Analiz
PYD ve ENKS Anlaşmasının Önündeki Engeller
17 Haziran’da Suriye’nin kuzeydoğusunda siyasal ve askeri iktidarı elinde bulunduran PYD/PYNK[1]/TEVDEM ile iktidardan dışlanan ve siyasal faaliyetleri engellenen Kürt partilerin ortak çatısı olan ENKS arasında iki aydan beri devam eden görüşmelerin ilk turunun tamamlandığı taraflarca ilan edildi. İlan edilen anlaşmanın ilk ayağını, siyasi sorunların giderilmesi ve siyasal projeksiyonda ortaklaşma oluşturmaktadır. Taraflar söz konusu siyasi anlaşmanın daha sonra devam edilecek yönetim, ortaklık, savunma ve güvenlik görüşmeleri için temel oluşturacağını dile getirdi. İlan edilen siyasi anlaşmanın 2014’de imzalanan fakat yürürlüğe konamayan “Duhok Anlaşmasını” esas aldığı belirtildi.[2] Bu yazıda anlaşmanın hayat bulmasının bağlı olduğu faktörler ele alınacak ve tarafları bu anlaşmaya iten siyasi gelişmeler analiz edilecektir. Söz konusu anlaşmanın yürürlüğe girip giremeyeceği yerel, bölgesel ve uluslararası birçok faktöre bağlı olarak şekillenecektir. Birinci olarak bu anlaşma ilk adım olup diğer daha önemli anlaşmazlık konuları henüz görüşülmemiştir. Siyasi ortaklaşma üzerine uzlaşılan bu anlaşmada yönetimin nasıl paylaşılacağı, Roj Peşmergeleri’nin geri dönüşünün sağlanıp sağlanmayacağı, Suriye rejimi ve diğer ülkelerle ilişkiler gibi sorunların nasıl çözüleceği henüz belirsizdir. Her ne kadar iki taraf da anlaşma yapmaya istekli görünse de taraflar arasında uzun yıllardır devam eden güvensizliğin hemen sona ereceğini beklemek gerçekçi değildir. Dolayısıyla diğer tur görüşmelerde neler yaşanacağı önemlidir. İkinci olarak Türkiye’nin bu anlaşmaya yönelik tutumu oldukça belirleyici olacaktır. Türkiye, Suriye iç savaşında hem sahada hem de diplomaside güçlü bir şekilde varlığını hissettirmektedir. Kendisine tehdit hissettiği anlarda askeri operasyonlar düzenlemekten de geri durmamaktadır. Aynı zamanda hem ABD hem Rusya hem de Suriye muhalefeti ile sıkı diplomatik ilişkilere sahiptir. Bu anlamda oluşacak yapıyı her taraftan zorlayacak araçlara sahiptir. Türkiye çıkarlarını savunmaya yetecek kapasitesiyle belirleyici bir aktör konumunda olup uluslararası aktörlerin de hesaba katması gereken bir güçtür. Üçüncüsü, ABD’nin bu anlaşmanın ne kadar arkasında duracağı konusudur. Bu anlaşma ile “Özerk Yönetimi” siyasi alana taşımaya ne kadar yanaşacağı ve bunun siyasi maliyetini ne kadar üstleneceği önemli bir faktördür. Çünkü Trump yönetimindeki ABD, öngörülemeyen ani politikalara sahiptir. Trump yönetimi ile ABD siyasi elitleri arasında süregiden mücadele ülkenin net bir Suriye politikasının olup olmadığı konusunda da soru işaretleri yaratmaktadır. Bu iç mücadeleden kaynaklı zıt söylem ve pratikler ABD’nin bu anlaşmayı ne kadar ciddiye aldığı konusunda soru işaretlerine neden olmaktadır. Dolayısıyla her ne kadar ABD’nin yereldeki temsileri arabulucuğunda taraflar bir araya getirilmişse de ABD’nin politikası açık değildir. Bu çerçevede şimdiye kadar sessiz kalan ABD merkez yönetiminin tavrı daha belirleyici olacaktır. Merkez yönetiminin politikasını belirleyecek en önemli husus da Türkiye’nin bu anlaşmaya yönelik tutumu olacaktır. Anlaşmanın Tarafları ve Geçmiş Deneyimleri Ortaya çıkan bu tabloyu analiz edebilmek ve gelecek öngörüsünde bulunabilmek için tarafların geçmiş ilişkilerine bakmak ve içinde bulundukları politik durumları anlamak da gereklidir. Suriye iç savaşı başladığında PKK ile bağlantılı olan PYD ve onun askeri kanadı SDG/YPG Suriye rejiminin çekilmesiyle Suriye’nin kuzeyinde birçok şehri kontrol altına aldı. Genel olarak Fırat’ın batısında Rusya ile doğusunda ABD ile işbirliği yapan ve bunun sonucunda güçlenen SDG bir aktör olarak iç savaşta yerini aldı. Kontrol altında tuttuğu bölgelerde güçlendikçe kendisine muhalif gruplara karşı özellikle de Barzani’ye yakın olan ve ENKS çatısı altında birleşen Kürt siyasi partilerine karşı agresif bir politika izlemeye başladı. Zaman zaman liderlerini gözaltına aldı, parti ofislerini kapattı ve medyalarında onlara karşı kara propaganda faaliyetleri yürüttü. Birçok muhalif siyasetçi güvenlik endişesiyle bu bölgeleri terk ederek Türkiye, Irak Kürt Bölgesi ve Avrupa ülkelerine göç etti.[3] Yine PYD bu partilere bağlı olarak faaliyet gösteren Roj Peşmergeleri’ni de sistem dışına itip onları Irak Kürt Bölgesi’ne sürdü. Bunların yanında iki tarafın Suriye iç savaşına yönelik perspektifleri de farklılaşmaktaydı. ENKS, Suriye muhalefetinin bir parçası olarak siyasi çalışmalara katılmayı doğru bulurken PYD uluslararası güçlerle işbirliği yapan ve zaman zaman Suriye hükümetine yakınlaşan bir yol izlemekteydi.[4] Bütün bu gelişmeler PYD ile ENKS arasında derin farklılıkların oluşmasına neden olmaktaydı. ENKS’ye karşı takınılan tavır her ne kadar halk arasında tepki ile karşılansa da PYD kendi ideolojisi çerçevesinde yönetimi güç kullanarak sürdürmekte ve bir uzlaşma kapısı açmayı reddetmekteydi. Yakından bakıldığında PYD’nin güçlü hissettiği zamanlarda dışlayıcı politika izlediği zayıfladığı zamanlarda ise uzlaşmacı bir politikaya yöneldiği görülmektedir. 2012 ‘de PYD/YPG, Afrin, Kobani ve Kamışlı şehirlerinde kontrolü ele aldığında halk arasında desteği sınırlıydı. Yönetimi sürdürebilmek için diğer siyasal grupların desteğine ihtiyaç duyduğundan onlarla uzlaşma yolunu denedi. Bu uzlaşı denemesi IKBY lideri Mesud Barzani’nin arabuluculuğunda Erbil’de gerçekleşti. Yapılan toplantılar sonrasında ortak bir meclis ve askeri konseyi öngören “Erbil Anlaşması” ilan edildi. Fakat çok geçmeden taraflar arasındaki siyasal perspektifin sanılandan çok daha fazla farklılık arz ettiği ortaya çıktı ve bunun sonucunda anlaşma uygulanamadan rafa kaldırıldı. 2014’de gelindiğinde PYD/YPG, DEAŞ saldırıları ile karşı karşıya kalmakta elinde tuttuğu bölgeleri DEAŞ’a kaybetmekteydi. DEAŞ’ın Kobani içlerine kadar ilerlediği ve PYD/YPG’yi zayıflattığı bir dönemde YPG, IKBY’den askeri yardımda bulunmuş ve uzlaşı konusu tekrar gündeme gelmiştir. Böylece PYD ve ENKS yine IKBY Başkanı Mesud Barzani arabuluculuğunda Ekim 2014’te Duhok Anlaşması’nı imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre %40’ı PYD’den, %40’ı ENKS’den ve %20’si bağımsız kişilerden oluşacak olan yeni bir yönetim paylaşımı yapılacaktı.[5] Fakat Duhok Anlaşması da Erbil Anlaşması ile aynı kaderi paylaşmış ve taraflar arasındaki derin farklılıklar bu anlaşmanın da pratiğe dökülmesine engel olmuştur. 