Analiz
Trump’ın Terör Örgütü Olarak İlan Edeceği Örgüt Antifa’nın YPG ile İlişkisi
25 Mayıs’ta ABD’nin Minneapolis kentinde Afroamerikan George Floyd’un beyaz polis memuru Derek Chauvin tarafından boğularak öldürülmesinin ardından Minneapolis başta olmak üzere onlarca Amerikan şehrinde geniş katılımlı protestolar baş göstermiş hatta kimi yerlerde bu protestolar polis ile göstericiler arasında gerilime ve bazı dükkanların yağmalanmasına kadar varmıştır.  Minneapolis’teki yağma ve şiddet olayları ile alakalı ABD Başkanı Trump twitter hesabı üzerinen faillerin %80’nin eyalet dışından geldiğini ve bilinçli olarak bu görüntülere yol açtıklarını vurgularken gösterilerin geldiği noktayla alakalı sorumlu olarak radikal sol ve Antifa’yı hedef gösterdi. Trump “Antifa anarşistlerine” karşı Minneapolis’te konuşlanan Ulusal Muhafızları tebrik ederken diğer eyaletlerde de “Antifa anarşistlerine” karşı Ulusal Muhafızların görevlendirilme ihtimalini dile getirmiştir. Trump’ın twitter hesabından attığı en sansasyonel mesaj ise ABD’nin Antifa’yı bir terör örgütü olarak tanıyacağı mesajı olmuştur.[1] ABD Kongre Araştırma Merkezi’ne göre  (CRS) merkezilikten ve hiyerarşiden uzak bir yapıya sahip radikal, aşırı sol çizgideki[2] Antifa üyelerinin eylemlerle gündeme gelmesi Minneapolis merkezli halihazırda devam eden eylemlerle sınırlı değil. 2017 ve 2019’da Portland’da ırkçı gruplar ile çatışmaya varan sürtüşmeler taraf olan Antifa üyeleri bu dönem siyasetin gündeminde yer almışlardır. Trump Ağustos 2019’da Antifa’nın bir “terör örgütü” olarak adlandırılmasını twitter hesabından dillendirirken[3] yine aynı günlerde Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick Adalet Bakanlığı’ndan Antifa’nın “yerel terör örgütü” olarak tanınması talebinde bulunmuştur.[4] Yakın dönemde Amerikan gündemini meşgul eden Antifa unsurların Suriye iç savaşında yer almış olmaları ise hem ABD’yi hem de Türkiye’yi ilgilendiren bir sorun konumundadır. PKK’nın Suriye kolu YPG’ye Batı’dan katılan yüzlerce militanın ekseriyeti radikal sol örgütlerin sempatizanları olup Antifa çizgisindedirler. ABD vatandaşları özelinde baktığımızda ise eski askerler de dahil olmak üzere pek çok farklı profilin Suriye’de YPG saflarına katıldığı görülmektedir. Başta Facebook olmak üzere sosyal medya platformlarını radikal sol networklerin sempatizanlarına ulaşmak için oldukça etkili kullanan YPG[5] söz konusu örgüt propagandası olduğunda da bu figürleri propaganda malzemesi olarak kullanmıştır. ABD ve Avrupa’dan örgüte katılan militanlardan oluşan Antifa Taburu[6] nicelik olarak kısıtlı fakat sembolik olarak görünürlüğü fazla bir yapı olarak kayıtlara geçmiştir. Rakka ve çevresindeki çatışmalarda rol alan Antifa unsurlarının Türkiye ile karşı karşıya gelmeleri de Zeytindalı Harekatı ile olmuştur. Harekat esnasında İngiltere, Fransa, İspanya, Arjantin ve ABD gibi pek çok farklı ülkenin vatandaşı terörist unsurlar  TSK tarafından etkisiz hale getirilmiştir.[7]  Antifa çizgisindeki militanlar Enternasyonalist Özgürlük Taburu adıya Türkiye merkezli pek çok radikal sol örgüt ile aynı çatı altı altında buluşmuşlardır. Bu unsurlar hem askeri sahada hem de temas halinde oldukları radikal örgütler sebebiyle Türk vatandaşları için hem Türkiye içinde olası eylemler hem de gurbetçi vatandaşlarımıza karşı yurt dışında PKK öncülüğünde gerçekleşebilecek eylemler göz önüne alındığında tehdit oluşturmaktadırlar. Pandemi süreci ve akabinde gerçekleşen George Floyd’un ölümü ve Minneapolis merkezli gösteriler Trump yönetimine gelen eleştirilerin sesinin yükselmesine yol açarken bir sonraki Başkanlık seçimine kısa bir süre kalmışken Trump yönetimini seçim sürecinde de kullanacağı bir eylem ve söylem rotasını tercihe zorlayabilir. Trump’ın doğrudan isim vererek hedefe koyduğu radikal sol ve Antifa unsurların YPG ile var olan organik bağları üzerinden Ankara YPG etrafındaki Washington kalkanını tamamen kaldıramasa da zayıflatma yolunu tercih edebilir. Keza Türkiye merkezli radikal sol örgütlere bağlı terörist unsurların kuzey Suriye’den tasfiyesi için de Ankara radikal sol ve Antifa kozunu kullanmak isteyecektir. YPG’nin etrafındaki kalkanın kısmen de olsa kalkması YPG bölgelerinden Türkiye kontrolündeki Suriye topraklarına gelen saldırı ve tacizlerin azalmasına yol açacaktır. YPG içindeki Türkiye merkezli radikal sol militanların tasfiyesi ise orta vadede Türkiye iç güvenliği için oluşabilecek  kimi sorunları engelleyebileceği gibi uluslararası radikal sol militanların Suriye’yi bir eğitim sahası olarak kullanmasını da eskiye nazaran zorlaştırabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267124501361369091 , https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267126801186394118 , https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1267129644228247552?s=19 , Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [2] https://crsreports.congress.gov/product/pdf/IF/IF10839/2, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [3] https://twitter.com/realDonaldTrump/status/1162726857231544320, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [4] https://fitzpatrick.house.gov/media-center/press-releases/fitzpatrick-condemns-antifa-and-political-violence, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020. [5] https://www.npr.org/2018/03/15/593895655/dozens-of-westerners-join-kurds-to-fight-isis-in-syria, Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020 [6] Bedir Mulla Rashid, Military and Security Structures of the Autonomous Administration in Syria, Omran Studies, 2018. [7] https://www.theguardian.com/world/2018/mar/19/briton-kurds-anna-campbell-dies-fighting-turkey-syria-afrin , https://www.hurriyet.com.tr/dunya/abdli-terorist-afrinde-olduruldu-40772783 , https://t24.com.tr/haber/izlandali-hilmarsson-afrinde-olduruldu,574836 , https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/02/18/son-dakika-3-avrupali-terorist-olduruldu , Erişim Tarihi: 31 Mayıs 2020.    
Suriye’de Kürt Siyasi Oluşumlar
Suriye’de Kürt Siyasi Oluşumlar Bu infografik Ömer Özkizilcik ve Jerry Crowley’in çalışmaları sonucu hazırlanmıştır.
