Analiz
Fırat’ın Doğusunda Yeni Bir Askerî Harekat Muhtemel Mi? Kutluhan Görücü  
Fırat’ın Doğusunda Yeni Bir Askerî Harekat Muhtemel Mi? Fırat’ın doğusu 7 Ağustos’ta Türkiye ile ABD arasında varılan anlaşmayla uluslararası gündemin odak noktalarından biri haline gelmişti. Fakat varılan mutabakata ABD’nin “Menbiç Yol Haritası” muamelesi yapması, Türkiye’nin tek taraflı askeri hamlesine yol açtı. Oyalama taktiklerinde bu kez başarılı olamayan ABD, Türkiye’nin askerî harekât kararlılığı karşısında bölgeden çekilmek durumunda kaldı. Amerikalı yetkililer Türkiye’nin operasyonuna yeşil ışık yakmadıklarını ifade ettiler, fakat askerî anlamda TSK karşıtı bir pozisyon almanın da riskini üstlenemediler. Bu durum PKK/YPG tarafında hem duygusal hem de siyasi tepkiyle karşılanırken, Rusya tarafında ise bir fırsat olarak görüldü. Suriye sahasında artması muhtemel Türkiye ve Suriye muhalefeti etkisi nedeniyle, İran operasyona karşı tavır sergileyen, saha etkisine sahip aktörlerin başında yer aldı. Özellikle medya organları aracılığıyla Türkiye’yi ve operasyonu hedef alan kara propagandaya ağırlık vererek pozisyonunu açık etti. Batı dünyası tüm medya organları, ekonomik ve diplomatik araçlarıyla harekâtın tam karşısında tavır aldı. Barış Pınarı harekâtı (BPH) bu uluslararası ortam, tarihsel izlence ve medya manipülasyonları içerisinde 9 Ekim’de başlamış oldu. 9 Ekim’de başlayan ve hedeflenen alanda kısa sürede başarıya ulaşan Barış Pınarı harekâtı, Fırat’ın doğusu başta olmak üzere Suriye’de mevcut statükoyu bozarak yeni dengelerin önünü açtı. Harekât kendi dinamiğiyle Suriye’de PKK devleti projesine ciddi bir darbe vururken Suriye muhalefetinin sahasını ve etki alanını da genişletti. Böylelikle Fırat’ın batısında sıkışan muhalefetin kontrol alanı genişleyerek Fırat’ın doğusuna da ulaşmış oldu. Barış Pınarı harekâtının seyri ve mevcut durum Başladığı günden itibaren askerî ve diplomatik anlamda dinamik bir seyir alan harekât, saha mücadelesine paralel olarak diplomatik temasları da beraberinde getirdi. Dört ayrı kol üzerinden Tel Abyad ve Re’sulayn şehir merkezlerini ilk olarak hedefleyen askerî hamle, dördüncü ve beşinci günlerinde şehir merkezlerine girilmesiyle büyük oranda başarıya ulaşmış oldu. Şehir merkezlerine girilmesini müteakip, kırsal alanın kontrolüne yönelik beşinci cephenin açılmasıyla, PKK/YPG’nin savunma disiplini tamamen dağıtılmış ve psikolojik olarak da yenilgi kabul ettirilmiş oldu. Nitekim beşinci cephede TSK ve Suriye Milli Ordusu (SMO) unsurlarının bir günlük süre içerisinde Türkiye sınırından M4 karayoluna ulaşması, bir başka ifadeyle yaklaşık 30 kilometrelik derinliğin sağlanması, askeri üstünlüğü açık bir biçimde ortaya koydu. Harekât 22 Kasım itibariyle 145 km genişliğe, 30 km derinliğe ulaştı. Böylelikle 4 bin 219 kilometrekarelik alan, 600 yerleşim yeri terörden arındırılırken, M4 karayolu üzerinde kontrol noktaları kurularak stratejik kazanımlar elde edildi. Harekât alanının genişliğinin daha iyi takdir edilmesi adına şunu söyleyebiliriz: Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla terörden arındırılan genişlikte bir bölge, şu an itibarıyla Barış Pınarı harekâtıyla temizlenmiş durumda. Nitekim Zeytin Dalı harekâtında bin 850, Fırat Kalkanı harekâtıyla da 2 bin 15 kilometrekarelik alan terör unsurlarından temizlenmişti. Tüm bunlarla birlikte, şu ana kadar bin 168 PKK/YPG unsuru etkisiz hale getirilirken, 988 EYP (el yapımı patlayıcı) ve 442 mayın tespit edilerek etkisiz hale getirildi. PKK/YPG’ye kısa sürede yaşatılan bu ağır yenilgi, terör örgütünü sivilleri hedef alan saldırılarını artırmaya itti. PKK/YPG’nin Türkiye topraklarına yönelik saldırılarında 21 sivil hayatını kaybederken 104 sivil de yaralandı. Suriye içinde gerçekleştirdikleri bombalı saldırılar, mayın ve EYP’li saldırılarda da 73 sivil hayatını kaybetti, yüzlercesi de yaralandı. PKK/YPG’nin sahada aldığı ağır yenilginin ardından TSK ve SMO’nun özgürleştirdiği bölgelerde terör saldırılarına başvurması, mültecilerin geri dönüşünü engellemeye çalışan bir hamle olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bölgede halen yürütülen güvenlik operasyonlarını takiben geri dönüşler de hızlanmaya başladı. BM verilerine göre, geneli Suriye içinden olmak üzere 96 bin 855 sivil TSK ve SMO tarafından özgürleştirilen alanlara döndü. Önümüzdeki günlerde Türkiye’den de geri dönüşlerin artacağı bir döneme şahit olabiliriz. Nitekim bu geri dönüşler için sivil toplum örgütleri, Suriye muhalefeti ve Türkiye birlikte hareket ederek mültecilerin bir an önce evlerine dönmesi adına çaba sarf ediyor. Özgürleştirilen bölgelerde hayatın normale dönmeye başlaması, yerel meclisler aracılığıyla sivil yönetimlerin sağlanması ve gümrük kapılarının da açılmasıyla geri dönüşlerin seyrinde artış görmek mümkün olacaktır. Fakat bu noktada, özgürleştirilen bölgelerin henüz kapasite, altyapı ve teknik olarak milyonlarca mültecinin geri dönüşüne olanak sağlayacak durumda olmadığı da ifade edilmeli. Bu bağlamda, Türkiye’nin planladığı yaşam alanı projesinin uluslararası toplum tarafından desteklenmesi, müteakip olarak da sınır hatları ve diğer iç bölgelerde PKK/YPG varlığının son bulması gerekiyor. Bu kapsamda Türkiye’nin İngiltere, Fransa ve Almanya ile düzenleyeceği dörtlü zirvenin büyük önem taşıdığı not edilmeli. Harekâtın kazanımları ve gelecek 9 Ekim’de başlayan ve hedeflenen alanda kısa sürede başarıya ulaşan Barış Pınarı harekâtı, Fırat’ın doğusu başta olmak üzere Suriye’de mevcut statükoyu bozarak yeni dengelerin önünü açtı. Harekât kendi dinamiğiyle Suriye’de PKK devleti projesine ciddi bir darbe vururken Suriye muhalefetinin sahasını ve etki alanını da genişletti. Böylelikle Fırat’ın batısında sıkışan muhalefetin kontrol alanı genişleyerek Fırat’ın doğusuna da ulaşmış oldu. Bu durum Cenevre’de devam eden anayasa komisyonu görüşmelerinde muhalefete güven kazandırırken, YPG’nin de meşrulaşma çabalarını sekteye uğrattı. Türkiye Fırat’ın doğusunda inşa edilmek istenen yapay terör devletçiğini BPH sayesinde askerî, diplomatik ve siyasi anlamda geriletti. Ancak bu harekâtla tehlikenin tamamen geçtiğini söylemek gerçeklikle bağdaşmayacaktır. Bu nedenle, mücadelenin tüm boyutlarıyla devam ettiğini ve etmesi gerektiğini de belirtmeliyiz. Nitekim Rusya ile gerçekleştirilen mutabakat ve mutabakatın sahadaki karşılığı dikkatle takip ediliyor. Bu noktada, anlaşmada sağlanan şartların gerçekleşmemesi ve bu durumun devam etmesi halinde Türkiye’nin yeni bir askeri harekât düzenleyebileceğini dışişleri bakanı seviyesinde dile getirmesi de bu kapsamda değerlendirilmeli. Rusya’nın ABD’ye benzer bir şekilde Tel Rıfat ve Menbiç bölgelerinde olduğu gibi, Fırat’ın doğusunda da PKK/YPG’yi tolere eden ve saha gerçekliğinden kopuk diplomatik söylemlerle realiteyi gölgelemeyi hedefleyen açıklamalarının, Türkiye tarafında güven zedeleyici bir unsur olarak görüldüğünü anlaması gerekiyor. Nitekim 2016 yılının sonunda başlayan Astana süreci Suriye’nin birçok sahasında sınanmış, Türkiye’nin siyasal çözüme olan bağlılığı neticesinde askeri krizlere dönüşmemiştir. Fakat Fırat’ın doğusunda Rusya’nın doğrudan veya rejim aracılığıyla PKK/YPG ile ilişki içerisine girmesi, Türkiye’nin görmezden geleceği bir durum değildir. Nitekim bunu deneyen ve başarılı olamayan bir ABD örneği de önümüzde durmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı Ferhad Abdi Şahin isimli PKK/YPG mensubu teröristle Rusya’nın “SDG lideri” sıfatıyla bakan seviyesinde görüştüğünü ve PKK’yı dahi terör listesinde bulundurmadığını akılda tutmak gerekir. Olası yeni askerî hamle 2014 yılından itibaren ABD ile doğrudan temas halinde ve onun güdümünde hareket eden PKK/YPG’nin ABD ile Türkiye arasında gerçekleştirilen mutabakata dahi uymadığı göz önüne alındığında, Rusya’nın YPG üzerinde Türkiye’nin güvenlik kaygılarını karşılayacak yaptırım gücü olmadığını görmek gerekir. Keza anlaşmada verilen süreye rağmen teröristlerin söz konusu güvenli bölgeden ayrılmadıkları da biliniyor. Tel Temır hattında yaşanan çatışmalarla 21 Kasım’da Türkiye’nin Ayn el Arab’ta SİHA’lar aracılığıyla 7 PKK/YPG’liyi etkisiz hale getirmesi de mevcut durumun somut delili olarak karşımızda dururken, gerçekçi çözümleri ve olası yeni askerî harekâtları değerlendirmeye almanın zamanının yaklaştığını söylemek doğru olacaktır. Rusya ve YPG arasında devam eden bu ilişkinin seyri, Türkiye’yi kademe kademe yeniden bir askerî hamle gerçekleştirmeye zorlayabilir. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/firat-in-dogusunda-yeni-bir-asker%C3%AE-harekat-muhtemel-mi/1652730
ABD/PKK angajmanı ve Suriye’nin doğal kaynakları üzerinde kirli hesaplar
Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda hem kendi ulusal güvenliğini hem de Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden terör unsurlarına karşı harekete geçmesi, nihayetinde ABD’nin bu bölgeden güneye doğru çekilmesini beraberinde getirirken, Rusya ile sınır hattı boyunca 32 km derinliğinde bir güvenli bölge oluşturulması hususunda mutabakata varılması da Suriye sahasında yeni bir gerçekliğe neden oldu. Sahada etkili tüm aktörler yeniden pozisyon alırken, ABD Başkanı Trump’ın çelişkili kararlarına bir yenisini ekleyerek “Suriye’de petrolü koruyacağız” demesi ve Deyrizor’dan Haseke’nin Rumeylan bölgesine kadar uzanan hatta ABD askerlerinin devriye faaliyetine başlayarak bu bölgenin rejimin ve İran’ın kontrolüne girmesini engelleme çabası, gözleri Suriye’nin enerji kaynaklarına çevirmiş oldu. Barış Pınarı harekâtı öncesinde, mevcut askeri kontrol alanlarına göre, SDG/YPG halihazırda Suriye’nin yüzde 30’unu oluşturan yaklaşık 50 bin kilometrekarelik bir alanı kontrol etmekteydi. SDG/YPG kontrolü altındaki alanlar arasında, verimli tarım arazileri de dâhil olmak üzere, oldukça değerli petrol, doğalgaz ve su kaynakları var. Suriye’nin sulanabilir alanlarının yüzde 50’si (Haseke, Rakka, Deyrizor’un bir kısmı), enerji kaynaklarının yüzde 70’i ve su potansiyelinin yüzde 95’i (Tabka barajı ve Dicle nehri) YPG terör örgütünün kontrolü altındaki bölgelerde bulunmaktaydı. Esed rejimi Suriye’deki doğal kaynakları kontrol edemediğinden, enerji, su ve gıda arz güvenliğini tahkim edememekte ve dış desteğe ihtiyaç duymaktaydı. DEAŞ ve PKK/YPG terör unsurlarının araçsallaştırıldığı Suriye’de güç mücadelesinin en belirleyici unsurlarından biri de doğal kaynakların kontrolü. ABD-PKK angajmanı ve doğal kaynakların işgali Suriye’de halkın özgürlük mücadelesi olarak başlayan devrim süreci adım adım bir iç savaşa doğru sürüklenirken, dış müdahalelerle nihayetinde bir vekâletler savaşına dönüştü. DEAŞ ve PKK/YPG gibi devlet dışı silahlı aktörlerin araçsallaştırıldığı sahada, güç mücadelesinin en belirleyici unsurlarından biri ise doğal kaynakların kontrolü oldu. Savaşın ilk dönemlerinde Suriyeli muhalifler ve rejim güçleri tarafından kontrol edilen enerji kaynakları önce DEAŞ’ın, ardından ise PKK/YPG’nin kontrolüne girmeye başladı. 2014 yılından itibaren ABD DEAŞ ile mücadele görüntüsü altında PKK’nın Suriye yapılanması olan PYD/YPG ile askeri ortaklık kurarak Suriye’nin kuzey ve doğu bölgelerinde kontrol alanını genişletti; nihayetinde bir kısım Arap unsurları da ekleyerek Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) oluşturdu. ABD ve (sahada vekil unsur olarak kullandığı) SDG/YPG ülkenin doğal kaynaklarını kontrol ederek, başta Esed rejimi olmak üzere Rusya, Türkiye ve İran’a karşı stratejik bir üstünlük elde etme arayışına girdi. 2016 yılından günümüze kadar olan süreçte, ABD tarafından desteklenen YPG güçleri ülkenin en önemli doğal kaynaklarını peyderpey ele geçirdi. DEAŞ’a yönelik Humus’un doğusundan başlayan Rusya ve İran destekli Esed rejimi operasyonu kapsamında, Deyrizor şehrinin batı yakasına ve Irak sınırındaki Elbukemal kentine değin uzanan bölgeler DEAŞ’tan ele geçirilmiştir. Rejimin Humus’un doğusundan Deyrizor eyaletinin batı yakasına ulaşan operasyonuna karşı, YPG/SDG Rakka’daki DEAŞ operasyonunu nihayete erdirmeden Deyrizor’un doğusuna yönelik askeri hareketlilik içerisine girdi. Nihayetinde, bir zamanlar DEAŞ’ın sahip olduğu su ve enerji kaynakları ile üretim ve ihraç potansiyelinin tamamı YPG güçlerinin kontrolü altına girdi. Bu el değişimi sonucunda rejim birkaç sahayı kontrolü altına almayı başarmış olsa da, günümüz verilerine bakacak olursak, 2017 yılı sonunda, rejimin günlük petrol üretiminin 25 bin varil, doğalgaz üretiminin ise yıllık 3,1 milyar metreküp olduğunu görüyoruz. Belirtilen bu miktarlar 2010 ve 2015 yıllarına göre ciddi düşüşler olduğunu açıkça ortaya koymakta. SDG/YPG halihazırda verimli tarım arazileri de dâhil olmak üzere, Suriye’nin petrol, doğalgaz ve su kaynaklarını kontrol ediyor. Deyrizor bölgesinin doğusundaki (El-Ömer, Cafra, Vard, Afra, Carnuf, Tanak, Kevabi, Azrak, Kahar, Şueytat, Galban) ile birlikte 10’dan fazla petrol sahası YPG’nin kontrolü altında bulunuyor. Bu sahalara ek olarak, Rakka ve Haseke bölgelerinde bulunan petrol yataklarının tamamı YPG unsurlarınca kontrol edilmekte. El-Ömer ülkenin sahip olduğu en büyük petrol sahası. Deyrizor bölgesi ise petrol yataklarınca zengin, ülkenin önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bölgelerden biri. Sadece Deyrizor’un doğusundaki petrol yatakları, ülkenin sahip olduğu tüm enerji kaynaklarının yüzde 30’undan büyük bir kısmına tekabül ediyor. Ayrıca YPG kritik doğalgaz sahalarına da sahip; Suriye’nin en büyük doğalgaz tesisi olan Konoko ve Deyrizor bölgesinin doğusunda bulunan diğer doğalgaz kaynakları da YPG’nin kontrolü altında. YPG unsurları Esed rejiminden (yaklaşık 3 milyar metreküp) daha fazla doğalgaz çıkarma potansiyeline (tahminen 4,5-5 milyar metreküp) sahip. Tıpkı petrol gibi doğalgazın da neredeyse tamamı ihraç ediliyor. Nihayetinde, YPG terör örgütü ülkenin tüm enerji kaynaklarının dörtte üçüne yakın bir kısmını kontrol ediyor. YPG’nin mevcut petrol ihracat potansiyeli günde yaklaşık 300 bin varil. Brent petrolün ortalama fiyatını göz önüne alırsak ve YPG’nin tüm potansiyelini kullanabileceği ve cari fiyatlarla işlem yapabileceğini varsayarsak, ihracat geliri 8 milyar dolara ulaşabilir. Yukarıda verilen toplam ham petrol üretim potansiyeli SDG’nin siyasi yapılanması Suriye Demokratik Konseyi verileri ile de tutarlı. Ayrıca konseyin yayınladığı verilere göre, potansiyelin şu anda yaklaşık üçte biri kullanılabilmekte (günlük yaklaşık 125 bin varil). Bu durumda, yerel ihtiyacı aşan günlük 100 bin varilin ortalama 30 dolardan ihraç edildiğini göz önünde bulundurursak, YPG’nin 1 milyar dolara yakın bir petrol gelirine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ortalama Henry Hub fiyatları baz alınarak ve potansiyelinin tam olarak kullanılmasına dayanarak hesaplamalar yapıldığında, YPG’nin doğalgaz ihracatından potansiyel geliri de 490 milyon dolar civarında. Devlet-dışı aktörler bağlamında oldukça büyük rakamlardan bahsediyoruz. Kirli petrol ticareti Esed rejimi Suriye’deki doğal kaynakları kontrol edemediğinden, enerji, su ve gıda arz güvenliğini tahkim edemediğinden dolayı dış desteğe ihtiyaç duyuyor. Bu bağlamda, 2014-2015 yıllarında DEAŞ ve sonrasında YPG gibi terör örgütleriyle enerji ticaretinde bulunmuştu. Bu ticaretin arabuluculuğunu da ABD ve Avrupa Birliği’nin yaptırım listesinde bulunan Katerji Group şirketi sağlamıştı. ABD’nin YPG’ye rejim ile ticaretinde koyduğu şerhe rağmen, Katerji Group şirketi YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretini günümüzde de sürdürüyor. Bu ticaret günlük yaklaşık 60 bin varil petrole ulaşıyor. İran’ın da Esed rejimine ciddi yardımları ve önemli miktarda petrol sevkiyatı olduğunu görüyoruz. Nitekim 2014-2017 yılları arasında ortalama 70 bin varil, 2016-2018 arasında ortalama 50 bin varil petrol transferi gerçekleşmişti. 2019 yılında ise (ABD’nin son yaptırımlarından sonra) sevkiyatlar artık durma noktasına geldi. Bölgedeki petrol üretimi ve ticaretiyle SDG/YPG’nin finanse edilmesi arzusu Türkiye için kabul edilemez bir durumken, doğal kaynakların rejimin kontrolünde olmasını isteyen Rusya’yı da rahatsız ediyor. Barış Pınarı harekâtı sonrasında Türkiye ile masaya oturan ABD önce askerlerini Suriye’den tamamen çekme kararı aldığını, ardından da sadece Tanf ve Deyrizor bölgesinde az sayıda asker bırakacağını açıkladı. Ancak Trump’ın bölgedeki petrol kaynaklarının kontrolünü bırakmayacaklarını açıklamasıyla birlikte, ABD askerleri ülkenin enerji kaynaklarının bulunduğu Deyrizor’un yanı sıra Haseke’nin kuzeyindeki petrol ve gaz yataklarındaki mevcudiyetini korudu. Yine Fişhabur üzerinden IKBY hattına doğru devam eden petrol ticaretinin gerçekleştirildiği güzergahta da devriye faaliyetlerine başlamış durumda. ABD’nin Irak-Suriye sınır hattında ne kadar kalıcı olacağı, Türkiye ve Rusya tarafından baskı altına alınan unsurlarını daha fazla ne kadar bölge tutacağı belirsiz olsa da ABD’nin Suriye’deki oyundan kolay kolay ayrılmayacağı anlaşılıyor. Trump bölgeden çıkarılan ham petrolün satılmasıyla ABD askerlerinin ve SDG/YPG terör unsurlarının finanse edilmesini, ayrıca bu bölgenin Esed rejimi ve İran’a bağlı güçlerinin kontrolüne girmemesini temin ederek, bu petrolü bir baskı unsuru olarak kullanmayı amaçlıyor. Bölgedeki petrol üretimi ve ticaretiyle SDG/YPG’nin finanse edilmesi arzusu Türkiye için kabul edilemez bir durumken Rusya’yı da rahatsız ediyor. Rusya bölgedeki kaynakların Esed rejiminin kontrolüne girmesini arzu ediyor. Esed rejimi ise YPG’ye kaptırdığı bu verimli ve jeopolitik olarak kritik öneme sahip alanlardan dolayı büyük meydan okumalarla karşı karşıya. YPG’nin enerji kaynakları üzerinde kurduğu hâkimiyet, ABD’nin uyguladığı yaptırımlar, İran ile petrol ticaretinin aldığı darbeler ve Mısır’ın ABD’nin baskıları sonucunda Süveyş kanalından rejime petrol sevkiyatını kesmesi, Esed rejimini içinden çıkılması güç bir duruma sürüklüyor. Son aylarda ülkede savaş araçları bir yana, ambulans ve otomobiller için dahi yakıt bulmak çok zor hale gelmiş durumda. Dolayısıyla rejimin hareket alanı kısıtlanmakta ve savaş gücü de bu bağlamda düşmekte. Suriye’nin sahip olduğu bu doğal kaynaklar, terör örgütlerini finanse etmek yerine Suriye halkının refahı, geleceği ve yeniden kalkınması için kullanılmalıdır. ABD’nin eş zamanlı olarak Türkiye, Rusya ve rejimi rahatsız eden petrol hamlesi, özellikle Fişhabur-Malikiye hattının kontrol edilmesiyle sınırlanabilir. Fakat şu ana kadar Rusya’nın bu meselede ABD’nin doğrudan karşısında durma eğiliminde olmadığı görülüyor. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/abd-pkk-angajmani-ve-suriyenin-dogal-kaynaklari-uzerinde-kirli-hesaplar/1637119
Suriye’de Yeni Anayasa Süreci ve Türkmenler Kutluhan Görücü  