2020’ye yani anlaşmanın tekrar sağlandığı bu yıla gelindiğinde Türkiye PYD/YPG bölgelerine yönelik Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Hareketlerini gerçekleştirmiştir. Türkiye aynı zamanda hem Rusya hem de ABD ile güçlü ilişkiler kurarak PYD/YPG’nin yalnız kalmasını sağlamış ve onu zayıflatmıştır. PYD/YPG’nin zayıf düştüğü bir dönemde yeniden bir anlaşma yoluna gidilmiş ve 17 Haziran’da siyasi ayağı tamamlanan bir anlaşma ilan edilmiştir. Benzer bir kriz sonucu olan bu anlaşmanın da daha önce varılan anlaşmalarla aynı kaderi yaşayıp yaşamayacağını anlamak için öncekilerle benzerliklerinin ve farklılıklarının ortaya çıkarılması ve işlerliğini etkileyecek faktörlerin incelenmesi gerekmektedir. Önceki Anlaşmalarla Benzer ve Farklı Yönler Benzerliklere bakıldığında ilk önce bu anlaşmanın da yukarıda sözü edildiği gibi bir kriz sonrasında ortaya çıktığı görülmektedir. Bugünkü duruma bakıldığında PYD/YPG askeri olarak zayıflamış ve Türkiye’nin askeri ve diplomatik hamlelerine karşılık verememektedir. Dolayısıyla siyasi alanda oldukça yalnızlaşan ve uluslararası müzakerelerden dışlanan PYD bunun sürdürülebilir olmadığını anladığından yeni meşruiyet kaynakları aramış ve tekrar uzlaşı yolunu denemiştir. Bu yönüyle PYD/YPG bu anlaşma ile meşruiyet krizini aşıp siyasi mecrada varlık göstermeyi amaçlamaktadır. Bunun dışında yine IKBY’nin arabulucu rolü ve önceki anlaşmaların bozulmasından kaynaklanan tecrübeler önceki anlaşmalarla paralellik göstermektedir. Farklılıklara bakıldığında ise ilk kez iki taraf arasında bir uluslararası aktörün arabulucu rolü oynadığı görülmektedir. Bunu ilk önce Fransa denemiş fakat aktörler üzerinde yeterince nüfuz sahibi olmadığı için inisiyatif sonuçsuz kalmıştır. Daha sonrasında ABD arabulucu rolünü üstlenmiş ve taraflar arasındaki pürüzleri gidermek için toplantılara öncülük etmiştir. Bu anlamıyla kimi analistler bu anlaşmayı 1996’daki KDP-KYB Washington anlaşmasına benzetmektedirler. Diğer anlaşmalarda bulunmayan yeni arabulucular ise SDG/YPG komutanı Ferhad Abdi Şahin (Mazlum Kobane) ve IKBY Başkanı Neçirvan Barzani’dir. Ferhad Abdi hem ABD hem de Rus üst düzey yetkilileriyle birebir görüşmesinden sonra daha çok tanınmaya başlanan bir figür haline geldi. Önceleri sadece askeri konulardan sorumlu görülmesine rağmen gittikçe daha fazla siyasi pozisyon almış ve anlaşma sürecinde diplomatik misyon üstlenmiştir. Ayrıca bu anlaşma için inisiyatif almış ve ABD ile ilişkileri sağlamıştır. Neçirvan Barzani de kendisiyle telefon görüşmeleri gerçekleştirmiş ve inisiyatifin anlaşma ile sonuçlanması için çaba sarf etmiştir. Ayrıca bu anlaşma süreci öncekilerden daha uzun sürmüş ve şimdiye kadarki konular ayrıntılı şekilde tartışılmıştır. ENKS tarafından anlaşmaya bakıldığında ise tablo şu şekilde cereyan etmektedir. ENKS her ne kadar Suriye muhalefeti içinde yer alsa da uzun zamandan beri Suriye’deki “Kürt Sorunu”nun bu gruplar tarafından yeterince ele alınmadığı ve bu konuda somut bir proje ortaya koyulmadığı yönünde sitemlerini dile getirmekteydi. Yine anayasa yazım sürecinde yeterli sayıda Kürt temsilcinin bulundurulmadığı yönünde de eleştirilerini yöneltmekteydi. Ayrıca Suriye muhalefetinin kontrolündeki yerlerde yaşanan yağma, mala el koyma gibi konularda da şikayetlerin yeterince soruşturulmadığından yakınmaktaydı. Bu durum halk arasında tabanını kaybetmesine ve halkın PYD yönetimine yönelmesine yol açmaktaydı. Bununla birlikte çoğu öncüsünün Suriye dışında yaşaması ve içeride siyasal faaliyet yürütememesi tabanlarıyla iletişimlerini kaybetmelerine sebep olmaktaydı. Yine askeri kanadı olan Roj Peşmergeleri de bir siyasi anlaşma ile dönmeyi talep etmekteydi. Bu anlamıyla ENKS’nin Duhok Anlaşmasına benzer şekilde yönetimde hak sahibi olarak güçlenmeyi ve sözü edilen olumsuz durumları lehine çevirmeyi amaçladığı söylenebilir. Özetle birçok zorlu faktöre bağlı olarak ancak hayat bulabilecek bir ön anlaşma duyurulmuştur. Fakat bu anlaşmanın tarihi Washington anlaşmasına benzer olduğu yönündeki analizler için henüz erken görünmektedir. Çünkü taraflar arasında çözülmeyi bekleyen birçok sorun bulunmakta ve bunlar henüz müzakere edilmemiştir. [1] PYD’nin bu anlaşma sürecinde oluşturduğu ve kendisine yakın partileri bir araya getirdiği yeni yapılanma. [2] Independent Türkçe, “ENKS ile PYNK’den ortak açıklama: Kısa zamanda yeni bir genel anlaşma imzalanacaktır”, https://www.indyturk.com/node/197561/d%C3%BCnya/enks-ile-pynk%E2%80%99den-ortak-a%C3%A7%C4%B1klama-k%C4%B1sa-zamanda-yeni-bir-genel-anla%C5%9Fma 17 Haziran 2020. [3] Anadolu Ajansı, “PYD/PKK’nın ‘muhalifleri sindirme’ faaliyetleri”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pyd-pkknin-muhalifleri-sindirme-faaliyetleri/772880 16 Mart 2017. [4] Zana Baykal, “Ortadoğu’da Kürtler” içinde Ortadoğu Yıllığı 2014, s. 428-429. [5] Zana Baykal, “Kobani Saldırılarının Öğrettikleri”, Ortadoğu Analiz Dergisi, cilt: 6 sayı: 65 sayfa 46-47, 2014
BAE-Esed Yakınlaşması Vites Arttırıyor
Yıkılmakta olan ekonomisi ve kaybolan uluslararası itibarı nedeniyle uluslararası arenada Rusya ve İran dışında partneri kalmayan Şam’ın kapısında beliren Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Suriye sorununda yeni bir aktör olma ihtimali güçleniyor. BAE, Esed için Moskova/Tahran’ı orta vadede dengelemek adına bir opsiyon olarak sivrildi. Covid-19 salgının Suriye’de de yayılmaya başladığı günlerde Abu Dhabi Veliaht Prensi Muhammed biz Zayed’in (MBZ) Beşar Esed’i telefonla arayarak salgın karşısında ülkesinin Suriye’ye ve halkına her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu ve Suriye’nin yalnız kalmayacağını iletti.[1] BAE, Şam’daki Ebu Rummane bölgesinde bulunan büyükelçiliğini Aralık 2018’de yedi yıl sonra yeniden faaliyete geçirdi. Buna sebep olarak iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden rayına sokulması gösterilirlen BAE’li yetkililer Suriye’nin egemenliği ve bağımsızlığına vurgu yaptılar. Gerek zamanlaması gerekse de vurgusu açısından bakıldığında BAE’nin bu hamlesinin Türkiye’nin Suriye içerisindeki etkinliğinin ve hakimiyet alanının genişlemesiyle de alakası olduğu söylenebilir. Halihazırda Türkiye’nin Katar’daki varlığından rahatsızlığı bilinen, Libya da Türkiye ile tam tersi cephelerde konuşlanan ve hatta Türk Dışişleri tarafından Somali’de Şebab’a Yemen’de ise bölücü unsurları desteklediği gerekçesiyle itham edilen BAE’nin[2] Suriye’deki pozisyonuna bölgesel rekabet zaviyesinden bakmakta fayda vardır. İdlib’de sene başında Türkiye-Rusya-Esed üçgeninde yaşanan yoğun çatışmaların ardından Moskova ile Ankara arasındaki ateşkes sürecine BAE’nin Esed üzerinden etki etmeye iddiası uluslararası medyaya taşındı. Buna göre MBZ’nin Esed’e İdlib’de ateşkese yanaşmayıp saldırılara devam etmesi kaydıyla 3 milyar dolara varan bir maddi destekte bulunmayı taahhüt ettiği ve bunun 250 milyon dolarlık kısmını önden ödediği lakin bu duruma oldukça sinirlenen Rusya lideri Putin’in  dümeni ele geçirip ateşkesi sağladığı iddia edilmiştir.[3] İdlib konusunda başat aktör Rusya’ya rağmen iş bitirmeye çalışmış olsa da rejimin geleceği hususunda BAE’nin yardımları savaşın maliyetini paylaşmak isteyen Moskova için tercih edilebilir bir alternatif konumunda. Orient XXI tarafından yayınlanan araştırmaya göre, BAE de bu ihtiyacın farkında olarak Esed rejimi ile farklı alanlarda işbirliğine başladı.[4] Bu araştırmaya göre Ocak ayından itibaren eğitim süreleri 2 ila 12 ay arasında değişmek suretiyle Suriye rejimine bağlı çok sayıda istihbarat subayı BAE’li yetkililerce eğitime alınacaklar. Bunların içerisinde teknik ve lojistik eğitimler alan unsurlar olacak. Buna ek olarak Suriye Hava Kuvvetlerine bağlı 5 pilot BAE’de Khalifa bin Zayed askeri akademisinde eğitim alacak. Rapora göre kursiyerleri belirleyen rejim yetkilileri arasında başta Esed ailesine yakınlığı ile bilinen ve bir dönem “Baas Komandoları Birliği” adı altındaki paramiliter unsurların başında Cihad Bereket de bulunmaktadır. Askeri ve istihbari alandaki işbirliğine ek olarak pek çok alanda maddi destek ve yatırımlarında da vites arttıran BAE, geçtiğimiz günlerde ABD tarafından yeniden yaptırımlara hedef olan Esed rejimine yakın iş adamı Muhammed Hamsho’nun başını çektiği Suriyeli iş adamlarından oluşan delegasyona 2019’da ev sahipliği yaparak niyetini açıkça ortaya koymuştur.[5] Suriye lirasının günden güne eridiği, ekonomik sebepler dolayısıyla sokakların yeniden hareketlenme sinyalleri verdiği Suriye’de BAE’nin vereceği ekonomik destek ateşi düşürmek için hayati önem taşımaktadır. Lakin bu yardımın karşılıksız olmayacağı ve BAE’nin Türkiye karşıtı dış politika ajandası düşünüldüğünde bu etkinin kısıtlı kalmasının hem Türkiye hem de Rusya açısından daha tercih edilebilir olduğunu söylemek mümkündür. Ömer Behran Özdemir [1] https://www.middleeasteye.net/news/coronavirus-syria-uae-bashar-al-assad-support-covid-19 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [2] http://www.mfa.gov.tr/sc_-30_-bae-db-ve-uluslararasi-iliskiler-bakanliginin-ulkemizi-hedef-alan-aciklamasi-hk-sc.tr.mfa , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [3] https://www.trtworld.com/magazine/uae-bribed-assad-to-attack-idlib-despite-humanitarian-crisis-35258 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [4] https://orientxxi.info/magazine/comment-abou-dhabi-donne-un-coup-de-main-a-damas,3970 , Erişim Tarihi: 23 Haziran 2020. [5] https://nationalpost.com/pmn/news-pmn/syrian-businessman-on-us-sanctions-list-hosted-by-uae , Erişim Tarihi: 22 Haziran 2020.
Esed’e İşkence Sebebiyle Yeni Yaptırımlar: Sezar Yasası
20 Aralık 2019’da ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanan ve 180 gün sonunda devreye girecek olan Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası bugün yani 17 Haziran itibariyle yürürlüğe girdi.[1] Sezar kod aldı savaşın ilk yarısında Suriye rejimi emrine görev yapan bir askeri polisin sızdırdığı işkencehaneler ve toplu ceset fotoları sonrası Suriye rejiminin savaş ve insanlık suçları dosyası uluslararası toplumun gündemine otururken Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası kapsamındaki yaptırımlar bu sürecin en etkili sonuçlarından biri olmaya namzet. Amerikan makamlarından yapılan resmi açıklamaya göre Esed rejimi ve ortaklarının Suriye halkına karşı işlediği suçlara karşı bedel ödetmeyi amaçlayan bu yasa çerçevesinde ilk etapta 39 kişi ve kurum yaptırımların hedefi oldu. Buna göre dünyanın neresinde olursa olsun Esed rejimi uzantılarıyla yapılacak her türlü ticaret ve işbirliğinin sonucu seyahat kısıtlamaları ve mali yaptırımlara hedef olmak olacaktır. Halihazırda sıkıntılı günler geçiren ve her geçen gün hızlı bir şekilde çöküş yolunda ilerleyen rejim ekonomisi için bu yaptırımlar yabancı sermaye bulabilme hususunda yaşanan sıkıntıları en üst seviyeye çıkarabilir. Esed rejiminin savaşa ve katliamlara devam etmesini engellemek amaçlı siyasi ve ekonomik baskıyı hedefleyen söz konusu yaptırımların hedefleri içerisinde Amerikan Dışişleri Bakanı Pompeo’nun açıklamasına göre Suriye rejimi lideri Beşar Esed’in yanısıra ailesinden eşi Esma Esed, kardeşleri Büşra Esed ile Mahir Esed ve Mahir Esed’in eşi Manal Esed bulunmaktadır. Açıklamada Esma Esed’in eşi ve kendi ailesinin desteğiyle Suriye savaşından büyük kazanç elde ettiği ve bu yüzden ilk kez böyle bir yaptırıma hedef olduğu vurgulandı. Suriye’nin son 2 ayına damgasını vuran Esed-Mahluf gerginliği sürecinde Beşar Esed’in Rami Mahluf’u hedef almasındaki azmettirici rolü bilinen Esma Esed’in ve ailesi Ahrasların yaptırımlara hedef olması rejime farklı yollardan fon sağlama ihtimallerinin de önüne geçecektir. Esed ailesini yoğun olarak hedefleyen yaptırımlarda ayrıca rejimin askeri ve mali uzantıları da kendilerine yer buldu. Mahir Esed ile yakın ilişkisiyle bilinen ve Esed rejimi zengini olarak bilinen iş adamı Muhammad Hamsho ve aynı aileden Ahmad Sabir Hamsho, Amr Hamsho, Ali Hamsho ve Sumaia Hamsho’nun adları yaptırım listesine dair basın açıklamasında yer buldu. Mahir Esed ve Beşar Esed başta olmak üzere rejim ile ilişkileri sayesinde bir servet sahibi olan Hamsho söz konusu bağlantıları yüzünden 2011’de ABD Hazine Bakanlığı tarafından yaptırım listesine alınırken[2] bu sefer aynı aileden başka figürler de listeye girdi. Rejimin siyasi ve mali figürlerinin dışında askeri unsurlar da yayınlanan isimler arasında. Mahir Esed, kontrolündeli 4.Zırhlı Tümen ve komutanları Ghassan Bilal ve Samer el-Dana yaptırımların hedefi oldu. Başta Şam’da gerçekleşen kimyasal saldırı olmak üzere pek çok savaş suçunda olağan şüpheli konumunda olan Mahir Esed ve 4.Zırhlı Tümeni’nin savaş suçlarına karşı baskı amaçlayan böyle bir yaptırımda hedef olması beklenen bir sonuç. Lakin bunlara ek olarak Suriye rejiminin müttefiki İran tarafından ülkeye gönderilen ve rejim yanında çatışmalara katılan Fatımiyyun Tugayı’nın da yaptırım listesinde olduğu görülmektedir. Bu da ABD’nin Esed rejiminin savaş suçlarından sadece rejim unsurlarını değil aynı vakitte müttefiklerini de sorumlu tuttuğunu tekrar göstermektedir. Yaptırımlarının detaylarının açıklanmasından saatler evvel Suriye Merkez Bankası’nın karaborsa kaynaklı döviz baskılamasına karşı Suriye Lirasının ABD Doları karşısındaki konumunu 704 Suriye Lirası= 1 ABD Doları seviyesinden 1256 Suriye lirası= 1 ABD Doları seviyesine çekmesi de yaptırımların sadece beklentisinin bile rejimin ekonomik aygıtlarını oldukça zorladığının delilidir. Yeni isim ve kurumlarla çapı genişleyecek olan yaptırımlara karşı Suriye rejiminin en yakın destekçileri Rusya ve İran’ın nihai bir askeri çözüm için mi yoksa siyasi bir çözüm için mi efor sarfedecekleri yakın dönemin en önemli sorusu olacaktır. İdlib’de olası bir Rus destekli rejim saldırısı bu kez kesin sonuca varmak amaçlı olup çok daha kanlı cereyan edebilir. Zira aksi halde yani rejim ve Rusya’nın İdlib şehrini ele geçiremediği senaryoda bir çığ gibi gelmekte olan ekonomik yıkımın altında kalmayıp hayatta kalmak öncelikli hedef olacaktır. Rejimin maddi olarak düşeceği aciz durum ise Rusya’nın her halükarda yeni bir partner aramasına yol açabilir. Suriye rejimini artık tek başına sırtlamak istemeyen Moskova için BAE başta olmak üzere Körfez sermayesi yeni bir partner olarak sivrilebilir. Ömer Behram Özdemir