Hasat Yaklaşıyor: YPG-Rejim Buğday Savaşı Yakın
Suriye’de tarım, 2011 öncesinde ülkenin en büyük ihracat unsurlarından biriydi. Yaklaşık 2 milyar dolarlık ihracat rekoltesi, savaşın başlamasıyla kendini yasadışı veya silahlı grupların etkin olduğu ticarete bıraktı. Güvenlik kurumlarının çöküşü, hasatların düşüşünü de beraberinde getirdi. Bunun yanında Esed rejimine yönelik uygulanan yaptırımlar, tüm ticari sahaları vurduğu gibi tarımı da etkiledi. Tüm bunlarla birlikte savaşın tarım sahalarına yansıması, silahlı gruplar ve çetelerin alan bulması nedeniyle üreticiyi zor durumda bıraktı. Suriye’nin toplam tarım arazileri 18 milyon hektar, ekilebilir tarım arazileri 6 milyon hektar ve sulanabilir tarım arazileri ise yalnızca 1,5 milyon hektardır. Sulanabilir alanlar kentlere göre analiz edildiğinde Haseke, Halep, Rakka ve Hama ön plana çıkarken bu şehirleri Deyrizor, Şam, Humus ve İdlib izlemektedir. Bunların arasında YPG kontrolü altında olan Haseke yaklaşık 480 bin hektar (toplam sulanabilir arazilerin yaklaşık üçte biri) ile en geniş sulanabilir araziye sahiptir. Aynı şekilde YPG’nin kontrol ettiği Rakka ülkenin en büyük üçüncü sulanabilir arazilerine (200 bin hektar) sahiptir. Son olarak Deyrizor bölgesinde bulunan (100 bin hektar) sulanabilir araziler de YPG’nin elindedir. Kısacası, sulanabilir tarım alanlarının yarısı YPG/PKK’nın kontrolündedir. [1] Özellikle de Haseke, Suriye’nin buğday ambarıdır. Bu nedenle YPG/PKK unsurları, buğday üretimi konusunda ülkedeki tüm aktörlerden daha avantajlı durumdadır. Söz konusu durum da rejim ile PKK arasında yıllardır süren bir buğday savaşını tetiklemektedir. PKK’nın bölgeyi kontrol etmesine karşılık, rejimin daha yüksek fiyat vermesi buğday savaşını kızıştırmaktadır. Hasat döneminin yaklaşması ile birlikte buğday piyasasına ilişkin aktörlerden gelen açıklamalar dikkat çekmektedir. Medyaya yansıyan bilgilere göre de rejimin bu yıl da daha fazla fiyat verdiği belirtilmektedir ancak Suriye lirasının son dönemde yaşadığı dramatik değer kaybı da ülke ekonomisini derinden etkiledi, şüphesiz buğday piyasasını da etkileyecektir. Son dönemde bazı tarım arazilerinin sabotaja uğraması da göstermektedir ki, tarım da Suriye savaşının bir parçası olmayı sürdürmektedir. Medyaya da yansıyacak şekilde bölge çiftçilerinin daha yüksek fiyat vermesine karşın buğdayını bölgedeki mukim güce satmasının çatışma ortamının tarım sektörünü nasıl etkilediğini de gösteren çarpıcı örneklikleri teşkil etmektedir. Syria Direct’in 18 Mayıs 2020 tarihli haberinde de Süleyman isimli Kamışlı bölgesinden bir çiftçi, rejimin kendisine daha iyi fiyat teklif etmesine karşın buğdayını YPG’ye satmayı tercih ettiğini ifade etmiştir.[2] Esed rejimine bağlı Tarım Bakanı Ahmed Kadri, 16 Mart’ta yaptığı açıklamada 200-225 Suriye Lirası üzerinden buğday alımı gerçekleştireceklerini bunun 2019 yılındaki fiyatlara oranla %21.6’lık bir artış ile olduğunu ifade etti.[3] Ancak yukarıda da ifade edildiği üzere Suriye Lirasının yaşadığı dramatik kayıplarla birlikte bu fiyatların güncellenmesi gündeme gelebilir. Buna karşılık YPG’nin de fiyatlarını Şam’ın fiyatlarına yükselttiği ifade ediliyor. Geçtiğimiz yıl, YPG bölgelerinde üretilen buğdayın %50’sini satın alan SDG yönetiminin bu yıl ne denli bir alım gerçekleştirebileceği ve muhtemel Şam rekabeti de merak ediliyor. [1] https://setav.org/assets/uploads/2019/09/A293.pdf [2] https://syriadirect.org/news/damascus-struggles-to-secure-wheat-supply-amidst-coronavirus-crisis/ [3] https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/04/syria-regime-opposition-prices-wheat-crops-farmers-imports.html   Kutluhan Görücü
YPG-ENKS Görüşmeleri: Nereye Doğru?
Suriye savaşının neredeyse başından itibaren çeşitli görüşmelerde bulunan PYD-ENKS ikilisinin vardığı anlaşmalardan bu zamana kadar somut ve kalıcı bir çözüm çıkmamıştır.  2012’de varılan “Erbil Anlaşması” ve 2014’deki “Duhok Anlaşması” söz konusu durumun en somut örneklerdir. 2012’de Esed rejiminin Kürt nüfusun yoğun olduğu Afrin, Ayn el Arab ve Kamışlı bölgesini YPG’ye bırakmasının ardından bu bölgelerde tesis ettikleri yönetim, kendisine alternatif herhangi bir oluşuma izin vermemiştir. Bu oluşumlar içerisinde silahlı gücü de bulunan Barzani destekli ENKS ilk sırada yer almıştır. Süreç içerisinde ENKS büroları kapatılmış, önde gelen isimleri  ya tutuklanmış ya da suikasta kurban gitmiştir. Irak sahasında görülen PKK-KDP ihtilafı ve güç savaşı, Suriye sahasında söz konusu yapıların Suriye uzantıları olan YPG ve ENKS arasında da artarak devam etmiş ve nihayetinde iki grubunda ‘Rojava’ olarak adlandırdığı bölgelerde YPG/PKK tek hakim güç olmasıyla sonuçlanmıştır. ENKS ise İKBY, Türkiye, Almanya, ABD ve diğer Avrupa ülkelerindeki ofisleri ve varlıkları üzerinden siyasete devam etmiş ve Suriyeli muhaliflerin çatı oluşumu olan SMDK’nin bir üyesi olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. ENKS’nin silahlı yapısı olan Suriye Peşmergeleri ise İKBY’de Barzani’ye bağlı Zerevani Peşmergeleri tarafından eğitilip komuta edilmiştir. Bugün de medyaya yansıdığı şekliyle YPG-ENKS arasında devam eden görüşmeler, yukarıda da bahsi edildiği üzere, genellikle YPG/PKK’nın güç kaybettiği dönemlerde gerçekleşmiştir. Özellikle YPG, DEAŞ’ın  Ayn el Arab’a  saldırdığı süreçte sıkışmış bölgeye Suriye Peşmergelerin girişine izin vermek zorunda kalmıştı. Yine TSK’nin gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Harekatı (ZDH) ve Barış Pınarı Harekatı (BPH) operasyonları sonrasında da bu tip görüşmelerin gerçekleştiği basına yansımıştı. Geçmişteki görüşmelerde de dış baskının olduğu bilinse de hiçbiri bu dönem olduğu kadar açık ve bu denli baskıcı değildir. Özellikle ABD ve Fransa söz konusu görüşmelerden somut sonuçlar elde etmeyi planlayarak,  ENKS’yi de SMDK’dan ayırıp müstakil ve müşterek bir “Kürt” siyaseti ortaya çıkarmayı hedeflediği görülmektedir. Barzani yönetiminin de Suriye’de yeniden kazanımlar elde etmek istediği sarih bir gerçeklik olarak karşımızdadır. -“YPG, ENKS üzerinden kendisine Türkiye’ye karşı bir meşruiyet sağlama arayışındadır” Her ne kadar bir anlaşma sağlanamamışsa da oldukça basit ve temel sonuçlar ortaya çıkmaya başladığı görülüyor. ENKS’nin Suriye’deki büroları tekrar faaliyete geçerek, özgür siyaset yapmaları konuşulmaya başlanmıştır. Yönetimde de ENKS’ye alan açılmasının prensipte anlaşıldığı ancak henüz somutlaşmadığı ve konu üzerinde müzakerelerin sürdüğü ifade edilmektedir. Bunun yanında en temel problemlerden birisi de Suriye Peşmergeleri olmuştur. Bu konuya ilişkin de müzakerelerin ötelendiği ve ortak yönetime odaklanıldığı belirtilmektedir. Nitekim YPG elinde bulundurduğu askeri hegemonyayı tehdit edebilecek, Suriye Peşmergelerin bölgeye gelmesini istememektedir. ENKS ise Suriye Peşmergelerin Suriye’ye geçmesini ve Kürt bölgelerinde konuşlanmasını istemektedir. ENKS’nin diğer bir talebi ise Suriye’deki Kürt bölgelerindeki yönetim modelin tekrar yapılandırılması olmuştur. YPG ve ENKS arasında gerçekleşen bu görüşmeler Suriye’deki siyasi ve askeri denge açısından son derece önemlidir. Nitekim Suriye’deki üç Kürt bölgesinden birisi Suriyeli muhalifler tarafından kontrol edilmektedir. Diğer ikisi ise YPG’nin kontrolündedir. ENKS ise SMDK’nin üyesi olmasına rağmen ZDH ve BPH’ye karşı çıktığı için Suriyeli muhaliflerin kontrol alanlarında varlığı bulunmamaktadır. Ancak Astana süreci bağlamında Türkiye, Rusya ve İran’ın kurduğu anayasa komitesinde ENKS, Kürtleri temsilen katılmaktadır. Diğer taraftan YPG’nin sahada kontrolü bulunmakla birlikte tek parti yönetimine dayalı bir yapı inşa etmeyi başarmıştır. Ne var ki, Türkiye’nin gerçekleştirdiği BPH, YPG’nin Suriye’deki varlığının ne denli kırılgan olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda YPG, ENKS üzerinden kendisine Türkiye’ye karşı bir meşruiyet sağlama arayışındadır. Nitekim ENKS’nin makyaj unsuru olarak Suriye’ye YPG bölgesine gelmesi ve ABD ile Fransa’nın da diplomasi desteğiyle “YPG, PKK değildir” tezinin Türkiye’ye karşı kullanılması amaçlanmaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde ENKS ve YPG arasında olası bir anlaşmada, ABD, Fransa, İKBY, ENKS ve YPG’nin ortak çıkarı olduğu görülmektedir. Fakat anlaşma zemininin oluşması son derece zordur. Nitekim YPG’nin ENKS’ye karşı işlemiş olduğu suçlar ve ENKS ile güç paylaşımında bulunmak istemeyişi anlaşmanın önünde en büyük engeldir. ENKS ise elindeki siyasi gücün farkında olarak müzakerelerden olabildiğince bir sonuç elde etmeden anlaşmaya yaklaşmayacaktır. İki tarafın maksimalist talepleri ABD ve Fransa’nın zorlaması ile aşılabilmesi mümkün görünmektedir.   Kutluhan Görücü
Suriye’nin kıymetlisi: Petrol
Suriye petrolü, 2011 yılında başlayan protesto gösterilerini takiben 2012 yılından itibaren çoğunlukla Suriye muhalefetinin kontrolüne girmiştir. Ardından DEAŞ’ın bölgeyi ele geçirmesi ile petrol el değiştirmiş ve yine DEAŞ’ı takiben de bölgeye YPG/PKK hakim olmuştur. Suriye’de enerjinin temelini oluşturan ve ciddi bir gelir kaynağına tekabül eden Suriye petrolü, dünya piyasaları karşısında etkisiz kalsa da ülke içi ekonominin önemli dinamiğini teşkil etmektedir. Bu nedenle devlet dışı silahlı aktörler ve terör örgütleri için yıllar boyunca en önemli gelir kaynağını sağlamış ve günümüzde de YPG’ye sağlamaya devam etmektedir. Suriye petrolü, dünya piyasalarıyla karşılaştırıldığında, oldukça düşük rezerve ve üretime sahiptir. [1]Ancak ülke içindeki ekonomiye katkısı da oldukça büyüktür. Suriye’nin petrolünün çıkarıldığı en büyük sahaların Deyr ez Zor’un güneydoğu yakasında bulunduğu bilinmektedir. Yıllar boyunca da sürekli kontrol değişimine uğramış, son olarak YPG’nin kontrolüne girmiştir. Aşağıdaki haritada petrol, doğalgaz sahalarını ve rafinerileri görebiliriz. Suriye’de 2011 öncesinde yaklaşık 350.000 & 410.000 varil olan günlük üretim savaş dolayısıyla oldukça düşmüş, gelir kaynağı örgütlere ve yasadışı ticaretlerde bulunan kaçakçılara kalmıştır. Son dönemde çoğunluğu YPG bölgelerinde olan petrol yatakları tam kapasite ile çalışamasa da yaklaşık 100.000 varillik bir üretim gerçekleşiyor. Söz konusu ham petrol bölgedeki el yapımı rafinerilere, rejime ya da IKBY’ye satılarak işlenir hale getiriliyor. Bu noktada rejim, en büyük ticari partner. Esed rejimine bağlı Petrol ve Enerji Bakanı’na göre rejimin günlük 146.000 varil üretime ihtiyacı var ancak günlük üretim 24.000 varil.[2] Nitekim bu ihtiyaç ya İran ve Rusya kanalıyla, çoğunlukla da YPG/PKK tarafından karşılanıyor. Esed rejiminin önce DEAŞ ve sonra YPG ile petrol ticareti gerçekleştirmesinde, ABD’nin yaptırım listesinde bulunan Katerji Group aracı olmuştur. Esed rejimine yakınlığı ile bilinen Katerji Group’un bölgedeki yerel petrol ticaretinde etkin bir rol oynadığı defalarca medyaya yansımıştı. Katerji Group, bu ticaretin güvenliğini sağlamak adına, müstakil bir milis yapılanması da kurumuş durumda. Wall Street Journal’ın 2019 yılının başlarında yayınladığı haberde, ABD ve Avrupa Birliğinin yaptırım listesinde yer alan Katerji Group’un YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretini sürdürdüğü görülüyor. Söz konusu habere göre, bu ticaret günlük yaklaşık 60 bin varil petrol akışını içeriyor.[3] Suriye petrolü; ABD’nin çekilme sürecini askıya almasına, Esed rejimi ve İran ile YPG’nin petrol ticaretine ve hatta bölgedeki petrol sahalarını ele geçirmek adına Rus askeri şirketi Wagner’in bölgeye geçmeye çalışması ve akabinde yoğun ABD hava saldırısında yüzlercesinin öldürülmesine değin, krizin bir parçası konumunda. Ancak elbette ki bazı yaygın inanışların aksine savaşın asıl nedeni kesinlikle değil. Günümüzde petrol fiyatlarının ciddi düşüşü ile birlikte ticari kazancına büyük darbe alsa da Suriye ekonomisi için petrol ve ucuz fiyattan tüketiciye ulaşması hayati öneme sahip. Savaş sonrasında tarım ekonomisinin daha da önem kazandığı ülkede; petrol, belirleyici bir rolde. Bu nedenle YPG bölgeleri petrole daha ucuza ve rahat ulaşabilse de diğer bölgeler askeri çatışmalardan dolayı bu imkana her zaman sahip olamayabiliyor. YPG ile rejim arasındaki petrol ticaretine ABD’nin şerh koyduğu dönemlerde rejim bölgelerindeki petrol kuyrukları görüntüleri hala tazeliğini koruyor. Tüm bunların yanında bölgede faaliyet gösteren veya krizin bir parçası olmuş tüm ülkeler Suriye petrolünü önemli bir finans kaynağı olarak görmeye devam ediyor. Son dönemde Türkiye, Cumhurbaşkanı seviyesinde petrolün terörün finansmanı olmasını engellemek adına diplomatik temaslarda bulunurken, diğer yandan İran rejim bölgelerinde petrolün çıkarılması adına yatırım yapmaya hazırlanıyor. Suriye petrolü son tabloya göre, YPG terörünü finanse etmeye devam edecek gibi görünüyor. Ancak bu durumun tersine çevrilmesi şart. Türkiye’nin siyasi ve diplomatik baskıyı arttırarak, somut sonuçlar üretmesi ve petrol ticaretinin meşru yapılara devredilmesini sağlaması gerekiyor. Nitekim süreç, YPG/PKK terör örgütünün yıllarca kullanabileceği bir finans kaynağına doğru götürüyor. Aynı zamanda meşru muhalif yönetimin bu gelirlerden faydalanamıyor oluşu da yeniden yapılanma finansmanına sekte vuruyor. Aslında Suriye petrolünü üç ana başlığın gündemi haline getirmek gerekiyor. Birinci olarak terör finansmanının bitirilmesi, ikinci olarak yeniden yapılanma finansmanı ve üçüncü olarak günlük yaşam da halkın istikrarlı petrol fiyatlarına erişimi. Kutluhan Görücü [1] Detaylı bilgi için bknz: Can Acun & Mehmet Çağatay Güler, Suriye’de Doğal Kaynaklar Savaşı, 6 Eylül 2019, SETA, https://www.setav.org/analiz-suriyede-dogal-kaynaklar-savasi/ [2] https://aliqtisadi.com/1763322-%D8%AD%D8%A7%D8%AC%D8%A9-%D8%B3%D9%88%D8%B1%D9%8A%D8%A9-%D9%85%D9%86-%D8%A7%D9%84%D9%86%D9%81%D8%B7/ [3]Kutluhan Görücü / Mehmet Çağatay Güler, Anadolu Ajansı, 19.02.2019, https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriye-petrolu-ypg-pkk-terorunu-finanse-ediyor/1396901
Son Dönem Suriyesine Bakış
Suriye’de son dönemde yaşananlar, özellikle örgütler bazında gerçekleştirilen eylemler; sahaya etkisi oldukça sınırlı, örgüt psikolojisi içinde gerçekleştirilmektedir. Özellikle İdlib sahasındaki görece azaltılmış tansiyon veya teknik bir ateşkes, diğer bölgelerdeki gelişmeleri kamuoyunun ilgisine tekrar açmıştır. Ancak bu bölgelerdeki hareketlilik, uzun süreden beri devam eden olaylar silsilesinin devamı niteliği taşımakla beraber, sahada herhangi bir değişimi harekete geçirmekten uzaktır. Bu doğrultuda DEAŞ’ın çöl varlığı, Dera’da yaşananlar, İdlib ateşkesi ve YPG saldırıları kısaca analiz edilmeye çalışılacaktır. DEAŞ’ın Humus’un doğusu ve Deyr ez Zor’un batı yakasında kalan çöl arazisinde gerçekleştirdiği silahlı saldırılar, sahadaki diğer savaşan aktörlerin yeni bir uzlaşma ile ateşkes varmasının ardından kamuoyunda tartışılır hale geldi. Ancak Safa tepesindeki savaştan beri DEAŞ’ın bölgedeki yapılanması biliniyordu. Bu yapı, tanksavarlarda dahil olmak üzere çeşitli ağır ve hafif silah emtiasına sahip, kısıtlı bir örgütlenmeden ibaret. DEAŞ’ın bölgeye yatırımı, Irak & Anbar çöllerindeki varlığına benzemekle beraber, kısa ve orta vadede güçlü bir tehdit değil ancak mücadele edilmesi de çok zor. Bölgede en fazla 100 kişilik bir insan kaynağı bulundurduğu tahmin edilebilir. Son yayınlanan videoda da yaklaşık 41 kişilik bir görüntü servis edilmiştir. YPG bölgelerindeki hücre yapılanmaları ve el Hol kampının geleceği ile birlikte düşünüldüğünde yeniden alan kontrol etme şansları da oldukça düşük. YPG’nin son dönemde TSK’nın varlığının bulunduğu bölgelere yönelik saldırıları, uzun süredir devam eden bir olgu haline geldi. Son dönemdeki farklılık ise, İdlib’teki rejim – TSK & muhalifler savaşına paralel olarak saldırı yoğunluğundaki artış olmuştur. TSK’ya göre 4 Şubat – 15 Nisan tarihleri arasında toplam 48 saldırı girişiminde 226 terörist etkisiz hale getirilmiştir. 26 saldırı girişimi ve 158 teröristin etkisiz hale getirilmesiyle BPH bölgesi ön plana çıkmaktadır. Askeri unsurları hedef alan saldırılardan ziyade sivilleri hedefleyen saldırıların bölge halkının huzur ve psikolojisine yönelik tahribatı oldukça büyük olmaktadır. 4 Şubat – 27 Mart tarihleri arasında gerçekleşen saldırılarda 14 sivil hayatını kaybederken, 45 sivilde yaralanmıştır. Özellikle BPH sonrası gerçekleştirilen seri bombalı saldırılara nazaran, grafik eğilse de sıfıra yaklaştırmak temel amaç olmalıdır. Suriye’nin güneyi, Dera’da yaşananlar hem Türk hem de uluslararası kamuoyunun ilgisinden uzakta olsa da giderek artan bir saldırı grafiği ile değer kazanmaya devam ediyor ve Suriye’nin geleceğine ilişkin de bir perspektif sunuyor. SOHR’un son yayınladığı çalışmaya göre, Dera’da yaklaşık 10 ay içerisinde en az 398 silahlı saldırı girişimi gerçekleştirildi. Rejim ve İran bağlantılı unsurlardan 187 kişi öldürüldü. Genel manada saldırılar Özgür Suriye bayrağı kullanan ‘Halkın Direnişi’ örgütü tarafından üstleniliyor. Ancak Hurras ed Din liderlerinden Ebu Cüleybib’in bölgede öldürülmesi de hatırda tutulmalıdır. Dera, organize bir direniş cephesi olabilir mi sorusu sorulmaya ve tartışılmaya devam edecektir. Henüz örgütün kapasitesi, tarzı ve muhtemel hedefleri konusunda bir açıklık söz konusu değil. Lojistik, coğrafya, insan kaynağı ve halk psikolojisi; yeni bir alan kontrolü ihtimalini kısa vadede görünür kılmıyor. Rejim ve bağlantılı unsurların İdlib ve çevresine gerçekleştirdiği askeri yığınak haberleri, muhtemel bir saldırının habercisi konumunda değil. Ancak takip edilmeye değer. Tüm zorluklara rağmen ateşkes, ihlallere rağmen varlığını koruyor. MEE’nin BAE prensi MBZ ile ilgili yaptığı haberde olduğu gibi, uluslararası kışkırtmalar ve Libya’yı dengelemek adına yeniden İdlib cephesi parametresi çalışmazsa, İdlib’teki ateşkes bir süre daha korunabilir. Türkiye’nin M4 sorununu çözmesi ise kısa vadede muhtemel görünmüyor. İdlib muamması sürerken, TSK’nın bölgedeki her ateşkes ihlaline misliyle karşılık vermesi oldukça önemli. Soçi’den itibaren gereği gibi işletilmeyen bu mekanizma, tereddütsüz devreye alınmalıdır. Nitekim neredeyse her gün rejim topçuları topçu saldırıları gerçekleştirmeye devam etmektedir. Suriye’nin muhtelif bölgelerinde yaşanan bu gelişmeler, henüz sahada sahici bir değişim oluşturmaktan uzaktır. Rusya’nın savaşa dahil olmasıyla birlikte, Suriye sahasında ‘belirleyici aktörlerin’ dahli olmadan vekil unsurların değişimi vaki olmamıştır. Genel seyirde bu yöndedir. Tüm bunlara rağmen, Dera başta olmak üzere, tüm yerel hareketlilikler dikkatle takip edilmeye değerdir.   Kutluhan Görücü
Mukalla’dan İdlib’e; Bir ‘Maslahat’ Yolu Kutluhan Görücü  
“Mürted’ ile ‘Makul’ Olmak Arasında – Heyet Tahrir el Şam: Nereye Doğru?” başlıklı yazım ile Suriye Gündemi olarak başlattığımız “HTŞ Tartışmaları” serisi, bu yazı ile son buluyor. Çok kıymetli uzmanların da katkılarıyla, son dönem İdlib siyasetini de baz alarak ve geçmişi es geçmeden ele almaya çalıştığımız HTŞ konusu, sıcaklığını ve güncelliğini korumaya devam ediyor. Uzun süre daha hem Türk  hem de uluslararası kamuoyunu meşgul edeceği de yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Elbette bu serinin ilk yazarı olarak savunduğum tezlere karşı bir nevi reddiye mahiyetinde yazılar yazıldı. Özellikle sitemizin baş editörü, çalışma arkadaşım Ömer Özkizilcik, yazısını benim yazımın reddiyesi olarak tasarladı. Özkizilcik’a karşı argümantatif kısma geçmeden önce, kamuoyu nezdinde dahi eleştirilerini çekinmeden dile getiren bir ekiple çalışmanın verdiği mutluluğu buraya not düşmek istiyorum. Ancak belirtmek gerekir ki, Özkizilcik’in karşı argümanları rasyonel olmadığı gibi oldukça manipülatiftir. Öyle görünüyor ki, argümanlarını dile getirebilmek adına yazımı kurban etti. Yazısının ilk kısmında ‘Mukalla’ örneklendirmesine yönelik, “geçen zaman üzerinden karşı çıkmak”, herhalde uluslararası ilişkiler disiplinindeki tüm benzetmeleri bir yana atacak cinstendi. Hele ki, Mukalla örneklemini, HTŞ’nin zayıflığı ve “bu zamana kadar örnek almak bir yana daha da kendini güçlendirdiği” tezi üzerinden eleştirmek, ancak yazıyı anlamamak istememenin bir sonucu olabilir. Nitekim, “Mukalla” örneği yalnızca HTŞ üzerinden değil, temelde “küresel cihad” yanlılarının tezlerini yine onların gerçekleştirdiği bir “maslahat” üzerinden ele almaktı. Yemen El Kaide’si Mukalla şehrinden çekilirken yapmış olduğu açıklamada ‘’biz ancak müminleri umursamayan bu düşmanın evlerinizi, pazar yerlerinizi, yollarınızı ve camilerinizi savaşın içine sokma fırsatını elde edememesi için çekildik’’ ifadelerine yer vermişti. İşte tam da bu, El Kaide’nin, dolayısıyla “küresel cihad” çevrelerinin yeniden gerçekleştirebileceği bir eylem olarak karşımıza çıkıyor. Öyle zannediyorum ki, “Mukalla” örneği, daha sarih bir noktaya geldi. Şimdi yazımın ara başlığında belirttiğim “Taliban üzerinden yeni bir okuma mı?”  ifadesini ve hatta içeriğini görmezden gelen ve sanki bu okumayı direkt olarak kabul etmişim gibi, Özkizilcik’in gerçek dışı olarak nitelendirmesine gelmek istiyorum. Yazımın ilgili bölümlerinde HTŞ meselesini, hatta “Hurras ed Din” konusunu, “küresel cihad” ve bu tür örgütlenmelerin dünya sathındaki öncelikli düşmanı ABD üzerinden okumaya, bunu, Taze bir anlaşma ile Taliban üzerinden acaba yeni bir okuma olur mu? sorusu üzerinden değerlendirmeye çalıştığım bir bölüm bulunmaktadır. Buna karşın Özkizilcik, argümanlarımı anlamak yerine bu fikirleri karşı argümantasyonuna heba etmiş ve buradan direkt bir okuma yaptığım sonucunu ortaya koyarak, yorumda bulunmuş. Yazımda geçen ‘Taliban Üzerinden Yeni Bir Okuma Mı? ara başlığımın altında yer alan yalnızca ihtimaller değerlendirmesi yaptığım ve sorular sorduğum paragrafta gerçeği gözler önüne seriyor:‘’Bu noktada ikinci bir soru devreye giriyor: ABD, örgütlerin ihtilaf noktalarını iyice kaşıyarak, bölünmenin önünü mü açıyor? Bu soru aslında örgütler içerisinde de dile getirilen ve ABD’nin özellikle 11 Eylül sonrasında bu tip örgütlenmelerin formlarına iyi çalışmasından kaynaklanmaktadır. Hurras ed Din’in ilan edilmesinin ardından ABD’nin HTŞ’ye değil de sürekli olarak Hurras ed Din’e yönelik nokta saldırılarda bulunması bu minvalde de okunabilir.’’ Mukalla örnekleminden daha iyi bir seçenek yoktur Bu noktayı geçtikten sonra, Özkizilcik’in Jeffrey’in açıklamasının da yer aldığı bazı örneklendirmelerim içerisinde, yalnızca Jeffrey’in açıklamasına atfettiğim kısmı alarak, öncesinde HTŞ’yi terör örgütü olarak nitelendirmemi ele alması da “cedel etmek” açısından verimli olsa da sonraki ifadelerinin dikkati çekici olduğu gerçeğini değiştirmez. Nitekim birçok kıdemli Suriye uzmanı da atıfta bulunduğum açıklamalara dikkati çekmiştir. Ancak bu noktada da Özkizilcik’in benim “gözle görülür” bir paradigma değişimi olarak nitelendirdiğim kanısına yalnızca, içgüdüleri ile varmış olmalıdır ki, ben yine soru soruyordum: ‘’Taliban’ın ABD ile bir barış anlaşması imzalayarak bir nevi Afganistan’da zafer ilan etmesine paralel olarak, ABD kanadından HTŞ’ye yönelik olumlu nitelendirilebilecek yorumların gelmesi, ABD’nin paradigma değişimi olarak okunabilir mi, sorusunu akıllara getirdi.’’ Tüm bunlara ilaveten Özkizilcik, İdlib direkt olarak ABD’yi değil, Rusya ve Türkiye ekseninde gerçekleştiğini ve benim ABD örneklemimi veya paradigma değişimi ihtimallerini değerlendirmemi bu noktaya bağlayarak başka bir yanılsama yaşamıştır. Elbette, İdlib’teki birincil veya belirleyici aktörün ABD olmadığı açıktır. Ayrıca yukarıda da ifade ettiğim gibi, yazı salt olarak İdlib’i ve HTŞ’yi ele almamakta, temelde ‘küresel cihad’ üzerinden bir fikir telakkisi niteliği taşımaktaydı. Aslında, birçok irrasyonel eleştirisine rağmen Özkizilcik da en iyi çözümün HTŞ’nin kendini lağvetmesini olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada, Mukalla örnekleminden daha iyi bir seçenek yoktur! Özkizilcik, HTŞ’nin sorumlu olduğu veya hissettiği yerel ve uluslararası bir kitle olduğundan, açıklama yapması gereken binlerce ‘küresel cihad’ doktrinlerine iman etmiş yerli ve yabancı savaşçı olduğu gerçeğinden bu kadar mı kopuktur? Özkizilcik’ın ardından, Berker Yaldız da kaleme aldığı yazısında El Kaide ve türevlerinin fesih çağrısını, El Kaide lideri Zevahiri’nin HTŞ’nin kuruluşunun neredeyse 1 yıl geçtikten sonra yaptığı açıklama üzerinden tutarsız bulmasını da, aslında yazımın temel argümanını görmezden gelme olarak okuyorum. Zevahiri, açıklamasında esasen HTŞ’nin kurulumuna değil, Şam’ın Fethi Cephesi’nin (ŞFC) kurulumunu referans vererek ‘biat’ bozmayı sorunsallaştırmıştır. Yaldız’ın referans verdiği yazıda da ilk olarak bu ifadeler geçmektedir. Yazıya tekrar dönecek olursak; yalnızca El Kaide liderliğine ve türevlerine değil, İdlib halkının kamuoyu baskısını da ön plana çıkarmış. Ben yalnızca feshi değil başka bir form seçeceğini de dillendirmiş ve şu ifadeleri kullanmıştım: ‘’El Kaide liderliği ve İdlib halkı başta olmak üzere, tüm çevrelerin çağrısı ile birlikte El Kaide ve ‘türevleri’ bölgedeki etkinliğini sonlandıracak veya başka bir forma bürünecekler.’’ Yukarıda da ifade ettiğim gibi, ilgili yazı yalnızca İdlib ve HTŞ’yi değil, genel manada ‘küresel cihad’ çevrelerinin zihin dünyasını da ele almaktaydı. Bu noktadan hareketle HTŞ liderliği, kadrosu ve tabanı için El Kaide liderliğinin çağrısının ‘hükümsüz’ olarak karşılık bulacağını düşünmek doğru değildir. İdlib konusu, İslam dünyasında bir sivil toplum kampanyasına dönüştürülebilir Ayrılıklar yaşansada iç içe geçmiş ve neredeyse birbirinin aynısı örgütlenmelerden söz etmekteyiz. Örneklendirmek adına, Türkistan İslam Partisi’nin Afganistan’da dahil olmak üzere El Kaide olan yakın ilişkilerine rağmen, Suriye’de HTŞ ile ilişkileri hala çok güçlüdür. Öte yandan  HTŞ içerisinde varlık gösteren Özbek yabancı savaşçılardan oluşan “Tevhid ve Cihad” grubu, El Kaide’ye yakın olsa da hala HTŞ ile birliktedir. Resmin geneline baktığımızda söz konusu El Kaide veya türevi Türkistan İslam Partisi, İmam Buhari Ketibesi vb. birçok grup, El Kaide’nin de bağlı olduğu Afganistan İslam Emirliği’ne (Taliban) biatlıdır. Bu nedenle bu sarmal ilişki ağlarını birkaç açıklamaya indirgemek oldukça yanlış olacaktır. Sonuç itibariyle, yukarıda da ifade ettiğim gibi yalnızca HTŞ’nin değil, Hurras ed Din’i de kapsayan yeni bir dönüşüme ihtiyaç var. Burada doğal olarak El Kaide liderliği ve ‘küresel cihad’ çevrelerinin ‘saygın’ isimlerinin devreye girmesi ve çağrıda bulunması etkili olabilir. Bu noktada Taliban’ın dahi yapıcı bir rol üstlenmesi düşünülebilir. Hatta El Kaide’ye nazaran daha gelenekçi veya yumuşak (soft) olarak nitelendirilebilecek İslami çevrelerin dahi çağrıları olabilir. Daha da ileri giderek İdlib konusu İslam dünyasında bir sivil toplum kampanyasına dahi dönüştürülebilir. Nitekim Mukalla’da olduğu gibi İdlib’te de sivil halkın yaşamı ve belki de Suriye’deki anlamlı son Sünni nüfusun varlığı söz konusudur.
HTŞ meselesi: Askeri mi Siyasi mi? Levent Tok  
Suriye’de iç savaşın geldiği nokta muhalifleri ve muhalifleri destekleyen ülkeleri İdlib’te küresel sistemin halihazırda ‘tanımladığı’ aktörleri yine ‘tanımlanmış bir perspektif’ içinde tartışma noktasına getirdi. Geriye dönüp yorumlara baktığımızda tartışmanın muhalifler ve onların yanında savaşan İslami merkezli gruplar eleştirilerinin “yenilgi dönemi” ile at başı gittiği söylenebilir. 2014 ve sonrasında, Fetih Ordusu süreciyle başlayan Rusya’nın savaşa müdahil olmasından 2016 yazına kadar, El Kaide ilişkisi olmasına rağmen Nusra Cephesi’nin feshi pek az konuşuldu. Aynı dönemin yabancı savaşçı sorunsalı ise DEAŞ üzerinden şekilleniyordu. O dönem canlı tutulan, Nusra Cephesi’ne atfedilen en büyük eleştiri El Kaide ilişkisi ve İdlib’te bir ‘emirlik kurma’ iddiası idi.[1] Tüm teorik zorlamalara rağmen El Kaide’nin temel pratiğinde lokalize edilmiş bir yönetim şekli olarak emirlik olmaması[2] genel olarak bir merkezden üretilen bu teorileri hem El Kaide’nin formasyonu hem de o dönem itibari ile Nusra Cephesi’nin gücünü geçersiz kılıyordu. Esasen, değerlendirilen unsurun doğasından kopuk ve bir ideolojik maksatla ihtiyaç duyulan bu yeniden tanımlama çabası, yönetim şekli olarak lokal bir emirlik düşüncesi olmayan[3] El Kaide’ye atıfla Nusra Cephesi’ne emirlik kurdurma çabası, şu anda Suriye Gündemi’nde yürütülen “HTŞ Tartışmaları’na” da yansıyor. HTŞ söz konusu olduğunda akıllara yansıyan El Kaide çizgisi[4] ve yabancı savaşçı sorunsalı[5] ile örgütün yerelleşmesi arasındaki ikilem örgütün yeni doğası ile ne kadar uyuşuyor? Ya da HTŞ’nin kendini feshi[6] konusunun askeri ve sosyolojik sonuçları düşünülmeden öne sürülen fikirleri HTŞ ile ilişkilendirilen İdlib sorununa nasıl bir çözüm getiriyor? El Kaide, Nusra için bir fırsattı ancak süresi doldu HTŞ’nin öncüllerinin kronolojisini incelemek ve örgütün liderliği ile yaşadığı dönüşümlerin hangi eşiklere geldiğini görmek oldukça faydalı olacaktır. Suriye iç savaşına 2012’de Nusra Cephesi olarak dahil olan örgütün yaklaşık bir buçuk sene içinde Suriye’de oldukça etkili ve ÖSO’ya nazaran merkezi bir güç haline gelmesi dikkat çekmişti. Irak İslam Devleti’nin Suriye’de faaliyete geçişi ve Culani’nin bu örgütle olan geçmişi nedeniyle Nusra Cephesi’nden itaat beklemesi ve diğer muhalif unsurların yanı sıra Nusra Cephesi’ne savaş ilanı, Culani’nin El Kaide’ye biatını açıklaması ile çatışma doruk noktasına çıkmıştı. Culani’nin pragmatizminin örgüte direk yansıdığı ilk aşama idi. DEAŞ’ın biat isteyen saldırgan politikası karşısında Culani üzerinden El Kaide biatı, Nusra Cephesi için birkaç açıdan kullanışlı bir fırsattı. Rusya’nın savaşa girmesi ile Suriyeli muhalifler arasında birlik söylemi güçleniyordu. Ancak bir sorun vardı. “Nusra Cephesi’nin El Kaide’ye olan biatı.” Culani bu biatı daha sonra 2016’nın yazında sona erdirdi.[7] Çünkü artık El Kaide etiketi kullanışlı değildi. Türkiye’nin Halep kuzeyindeki FKH’nin hemen öncesi Şam’ın Fethi Cephesi (ŞFC) adını alan örgüt unsurlarını bu bölgeden çekiyor, deyim yerinde ise kendisini Halep kent merkezi ve Batı Halep ile İdlib ve güneydoğusunda konsolide etmeye başlıyordu. Halep savaşlarının başlaması ve ardından Halep’in Esed güçleri kontrolüne geçtiği süreçte, Ocak 2017’de birleşme görüşmeleri başladı. Görüşmelerde zikredilen ilk isim Heyet İslami idi.[8] Liderlik ve askeri kontrol konusunda ŞFC ile Ahrar el Şam’ın anlaşamaması üzerine bu ilk tasarının henüz fikri aşamada sona erdiği düşünüldü. Genel olarak kabul edilmese bile ŞFC süreci ile beraber ŞFC’nin varlığı, konumu ve birlik sorunu gruplar arasında ve rejimle olan durumda askeri bir hal almıştı. Han Şeyhun bölgesinde Cund el Aksa ile savaşın ŞFC himayesi ile bitmesi, bazı ÖSO grupları ile ŞFC’nin yakınlaşma dönemi ile silah ve para gereksinimi içindeki pek çok lokal grubun maddi nedenlerle ŞFC’ye bağlanması, örgütün dominant bir çehre kazanmasını sağladı. Örgütün yaşadığı dönüşümler Nusra Cephesi’nden ŞFC’ye dönüşmekle kalmamış, dahası Halep sonrasındaki Heyet-i İslami fikri Culani tarafından Heyet Tahrir el Şam şeklinde tasarlanmış ve uygulamaya girmişti. Heyet Tahrir Şam’ın büyük gruplardan Ahrar el Şam’ı askeri olarak zayıflatmıştı. Nureddin Zengi Hareketi’nin de HTŞ’ne katılımı ile ÖSO ittifakları sarsılmış İdlib’te HTŞ’nin karşısında zayıflamış bir Ahrar el Şam, Türkiye’nin operasyon bölgeleri ile ilgilenen Feylak el Şam, Hama kuzeyinde zor şartlarda varlık mücadelesi veren Ceyş el Nasr kalmıştı. El Kaide’nin bir fırsat olarak değerlendirilmesinin ardından müstakil ve yerel bir gruba dönüşmek de kullanışlı bir fırsattı. Culani ve yönetim kadrosu hepsi olmasa da büyük kısmı bu fırsatı da değerlendirdi. HTŞ’nin Diyalektiği: ÖSO Suriye ve diğer iç savaş sahalarında genel olarak muharip güçler ile silahlı güçler sayıları konusunda genel bir yanılgı hakimdir. Bu yanılgı tarafların, örgütlerin ve destekleyicilerinin propaganda kaygılarından ileri geldiği gibi bilginin toplanmasında yaşanan sorunlardan kaynaklanır. “Askerileşmiş” bir sorunun iki tarafı, ÖSO ve HTŞ, göz önüne alınırsa birbirlerinin diyalektiği olduğunu ve askeri güç konusunda da kıyaslanmaları zorunluluğu karşımıza çıkıyor. İki tarafın da esasen makalelerde sözü edilen muharip güçlere sahip olmadığını söylemek gerek. HTŞ’nin savaşçı sayısının 12 bin[9] ila 20 bin[10] arası gidip geldiği yorumları ise önce ÖSO sonra ise savaş alanı ile kıyaslamak gerekiyor. SMO adı altında birleşen ÖSO gruplarının İdlib kolu olan UÖC kurulduğunda savaşçı sayısını 100 bin olarak açıklamıştı.[11] Ne var ki UÖC’nin bu savaşçı sayısına yaklaşmadığı ortada. İki tarafın da savaşçı sayıları konusundaki propaganda temelli kaygılarını Hama kuzeybatısındaki Kafr Nabude, kuzeydeki Han Şeyhun ve daha sonraki Maarat Numan savaşlarının yalanladığını gördük. Bu savaşlar sırasında iki taraf birbirini ‘gerektiği kadar savaşmamakla’ suçlarken iki taraf da ikinci ve üçüncü bir cephe açma girişiminde bulunmadı.[12] Bu minvalde yabancı savaşçılar konusunda da ifade edilen 4 ila 6 bin arası rakamlar da HTŞ bakımından gerçeği yansıtmıyor. DEAŞ süreci ile bünyesindeki yabancı savaşçıların çoğunu bu örgüte kaptıran Nusra Cephesi ve ardılı HTŞ, İdlib içindeki pek çok yabancı savaşçının tercihi değil. Çünkü İdlib bölgesinde toplanan yabancı savaşçıların Suriye motivasyonu küresel bir cihat motivasyonu ile bölgeye gelmiş ve DEAŞ – Nusra Cephesi ayrışmasında ekseriyet ile DEAŞ’ı seçmişti. Daha sonra Nusra Cephesi’nin El Kaide’den ayrılması ile son süreçte Huras Ed-Din ve Ensar Tevhid gibi gruplar yabancı savaşçıların tercihi olarak karşımıza çıkıyor. ÖSO tandanslı gruplarda da direk olmasa bile HTŞ, Huras Ed-Din ve Ensar el Tevhid gibi grupların dışındaki bazı Suriyeli olmayan gruplarla iş birliği yapıyor ve ortak askeri girişimler gerçekleştiriyor. Tüm bunlarla HTŞ’nin baskın ve daha etkili bir askeri güç olarak öne çıkmasının temel nedeni ÖSO’ya nazaran merkezi ve disiplinli bir askeri yapılanmayı kurabilmiş olması. HTŞ meselesinin sahanın doğası gereği siyasi bir meseleden ziyade askeri mesele olduğunun diğer bir verisi de bu durum. Zor Bir Objektivizm HTŞ’yi bir sorun olarak tanımladığımız takdirde karşımıza İdlib özelinde diğer sorunların çıktığını, birbirine bağlı bu sorunlar zincirinde Halep kuzeyinde FKH ve ZDH alanlarını elinde tutan Türkiye’yi dışlayan hiçbir değerlendirmenin sağlıklı olmayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Hatırlanırsa HTŞ’nin Ahrar el Şam ile savaşı ve bölgenin sınır kapısı olan Bab el Hava dahil önemli merkezlerini ele geçirmesi süreci Türkiye ile Rusya arasındaki Soçi sürecinin hemen öncesine denk düşüyor. Ancak Türkiye’nin bölgeye etkisi ise Soçi sürecinden daha önceye BM görüşmeleri ve Astana görüşmelerine kadar geriye gidiyordu. HTŞ’nin İdlib’teki yayılımı ve sınır kapısı Bab el Hava’yı ele geçirme sürecinde Türkiye’nin sessizliği dikkat çekmiş, pek çok ÖSO yöneticisi durumdan duydukları ‘rahatsızlığı’ Türkiye’ye iletmişti.[13] Ancak Türkiye, kendisini ÖSO olarak tanımlayan Ahrar el Şam ile ‘radikal’ HTŞ arasındaki savaşa karışmamayı tercih etmişti. O süreç ise şu anda HTŞ’yi bir sorun olarak gündeme getirirken bölgede süren Rusya ve rejim saldırıları ve göçmen sorununu Türkiye’nin kendisi için büyük bir riske dönüştürdü. Operasyon Çözüm Mü? HTŞ özelinde dünya gündemine gelen küresel cihat çizgisi ve yabancı savaşçılar sorununu çözmek için HTŞ veya benzerlerinin feshi yahut feshe zorlanması için askeri bir operasyon çözüm mü, henüz kimse karar verebilmiş değil. Ne var ki güvenlik kurumları ve yabancı topraklarda faaliyet yürüten ordular yereldeki riski kontrol etmek ya da kontrol edemiyorlarsa bile ‘riski tanımlamak ve görebilmek’ isterler. Doğal ve askeri açıdan makul kabul edilen bu durum ele alındığında HTŞ ve benzerlerinin bütünleştirdiği riskin daha gözle görünür ve tanımlanabilir olduğunu söylemek mümkün. Bu görünürlüğe şu ana kadar askeri olarak müdahale edilmemesinin nedenini bilmemiz ise imkansız. Diğer yandan herhangi bir gönüllü feshin yahut askeri bir operasyonun sonrasında örgütsel yapının dağılmasının neden olacağı risklerin hesaplanmasını gerekiyor. Çünkü İdlib’te HTŞ ile cisimleşen durum HTŞ’nin dışında daha radikal unsurların varlığı güçlendirebilecek riskleri barındırıyor. Suriye’de DEAŞ’a karşı El Kaide’yi, El Kaide’ye karşı yerelleşmeyi kullanan ve El Kaide’nin askeri pratiğinden faydalanarak kendisini inşa etmiş fırsatçı bir liderlikle yönetilen HTŞ değerlendirmelerinde, örgütün ve savaşın doğasından uzak pek çok “üretilmiş içerik” bulunmaktadır. Yorumların geneli konuyu siyasi eksende değerlendirmiş, bu değerlendirmeleri de diğerlerinden soyutlayarak yapmıştır. Mamafih HTŞ ve benzerleri ile diğerleri arasında ve ülkeler bazında da sorun askeri içeriklidir. Askeri içerikli bir sorun olarak ele alındığında ise HTŞ ve benzerlerine ilişkin çözümün nasıl ve ne zaman olacağına dair tahminler nitelikli istihbarat ve askeri yaklaşımlar ele alınmadan cevaplanması oldukça zor sorulardır. Enikonu HTŞ’ye ilişkin tartışmaların genel olarak içeriği ve risk çıtaları laboratuvar ortamında ele alınmaktan uzaktır. Kontrol mekanizmaları kurulmadan HTŞ bağlamında yabancı savaşçılara karşı bir operasyon yahut lağvedilme talebi bölgeyi daha çatışmalı bir ortama sürükleyebilir. İdlib bölgesinde uluslararası mutabakat ve anlaşmalarla muhafaza devleti konumundaki Türkiye’nin ise HTŞ dosyasındaki söylemi BM ile uyumlu olmakla beraber sahadaki askeri gücünü de riske atmayacak şekilde tasarlanmışa benzemektedir. Bu tasarının ilerleyen aylarda kendisini  HTŞ ve benzerlerinin feshi ya da ortadan kaldırılması konusunda kontrol mekanizmasına çevirip çevirmeyeceği ise henüz cevaplanabilecek bir soru değil. [1] https://foreignpolicy.com/2016/05/04/al-qaeda-is-about-to-establish-an-emirate-in-northern-syria/ [2] Bu konuda Yemen ve Libya’daki girişimler örnek verilse bile bu girişimlerin bir yönetim olarak emirlik’e işaret etmediği, emirlik kavramının komuta üssü olarak form bulduğunu söylemek mümkün. El Kaide’nin genel ideolojik hatları ile ilgili bkz: Beyond al-Qaeda. Part 1. The global jihadist movement, Edition, 2006 RAND Corporation; Al Qaeda: Statements and Evolving Ideology, Christopher M. Blanchard Analyst in Middle Eastern Affairs Foreign Affairs, Defense, and Trade Division, Congressional Research Servis, 2009; Al Qaeda: Ideology and action Jeffrey Haynes, Department of Law, Governance and International Relations , London Metropolitan University , UK Published online: 22 Aug 2006; The Origins of al Qaeda’s Ideology: Implications for US Strategy, Christopher Henzel. [3] El Kaide’nin kendini tanımladığı formasyon örgütün adında da anıldığı gibi cihadın sürdürülmesi için bir komutanlık öngörüyor. