordu bileşenleri de bu askeri harekatları rahatlıkla icra edebilecek kapasitede. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi iki önemli ve kapsamlı harekatta tecrübe kazanan ve düzenli bir orduyla çalışma mantığını iyice kavrayan Milli Ordu unsurları, bu bölgelerde halkla kurdukları irtibatlar sayesinde nokta operasyonlar da gerçekleştirebilecektir. Nitekim YPG/PKK’nın kontrol ettiği bölgelerin çoğunluğu yoğun bir Arap nüfusa sahip ve bu nüfusun YPG/PKK karşıtı eylemleri son dönemde artmış durumda. Rakka’da aşiretlerin ortak bir bildiri yayınlayarak YPG’ye karşı olduklarını belirtmeleri ve ayrıca bildirilerinde Özgür Suriye bayrağını kullanmaları da önemli işaretler. Hatta bu aşiretlere bağlı milis yapılanmalarının, TSK ve Milli Ordu’nun ilerleyişine paralel olarak içeriden askeri faaliyetlere girişmeleri dahi söz konusu olabilir. Bu tip operasyonları askeri manada rahatlıkla icra edebilecek bir kapasiteye sahip olan Türkiye için bu noktada en önemli sorun, ABD’nin YPG/PKK unsurlarıyla girdiği siyasi ve askeri ilişkidir. PKK’nın ABD tarafından bir terör örgütü olarak tanımlanması, ABD’nin YPG ile girdiği angajmanı sürdürmesini zorlaştırıyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey (özel temsilci olarak atanmadan önce dile getirdiği gibi) atandıktan sonra da YPG/PYD’nin PKK’nın Suriye yapılanması olduğunu kabullenmişti. Ancak ABD tüm bu açık verilere rağmen bu ilişkinin taktik seviyede olduğunu ve amacının DEAŞ ile mücadele olduğunu ileri sürüyor. DEAŞ’ın Suriye’de neredeyse kontrol alanının kalmadığı bir denklemde, Türkiye ile ABD’nin anlaşması elbette daha muhtemel görünüyor. Keza bölgesel denklemde ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. İran’a karşı sürdürülen yaptırımlar, Körfez ülkeleriyle uzun vadeli politik beraberliğin sürdürülebilir olmaması ve Rusya ve İran’ın bölgede giderek alan kazanması karşısında Türkiye’ye olan ihtiyacı belirgin hale geliyor. Ayrıca Türkiye Suriye’deki varlığıyla kendi güvenliğini sağlarken, bir anlamda da Avrupa’nın Suriye’de siyasal pozisyon alabilmesini sağlayan temel gücü teşkil ediyor. Tüm bunlara rağmen ABD’nin politika yapımında etkili konumda olan CENTCOM, YPG/SDG’ye yapmış olduğu yatırımdan vazgeçmeme eğiliminde. Bu noktada Türkiye, Irak’ın kuzeyinde tecrübe ettiğini Suriye’nin kuzeyinde tecrübe etmemeye ve (yeni güvenlik konseptinin ruhuna uygun olarak) terörü kaynağında eritmeye kararlıdır. Türkiye’nin ortaya koyduğu siyasi anlayışla Suriye’de çözüme gitmeyen her süreç, bölgenin yapısı itibariyle istikrarsızlığa ve yeni tip terör unsurlarının alan kazanmasına olanak sağlayacaktır. Bu bağlamda, ABD’li siyasal elitler, CENTCOM’un bu anlayışına karşı bir politika üreterek Türkiye ile ortak bir çözümü ortaya koymalı ve icra etmelidir. Kutluhan Görücü’nün Anadolu Ajansı için yazdığı yazı
İran’ın Suriye’de Rusya Tarafından Sınırlandırılması Mehmet Erdoğan Erken  
İran’ın Suriye’de Rusya Tarafından Sınırlandırılması Tahran’da 7 Eylül’de düzenlenen zirve sonrasında, önce Soçi Mutabakatı sırasında ve şimdide 27 Ekim’de Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da düzenlenen; Rusya, Almanya ve Fransa’nın da katıldığı Suriye konulu dörtlü zirvede İran’ın yer almaması “İran’sız bir ‘Suriye Geleceği’ mi inşa edilmek isteniyor?” sorusunu akıllara getiriyor. Sona yaklaşıldığı var sayılan Suriye iç savaşında, başta İsrail olmak üzere hem bölge hem de bölge dışı birçok aktörün yeni kurulacak düzende İran’ın payını azaltıp, İran’ı bölgeden uzaklaştıracak politikalar izlemektedir. İran’ın Soçi Mutabakatına katılmamasının ana nedeni ise İran’ın tek taraflı politikalarından sadece İsrail, ABD, Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin değil; aynı zaman da Rusya’nın da rahatsız olmasıdır. İran bölgede tek taraflı bir politika izleyerek her geçen gün Suriye’de ki nüfuzunu artırmaya çalışmaktadır