Esed Rejiminin Ekonomik Ayağı: Mahluf Ailesi
Middle East Institute’den Ayman Abdel Nour tarafından kaleme alınan “The Assad-Makhlouf spat: A complicated family affair”[1] başlıklı analizde Esed rejimi tarafından mal varlığı üzerinden kıskaca alınan Rami Mahluf’un öyküsü Esed ve Mahluf ailelerinin ortak geçmişi üzerinden ele alınmıştır. Hafız Esed’in iktidarında en önemli ortaklardan biri haline gelen ve rejimin ekonomik uzantısı haline gelen Mahluf ailesinin Esed ailesi ile ilişkisi sadece kan bağı ile kısıtlı olmayıp büyük bir işbirliği hikayesine sahiptir. Öyle ki Rami Mahluf sosyal medya üzerinden yayınladığı son videolarından birinde Esed ve Mahluf ailelerini gece ile gündüz gibi farklı ama birbirini tamamlayan iki aile olarak tasvir etmiştir. Nour’a göre Hafız Esed iktidarının gücü için paraya ihtiyacı olduğunun farkındaydı ve o dönem ülke ekonomisinin önemli kısmına hakim olan Şam ve Halep sermayesine temkinli yaklaşmaktaydı. Finansal güç için ortak arayışında olan Hafız bu amacı için uzaklara gitmek zorunda kalmamıştır. Eşinin erkek kardeşi Muhammed Mahluf ile başlayan ortaklıkları neredeyse gün aşırı görüşülen yakın bir dostluğa dönüşmüştü. Hafız Esed tarafından 1972’de Devlet Tütün İşletmeleri’nin başına getirilen Muhammed Mahluf hem legal tütün ticareti hem de sigara kaçakçılığı yoluyla ortaya çıkan rantta büyük pay sahibi oldu. 1985’te Devlet Emlak Bankası’nın başına getirilen Mahluf burada her emlak projesinden aldığı %10 pay sebebiyle “Bay %10” olarak bilinmekteydi. Muhammed Mahluf rejimi petrol ihracından da aldığu %7lik pay ile servetini büyüttü. Nour’a göre güvenlikten ulaşıma pek çok alanda rejim tarafından donatılan Mahluf ailesinin imajının Suriye kamuoyuna yansıması Mahlufların Esedler ile ortak olduğuna yönelikti. Muhammed Mahluf 2004’te Devlet Emlak Bankası’ndan emekli olduğunda büyük bir servete sahipti ve bunu rejim içerisinde daha itibarlı ve etkin konuma gelmek için kullanmak istedi. Rejimin dış ilişkilerinin inşasında rol almak isteyen Mahluf bu dönemde farklı uluslararası figürlerle temaslarda bulunurken Baas Partisi genel sekreter yardımcısına ABD’dekine benzer bir senato yapısının kurulmasına dair öneride bulundu. Kendisinin “başkanlığında” böyle bir senatonun varlığı ile idaredeki etkinliğini arttırmayı düşünen Mahluf’un bu arzusunun önüne Beşar Esed engeli çıkar. Esed’in isteği ile Baas kongresi Mahluf’un bu önerisini reddeder. Nour bu reddin anlamının Esed’in Mahluf ailesine “sizin yeriniz ekonomi. Siyasette yeriniz yok” demesi olduğunu söyler. Muhammed Mahluf ve Hafız Esed arasındaki yakınlığın sonraki nesle aktarımı ise Rami Mahluf ve Beşar Esed ilişkisiyle gelişti. Hafız Esed’in yerine geçecek yeni Esed olarak görülen Basil Esed’in 1994’te bir trafik kazası sonucu ölümünün ardından Hafız sonrası dönem için yegane aday Beşar Esed olmuştu. Basil’in aksine Beşar ile oldukça yakın olan Rami Mahluf bu dönemde Beşar ile ilişkisini daha da güçlendirirken  Mısır sermayesi ile ortaklaşa kurduğu Syriatel ile de uluslararası ticarete giriş yaptı .Ki bu hamlesi yakın dostu Beşar’ın Suriye ekonomisinin dışa açılması planları ile de uyuşmaktaydı.  Babasının siyasi rol kapma hülyalarına o dönem kapılmayan Rami finans alanında gücünü genişletmeyi tercih etti. 2006’da Suriyeli 71 büyük iş adamını aynı çatı altında topladığı Cham Holding’i kurarak özel sektörün üçte ikisi üzerinde kontrol sağladı. Bu hamlesi günümüzde rejim ile ters düşmesinin en önemli sebeplerinden birisini doğurarak Beşar Esed’in eşi Esma Esed ile Rami Mahluf arasında bir rekabet ve gerginliğe neden oldu. Yurt dışı kariyerine sahip bir bankacı olan Esma Esed kurduğu Souria Holding ile inşaat yatırımları üzerinden ülke ekonomisinde etkin olmak arzusundaydı. Fakat bu dönemde hem Beşar Esed’in hem de annesi Enise Mahluf’un Rami Mahluf’un yanında yer alması Esma Esed’in arzu ettiği serbest manevra alanına ulaşamamasına ve Esma-Rami gerginliğinin artmasına yol açtı. 2012’de Enis Mahluf’un BAE’ye taşınması sonrasında ise Esma Esed Rami Mahluf’a karşı daha fazla hareket alanı buldu. Rami Mahluf ayaklanma sonrası süreçte Nusayri kitlenin istihdamında oldukça etkili oldu. Ya kendisine ait şirketlerde işçi olarak ya da fonladığı milis yapılar içerisinde militan olarak çok sayıda Nusayri’ye iş kapısı açan Mahluf’a Nusayrilerin yoğun olduğu bölgelerde bir saygı sıfatı olarak el-Üstaz (Hoca) denmeye başlandı. Vakıfların ve hatta ülkeye ilk gelen Rus paralı askerlerin dahip fonlayıcısı olan Rami’nin bu derece güçlenmesinden rahatsız olan Esma Esed 2016’de Enise Mahluf’un ölümünün ardından Rami’ye karşı harekete geçti. Rami Mahluf’un refah ve şaşa içerisinde yaşayan oğullarının sızdırılan foto ve videoları Esma Esed’in oldukça işine yaradı. Bugün dahi halihazırda yaşanan büyük mali kriz esnasında Mahluf ailesinin genç nesillerinin sahip olduğu maddi imkanlar rejime yakın sosyal medya hesaplarından paylaşılarak gündem değiştirilme için kullanılmaktadır. 2019 ise Rami Mahluf ile Esed iktidarı arasındaki ilişkiler için bir kırılma noktası olur. Rusya’ya s-300’ler ve askeri mühimmatlar için ödeme yapması gereken ve aynı zamanda İdlib’e saldırı için hazırlanan Beşar Esed kuzeni Rami Mahluf’tan fon desteği istemiş, başka zamanlar fon desteği için herhangi bir şart koşmayan Rami ise bu kez söz konusu miktarın rejime bağlı diğer savaş ağaları ile ortak şekilde yüklenilmesini talep etti. Bu durum Beşar Esed’in Rami Mahluf’a dair şüphelerinin artmasına yol açmış ve Esma Esed’e karşı hamle için imkan sağlamıştır. Rami’nin sahibi olduğu Syriatel’e verilen yüklü vergi cezası ve Rami’nin Suriye bankalarındaki hisselerinin dondurulması gibi hamleler Esma Esed’in hamleleridir. Buna karşılık Rami de boş durmamış ve Lübnan’da Esma Esed’in bir arkabasının kaçırılması hadisesiyle dolaylı olarak daha fazla ileri gitmeyin mesajı vermiştir. Nour Beşar Esed’in Rami Mahluf’a ait ticari tüm teşekkülleri kontrol altına alana kadar bu hamlesine devam edeceğini ve son kertede idaredeki Nusayri elitlerin müdahil olmasıyla Mahluf’un ülkeyi terk etmek kaydıyla bir kısım maddi gücü elinde kalacak şekilde sulh olacağını ileri sürmüştür. Analizde bu durumun rejim için kaybet-kaybet durumu olacağı çünkü rejimin hem bir numaralı maddi destekçisini kaybedeceği hem de onun yerini doldurmanın vakit alacağı vurgulanmıştır. Esma Esed’in finans alanındaki tecrübesi ve hırsı göz önüne alındığında bu boşluğu doldurmak için kendisi ve kliğinin yoğun çaba göstereceği muhakkaktır. Bununla birlikte ülkenin yaşamakta olduğu ekonomik yıkımda gelen dalgalarla mücadele edip ayakta kalmak için yeni bir sermaye gücünün büyümesini bekleyecek zaman olmayabilir. Bu boşluğu doldurmak hususunda BAE’nin istekli olduğu göz önüne alınırsa orta vadede söz konusu denkleme artık Esed ve Mahluf aileleri dışarısından unsurların girmesi oldukça muhtemeldir. Askeri anlamda oldukça yıpranan ve bu alanda Moskova’nın dikte edici rolünü kabul etmek zorunda kalan Esed’in mali alanda da dış aktörlerin belirleyici rolünü tamamen kabul etmesi ilerleyen süreçte iktidar alternatifi olarak vazgeçilmez olan konumunu sarsabilir. Bu yüzden Rami Mahluf’tan doğan boşluğu ilk etapta Esma Esed’in kliği olmak üzere yerli klikler ile doldurmak isteyeceği aşirkardır. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.mei.edu/publications/assad-makhlouf-spat-complicated-family-affair ,  Erişim Tarihi: 11 Haziran 2020.
Suriye’de Ekonomi Sebepli Gösteriler Ne Anlama Geliyor?
Suriye lirasının dolar karşısındaki hızlı çöküşü zaten savaş yıllarında sosyo-ekonomik olarak büyük yıkım yaşayan Suriye halkının ülke içerisinde kalan kısmının yaşam kalitesini oldukça aşağılara çekti. Amerikan dolarının Suriye lirası karşısındaki değerinin 2011’e kıyasla 60 kat arttığı[1] ülkede Esed idaresinin 2015’te uygulamaya koyduğu %50’lik kamu çalışanı zammına karşın o günden bugüne gerçekleşen %4000 civarındaki fiyat artışı ile Suriyelilerin ceplerindeki para adeta eridi.[2] Kıdemli öğretmen maaşlarının ayda 23 dolar seviyelerine indiği[3] ülkede tek işle geçinmek oldukça güç hale gelirken temel gıda malzemelerine ulaşmak oldukça güç hale geldi. Suriye lirasında yaşanan değer kaybı durmaksızın devam ederken, en son 2500 seviyesine düştü. Bu durum halihazırda siyasi kamplaşmalar kaynaklı parçalanan toplumsal yapının yeni sosyal patlamalara açık hale gelmesine yol açmakta. Suriye’nin farklı bölgelerinde geçtiğimiz günlerde yaşanan protestolar – ki bu bölgelerden bazıları ayaklanmaya katılmamış bölgelerdir- ekonomik olarak ülkenin nefes alamama durumu devam ederse sokakların yeniden ciddi şekilde hareketlenebileceğini göstermektedir. Muhalif kaynaklar Lazkiye Ceble bölgesinde okullar ve kamu binalarının olduğu bölgelerde duvarlara doğrudan rejimin varlığını hedef alan sloganların yazılmaya başladığı iddiasını ortaya atarken[4] bebek mamasının 11bin Suriye lirası seviyelerine çıktığı bölgede yaşam şartlarının bu tepkilerde etkili olduğu öne sürülmekte. Nusayri nüfusun yoğun olduğu bölgede savaşın başından bu yana sadece Beşar Esed’in kuzeni Süleyman el-Esed’in bir trafik kavgasında yine Nusayri kökenli Hava albayı Hassan el-Şeyh’i öldürmesi sonrası Süleyman el-Esed’e ceza verilmesi yönünde protestolar gerçekleşti.[5] Rejimin asker ve milis kayıplarının en fazla olduğu bölgelerden olan Lazkiye’de ekonomik sebepli hoşnutsuzluğun artması rejim içindeki kliklere de birbirlerine karşı rekabette hamle imkanı sağlayabilir. Öte yandan Dürzi yoğunluklu Suveyde bölgesinde yoğun katılımlı gösteriler devam etmekte. Yılın ilk günlerinde “Yaşamak İstiyoruz” sloganı ile öğrencilerin gerçekleştirdiği ve Facebook’ta her kesimden binlerce katılımcı tarafından beğenilen protesto hareketi[6] araya giren küresel salgın ile hız kesse de bölgede var olan hoşnutsuzluk ile gösteriler ve sitem yeniden hızlandı. Ekonomi ve Güvenlik sorunlarına karşı sokaklara dökülen göstericiler İdlib’den Tartus’a Suriye’nin tüm bölgelerine destek sloganları atarak ülke bütünlüğü ile paralel bir pozisyon aldılar. Henüz güvenlik güçleri ile bir sürtüşme yaşanmamış olsa da göstericilerin rejimin meşruiyeti ve ülkedeki Rusya ve İran varlığına dair sloganları kullanmaya başladıkları görülmekte.[7] Suveyde’nin yeni valisi Humam Dbeiyat ise bir radyoya konuşarak göstericilerin taleplerine kulak verildiğini ifade etti.[8] Suveyde ve çevresinde dönem dönem yaşanan gerginlikler ve Dürzilerin Suriye siyasi tarihindeki “devrimci”, “savaşçı” imajları göz önüne alındığında rejimin bölgedeki protestolara Sünni şehirlere nispeten daha yapıcı yaklaşacağı beklenebilir. Suveyde kaynaklı olası yeni bir gerginlik hem hesapta olmayan ekstra bir maliyet anlamına gelecektir hem de 2011’den bu yana kendisini Suriye’deki dini azınlıkların koruyucusu olarak pazarlayan Esed rejimi propagandasını zor durumda bırakacaktır. Göstericilerin tarihi Dürzi lider Sultan el-Atraş’a atıfta bulundukları, Esed rejimi ve İran’ı hedefe koyup özgürlük taleplerini ile getirdikleri sloganlar göstericilerin kimlikleri ve öteki algılarına dair de ipuçları vermekte. Geçtiğimiz ay içerisinde eğitim ve altyapı alanlarında görevli iki kamu görevlisini protestolara yakın pozisyon aldıkları sebebiyle görevden uzaklaştıran[9] Esed rejimi idaresinin her geçen gün daha geniş katılımlarla devam eden gösterilere müdahalesi yeni işsizler yeni mağdurlar ortaya çıkarırsa bu durum Suveyde’nin ateşini kontrol edilebecek düzeyin üzerine çıkarabilir Ömer Behram Özdemir [1] https://en.zamanalwsl.net/news/article/55636/ , Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [2] https://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/suweida-protests-08062020 , Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [3] https://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/08062020, Erişim Tarihi: 9 Haziran 2020. [4] https://syrianobserver.com/EN/news/58466/for-the-first-time-lattakia-demands-the-fall-of-the-regime.html, Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [5] https://www.theguardian.com/world/2015/aug/07/syria-president-bashar-al-assad-cousin-road-rage-shoots-air-force-official , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [6] https://alshahidwitness.com/suweida-protest-ongoing-security-threats/ , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [7] https://www.middleeasteye.net/news/syria-sweida-anti-government-protests-second-day , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [8] https://syrianobserver.com/EN/news/58470/suweida-the-sunday-uprising.html , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020. [9] https://suwayda24.com/?p=14170 , Erişim Tarihi: 8 Haziran 2020.    
Moskova’nın Yeni Özel Temsilcisi ve Suriye Siyasetinde Denge
Rusya lideri Vladimir Putin Suriye rejimine bir yandan maddi desteklerine devam ederken öte yandan Şam ile ilişkilerin seyrine dair yeni hamlelerde de bulunmaktadır. Uluslararası gündemin küresel salgına odaklandığı günlerde Rusya lideri Vladimir Putin Suriye ile ilişkileri geliştirmek amacıyla yeni bir Suriye özel temsilciliği makamı oluşturarak bu makama Rusya Federasyonu’nun Şam Büyükelçisi Alexander Efimov’u atadı. Büyükelçilik görevini de bu yeni görevi ile eş zamanlı olarak yürütecek olan Efimov daha önce de BAE’de Moskova’nın diplomatik temsilcisi olarak 5 yıl süreyle görev aldı. Arap coğrafyası ile diplomatik ilişkilerde tecrübeli bir isim olan Efimov’un bu yeni göreve getirilmesine dair  Rusya’nın askeri politikası üzerine çalışan uzman Anton Mardasov’a göre Putin’in bu hamlesi Suriye meselesinde Moskova’nın çizgisi üzerinde etkili olan Rus ordusunu Rus diplomasisi ile dengelemek.[1] Rusya’nın Suriye politikasını belirlenmesi sürecinde askeri ve diplomatik kanatların varlığından bahseden Mardasov söz konusu atama öncesinde Moskova’nın Suriye’deki tek özel temsilcisi olan Lavrentiev’in askeri kanada yakın bir figür olduğunu söylemiştir.  Lavrentiev’in Astana sürecindeki rolünden bahseden yazar bu sürecin fikir babasının Rus ordusu olduğunu, ordunun Astana sürecini bir kazanç süreci olarak gördüğünü ve şimdi de Moskova’nın bölgede daha güçlü konuma gelmesi adına Rus ordusunun daha fazla bütçe ayrılarak kuvvetlendirilmesini istediğini vurgulamaktadır. Rus ordusunun Suriye’de uygulatmaya çalıştığı çözüm planlarını başarısız olarak nitelendiren Mardasov aynı zamanda ordunun imaj sorunundan da bahsetmekte ve Kremlin’in en yakın zamanda Daeş lideri Bağdadi’nin ABD tarafından öldürülmesi hadisesinde olduğu gibi zaman zaman ordu ile arasına mesafe koymayı tercih ettiğini ileri sürer. Efimov ataması ile diplomatik kanalların Rus ordusunun Suriye politikasındaki etkisine denge unsuru olmasının Moskova tarafından tercih edilmiş olabileceği yorumunun haricindeki diğer yorum ise Efimov’un BAE ile ilişkilerdeki olası işlevi. BAE’de geçirdiği 5 senelik diplomatik tecrübe ile Efimov’un sıradan bir seçim olmadığı gözükmekte. Mardasov Putin’in Suriye’nin yeniden imarına dair planlarda BAE ile ilişkilere önem verdiğini, Şam Uluslararası Havaalanı başta olmak üzere çeşitli projelerde BAE başta olmak üzere körfez sermayesinin kazanılmasının gündemde olduğunu söylerken BAE’nin de yaptırımlar ile oldukça zor duruma düşen Suriye ekonomisinin ayakta kalabilmesi için rol alabileceğini Moskova’ya ilettiğini vurgulamıştır. BAE ile var olan yakınlaşma sürecinin ilerlemesinde Efimov’un ve Rus diplomasisinin etkisinin ordu yanlısı figürlerden fazla olması kuvvetle muhtemel. Türkiye açısından ise bu yeni atamanın etkisi belki de orta vadede Rus diplomasi kanadı ile muhatap olunduğunda test edilebilecek.  BAE ile ilişkiler ve Rus ordusunun Suriye siyasetindeki etkisini dengeleme amacıyla Efimov ataması yapıldıysa da Moskova bu günlerde İdlib’de askeri çözüm tezinden vazgeçmediğinin sinyallerini vermekte. Moskova Lazkiye’deki Hmeymim askeri üssünde gerçekleşen bir devir teslim töreni ile sene başında İdlib’de yoğun techizat ve mühimmat kaybı yaşayan Esed rejimine gelişmiş MiG-29 jetlerinin ikinci grup teslimatını yaptı.[2] Aynı günlerde 3 aylık bir aranın ardından İdlib kırsalına ilk kez hava saldırısı düzenlendi.[3] Esed rejimi yanlısı el-Masdar’a göre Lazkiye ve Hama kırsalında konuşlu TİP (Türkistan İslam Partisi) milislerinin mevzilerinin hedef alındığı bu saldırılarda Moskova’nın verdiği MiG-29’lar da kullanıldı.[4] Bu gelişmeler muhalif bölgelerindeki siviller arasında tedirginlik yaratırken olası bir Rusya destekli rejim saldırısına karşı Türkiye’nin bölgede son ateşkes sonrası  kurduğu çok sayıda gözlem noktası ve yaptığı askeri yığınaklar ile hazır olduğu muhalif haber kaynaklarınca dile getirilmektedir.[5] Bu gelişmeler en azından İdlib konusunda bir süre daha Rus ordusunun yöntemlerinin rus dış politikasında etkili olabileceğine işaret sayılabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/05/russia-putin-new-envoy-syria-damascus-conflict-efimov.html , Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [2] https://sana.sy/en/?p=192753, Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [3] https://en.zamanalwsl.net/news/article/55478/ , Erişim Tarihi: 4 Haziran 2020. [4] https://syrianobserver.com/EN/news/58394/syrian-military-begins-using-new-russian-made-mig-29-jets.html, Erişim Tarihi: 5 Haziran 2020.   [5] https://syrianobserver.com/EN/news/58324/idleb-residents-fear-imminent-offensive-by-assad-forces.html , Erişim Tarihi: 5 Haziran 2020.    
Dokuz Yıllık Savaşın Bilancoşu
Şark’ül Evsat’ta İbrahim Hamidi’nin imzasıyla Suriye İç Savaşı’nın 9 senelik bilançosunun ele alındığı bir yazı yayınlandı. Yazıya konu olan içerisinde paylaşılan ve burada özeti geçilen veriler ise Syrian Center for Policy Research (SCPR) tarafından yayınlanan “Justice to Transcend Conflict” başlıklı raporda dile getirilmiştir. SCPR’ın 2011-2019 arasında iç savaşın ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik sorunlara değindiği rapor Suriye’nin pek çok alanda savaşın etkisiyle ne derece büyük bir yıkım yaşadığını işaret etmektedir.[1] SCPR’a göre BM tarafından II. Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan en büyük insani trajedi olarak tanımlanan Suriye BM İnsani Gelişme Endeksi’nde 189 ülke arasında 180. sırada yer almaktadır.  Sosyo-ekonomik olarak yaşanan yıkım savaş sonrası yeniden inşa sürecinin maliyetini her geçen gün arttırmakta ve yeniden inşa edilememiş yıkık ve zayıf bir Suriye’yi gelecek yılların en gerçekçi senaryosu haline getirmektedir. SCPR’a göre 2019 sonuna kadar çatışma kaynaklı ekonomik kaybın 530.1 milyar dolar civarındadır. Kamu borcunun GSYH’ya oranı 2010 senesindeki %30’dan 2019’da %208’e yükselmiştir. Bu bilançoda yükselen dış borcun da etkisi büyüktür. 2010’da %7 olan dış borcun GSYH’ya oranı 2019’da %116’ya yükselmiştir. Aynı dönemde iç borcun GSYH’ya oranı ise %17’den %93’e çıkmıştır. Bu mali yıkımın uzun vadede etkisi ülkenin yeniden imarı hususunda yaşanacaksa da anlık etkisi de halihazırda ülkede yaşayan Suriyelilerin yaşam standartlarına etki etmektedir. 2011’de  5milyon 184bin kişi çalışma hayatında yer alırken bugün ise SCPR’ye göre söz konusu çalışan sayısı 3milyon 58bine inmiştir. Yoksulluk oranı da bu iş kaybıyla paralel olarak zirveleri görmüştür. 2016 senesinde %89,4’e çıkan yoksulluk oranı 2019’da ise düşüş görmüş haliyle %86’dır. Çatışmanın ekonomik kayıplarından insani kayıplarına geçildiğinde de iç karartıcı bir bilançoyla karışılaşılmakta. Başta Türkiye ve Lübnan olmak üzere en az 5.6 milyon Suriyeli başka ülkelere göç etmiş bulunmakta. Ülke içerisinde göç etmek zorunda kalan insan sayısı ise Ağustos 2019 itibariyle (İdlib’de yaşanan Rus-Esed saldırıları sebepli yoğun göç öncesi) 6.14 milyona ulaşmış durumdaydı. Yurt içi ve yurt dışı yoğun göçlerle büyük yara alan Suriye demografisi bu dönemde gelecek nesilleri de kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya. BM verilerine göre en az 5427 çocuk savaş kurbanı olarak hayatını kaybederken 3739 çocuk da yaralanmıştır. 5-17 yaş arasındaki 2.4 milyon Suriyeli çocuk eğitimden mahrum olarak büyürken yardıma muhtaç çocuk sayısının ise 5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Rapora göre Suriye demografisinin yaşadığı bir diğer tehlike ise yükselen kaba ölüm hızı. 2010 senesinde binde 4.4 olan kaba ölüm hızı 2014’te binde 10.9’a çıkarak zirveyi görmüştür. Son 3 senede çatışmanın şiddetinin kısmen azalması ile bu oran 2017’de binde 9.9’a 2019’da ise binde 7’ye düşmüştür.  Bu yüksek kaba ölüm hızı toplam can kaybı sayısına da etki etmiştir. SCPR’a göre 2019’a kadar doğrudan çatışma sebepli yaşanan ölüm 570bin civarındayken dolaylı olarak çatışma sebepli ölümler ise 102bindir. Bu haliyle 2011-2019 arası can kaybı bilançosunun 700bine dayandığı görülmektedir.  YPG, Rejim, ve ÖSO kontrolündeki bölgelerde birbirinden farklı müfredatların varlığına ek olarak bir dönem Daeş kontrolü altında bölgelerde Daeş müfredatıyla eğitim gören yeni nesli göz önünde bulundurursak orta vadede Suriye gençlerinin eğitim çağında eğitimden mahrum kalanlar ve birbirlerinden tamamen farklı eğitimler alanlar olarak çok parçalı bir yapıda olacağı görülmektedir. Bu durum ülkenin yeniden inşasında önemli bir insan kaynağı sorununun da engel olarak bulunacağına işaret etmektedir. Ömer Behram Özdemir [1] https://english.aawsat.com/home/article/2309851/exclusive-%E2%80%93-retroactive-current-and-future-injustices-syria , Erişim Tarihi: 2 Haziran 2020.
Trump’ın Terör Örgütü Olarak İlan Edeceği Örgüt Antifa’nın YPG ile İlişkisi
25 Mayıs’ta ABD’nin Minneapolis kentinde Afroamerikan George Floyd’un beyaz polis memuru Derek Chauvin tarafından boğularak öldürülmesinin ardından Minneapolis başta olmak üzere onlarca Amerikan şehrinde geniş katılımlı protestolar baş göstermiş hatta kimi yerlerde bu protestolar polis ile göstericiler arasında gerilime ve bazı dükkanların yağmalanmasına kadar varmıştır.  Minneapolis’teki yağma ve şiddet olayları ile alakalı ABD Başkanı Trump twitter hesabı üzerinen faillerin %80’nin eyalet dışından geldiğini ve bilinçli olarak bu görüntülere yol açtıklarını vurgularken gösterilerin geldiği noktayla alakalı sorumlu olarak radikal sol ve Antifa’yı hedef gösterdi. Trump “Antifa anarşistlerine” karşı Minneapolis’te konuşlanan Ulusal Muhafızları tebrik ederken diğer eyaletlerde de “Antifa anarşistlerine” karşı Ulusal Muhafızların görevlendirilme ihtimalini dile getirmiştir. Trump’ın twitter hesabından attığı en sansasyonel mesaj ise ABD’nin Antifa’yı bir terör örgütü olarak tanıyacağı mesajı olmuştur.[1] ABD Kongre Araştırma Merkezi’ne göre  (CRS) merkezilikten ve hiyerarşiden uzak bir yapıya sahip radikal, aşırı sol çizgideki[2] Antifa üyelerinin eylemlerle gündeme gelmesi Minneapolis merkezli halihazırda devam eden eylemlerle sınırlı değil. 2017 ve 2019’da Portland’da ırkçı gruplar ile çatışmaya varan sürtüşmeler taraf olan Antifa üyeleri bu dönem siyasetin gündeminde yer almışlardır. Trump Ağustos 2019’da Antifa’nın bir “terör örgütü” olarak adlandırılmasını twitter hesabından dillendirirken[3] yine aynı günlerde Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick Adalet Bakanlığı’ndan Antifa’nın “yerel terör örgütü” olarak tanınması talebinde bulunmuştur.[4] Yakın dönemde Amerikan gündemini meşgul eden Antifa unsurların Suriye iç savaşında yer almış olmaları ise hem ABD’yi hem de Türkiye’yi ilgilendiren bir sorun konumundadır. PKK’nın Suriye kolu YPG’ye Batı’dan katılan yüzlerce militanın ekseriyeti radikal sol örgütlerin sempatizanları olup Antifa çizgisindedirler. ABD vatandaşları özelinde baktığımızda ise eski askerler de dahil olmak üzere pek çok farklı profilin Suriye’de YPG saflarına katıldığı görülmektedir. Başta Facebook olmak üzere sosyal medya platformlarını radikal sol networklerin sempatizanlarına ulaşmak için oldukça etkili kullanan YPG[5] söz konusu örgüt propagandası olduğunda da bu figürleri propaganda malzemesi olarak kullanmıştır. ABD ve Avrupa’dan örgüte katılan militanlardan oluşan Antifa Taburu[6] nicelik olarak kısıtlı fakat sembolik olarak görünürlüğü fazla bir yapı olarak kayıtlara geçmiştir. Rakka ve çevresindeki çatışmalarda rol alan Antifa unsurlarının Türkiye ile karşı karşıya gelmeleri de Zeytindalı Harekatı ile olmuştur. Harekat esnasında İngiltere, Fransa, İspanya, Arjantin ve ABD gibi pek çok farklı ülkenin vatandaşı terörist unsurlar  TSK tarafından etkisiz hale getirilmiştir.[7]  Antifa çizgisindeki militanlar Enternasyonalist Özgürlük Taburu adıya Türkiye merkezli pek çok radikal sol örgüt ile aynı çatı altı altında buluşmuşlardır. Bu unsurlar hem askeri sahada hem de temas halinde oldukları radikal örgütler sebebiyle Türk vatandaşları için hem Türkiye içinde olası eylemler hem de gurbetçi vatandaşlarımıza karşı yurt dışında PKK öncülüğünde gerçekleşebilecek eylemler göz önüne alındığında tehdit oluşturmaktadırlar. Pandemi süreci ve akabinde gerçekleşen George Floyd’un ölümü ve Minneapolis merkezli gösteriler Trump yönetimine gelen eleştirilerin sesinin yükselmesine yol açarken bir sonraki Başkanlık seçimine kısa bir süre kalmışken Trump yönetimini seçim sürecinde de kullanacağı bir eylem ve söylem rotasını tercihe zorlayabilir. Trump’ın doğrudan isim vererek hedefe koyduğu radikal sol ve Antifa unsurların YPG ile var olan organik bağları üzerinden Ankara YPG etrafındaki Washington kalkanını tamamen kaldıramasa da zayıflatma yolunu tercih edebilir. Keza Türkiye merkezli radikal sol örgütlere bağlı terörist unsurların kuzey Suriye’den tasfiyesi için de Ankara radikal sol ve Antifa kozunu kullanmak isteyecektir. YPG’nin etrafındaki kalkanın kısmen de olsa kalkması YPG bölgelerinden Türkiye kontrolündeki Suriye topraklarına gelen saldırı ve tacizlerin azalmasına yol açacaktır. YPG içindeki Türkiye merkezli radikal sol militanların tasfiyesi ise orta vadede Türkiye iç güvenliği için oluşabilecek  kimi sorunları engelleyebileceği gibi uluslararası radikal sol militanların Suriye’yi bir eğitim sahası olarak kullanmasını da eskiye nazaran zorlaştırabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267124501361369091 , https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267126801186394118 , https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267129644228247552?s=19 , Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [2] https://crsreports.congress.gov/product/pdf/IF/IF10839/2, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [3] https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1162726857231544320, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [4] https://fitzpatrick.house.gov/media-center/press-releases/fitzpatrick-condemns-antifa-and-political-violence, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [5] https://www.npr.org/2018/03/15/593895655/dozens-of-westerners-join-kurds-to-fight-isis-in-syria, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020 [6] Bedir Mulla Rashid, Military and Security Structures of the Autonomous Administration in Syria, Omran Studies, 2018. [7] https://www.theguardian.com/world/2018/mar/19/briton-kurds-anna-campbell-dies-fighting-turkey-syria-afrin , https://www.hurriyet.com.tr/dunya/abdli-terorist-afrinde-olduruldu-40772783 , https://t24.com.tr/haber/izlandali-hilmarsson-afrinde-olduruldu,574836 , https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/02/18/son-dakika-3-avrupali-terorist-olduruldu , Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020.    
Suriye’de Kürt Siyasi Oluşumlar
Suriye’de Kürt Siyasi Oluşumlar Bu infografik Ömer Özkizilcik ve Jerry Crowley’in çalışmaları sonucu hazırlanmıştır.
Hasat Yaklaşıyor: YPG-Rejim Buğday Savaşı Yakın
Suriye’de tarım, 2011 öncesinde ülkenin en büyük ihracat unsurlarından biriydi. Yaklaşık 2 milyar dolarlık ihracat rekoltesi, savaşın başlamasıyla kendini yasadışı veya silahlı grupların etkin olduğu ticarete bıraktı. Güvenlik kurumlarının çöküşü, hasatların düşüşünü de beraberinde getirdi. Bunun yanında Esed rejimine yönelik uygulanan yaptırımlar, tüm ticari sahaları vurduğu gibi tarımı da etkiledi. Tüm bunlarla birlikte savaşın tarım sahalarına yansıması, silahlı gruplar ve çetelerin alan bulması nedeniyle üreticiyi zor durumda bıraktı. Suriye’nin toplam tarım arazileri 18 milyon hektar, ekilebilir tarım arazileri 6 milyon hektar ve sulanabilir tarım arazileri ise yalnızca 1,5 milyon hektardır. Sulanabilir alanlar kentlere göre analiz edildiğinde Haseke, Halep, Rakka ve Hama ön plana çıkarken bu şehirleri Deyrizor, Şam, Humus ve İdlib izlemektedir. Bunların arasında YPG kontrolü altında olan Haseke yaklaşık 480 bin hektar (toplam sulanabilir arazilerin yaklaşık üçte biri) ile en geniş sulanabilir araziye sahiptir. Aynı şekilde YPG’nin kontrol ettiği Rakka ülkenin en büyük üçüncü sulanabilir arazilerine (200 bin hektar) sahiptir. Son olarak Deyrizor bölgesinde bulunan (100 bin hektar) sulanabilir araziler de YPG’nin elindedir. Kısacası, sulanabilir tarım alanlarının yarısı YPG/PKK’nın kontrolündedir. [1] Özellikle de Haseke, Suriye’nin buğday ambarıdır. Bu nedenle YPG/PKK unsurları, buğday üretimi konusunda ülkedeki tüm aktörlerden daha avantajlı durumdadır. Söz konusu durum da rejim ile PKK arasında yıllardır süren bir buğday savaşını tetiklemektedir. PKK’nın bölgeyi kontrol etmesine karşılık, rejimin daha yüksek fiyat vermesi buğday savaşını kızıştırmaktadır. Hasat döneminin yaklaşması ile birlikte buğday piyasasına ilişkin aktörlerden gelen açıklamalar dikkat çekmektedir. Medyaya yansıyan bilgilere göre de rejimin bu yıl da daha fazla fiyat verdiği belirtilmektedir ancak Suriye lirasının son dönemde yaşadığı dramatik değer kaybı da ülke ekonomisini derinden etkiledi, şüphesiz buğday piyasasını da etkileyecektir. Son dönemde bazı tarım arazilerinin sabotaja uğraması da göstermektedir ki, tarım da Suriye savaşının bir parçası olmayı sürdürmektedir. Medyaya da yansıyacak şekilde bölge çiftçilerinin daha yüksek fiyat vermesine karşın buğdayını bölgedeki mukim güce satmasının çatışma ortamının tarım sektörünü nasıl etkilediğini de gösteren çarpıcı örneklikleri teşkil etmektedir. Syria Direct’in 18 Mayıs 2020 tarihli haberinde de Süleyman isimli Kamışlı bölgesinden bir çiftçi, rejimin kendisine daha iyi fiyat teklif etmesine karşın buğdayını YPG’ye satmayı tercih ettiğini ifade etmiştir.[2] Esed rejimine bağlı Tarım Bakanı Ahmed Kadri, 16 Mart’ta yaptığı açıklamada 200-225 Suriye Lirası üzerinden buğday alımı gerçekleştireceklerini bunun 2019 yılındaki fiyatlara oranla %21.6’lık bir artış ile olduğunu ifade etti.[3] Ancak yukarıda da ifade edildiği üzere Suriye Lirasının yaşadığı dramatik kayıplarla birlikte bu fiyatların güncellenmesi gündeme gelebilir. Buna karşılık YPG’nin de fiyatlarını Şam’ın fiyatlarına yükselttiği ifade ediliyor. Geçtiğimiz yıl, YPG bölgelerinde üretilen buğdayın %50’sini satın alan SDG yönetiminin bu yıl ne denli bir alım gerçekleştirebileceği ve muhtemel Şam rekabeti de merak ediliyor. [1] https://setav.org/assets/uploads/2019/09/A293.pdf [2] https://syriadirect.org/news/damascus-struggles-to-secure-wheat-supply-amidst-coronavirus-crisis/ [3] https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/04/syria-regime-opposition-prices-wheat-crops-farmers-imports.html   Kutluhan Görücü