Suriye’de Yeni Anayasa Süreci ve Türkmenler 2016 yılının sonlarına doğru Türkiye, Rusya ve İran’ın inisiyatifiyle başlayan Astana görüşmeleri, Suriye’nin geleceğinin muhalefet-rejim ekseninde belirlendiği önemli bir diplomatik kanal oldu. Bu süreç, birçok kez sınanmış olsa da, 2019 yılında da geçerliliğini koruyarak Suriye’nin geleceği konusunda önemli adımların atılabildiği bir platform haline geldi. Bu doğrultuda gerçekleştirilen heyet görüşmeleriyle birlikte, liderlerin de bir araya geldiği toplantılar yapıldı. Liderler zirvesinin beşincisi Türkiye’nin ev sahipliğinde Ankara’da gerçekleşti. Türkiye-İran-Rusya üçlüsünün Astana süreci kapsamında gerçekleştirdiği Ankara Zirvesi’nden çıkan en önemli başlık, anayasa komitesi listesinde uzlaşının sağlanması oldu. Astana sürecinin başlamasıyla birlikte ortaya konulan siyasi çözümün en öncelikli adımı, bir anayasa komitesinin belirlenerek anayasanın hazırlanmasıydı. Siyasi geçiş sürecinin yeni anayasal zeminde gerçekleştirilmesi ve bu minvalde özgür seçimlerin yapılması öngörülüyor. Astana sürecinin başlamasıyla birlikte ortaya konulan siyasi çözümün en öncelikli adımı, bir anayasa komitesinin belirlenerek anayasanın hazırlanmasıydı. Siyasi geçiş sürecinin de yeni anayasal zeminde gerçekleştirilmesi ve bu minvalde özgür seçimlerin yapılması öngörülüyordu. Yaklaşık iki yıldır anayasa komitesine üye olacak kişilerin belirlenmesinde büyük güçlük yaşanmıştı. Buna neden olanın ise Esed rejiminin diretmesi olduğu söyleniyordu. Nitekim rejim 50 muhalif, 50 rejim yanlısı üyenin ardından BM nezaretinde seçilecek 50 bağımsız üye konusunda ayak diretiyordu. Bu konunun 16 Eylül’de gerçekleştirilen Ankara Zirvesi’nde aşıldığı ve listenin hazırlandığı ilan edildi. Anayasa komitesindeki isim listeleri belirlenmiş olsa da usul konusunda henüz bir mutabakat söz konusu olmadığı gibi, konuya ilişkin net bir takvim de belirlenmiş değil. Bu nedenle, Cenevre’de gerçekleştirilmesi planlanan anayasa çalışmaları bağlamında, usul meselesinin de zaman alacağı öngörülebilir. Önümüzdeki dönemde anayasa tartışmaları ve beklentileri, yavaş yavaş Suriye kamuoyunun ve taraf veya garantör devletlerin gündemlerinin en üst sırasında yer almaya başlayacak. Bununla birlikte, anayasanın hazırlanmasına gidilen süreçte Suriye’de askeri durumun nasıl etkileneceği ve Suriye muhalefetinin bu duruma tepkisinin ne olacağı da ayrı soru işaretleri. Özellikle İdlib’deki çatışmalar, Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG/SDG yapılanmasının geleceği ve ABD-Türkiye arasında devam eden güvenli bölge sürecinin çökmesi durumunda Türkiye’nin askeri operasyon düzenleme ihtimali, şüphesiz ki anayasa sürecinin Suriye sahasındaki temel dinamikleri olacak. Nitekim Ankara Zirvesi öncesinde Esed rejiminin YPG/SDG yapılanmasını ilk kez terör örgütü olarak tanımlaması ve bu yönüyle Suriye muhalefeti ve Türkiye ile aynı noktaya varmış olmasının sürece nasıl yansıyacağı ve ABD’nin YPG/SDG’ye yönelik bu ortak duruşa karşı tavrının ne olacağı da önemli. Tüm bunlarla birlikte Rusya ve İran’ın YPG/PKK yapılanmasına karşı muğlak ve işbirliğine açık tavrı da sürece etki edecek parametrelerin başlıcaları. Usul konusunun muğlaklığına ve saha değişkenlerine rağmen şurası açık ki isim listesinin kabulüyle birlikte anayasa sürecinde önemli bir eşik aşılmış oldu. Bu nedenle artık yeni anayasa ve bu anayasada nasıl bir Suriye tasarlanacağı meselesi giderek önem kazanacak. Ayrıca Suriye’de yaşayan etnik ve dini unsurların nasıl tanımlanacağı, ne haklar elde edeceği ve temel manada nasıl bir anayasal zemine oturacağı da merak konusu. Bu bağlamda, anayasa komitesinde etnik ve dini temsilciler de yer alıyor ve bu temsilcilerin arasında Türkmenler de temsilci bulunduracak. Suriye Türkmenleri muhalif örgütlenmeler içerisinde faaliyet gösterse de Suriye siyasetine dair öznel yaklaşımları da bulunuyor. Türkmen siyaseti ve yeni anayasa Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmesiyle terörden arındırılan bölgeler, hem Suriye muhalefeti hem de Türkmenler adına bir siyaset fırsatı sundu. Söz konusu bölgelerde mukim yoğun Türkmen nüfusun varlığı da Türkmen siyasetinin önünü açan bir diğer unsur oldu. Suriye’de halk ayaklanmasının başlangıcına kadar herhangi bir siyasi, sosyal ya da kültürel örgütlenmeye sahip olmayan Türkmenler, yeni sürece hazırlıksız ve dağınık yakalandı. Bu nedenle müşterek bir siyasi ve askeri grup oluşturmakta veya oluşturulan platformları işlevsel kılma hususunda büyük zorluklar yaşandı. Siyasi arenayı birleştirmek adına Türkiye’de kurulan Suriye Türkmen Meclisi resmî muhatap buldu, fakat tüm Türkmen toplumunu birleştirmekte ve harekete geçirmekte yetersiz kaldı. (Suriye muhalefetinin de en büyük ve temel problemleri arasında yer alan) Suriye sahasından uzak faaliyet gösterme, Türkmenler için de geçerliydi. Bu zafiyet 2018 yılına kadar devam etti. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmesiyle terörden arındırılan bölgeler, bu anlamda hem Suriye muhalefeti hem de Türkmenler adına bir fırsat sundu. Söz konusu bölgelerde mukim yoğun Türkmen nüfusun varlığı da Türkmen siyasetinin önünü açan bir diğer unsur oldu. 2018 yılında yapılan seçimde meclis başkanlığı görevine gelen Muhammed Vecih Cuma saha odaklı bir politikayı gündemine aldı; Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’ndan (SMDK) da önce Çobanbey’de bir ofis açarak Türkmen siyasetini bölgeye taşıdı. 8 Temmuz 2019’da kamuoyuyla paylaşılan meclis tüzük değişikliği ise bu siyaset değişiminin kurumsallaşmasının önünü açtı. Yeni tüzükle birlikte meclis ve meclis bünyesindeki tüm siyasi partilerin Suriye sahasında faaliyet göstermesi zorunlu kılındı. Bu doğrultuda Halep/Çobanbey’de yeniden kongrelerini gerçekleştiren siyasi partiler, yeni siyasi zemine uyum sağladılar. Değişiklikle birlikte, meclis bünyesinde faaliyet gösteren üç siyasi partiye (Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi, Suriye Türkmen Kitle Partisi, Suriye Türkmen Nahda [Kalkınma] Partisi) bir yenisi daha eklenerek sahaya odaklanan partiler ortaya çıkmaya başladı. Bu minvalde kurulan Türkmen Milli Vefa Partisi’ne, daha sonra Taşlıhöyük’te açtığı ofisle Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi de katıldı. Milli Vefa Partisi’ne ayrı bir parantez açmak gerekirse, genel başkanının ve parti tabanının Humus kökenli olmasının, Türkmen siyasetinin Halep/Bayırbucak eksenindeki tıkanıklığı açabilme ihtimalini güçlendirdiği söylenebilir. Bu bağlamda, Türkmen siyasi partilerinin ve meclisinin önümüzdeki dönemde bölgede yeni ofisler açması veya mevcut ofis sayılarını artırması öngörülüyor. Türkmen siyasetindeki yeni evre, sürecin doğru yönetilmesi ve demografik olarak geri dönüşün sağlanması durumunda başarıya ulaşabilir. Bu minvalde, daha da görünür hale gelen Türkmen siyasetinin ilerleyen süreçte karşılaşacağı en önemli meydan okumalardan birinin yeni anayasa süreci olacağı söylenebilir. Bu nedenle Türkmen siyasetinin anayasal zemine oturmasını ana hedefleri olarak gören Türkmen siyasiler, yeni anayasa sürecinde daha aktif olmalılar. Türkmenlerin anayasa sürecinde en öncelikli beklentisi ve talebi de tanınmak/statü kazanmak olmalıdır. Nihayetinde diğer tüm talepler bu hukuki zemin üzerine inşa edilecektir. Ek olarak, geri dönüşlerin hukuki zemininin sağlanması ve Türkmenlerin Türk dilinde eğitim alması da son derece gerekli. Yeni anayasanın yaklaşımlarına göre, Türkmenler farklı konumlarda ve isteklerde bulunabilecekler; fakat sayılan bu üç ilkenin, Türkmenlerin taleplerinin temel zeminini oluşturmasını beklemek gerçekçi olacaktır. Türkiye’nin Suriye politikasındaki doğal müttefiklerinden biri olan Türkmenler yeni anayasa sürecinde Türkiye’nin desteğini almalıdır. Aynı zamanda Türkiye’nin orta ve uzun vadeli Suriye siyasetinde Türkmenlerin (Irak örneğinde olduğu gibi) sahici bir aktör olma potansiyeli, bu muhtemel desteğin birincil zeminini oluşturmaktadır. Bu doğrultuda Türkmenlerin de Türkiye’yle oluşturduğu doğal ittifak ilişkisi büyük ehemmiyeti haiz olsa da Türkmen siyaseti, müttefiklerini arttırmak için diplomasi ve lobi faaliyetleri yürütmelidir. Uluslararası arenadaki görünürlüğün artırılmasının hem Türkiye’nin hem de Türkmenlerin faydasına olacağı açıktır. Bu nedenle Türkmen siyaseti, yeni anayasa süreci ve geleceğin Suriye’sinin inşa edilmesi bağlamında müttefiklerini arttırma, anayasadan taleplerini elde etme, demografik dönüşümü sağlama ve Suriye’nin toprak ve zihni bütünlüğü bağlamında toplumsal birliktelik siyasetine odaklanmalıdır. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suriyede-yeni-anayasa-sureci-ve-turkmenler/1604532    
Suriye Petrolü YPG/PKK Terörünü Finanse Ediyor
Suriye Petrolü YPG/PKK Terörünü Finanse Ediyor Enerji kaynakları her zaman Suriye ekonomisi içinde büyük bir öneme sahip olmuştur. Halk ayaklanması başlamadan önceki yıllara baktığımızda, ülkenin en temel gelir kaynağı olarak enerji ihracatını görürüz. 2010 yılı verilerini göz önüne alırsak, 12 milyar dolarlık Suriye ihracatının yüzde 50’sinin enerji ticaretinden oluştuğunu söyleyebiliriz. Fakat savaştan sonra ülkede ortaya çıkan muhtelif devlet-dışı aktörler, bu kaynakların kontrolünü uzun süredir ellerinde bulunduruyor. Günümüzde bu kaynaklar halkın refahına hizmet etmek yerine, çeşitli terör örgütlerinin finans kaynağı olarak kullanılıyor. Mevcut durumda, ülkenin sahip olduğu petrol ve doğalgaz sahalarının büyük çoğunluğu, PKK’nın Suriye yapılanması olan YPG güçlerinin kontrolü altında. Bunlara ek olarak, başta Tabka barajı olmak üzere, ülkenin en önemli hidroelektrik enerji kaynakları olan Tişrin ve Baas barajları da YPG’nin kontrolü altında. YPG’nin elinde bulundurduğu enerji kaynakları, ülkenin tüm enerji kaynaklarının neredeyse dörtte üçüne tekabül ediyor. Bu kontrol alanlarına, başta El-Ömer petrol sahası olmak üzere, Deyrizor’un doğusu, Haseke ve Rakka da dâhildir ki ülkenin en önemli enerji sahaları bu bölgelerde konumlanmıştır. Yalnızca Deyrizor bölgesindeki petrol sahaları, Suriye’nin sahip olduğu tüm enerji kaynaklarının yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. YPG’nin bu alanları ele geçirmesiyle, rejimin (2010 yılında günlük 416 bin varil olan) petrol üretimi günümüzde 25 bin varile kadar geriledi. YPG/PKK’nın petrol ticareti ve Esed rejimi Rakamlar ve günümüzdeki mevcut kontrol alanları göz önüne alındığında, ülkenin enerji üretim potansiyelinin büyük çoğunluğunun YPG/PKK terör örgütünün eline geçtiğini görmekteyiz. Buna mukabil, ülkenin sahip olduğu iki rafineri de (Banyas ve Humus) rejim güçlerinin elinde olduğu için, YPG işgal ettiği bölgelerde küçük ölçekli, el yapımı rafineriler kurma yoluna gitmişti. Bu rafineriler vasıtasıyla, çıkarılan petrolün bir kısmı yerel kullanımlar için işleniyor. Fakat çıkartılan petrol, temelde bir ihraç kalemi olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda, rejim ve YPG arasında kurulan ortaklık, YPG’nin yaptığı enerji ihracatının önemli bir kısmını oluşturuyor. Rejim ve YPG arasında petrol sahalarının ve barajların işletilmesi konusunda işbirliğinin geliştirilmesi için birçok müzakere yürütüldü. Bu müzakereler başarıya ulaştı ve muhtelif alanlarda rejim ve YPG arasında işbirliği gerçekleştirildi. Ancak ABD’nin YPG’ye rejimle işbirliği hususunda koyduğu şerh, ikili ortaklığı sekteye uğrattı. Bunların yanı sıra, YPG’nin Fişhabur sınır kapısı üzerinden IKBY’ye petrol sevkiyatı yaptığı, hatta Kerkük’ten yüklenen petrol tankerleriyle de petrolü İran’a sattığı biliniyor. Nitekim YPG/PKK’nın İran ile gerçekleştirdiği petrol ticareti, ABD Başkanı Donald Trump tarafından açıkça ifade edilmişti. Trump Twitter üzerinden yaptığı açıklamada: “Türkiye onları sevmiyor; başkaları onları seviyor. Onların ellerindeki azıcık petrolü İran’a satmaları hoşuma gitmedi. Onlardan İran’a satış yapmamalarını istedik. Ortaklarımız Kürtler İran’a petrol satıyor. Bundan memnun değiliz. Bundan hiç mutlu değilim” demişti. Esed rejiminin petrol ihtiyacını karşılamak üzere terör örgütleriyle kurduğu ticari ilişkide YPG/PKK ilk ortak değildir. Nitekim 2013 sonrasında, ülkenin doğusundaki birçok petrol sahasını DEAŞ ele geçirdiğinde, rejim DEAŞ’tan da petrol satın almıştı. Petrol sahalarını DEAŞ’ın ele geçirdiği dönem olan 2014’te, rejimin günlük petrol üretimi yaklaşık 30 bin varile kadar düşmüştü. Bu üretim rejimin kontrol ettiği alanlardaki petrol ihtiyacını dahi karşılamaya yetmemiş, bu nedenle rejim DEAŞ ile petrol ticaretine girmişti. Söz konusu dönemde, işgal ettiği alanlardaki petrol ihtiyacını karşılamak üzere YPG’nin de DEAŞ ile petrol ticareti yaptığı biliniyor. Bu ticaret YPG’nin ABD ile girdiği siyasi ve askeri angajmana rağmen gerçekleşmiş ve DEAŞ’ın önemli petrol sahalarını kaybetmesine değin sürmüştü. Esed rejiminin önce DEAŞ ve sonra YPG ile petrol ticareti gerçekleştirmesinde, ABD’nin yaptırım listesinde bulunan Katerji Group aracı olmuştu. Esed rejimine yakınlığı ile bilinen Katerji Group’un bölgedeki yerel petrol ticaretinde etkin bir rol oynadığı defalarca medyaya yansımıştı. Wall Street Journal’ın verdiği son haberde, ABD ve Avrupa Birliğinin yaptırım listesinde yer alan Katerji Group’un YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretini sürdürdüğü görülüyor. Söz konusu habere göre, bu ticaret günlük yaklaşık 60 bin varil petrol akışını içeriyor. Mevcut Brent petrol fiyatlarını göz önüne aldığımızda, YPG yalnızca rejimle gerçekleştirdiği petrol ticareti vasıtasıyla günlük 3,6 milyon dolar, yıllık ise 1,3 milyar dolarlık bir gelir elde etme potansiyeline sahip. Bu rakamlar terör örgütünün kendini finanse etmesi için çok ciddi bir miktarlardır. Söz konusu rakamlar, YPG’nin yalnızca rejimle yaptığı ticaretten elde ettiği gelirleri gösteriyor. Buna ilave olarak IKBY ve İran da düşünüldüğünde, YPG/PKK’nın petrol ticaretinden elde edebileceği potansiyel gelirin söz konusu rakamın çok daha üstünde olduğu görülüyor. ABD’nin YPG/PKK ile Suriye sahasında girdiği müttefiklik ilişkisi, İran ve Esed rejimine uyguladığı yaptırımlarla da tezatlık ihtiva ediyor. Nitekim yaptırım uyguladığı her iki taraf da müttefiki YPG ile petrol ticareti yapıyor. ABD Suriye sahasında YPG’ye alan açarak terör örgütünün kontrol alanı kazanmasına neden olurken, bölgedeki enerji kaynaklarını kullanmasına ve ticaret ağları oluşturmasına da fırsat verdi. Aynı zamanda bu durum, meşruiyetini yitirmiş Esed rejiminin küresel piyasalara nazaran daha uygun fiyatlarla petrol elde etmesine yol açtı; böylelikle rejimi ayakta tutan nedenlere bir tane daha eklemiş oldu. Bu yönleriyle de ele alındığında, ABD’nin Suriye’de Esed rejimi karşıtı duruşu somut dayanaklarını kaybetmeye mahkum hale gelmiştir. Türkiye’nin terörle mücadelesi ve Fırat’ın doğusu Suriye’nin yeniden imar edilmesinin en temel gelir kaynaklarından biri olarak gösterebileceğimiz petrol, Suriye halkının refahına kullanılmak yerine, terör örgütü YPG/PKK’yı finanse ediyor. Nihayetinde örgüt elde ettiği geliri Kandil’e aktararak uzun vadeli terör faaliyetlerinin finansmanını ve planlamasını gerçekleştiriyor. Söz konusu durum bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirirken Türkiye’nin Irak ve Suriye’de PKK ile mücadelesini sekteye uğratıyor. Bu nedenle, YPG ile Fırat’ın doğusundaki mücadele Türkiye için yalnızca sınır güvenliği meselesi olarak görülmemeli, aynı zamanda örgütün elinde tuttuğu petrol bölgelerini de hedeflemelidir. Bu bağlamda, ABD’nin Suriye’den çekilme sürecini Türkiye ile birlikte yönetmesi, söz konusu petrol bölgelerini de Suriye Geçici Hükümeti’ne devretmesi en doğru yaklaşım olacaktır. Bu noktada, Fırat’ın doğusundaki SDG bünyesindeki Arap unsurlarla terör örgütü YPG/PKK’nın varlığı ayrıştırılabilir. Bölgede YPG’nin yanında yer almak zorunda kalan yapılar yeni sürece dahil edilerek Uluslararası Koalisyon’un varlığı da muhafaza edilebilir. Böylece Fırat’ın doğusuna Esed rejimi, İran ve Rusya’nın geri dönmesi engellenerek, Türkiye’nin de bölgeye girişiyle NATO ülkeleri, karşı bloğu Suriye’de dengelemiş olacaktır. Dahası, Türkiye’nin tezlerine uygun bir biçimde, demografik yapıya uygun yerel yönetimler oluşturularak bölgede meşru muhalefet de alan kazanabilir. Nihayetinde terörü finanse eden kaynaklar ortadan kaldırılarak Suriye’nin yeniden imarına kaynak oluşturulabilir. Bu çalışma Kutluhan Görücü ve Mehmet Çağatay Güler tarafından hazırlanmıştır. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriye-petrolu-ypg-pkk-terorunu-finanse-ediyor/1396901
Güvenli Bölge Mi, Tampon Bölge Mi?
Güvenli Bölge Mi, Tampon Bölge Mi? 19 Aralık 2018’de ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla ABD’nin Suriye’den tamamen çekileceği ilan edildi. İlgili kararın Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra alındığı ortaya çıkarken, Türkiye uzun bir süredir Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki terör tehdidini bertaraf edebilmek adına Kıbrıs Barış harekatından sonraki en büyük askeri sevkiyatı gerçekleştirmiş ve sınır ötesi bir harekat için hazırlıklarını tamamlamıştı. Böyle bir konjonktürde Trump harekete geçti ve çekilme kararı aldı. Trump’ın kararının ardından gözlerin bu karara vereceği tepkiye odaklandığı Pentagon’dan “Koalisyon DEAŞ’ın elindeki toprakları özgürleştirdi ancak DEAŞ’a karşı mücadele bitmedi. DEAŞ karşıtı mücadele yeni aşamasına geçerken Suriye’den askerlerimizin eve dönüş sürecini başlattık” açıklaması geldi. Böylelikle Trump’ın Suriye’den çekilme yönündeki açıklamasına tüm kurumlar paralel tepki vererek zoraki de olsa kararı onamış oldu. Obama döneminden beri ABD’nin Suriye politikasında ve YPG’ye yatırım yapılmasında etkili isimler olan ABD Savunma Bakanı James Mattis ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un çekilme kararının ardından istifaları da kurumsal dirençlerin kırıldığını gösteren gelişmelerdi. Trump’ın Suriye’den ABD’nin askeri ve diplomatik varlığını çekeceğini açıklamasının ardından, Suriye’deki tüm dengelerin gözden geçirileceği yeni bir süreç başlamış oldu. Trump’ın almış olduğu bu kararın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından olumlu karşılanmadığı ve bu noktada hâlâ belirli bir direnç göstermeye çalışacağı açık. Trump’ın önceden beri Suriye’den çekilmek istediği biliniyordu. Buna karşı ABD’deki güvenlik ve dışişleri bürokrasisi bu süreci uzatmak istemiş ve başarılı olmuştu. Buna rağmen, Trump bu konudaki kararlılığını ortaya koymuş oldu. Tüm bu nedenlerden dolayı, çekilme kararının sahaya nasıl yansıyacağını dikkatle izlemek gerekiyor. Çekilme kararının ardından Trump’tan gelen “güvenli bölge” açıklaması, bölgede Türkiye ile ABD arasında çekilme koordinasyonunun sağlanması konusundaki uzlaşıya farklı bir boyut kazandırdı. Fakat ABD’li bazı aktörlerin “tampon bölge” açıklamaları yeniden bir belirsizlik oluşturmuş durumda. Güvenli bölge/tampon bölge tartışmaları Trump’ın 20 mil (32 km) derinliğindeki güvenli bölge açıklamasına rağmen, ABD bürokrasisinde bu alanın YPG/SDG unsurlarıyla Türkiye arasında bir tampon bölge olması yönünde fikirler olduğu açık. “Güvenli bölge” silahlı çatışma dönemlerinde veya ihtilaflı bölgelerde, savaşa katılmayan kişilerin bir dereceye kadar sığınabileceği yerler olarak ayrılır. Bu tür yerler, belirten dönemlerde “güvenli bölge” olarak tasvir edilir. Ana fikir, bölge içindekilerin orada güvenle yaşayabileceği ve çatışmanın etkilerinden korunabileceği bir alan oluşturmaktır. “Tampon bölge” ise birçok yönden düşman olan iki geniş ve güçlü ülke ya da askeri güç arasında kalan bölge için kullanılan bir tabirdir. Suriye sahasında düşünülen tampon bölgenin literatürdeki tanımıyla tam anlamıyla uyuştuğu da söylenemez. Nihayetinde YPG/PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütünün, terör ihraç ettiği bir ülkeyle arasında tampon bölge oluşturulması, BMGK kararları dahil olmak üzere uluslararası hukuk bakımından da söz konusu değildir. Tüm bunlarla birlikte, tampon bölgenin sahada uygulanabilirliği de, Türkiye’nin bunu kabul etmesinin imkanı da yok. Nitekim Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki öncelikli motivasyonunun, sınır hattından belirli bir derinlikte terör unsurlarını çıkarmak olduğu biliniyor. Bilindiği üzere Türkiye, güvenli bölge fikrini Obama döneminden beri dile getirmekteydi. Güvenli bölge konusunda Türkiye’nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor. Suriye sahasında oluşturulacak güvenli bölge için muhtemel rotanın, Ayn el Arab’tan Malikiye’ye kadar uzanan Türkiye-Suriye sınır hattında, asgari 32 km derinlikte oluşturulması söz konusu. Bu konu üzerinde Türkiye ve ABD askeri yetkilileri arasında görüşmeler sürerken, bahsedilen bölgede, Ayn el Arab, Tel Abyad, Resulayn, Derbesiye, Amude, Kamışlı, Rumeylan ve Malikiye gibi önemli yerleşim yerleri bulunuyor. Bu bölgeleri kapsayacak şekilde oluşturulacak güvenli bölgeye ciddi sayıda mültecinin geri döneneceği söylenebilir. İstikrarın sağlanması, istikrar güçlerinin oluşturulması, DEAŞ’ı var eden nedenlerin ortadan kaldırılması, demografik düzenin korunması, bölge halkının terörden kurtarılması, zorla silah altına alınan gençlerin özgürlüğüne kavuşması, demografik yapıya uygun yerel yönetimlerin oluşturulması ve meşru muhalefetin alan kazanması, Türkiye’nin güvenli bölgeyle amaçladıkları olarak sayılabilir. Esasen söz konusu “güvenli bölge” örneğini Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları neticesinde oluşturmuş durumda. Yaklaşık 300 bin mülteci bu bölgelere geri döndü. Bölgede altyapı başta olmak üzere, sağlık, eğitim, güvenlik ve ekonomi alanlarında, istikrarın oluşturulması yönünde çalışmalar yapıldı ve bunlar artırılarak devam ediliyor. Bu anlamda Türkiye’nin ciddi bir tecrübesi mevcut. Bölge halkının, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde oluşturulan modeli kendi memleketlerinde de görmek yönünde bir iradesi bulunuyor. Bu bağlamda, Fırat’ın doğusundaki muhtemel güvenli bölgeye, yalnızca Türkiye’den yaklaşık 1 milyon mültecinin geri dönüşünün sağlanması planlanıyor. DEAŞ ile sahici mücadele Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times için kaleme aldığı makalesinde ifade ettiği gibi, Türkiye DEAŞ ile mücadelesini bölgenin altyapısını ve şehirleri koruyarak gerçekleştirirken, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon ise yalnızca DEAŞ’ın fiziki varlığını sonlandırmak adına yoğun hava saldırıları yönünde bir operasyon çizgisi ortaya koydu. CENTCOM’un açıkladığı rakamlara göre, Ocak 2015 ile Mart 2018 tarihleri arasında Rakka’ya en az 6 bin 153 hava saldırı gerçekleştiren ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon, toplamda 13 bin 658 hava saldırısı gerçekleştirmiş. Uluslararası Af Örgütü gibi birçok kuruluş ABD’nin yaptığı yıkımı ortaya koyan raporlar yayınladı. Af Örgütü’ne göre Rakka’nın yüzde 80’i yıkıldı. İngiltere merkezli Airwars’a göre ise en az bin 450 sivil Rakka’da hayatını kaybetti. Türkiye ise kara muharip unsurlarını DEAŞ’a karşı ilk defa kullanan ülke olarak, Fırat Kalkanı harekatında en az 3 bin DEAŞ unsurunu etkisiz hale getirirken şehrin altyapısını ve sivilleri korumayı başardı. ABD destekli YPG/SDG güçleri, Rakka başta olmak üzere birçok bölgede DEAŞ’ın kontrolünü sonlandırsa da, DEAŞ hücrelerine karşı başarısız olmakta. ABD askerlerinin de hayatını kaybettiği son Münbiç saldırısı bunun en önemli göstergesi oldu. Rakka başta olmak üzere, YPG/SDG’nin kontrolündeki birçok bölgede DEAŞ’ın çok ciddi hücre yapılanmasının olduğu biliniyor; gerçekleştirilen hücre saldırılarıyla da bu somut olarak görünüyor. Türkiye’nin DEAŞ’tan ele geçirdiği Fırat Kalkanı bölgesinde DEAŞ’ın saldırı gerçekleştiremiyor olması da bu noktada dikkate değerdir. TSK’nın yürüttüğü insan odaklı askeri harekat ve bölge halkından oluşmuş ÖSO savaşçılarının operasyonlarda yer alması bu bakımından önemli. Türkiye’nin dini, tarihi, kültürel ve coğrafi yakınlığıyla kardeşlik bağı oluşturduğu Suriye halkının psikolojisini anlamakta ve ihtiyaçlarını imkanları nispetince karşılamakta gösterdiği gayreti, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon gösterememiştir. ABD’nin bölgede kendisine ortak olarak terör örgütü YPG/PKK’yı seçmesi de bunun en somut göstergelerinden biridir. Sonuç olarak, ABD bürokrasisinde yer alan tampon bölge fikrinin sahada uygulanabilirliğinin bulunmadığı ve aynı zamanda Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde bir nevi güvenli bölge modeli oluşturarak istikrarı sağladığı açıkça görülmektedir. Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda da güvenli bölge anlayışını ortaya koyarak sonuç alması muhtemeldir. Böylelikle bölge halkı DEAŞ ve YPG/PKK terör örgütlerinden kurtarılarak huzur ve istikrar sağlanabilir. Suriye’de siyasal geçiş süreciyle kapsamlı bir çözümün elde edilmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi de mümkün olabilir. Güvenli bölge fikrinin sahada uygulanmasıyla beraber, Türkiye’nin öncelikli güvenlik endişeleri giderilerek sınır hattında bir terör devletçiği tehdidi de bertaraf edilmiş olacaktır. Analiz Can Acun ve Kutluhan Görücü tarafından hazırlanmıştır. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/guvenli-bolge-mi-tampon-bolge-mi/1377816
Menbiç Saldırısının Arkasında Kim Olabilir? Kutluhan Görücü  
Menbiç Saldırısının Arkasında Kim Olabilir? Menbiç’te yaşanan saldırı ABD askerlerinin de hayatını kaybetmesi nedeniyle uluslararası gündemde kendisine yer buldu. Esasen DAEŞ’in yalnızca Menbiç’te değil, Fırat’ın doğusundaki birçok noktada YPG/SDG unsurlarına yönelik saldırı gerçekleştirebilme kapasitesi var. DAEŞ, YPG/SDG’ye karşı kaybettiği bölgelerde hücre yapılanmalarını kullanarak bu tip saldırıları sürekli olarak gerçekleştiriyor. Menbiç’in Türkiye-ABD ekseninde önem kazanması ile birlikte DAEŞ, bölgedeki saldırılarını arttırdı. Geçtiğimiz hafta 4-7 ve 8 Ocak’ta da DAEŞ, Menbiç’te saldırı gerçekleştirmişti.[1]Örgütün, YPG/SDG hedeflerine yönelik saldırıları periyodik bir durum teşkil ettiğinden ötürü yerel gündemin dışında haber değeri taşımıyordu. Ancak bu saldırıda ABD askerlerinin de hedef olması ve çekilme dönemine denk gelmesi akıllara başka senaryoları getirdi. 16 Ocak’ta Menbiç’te ABD askerleri ile YPG/SDG’nin paravan kuruluşu Menbiç Askeri Meclisi yetkililerinin bulunduğu bir restoranda gerçekleşen saldırı sonucu 4’ü ABD’nin üst düzey askeri ve istihbarat yetkilisi olmak üzere 18 kişi hayatını kaybetti. DAEŞ’in Suriye’de bir istihbarat ağı olduğu biliniyor ancak bu ağın ABD askerlerine ulaşabilmesi çok olası değildi. Saldırının zamanlaması ve taşıdığı anlamlar bakımından restorandaki ABD askerlerinin bilgisinin DAEŞ’e nasıl veya kimler tarafından ulaştığı konusu da bu bağlamda mühimdir. Menbiç Askeri Meclisi’nin saldırı sonrasında yaptığı açıklamadaki şu ifadeler şüpheleri daha derinleştiriyor; ‘’Teröristlerin hâlâ saldırı gerçekleştirebildiği… Tehlikenin hâlâ sona ermediği… Uluslararası Koalisyon ortaklarıyla savunmamız güçlendireceğiz… Halkımızı ve dünyayı karanlık güçlerden kurtarma ve güvenliklerini sağlama sorumluluğu…’’ Özellikle ölen ABD askerler arasında üst düzey yetkililerin olması ve direk hedef seçilmiş olması bu noktada DAEŞ’in araçsallaştırılmış olabilme ihtimalini tekrar akıllara getiriyor. Bu noktada Trump’ın kararına yönelik eleştirilerin yeniden yükselmesi ABD iç kamuoyunun bu konuyu bir süre daha tartışabileceği anlamına geliyor. Buna karşılık Trump’ın bu saldırı sonrasında ‘bizim savaşımız olmadığı halde askerlerimiz ölüyor ve biz para harcıyoruz’ argümanına destek de olabilir. Sürecin nasıl yönetileceği ve nereye evrileceği önemli. Tüm bunlarla birlikte ABD’nin saldırı hakkında yapacağı soruşturma sonuçları da ABD’nin gelecek Suriye siyasetine etki edebilir. Kaynakça: [1]Haftalık DAEŞ Raporu 2-8 Ocak, Suriye Gündemi, http://www.suriyegundemi.com/2019/01/10/haftalik-daes-raporu-2-8-ocak/
Rusya İçin ABD’nin Suriye’den Çekilmesinin Anlamı Mehmet Çağatay Güler  
Rusya İçin ABD’nin Suriye’den Çekilmesinin Anlamı 19 Aralık 2018 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump tarafından, ABD’nin tüm askerlerini Suriye’den çekeceğine dair yapılan açıklama[1], bölgedeki paradigmayı değiştirecektir. Rusya’nın etkisini arttırma ve ABD’yi dengeleme üzerine kurulu bölge politikası için, Suriye, oldukça büyük bir öneme haizdir. Dolayısıyla ABD’nin çekilme kararı, bölgedeki paradigmayı değiştireceği gibi, Rusya’nın da bölgeye yönelik politikalarını etkileyecektir. Bu analiz Rusya’nın, Trump’ın çekilme kararını nasıl karşıladığını açıklamak ve çekilme durumunda izleyeceği politikaları ortaya koymak için yazılmıştır. ABD’nin Çekilme Kararı Sonrası Türkiye-Rusya-ABD-İsrail Konjonktürü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in açıklamalarından yola çıkarak, Rus tarafının Trump’ın beyanatına, ABD’nin daha önce Afganistan için verdiği sözleri yerine getirilmediği de vurgulanarak, oldukça temkinli yaklaştığını görmekteyiz[2]. Her şeye rağmen, Putin böyle bir çekilmenin mümkün olduğunu, özellikle siyasi çözüm yolunda ilerlediklerini de dile getirmiştir[3]. Lakin bahse konu kararın ardından, en üst seviyeden alt seviyeye kadar tüm siyasetçiler, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını korumaya devam etmekten vazgeçmeyeceğini dile getirmiştir. Ancak böyle bir vurgunun yapılmasındaki asıl maksat, Rusya’nın rejime verdiği desteği kesmeyeceğini, oluşacak güç boşluğunu dolduracak en önemli adaylardan da biri olduğunu ortaya koymaktır. 29 Aralık Cumartesi günü, Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov “Suriye hükümetine bağlı güçlerin Münbiç kentinin kontrolünü ele geçirdiği bilgisi doğru” şeklinde doğruluktan uzak bir açıklama yapmıştır. Peskov’un bu açıklamasının asıl sebebi, Münbiç’te de bir aktör olduklarını hatırlatma çabasıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Esed’e gönderdiği yeni yıl mesajında, Rusya’nın Suriye hükümeti ve halkına, terörle mücadele ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik verdiği desteğin devam edeceğini söylemesi[4]de, Rusya’nın rejime verdiği desteğin açık bir tezahürüdür. Bu açıklama, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, “Suriye’de terörist tehlikesini ortadan kaldırmak için birliklerimizin koordinasyonu konusunda mutabakata vardık[5]” bildirisine müteakip gelmiştir. Diğer bir deyişle Rusya, her ne kadar Türkiye ile mutabakata varmış olsak da, kamuoyuna rejime verdiği desteğin değişmediğine yönelikmesaj vermiştir. Buna mukabil, Vladimir Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği yeni yıl mesajında, Moskova ve Ankara’nın ortak çabalarıyla, Suriye’de terörle mücadeleye kararlı bir katkı sağlanıyor değerlendirmesinde bulunmuştur[6]. Aynı zamanda Avrasya’nın güvenliğini birlikte güçlendirmeye devam edileceğine vurgu yapmıştır[7]. Türk Akımı, S-400 anlaşması ve Akkuyu Nükleer Projesi gibi uzun soluklu, ortak projeler, iki ülke arasındaki kırılgan ilişkileri sağlam bir zemine oturtmuş, ABD’nin bölgeden çekilme kararının veya rejimin Türkiye karşıtı propagandasının, Türkiye-Rusya ilişkilerine zarar veremeyeceği, iki tarafında karşılıklı açıklamalarıyla açıkça ortaya konulmuştur. Tüm bunların dışında, Putin ve Netanyahu arasında Suriye’de ikili işbirliği üzerine bir telefon görüşmesi gerçekleşmiştir[8]. Bir yandan ABD, İsrail’in görüşlerini ön plana koyarken[9], Türkiye ile de ikili ilişkilerini ilerletmekte, diğer yandan Rusya, Türkiye ile sahip yüksek diyaloğun altını çizerken, İsrail ile Suriye’de ikili ilişki vurgusu yapmaktadır.   Rusya’nın Endişeleri ve Olası Çekilme Sonucu İzleyecekleri Politikalar ABD’nin bölgeden çekilmesi hususunda Rusya’nın birçok endişesi bulunmaktadır. Her ne kadar Türkiye ile ikili ilişkiler, yüksek stratejik diyalog seviyesinde izlese de, çekilme sonrası ortaya çıkacak alanı, Türkiye’nin kontrol altına alması ve Ankara’nın bölgedeki etkinliğini arttırması, Rusya’nın arzu etmediği başlıca hususlardan birisidir. Bu alan zengin enerji ve su kaynaklarına sahip, verimli ve sulamaya uygun tarım arazilerini de içinde barındıran çok geniş bir alandır[10]. Dolayısıyla, ABD bölgeden çıktıktan sonra YPG/PKK’nın elinden alınması ve kontrolün Türkiye’nin eline geçmesi, rejimin dolasıyla Rusya’nın çıkarlarına uygun değildir. Rusya’nın bu endişelere yönelik atabileceği alternatif adımlar mevcuttur. Rusya açısından Fırat’ın doğusuna yönelik 4 senaryo ortaya çıkmaktadır: İlk olarak, Rusya’nın, Türkiye’nin doğacak güç boşluğunda bölgedeki varlığını arttırmasını önlemek için, Esed rejimi ve YPG arasında, ABD’nin çekilme kararı sonrası artan diyaloğu destekleyebileceğini görmekteyiz. Karşılıklı tavizlere ikna ederek, taraflar arasında barış sağlama gayesi ile, rejim ve YPG arasında arabulucu bir rol oynama üstlenmesi muhtemeldir. Esed’e olan desteğin her fırsatta dile getirilmesi, YPG’nin veya PKK’nın hiçbir zaman terörist bir örgüt olarak tanınmaması ve saha da kurulan angajmanlar[11], bu ihtimali destekleyen faktörlerdir. Aynı zamanda, Astana’da da dile getirilen, Rusların Suriye’nin Kuzeyinde otonom bir bölge kurma gayesi ve Esed’in yeniden seçilebileceği bir anayasının dizaynı, bu hamleyi destekleyen diğer önemli amillerdir. Türkiye, YPG’nin bölgedeki mevcudiyetini koruduğu, özellikle de otonom bir yapıya sahip olduğu, hiçbir politikayı kabul etmeyecektir. Zaten, Türkiye’nin bölgeye yönelik asli politikası, ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasıdır, dolayısıyla otonom bir yapının kuruluması ihtimali, Türkiye için kırmızı çizgidir. İkinci olarak, Rusya’nın tampon bölge oluşturma fikrini görmekteyiz[12]. Bu bağlamda Ayn El Arab’tan Maliki’ye kadar Haseke’nin güneyine inmeyecek şekilde bir alanda Türkiye’nin operasyonlarına destek verilmesi sonrasında YPG ile arasında bir tampon bölge oluşturulması fikri öne sunulacak olabilir. YPG’nin bölgede aktör olmaya devam ettiği bu senaryonun, Türkiye tarafından kabul görmesi oldukça düşüktür. Rusya için üçüncü alternatif, Türkiye ile tam koordinasyon sağlanarak YPG’nin bölgeden tamamiyle tasfiye edilmesi, ancak karşılığında ele geçirilen bu alanının, Rusya kontrolünde peyderpey rejime bırakılması. Bu hamle atılması oldukça zor, Türkiye tarafından kabul görmesi de bir o kadar düşük bir ihtimaldir. Ayrıca ABD de boşalttığı alanın tamamiyle, Rusya’nın kontrolüne geçmesini istemez. Türkiye ve ABD’nin bu tarz bir teklifi kabul etmesi durumunda dahi, nihayetinde rejime geri bırakılan bu alanda, YPG’nin yeniden vuku bulma ve kaldığı yerden devam etme ihtimalinin bertaraf edilmesi gerekir. Çünkü, Esed rejimi bölgede her zaman Türkiye’ye karşı oynayabileceği bir kartı, yani YPG’yi, kaybetmek istemeyecektir. Bu bağlamda Esed rejiminin, YPG’nin bulunduğu bölge olan Tel Rıfaat’a girmesine rağmen, bölgedeki YPG varlığının sürmesi ve Tel Rıfaat’taki YPG’nin Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhaliflere saldırması önemli bir göstergedir[13][14]. Tel Rıfaat örneği, bu tarz bir senaryonun Türkiye açısından neden kabul edilebilir olmadığını göstermektedir. Rusya açısından dördüncü bir alternatif olarak, Astana sürecinde başarılı bir ortaklık ve uyum sağlayan, Türkiye-Rusya-İran üçlüsünün bu çekilme sürecini birlikte yürütmesidir. Bu hamle doğru uygulandığı takdirde, İran sürece dahil olacaktır ve Astana’da kazanılan ortaklık ön planda tutulacaktır. Özellikle Türkiye için[15], Bolton’un yaptığı açıklamalar[16]sonrasında, bu alternatif daha fazla gündeme gelebilir.   İran Faktörü Rusya’nın ABD’nin çekilme kararı sonrası diğer bir endişesi ise, oluşacak güç boşluğunda İran’ın etkisini ve kontrol alanını arttırması ihtimalidir. Bu durum, aynı zamanda İsrail ve ABD’nin de çekinceleri arasındadır. Bu bağlamda, İran’a kıyasla Rusya’nın hakimiyetini arttırması, ABD ve İsrail’in çıkarlarına, özellikle de İsrail’in güvenlik endişelerine, daha uygun olabilir. Ancak oluşacak güç boşluğunda, bölgenin önemli aktörlerinden İran’ı dışlamak kolay olmayacaktır. Nitekim İran denklemin önemli bir parçasıdır. Rusya bu bağlamda, İran’ı denetiminde ve kontrolünde tutma amaçlı, sürece dahil etmek isteyecektir. Bu duruma ABD ve İsrail de çıkarları gereği karşı çıkmayabilir. Sonuç Son tahlilde, ABD’nin bölgedeki dengeleri kökten değiştirecek bu kararı, Rusya tarafından temkinle karşılanmış, küresel ve bölgesel aktörlerle ikili ilişkiler üst seviyede tutulmuştur. Bu süreçte bölgede oluşacak güç boşluğundan yararlanarak Türkiye ve İran’ın etkinliğini arttırması,Kremlinaçısından öne çıkan endişeler arasında yer almıştır. Moskova için kritik öneme sahip bu çekinceler, muhtelif politikaları da beraberinde getirmektedir. Yukarıda açıklanan ilk üç alternatif de, belirtildiği üzere Türkiye’nin kabul edebileceği seçenekler değildir. Dördüncü alternatif, Astana üçlüsünün birlikte bu süreci yönetmesi, ABD’nin oluşturduğu çekilme muğlaklığı ve kurumları arası etkileşimsizlik, Türkiye’yi de bu üçlü ile birlikte hareket etmeye yönlendirebilir. İran’ın yalnızlığı ve Rusya’nın İran üzerinde denetim ve kontrolünü arttırmak isteyen tavrı, ikili diyaloglarını arttıracaktır. Bu nedenle Astana’ya yönelim hem Türkiye hem de Rusya ve İran için de makul bir alternatif olabilir. Ezcümle, bu süreçte Moskova’nın, Tahran ve Ankara ile diyaloğunu arttırması kuvvetle muhtemeldir. Fakat uzun soluklu olup olmayacağı konusu, Rusya ve İran’ın, YPG’nin bölgeden tümüyle tasfiye edilmesi konusunu kabul edip etmeyeceklerine bağlıdır. Kaynakça: [1]Dion Nissenbaum, Nancy A. Youssef and Vivian Salama, “In Shift, Trump Orders U.S. Troops Out of Syria”, The Wall Street Journal, 19.12.2018, www.wsj.com/articles/u-s-military-preparing-for-a-full-withdrawal-of-its-forces-from-northeastern-syria-11545225641 (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 07.01.2019].[2]Vladimir Putin’in Düzenlediği Büyük Basın Toplantısı (Bolshaya Press Konferentsiya Vladimira Putina), Çevrimiçi Rapor(Onlayn-reportazh), 20.12.2018, ria.ru/20181220/1548305038.html, (Rusça kaynak) [erişim tarihi 07.01.2019].[3]A.g.e.[4]BBC Türkçe, “Putin’den Trump’a yeni yıl mesajı: Diyaloğa hazırız”, BBC Türkçe, 30.12.2018, www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46716879, [erişim tarihi 07.01.2019].[5]AA, “Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov: Birliklerimizin koordinasyonu konusunda mutabakata vardık”, Anadolu Ajansı, 29.12.2018, www.aa.com.tr/tr/dunya/rusya-disisleri-bakani-lavrov-birliklerimizin-koordinasyonu-konusunda-mutabakata-vardik/1351826 [erişim tarihi 07.01.2019].[6]BBC Türkçe, “Putin’den Trump’a yeni yıl mesajı: Diyaloğa hazırız”, a.g.e.[7]Burhanettin Duran, “Rusya’nın Tavrı ve Tampon Bölge Fikri”, Sabah Gazetesi, Turkuvaz Haberleşme ve Yayıncılık A.Ş., 01.01.2019, www.sabah.com.tr/yazarlar/duran/2019/01/01/rusyanin-tavri-ve-tampon-bolge-fikri[erişim tarihi 07.01.2019].[8]President of Russia, “Telephone conversation with Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu”, Official Internet Resources of the President of Russia, Presidential Executive Office, 04.01.2019, en.kremlin.ru/events/president/news/59637 (ingilizce kaynak)  [erişim tarihi 08.01.2019]. Bu görüşme Beyaz Sarayın Ulusal Güvelik Danışmanı, John Bolton, 4 Ocak 2019 tarihinde, İsrail ve Türkiye ile ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi hususunu görüşeceğini bildirmesine müteakip yapılmıştır, bkz:John Bolton’ın kişisel Twitter adresi, bkz: twitter.com/AmbJohnBolton/status/1081002218269143041. Ayrıca bkz: CNN TÜRK, “ABD heyeti koordinasyon için Türkiye’ye geliyor”, 04.01.2019, www.cnnturk.com/dunya/abd-heyeti-koordinasyon-icin-turkiyeye-geliyor [erişim tarihi 07.01.2019].[9]Bolton’ın Türkiye’den YPG’yi vurmayacaklarına dair garanti alana kadar bölgeden çekilmeyeceklerini açıklaması bkz: Eliott C. McLaughlin, “Bolton contradicts Trump, says Syria withdrawal hinges on safety of Kurds”, CNN , 07.01.2019, edition.cnn.com/2019/01/06/middleeast/syria-bolton-turkey-kurds-conditional-withdrawal/index.html (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 08.01.2019]. Bu açıklamalar muvacehesinde görmekteyiz ki, İsrail’in bölgede İran’ı dengelemesi hususunda, ABD’nin YPG ile ortaklığı, çok kritik bir öneme haizdir.[10]Mehmet Çağatay Güler, “Suriye’nin Su Politikaları: 2011 Öncesi ve Sonrası”, Suriyegundemi, 27.12.2018, www.suriyegundemi.com/2018/12/27/suriyenin-su-politikalari-2011-oncesi-ve-sonrasi/ [erişim tarihi 08.01.2019] ve Mehmet Çağatay Güler, “Suriye’de Devrim ve Enerji Jeopolitiği”, Suriyegundemi, 30.11.2018, www.suriyegundemi.com/2018/11/30/suriyede-devrim-ve-enerji-jeopolitigi/ [erişim tarihi 08.01.2019][11]Ömer Özkizilcik, “Rusya’nın Suriye politikasında YPG faktörü”, Suriyegundemi, www.suriyegundemi.com/2017/11/22/rusyanin-suriye-politikasinda-ypg-faktoru/ [erişim tarihi 09.01.2019][12]Burhanettin Duran, “Turkey wants to see Syrians, not terrorists or Assad, rule their own country”, Daily Sabah, Turkuvaz Haberleşme ve Yayıncılık A.Ş., 04.01.2019, www.dailysabah.com/columns/duran-burhanettin/2019/01/05/turkey-wants-to-see-syrians-not-terrorists-or-assad-rule-their-own-country[erişim tarihi 07.01.2019].[13]Hürriyet Gazetesi, “Rusya: YPG, Tel Rıfat’ı rejime bıraktı”, Hürriyet, 06.09.2017, www.hurriyet.com.tr/dunya/rusya-ypg-tel-rifati-rejime-birakti-40570866 [erişim tarihi 09.01.2019][14]Ömer Özkizilcik, a.g.e.[15]CNN TÜRK, “Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’ndan önemli açıklamalar”, CNN TÜRK, 09.01.2019, www.cnnturk.com/turkiye/son-dakika-disisleri-bakani-cavusoglu-konusuyor [erişim tarihi 09.01.2019][16]Eliott C. McLaughlin, “Bolton contradicts Trump, says Syria withdrawal hinges on safety of Kurds”, CNN , 07.01.2019, edition.cnn.com/2019/01/06/middleeast/syria-bolton-turkey-kurds-conditional-withdrawal/index.html (ingilizce kaynak) [erişim tarihi 08.01.2019].    
Türkiye’nin Fırat’ın Doğusunda DEAŞ ile Muhtemel Mücadelesi Kutluhan Görücü  
Türkiye’nin Fırat’ın Doğusunda DEAŞ ile Muhtemel Mücadelesi ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı ile birlikte DEAŞ ile mücadele konusunda Türkiye’nin rol alacağını açıklaması Fırat’ın doğusundaki operasyonun mahiyetini ve anlamını değiştirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da önümüzdeki dönemde Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerine yönelik operasyon yapılacağına ilişkin açıklamaları, DEAŞ’ın Fırat’ın doğusundaki varlığını yeniden Türk kamuoyunun gündemine getirdi. DEAŞ’ın 2013 yılında Suriye topraklarına girmesi hem Suriye’deki rejim karşıtı mücadelenin hem de küresel sistemdeki terör varlığının yapısını değiştirdi. Örgütün kendisine merkez olarak belirlediği Rakka şehrinin ABD destekli YPG/SDG unsurları tarafından ele geçirilmesi, DEAŞ’ın Suriye’de belirleyici bir aktör olma gücünü kaybetmesine yol açtı. Bugün gelinen noktada DEAŞ’ın kontrolü altında olduğu bilinen alan Hacin ile Bağhuz arasındadır. Bu bölgenin dışında Humus’un doğusu ve Deyrizor’un batısındaki çöl arazisinde DEAŞ varlığının olduğu bilinmektedir. Ancak örgütün bu bölgedeki varlığı, yerleşimlerinden ziyade çöl şartlarına bağlı hücre yapılanması olarak nitelendirilebilir. Fırat’ın doğusundaki DEAŞ varlığı Hacin-Bağhuz hattı ve Humus çölleri dışında DEAŞ’ın hakimiyetinde bulunan ancak sonradan terör örgütü YPG/PKK’nın paravanı ABD destekli SDG güçlerinin eline geçen başta Rakka olmak üzere, Tabka, Münbiç, Deyrizor’un doğu kırsalı gibi yerlerle birlikte Şedadi, Haseke ve Kamışlı gibi kentlerde de DEAŞ hücreleri bulunduğu tahmin ediliyor. Kamışlı kenti bu noktada ayrı tutulabilir. DEAŞ, Kamışlı’da geçtiğimiz günlerde YPG/PKK liderlerinin hedef alındığı bir saldırıyı üstlenmiş olsa da bölgede daha önce böyle bir saldırısına rastlanmamıştı. Rakka şehri ve kırsalı ise DEAŞ’ın hücre faaliyetlerinin ve YPG unsurlarına yönelik saldırıların merkezi bölgesi olarak nitelendirilebilir. Rakka’nın doğusundaki el-Kerame kasabası ve Nur caddesi DEAŞ’ın saldırılarında başlıca noktalardan biridir. Bunun dışında Rakka’nın çevresindeki köy yerleşimleri de DEAŞ’ın saldırılarına tanıklık etmektedir. Rakka vilayetine bağlı Tabka kentinde de DEAŞ birçok kez saldırı düzenlemiştir. DEAŞ’ın bu bölgede de varlığı olduğu söylenebilir. Rakka’nın ardından en büyük saldırıların gerçekleştiği ve DEAŞ’ın halen güçlü olduğu söylenebilecek bölge ise Deyrizor kırsalıdır. Fırat’ın doğusunda Hacin-Bağhuz arasındaki kontrol sahası dışında DEAŞ, Fırat’a kıyı köy, kasaba veya ilçelerde YPG unsurlarına karşı gerilla taktiklerini kullanarak saldırılar düzenlemektedir. 2013- 2014 yıllarında Deyrizor’un hakimi konumunda olan DEAŞ, bu bölgelere ciddi anlamda yatırım yapmıştır. Nitekim bölgedeki petrol kuyuları, DEAŞ’ın en önemli gelir kaynaklarından birini teşkil etmesi itibarıyla da önemliydi. Buseyra ve es-Suvar ilçeleri, Ziban kasabası, Şehil kasabası ve el-Ömer petrol sahası DEAŞ’ın sıklıkla saldırı gerçekleştirdiği bölgelerin başında yer alıyor. Bahsi geçen bölgelerin dışında da birçok noktada örgütün saldırı gerçekleştirebilme kapasitesi var. Uzun süredir ABD’nin desteklediği SDG güçlerinin saldırılarına rağmen Hacin ve Bağhuz arasındaki bölgede hala DEAŞ’ın kontrol ettiği köy ve kasabalar bulunuyor. Bu bölgede 2 ila 3 bin DEAŞ üyesinin olduğu ve bunların çoğunluğunu yabancı savaşçıların teşkil ettiği belirtiliyor. Operasyonun hızı sahadaki gelişmelere bağlı DEAŞ ile mücadelenin nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceği konusu henüz netleşmiş veya kamuoyuna yansımış değil. Türkiye ile ABD’nin koordineli bir şekilde Fırat’ın doğusunda çekilme sürecini yürütecek olmaları bu konuda bir ipucu olarak yorumlanabilir. Türkiye, Fırat’ın doğusuna askeri harekata başladığında terör örgütü YPG/PKK’nın tavrı TSK ve ÖSO unsurlarının DEAŞ ile mücadelesinin ne zaman ve ne şekilde olacağını gösterecek. TSK’nın üstün ateş gücü ve moral üstünlüğü karşısında terör unsurlarının uzun vadeli bir direnç göstermesi mümkün görünmemektedir. Ayrıca TSK’nın terörle mücadelesini Fırat’ın doğusuna genişletmesi ile birlikte özellikle SDG bünyesindeki Araplar ile bölgedeki aşiret milislerinin kolaylıkla mobilize olarak TSK ve ÖSO’ya müzahir olması muhtemeldir. Bu nedenle TSK’nın ilerleme hızı DEAŞ ile mücadeleyi de belirleyecektir. Nitekim, DEAŞ’ın varlık gösterdiği Hacin-Bağhuz hattı Türk sınırından yaklaşık 300 km uzaklıkta. TSK’nın ABD’ye ait mevcut üslerini devralması TSK’nın bölgedeki varlığını tahkim etmesinde ve başta YPG/PKK olmak üzere DEAŞ ile mücadelesini de kolaylaştıracak bir unsur olabilir. DEAŞ’ın TSK müdahalesine karşı muhtemel tavrı Türkiye ve ABD’nin koordineli bir şekilde Fırat’ın doğusunda operasyon icra etmeleri sırasında, YPG unsurlarının DEAŞ’a alan açması DEAŞ’ın etkinlik kazanmasına sebebiyet verebilir. Hatta DEAŞ, oluşabilecek kaos ortamını üyelerini Irak’a tahliye etmek amaçlı veya Irak-Suriye sınır hattını lojistik ikmal ihtiyaçları için kullanabilir. Nitekim DEAŞ’ın lider kadrosu için de örgütün temel motivasyonu Irak üzerinedir. Örgüt her ne kadar coğrafi yayılım hedefi gözetse de merkez kadrosu Irak ağırlıklıdır ve Irak’ı öncelemektedir. DEAŞ’ın Irak coğrafyasında savaşı kaybederek kontrol alanlarını yitirmesi örgütü 2010-2013 süreçlerinde gerçekleştirdiği gibi saha kontrolünden ziyade yıpratma savaşını ön planda tuttuğunu göstermektedir. Örgüt Irak’ın Sünni bölgelerinin neredeyse tamamında saldırı gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip ve bölgede ciddi sayıda savaşçısının bulunduğu ifade edilmekte. Çeşitli uluslararası kurumlar ile düşünce kuruluşları Suriye ve Irak’ta 20-30 bin DEAŞ unsurundan bahsetmektedir. Öte yandan örgütün katı ideolojik tavrı Suriye sahasında etkin olduğu ve etkinlik kurabildiği alanlarda kaybedene dek savaşmasına neden olabilir. DEAŞ’ın amatör bir eğitimden geçirilerek silah altına alınan SDG unsurlarına gerçekleştirdiği gibi Amerikan askeri varlığını veya diğer koalisyon ülkelerinin askeri varlığını hedef alamamış olması örgütün kapasitesini göstermesi bakımından önemli. Bu noktada Türkiye, Fırat’ın doğusunda ABD ile koordineli bir şekilde ilerlemesi sağlayarak derinlik kazanması durumunda DEAŞ ile temas hatlarına gelebilir. Bunun dışında çeşitli bölgelerdeki DEAŞ hücrelerinin hedefine girebilir ancak bu saldırıları gerçekleştirebilecek kapasiteleri olduğunu varsayılmamaktadır. Nitekim TSK, harekat süresince ÖSO unsurları ile birlikte hareket edeceği için ÖSO mensuplarının DAEŞ tarafından kolay hedef görülmesi daha olasıdır. Afrin’de de YPG/PKK hücrelerinin eylemleri sıklıkla ÖSO unsurlarının hedef alındığını göstermektedir. Bu nedenle TSK için bölgede DAEŞ tehdidinden ziyade kontrol sahasına sahip YPG unsurları daha ciddi ve muhtemel tehdittir. Türkiye, Fırat Kalkanı Harekatı başta olmak üzere yurt içi ve yurtdışında gerçekleştirdiği operasyonlar ile DEAŞ örgütüyle mücadelede büyük bir tecrübe kazanmıştır. Bu tecrübe ve kabiliyeti sahaya yansıtarak kısa sürede sonuç alması muhtemeldir. Bu yönde Türkiye kamuoyuna açıkladığı gibi, Hacin ve Bağhuz hattındaki DEAŞ unsurlarını kısa süre içerisinde etkisiz hale getirebilecek kapasiteye sahiptir. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/firatin-dogusundaki-deas-varligi/1352881
Suriye’nin Su Politikaları: 2011 Öncesi ve Sonrası Mehmet Çağatay Güler  
Suriye’nin Su Politikaları: 2011 Öncesi ve Sonrası Özet Bu analizin amacı, ülkenin 2011 yılı öncesi su politikalarının, savaş sonrasında nasıl bir hal aldığını ortaya koymaktır. Bölgede su, bir çatışma ve işbirliği kaynağı olarak ön plana çıkmaktadır. Bu analizde suyun bir çatışma kaynağı oluşu görüşü temel alınacaktır. Suriye bulunduğu coğrafi konum dolayısıyla, su kaynakları hususunda büyük bir dezavantaja sahiptir. Su kaynakları bakımından fakir bir bölgede yer almasının yanı sıra, bir de sınıraşan suların (uluslararası nehirler) yaygın olduğu bir konumda bulunuyor olması, ülkenin su arzı güvenliğini büyük sıkıntılara sokmaktadır.  Su arz güvenliğinin sağlanması savaş öncesinde, dış politika ajandasında öncelikli ve kritik bir konumdaydı. Ülkede su yanlızca bir kalkınma aracı olarak değil, aynı zamanda otorite kurma amaçlı bir siyasi araç olarak da kullanılıyordu. Gelişmekte olan bir ülke olmasına ve şehirleşmenin artmakta oluşuna ek olarak bir de gittikçe artan nüfusun eklenmesi, ülkede su kaynaklarına aşırı yüklenmelere, su kirliliğine ve ülkenin yerlaltı sularının tuzlanmasına sebep olmaktaydı. Bunlara ek olarak, kapsamlı ve etkili su kaynakları yönetiminin olmaması, su kaynakları yönetimi konusunda yetkili kurumlar arasında etkileşim ve koordinasyon olmaması, su kıtlığını azaltmak ve mevcut kaynakların sürdürülebilirliğini sağlamak olan, devletin en temel ve önemli su polikasını olumsuz etkilmekteydi. Hayati öneme sahip su kaynakları, 2011 yılı öncesinde başarılı bir şekilde yönetilememekteydi. 2011 yılı sonrasında ise, ülkenin tarım sektörü büyük maddi kayıplara uğramış, hidroelektrik enerji kaynakları ve tarımda sulamanın geniş olduğu bazı araziler, savaş sonrası ortaya çıkan PKK/PYD gibi devlet-dışı aktörlerin eline geçmiştir. Aynı aktörlerin zaten kısıtlı miktarda olan ve düzgün yönetilemeyen su kaynaklarına ortak olması, yalnızca rejimin su politikalarına darbe vurmakla kalmamış, ülkede yaşayan insanların temiz ve arıtma suya ulaşamamalarına, su kirliliğinin daha da artmasına, dolayısıyla binlerce insanın hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştur.
İsrail, Trump’ın Suriye’den Çekilme Kararını Nasıl Karşıladı? Bilal Salaymeh  
İsrail, Trump’ın Suriye’den Çekilme Kararını Nasıl Karşıladı? ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den ABD askerleri çekme kararı, aniden Suriye’deki denklemi değiştirdi. Böylelikle bölgesel ve küresel aktörler Suriye’deki varlığını tekrar gözden geçirmek durumunda kaldılar. Bu karar, İsrail için büyük bir sürpriz olmuş ve İsrail karar alıcılar nezdinde derin endişeyle karşılanmıştı. Zira İsrail, Trump’ın kararının İran’ın lehine olabileceği ve Suriye sahasında İran askeri varlığıyla mücadele etmekte İsrail’i yalnız bırakacağını düşünmektedir. Bu kararın Ulusal Güvenlik danışmanı John Bolton ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin ‘İran destekli milislerin Suriye’den çıkartılmasına kadar’ ABD askerlerinin Suriye’de kalacağını açıklamasından kısa bir süre sonra gelmesi, İsrail için hem beklenmedik hem de hayal kırıcı bir gelişme oldu. Nitekim karardan dolayı istifa eden ABD Savunma Bakanı James Mattis, bu hafta Suriye’yi ve İran’ı konuşmak üzere İsrail’e gitmesi bekleniyordu. Karardan sonra ziyaretin iptal edilmesi, İsrail’in siyasi ve güvenlik çevrelerinde kararın olası sonuçlarına dair endişeleri artırdı. Fakat İsrail resmi makamlarının oldukça temkinli açıklamalarda bulunmayı tercih ettiğini kaydetmek gerekmekte. İsrail, kararı eleştirirken İran’a karşı ABD ile işbirliği yapmaya devam edeceğini vurguladı. Trump’ın kararının açıklanmasından hemen bir gün sonra İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu harekete geçti. Netanyahu, Trump’ı arayarak aldığı kararından geri adım atmasını ikna etmeye çalışmış fakat istediği yanıtı elde etmediği anlaşılmıştır. İç siyasette yolsuzluk soruşturmalarından dolayı kriz yaşayan ve koalisyon hükümetini bir araya tutmakta zorlanan Netanyahu, Trump’ın Suriye’den çekilme kararı da güvenlik ve dış politika karnesinin başarısızlık hanesine yazılacaktır. Zira Netanyahu, Gazze konusundaki ‘başarısızlığından’ dolayı rakiplerinin eleştirilerine maruz kalmış ve halen İsrail-Lübnan sınırındaki Hizbullah tünellerine operasyon düzenleyerek bir başarı elde etmeye çalışmaktadır. 2019 yılında yapılacak genel seçimlere hazırlanmaya çalışan Netanyahu, Suriye cephesinde ‘olumsuz’ bir gelişmeyle karşı karşıya kalmayı istemeyecektir. Buna karşın Netanyahu karardan sonra yaptığı açıklamalarda, ‘İran’ın Suriye’deki askeri tahkimatlarına karşı hareket etmeye devam edeceğini, gereken ölçüde Suriye’de eylemlerini genişleteceğini’ söylemişti.Bu açıklamalar, her ne kadar bölgesel ve küresel aktörlere bir mesaj ve İsrail’in Suriye konusundaki pozisyonunu bir daha vurgulamaya çalışsan açıklamalar olsa da,  İsrail kamuoyuna da Netanyahu’nun kararlılığını göstermeye çalışmaktadır. İsrail, Suriye sahasından gelebilecek başlıca tehdidin İran ve İran’a bağlı milislerden kaynaklı olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda İsrail, Suriye sahasında ABD askeri varlığını İran’ın varlığına karşı sınırlayıcı ve caydırıcı bir unsur olarak görmektedir. Öte yandan ABD’nin Suriye denkleminden çekilmesi, İsrail’i Rusya’ya daha da muhtaç kılacak ve böylelikle İsrail’in pazarlık alanları daraltacaktır. İsrail her ne kadar son zamanlarda Rusya ile ilişkileri iyi tutmaya çalışsa da, Rusya’nın İran’ın askeri varlığını yeterince sorun etmediği kanaatindedir. Nitekim Rusya İran’ın Suriye’deki varlığını ve etki alanını sınırlamaya çalışsa da, bir arada varlık gösterebileceğini düşünmektedir. Nihayetinde Rusya, ABD’nin aksine Suriye’deki İran’la olan denklemi sıfır toplamlı oyun olarak görmemektedir. Dolaysıyla İsrail, olası bir ABD çekilmesini Suriye sahasındaki dengeleri İran’ın lehine etkileyeceğini düşünmektedir. Nitekim İsrail’in önde gelen düşünce kuruluşlarından Güvenlik Araştırmalar Merkezi’nin (İNSS) yayımladığı değerlendirmede, Trump’ın çekilme kararının İran’ın lehine olacağını ve İsrail’i yalnız bırakacağını iddia etmiştir. Bununla birlikte İsrail, ABD askerlerinin Suriye’nin kuzeyinden çekilmelerinin neticesinde oluşan boşluğu Rusya ve İran destekli Esed rejiminin tarafından doldurabileceğini ve YPG’nin de Esed rejimiyle hareket etmeyi tercih edebileceğini değerlendirmekte ve bu denge değişikliğinin İran’ın bölgesel nüfuzunu pekiştireceğini düşünmektedir. Zira daha önce ABD himayesi altında bulunan YPG, Esed rejiminin ve dolayısıyla İran’ın himayesine girmesi, Esed rejimi ve destekli güçlerin sahadaki etki alanının ve nüfuzunun genişlemesi anlamına gelecektir. Diğer yandan Türkiye’nin bir kazanım elde etmesi ve PKK/YPG’nin hayallerinin yerle bir edilme potansiyeli İsrail için olumsuz bir gelişme olduğu ortada. Türkiye ile ilişkileri gergin olan ve birçok bölgesel münasebette ayrı düşen İsrail, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu artıracak ve Türkiye’nin hanesine yazılacak herhangi bir adımdan rahatsız olması beklenmektedir. Arap Baharından sonra oluşan yeni dinamikler neticesinde İsrail ve Türkiye ayrı kamplara düşmüştü. Türkiye, halkların taleplerinin yanında saf tutarken, İsrail halk hareketlerinden endişe ederek karşı devrimi destekledi. İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ın başı çektiği ve içinde Mısır’ında bulunduğu karşı devrim kampında kendine bir yer bulmuştu. Karşı devrim kampı her ne kadar İran’ı hedef aldığını iddia etse de, Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sınırlamaya ve mümkün oldukça bölgenin denkleminin dışında tutmaya çalışmaktadır. Nitekim Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatları bu kamp tarafından olumlu karşılanmamıştı. Türkiye ve İsrail arasında bölgesel meselelerdeki en önemli farklılardan birisi de ‘Kürt Meselesi’ olmuştur. 2017 yılında IKBY bağımsızlık referandumunun İsrail tarafından desteklenmesi ikili ilişkilerde bir kriz oluşmasına neden olmuştu. Aynı bağlamda Suriye’nin kuzeyinde bir PKK/YPG devletçiğinin oluşturulmasını destekleyen İsrail, gizli tutulsa da ‘Kürt Kartını’ uzun süredir mevcut devletlere karşı kullanmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde YPG projesinin ortadan kaldırılması, İsrail’in ileriki zamanlarda onunla güçlü ilişkiler kurabileceği ve hatta Türkiye’ye karşı kullanabileceği bir aktörü kaybetmesi anlamına gelmektedir. Sonuç ABD askerlerinin Suriye’nin kuzeyinden çekilmesini ve olası sonuçlarını derin endişeyle karşılayan İsrail, kararın sonuçlarının Türkiye’nin nüfuzunu güçlendireceği, PKK/YPG projesini ortadan kaldıracağı ve Rusya-İran-Esed kampını sahada güçlendirebileceğini düşünmektedir. İsrail, değişen bu dengeler kendi lehine olmayacağından hareketle Suriye sahasında İran’a karşı yalnızlaşmasından endişelidir. Bununla birlikle İsrail, Suriye krizine müdahil olma politikasını değiştirmeyeceği beklenmektedir. Nihayetinde ABD’nin Suriye denkleminden çekilmesinin,İsrail’in İran varlığına karşı daha da agresif bir tavır ve politika benimsemesine neden olacağı kuvvetli muhtemeldir. Kaynakça: [1]The Time of Israel, ‘Departing Mattis said to cancel Israel trip, as Israel feels ‘betrayed’ on Syria’, 21 Aralık 2018https://www.timesofisrael.com/mattis-said-to-cancel-trip-to-israel-following-resignation/[2] The Time of Israel, ‘Netanyahu talks with Trump about US Syria pullout, ‘Iranian aggression’’, 20 Aralik 2018 https://www.timesofisrael.com/netanyahu-talks-with-trump-about-us-syria-pullout-iranian-aggression/[3]New York Time, ‘Israeli Leader: Trump Withdrawal From Syria Won’t Affect Us’, 23 Aralık 2018https://www.nytimes.com/aponline/2018/12/23/world/middleeast/ap-ml-israel-us-syria.html [4]INSS,‘The United States Decision to Withdraw Forces from Syria: Significance for Israel’,24 Aralık 2018http://www.inss.org.il/publication/united-states-decision-withdraw-forces-syria-significance-israel/[5]Ömer Özkizilcik, The New Turkey,  Iran and the YPG: Friends or Foes? 21 Şubat 2018 https://thenewturkey.org/iran-and-the-ypg-friends-or-foes