ve Suriye konusunda masada olan diğer aktörleri oldukça rahatsız etmektedir. İran’ın Rusya tarafından Suriye’den tecrit edilmesi süreci bu yazıda aktarılmaya çalışılacaktır. Rusya’nın Suriye’deki İran Politikalar 2015 yılında muhaliflerin hızla ilerlemesi nedeniyle rejim oldukça tedirgin olmuştur. Bu nedenle sahada var olan İran’ın yanı sıra Rusya’dan müdahale talebinde bulunmuştur. Buna göre Rusya havadan, İran ise karadan destek vererek rejimin çöküşünü engelleyecekti ki bunda başarılı olunduğu görülmektedir. Her iki tarafta Suriye’deki yedi yıllık iç savaş esnasında Esad rejimini desteklemiştir. Fakat bu süreçte İran ve Rusya arasında menfaat temelli birçok görüş farklılığı ortaya çıkmıştır. Bu görüş ayrılıklarına örnek vermek gerekirse; 29 Ocak 2018’de Putin ve Trump’ın Hamburg’daki buluşması sonrasında İsrail gazeteleri tarafından, Suriye’de İran nüfuzuna karşı İsrail’in serbestçe bombardıman yapmasına izin verildiği yazıldı.[1]Bu haberden yaklaşık bir hafta sonra İsrail Savunma Kuvvetleri, Suriye hava sahasını kullanarak İran’a ait bir insansız hava aracını (İHA) vurmuştur. Ayrıca Suriye’de İHA’yı kontrol eden personelin de içinde bulunduğu komuta-kontrol aracını bombalamıştır.[2]Ancak Moskova, bu saldırılar karşısında İsrail’i kınayan herhangi bir açıklama yapmamıştır.[3]Moskova’nın bu olay karşısındaki zayıf tepkisinin nedenlerinden birisi ise Mart 2016’da imzalanan ve Suriye sahasında Rusya-İsrail güvenlik ilişkilerini şekillendiren gizli anlaşmadır.[4]  Rus-İsrail savaş uçaklarının karşı karşıya gelmesini önlemeyi amaçlayan bu anlaşma, Rusya’nın Suriye hava operasyonlarında İsrail’in tarafsız kalmasını ve bunun karşılığında Rus savaş uçaklarının İsrail hava sahasını geçmesi durumunda takip edilmemesini öngörmektedir. Yine anlaşmaya göre, Suriye topraklarında İsrail’in ulusal güvenliğine yönelik bir tehdidin ortaya çıkması durumunda ve İran ile Hizbullah arasında yapılan silah sevkiyatlarını önlemek amacıyla, İsrail savaş uçaklarının Suriye topraklarında hava operasyonları düzenlemesi durumunda Rusya tarafsız kalacaktır.[5] Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 17 Mayıs’ta Soçi de Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ile görüşmesinde; yabancı askeri güçlerin Suriye topraklarından çıkacağını vurguladı.[6]Putin’in açıklamalarından sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 30 Mayıs Çarşamba günü yaptığı açıklamada Suriye’nin Ürdün ve İsrail sınırı çevresinde bulunan yabancı güçlerin en kısa zamanda çekilmesi gerektiğini iki kez vurguladı.[7] İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi ise Rus yetkililerin, yabancı güçlerin Suriye’den çıkması yönündeki açıklamalarına şu şekilde cevap verdi: “Hiç kimse İran’ı bir şeye zorlayamaz. İran, bağımsız bir ülkedir. Bölgede ve dünyada dış politikasını milli çıkarları ekseninde belirlemektedir. İran gerektiği kadar ve Suriye devleti istediği sürece orada kalacaktır.” ifadelerini kullandı.[8] Şam çevresindeki tüm muhalif alanları ele geçiren rejim güçleri, zayıf halka olarak gördükleri güney cephesine yöneldi ve Dera’ya önemli sayıda askeri güç sevk etti. Bu gelişme Rusya’yı ABD ve İsrail’le bir müzakere masasına itti. Buna dair İsrail televizyonunda bir haberde Rusya ve İsrail, diplomatik görüşmeler neticesinde, Suriye’nin İsrail sınırındaki güney bölgelerinde kontrolün yeniden Suriye rejim güçlerine geçmesi konusunda anlaşmaya varıldığını, ayrıca sınır bölgelerinde, İran, Lübnan Hizbullah’ı ya da herhangi bir yabancı birliğin yer almayacağı konusunda da mutabık kalındığı aktarıldı.[9] Sonuç olarak Suriye iç savaşında stratejik ittifak ilişkisi inşa etmiş olan Rusya ile İran arasındaki menfaat çatışması her geçen gün daha da belirgin hâle gelmiştir. Lakin Rusya Suriye’de İdlib sonrası ABD ile yaşanacak pazarlıkta elinin güçlü olması için İran’ı kaybetmek istemiyor. Dahası, Suriye sonrası Ukrayna sahnesi açılacaksa, orada da yanında olacak, en azından karşısında olmayacak tarafı seçmeyi tercih ediyor.[10] Suriye’de Yeni Rusya-İran İlişkileri: Tecrit Politikası Yazının başında belirtildiği üzere Tahran Zirvesi’nin ardından Suriye konulu iki önemli toplantıda iki garantör ülke olan Türkiye ve Rusya’nın olması, üçüncü garantör ülke İran’ın ise olmayışı ve Dera bölgesindeki gelişmelerde de görüldüğü gibi İran’ın Suriye’den bypass edilmesinin amaçlandığı söylenebilir. Rusya’nın bunu başarabilmesindeki ana nedenleri ise; Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrasında, ekonomik olarak zor zamanlar geçiren İran’ın, Suriye’deki harcamaları nedeniyle halkı tarafından çok yoğun bir şekilde protesto edilmesi ve ayrıca ekonomik krizi atlatabilmek için Rusya’ya ihtiyaç duyduğu için Moskova yönetimine taviz vermek zorunda kalmasıdır. Ayrıca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da ifade ettiği gibi: “İran’la tam olarak bazı konularda örtüşemiyoruz. ABD’nin beklentisi de Türkiye-Rusya-İran arasında bir çatlak yaşanması. Taraflar bu çatlağı oluşturmamak için çaba sarf ediyorlar.” Bu çatlağın oluşması için ABD ve İsrail yönetimleri, İran’ın tecrit edilmesi karşılığında Rusya’ya ve Esad yönetimine taviz vereceklerine anlaşmışlardı. Ayrıca Moskova, Suriye denkleminde, Batı’ya açılan bir pencere olarak gördüğü İsrail’i önemli bir aktör olarak algılıyor ve İran’la Hizbullah’ı maliyetsiz bir şekilde dengeleyebilmek için de bu iki oluşumu İsrail’e yem etmeyi tercih edebilir.[11] Son olarak ise Rusya kendisini ABD gibi bir süper güç olarak görmektedir. Tahran’ı kendisine denk olarak görmemektedir. Bu Rusya’nın İran’a yönelik politikalarının şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle Kremlin, Batılı güçler (özellikle Washington) ile olan ilişkilerini dengelemek için Tahran’ı bir mihenk taşı olarak kullanmaktadır. Sonuç olarak, İsrail’in yanı başında Suriye’de var olan nüfuzunu daha da genişleten İran, Batılı devletler tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Batılı devletlerin yanına menfaatleri nedeniyle Rusya da eklenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Moskova yönetimi de az önce bahsedilen nedenlerden ötürü İran’ın Suriye’deki etkisini kırmayı hedeflemektedir.İran karşıtı koalisyonun yanısıra, iki garantör ülke Türkiye ve Rusya, Suriye konusunda Fransa ve Almanya gibi yeni aktörleri oyuna sokarak İran’ı Suriye konusunda tedricen uzaklaştırmayı hedefledikleri söylenebilir. Lakin yaklaşık dört senedir Suriye’de Esad rejimi için büyük harcamalarda bulunan İran’ın Suriye’den eli boş bir şekilde nasıl terk ettirileceği ise hâlâ daha merak konusudur.   Kaynakça: [1]https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriyenin-gelecegi-socide-mi-cenevrede-mi-belirlenecek/1045551[2]https://iramcenter.org/suriyede-ufukta-bir-iran-israil-catismasi-mi-var/[3]https://ria.ru/syria/20180210/1514370288.html[4]https://topwar.ru/108676-istochniki-rossiya-i-izrail-zaklyuchili-taynoe-soglashenie-o-kodekse-povedeniya-v-nebe-nad-siriey.html[5]https://www.iramcenter.org/israilin-suriyedeki-saldirilari-ve-rusyanin-sessizligi/[6]https://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2018/05/russia-putin-withdraw-foreign-forces-syria-assad-netanyahu.html[7]https://www.radiofarda.com/a/Lavrov-on-Pullback-of-non-Syrian-forces-from-border-with-Israel/29259494.html[8]              http://jamejamonline.ir/online/3300184498829622882/قاسمی-تا-زمانی-که-سوریه-بخواهد-در-این-کشور-باقی-می%E2%80%8Cمانیم[9] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-ve-rusyanin-suriyenin-guney-siniri-konusunda-anlastigi-iddiasi/1159277[10] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/putinin-zor-secimi/1253763[11] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/israil-rusya-iliskileri-ve-turkiye-icin-imkanlar/1264069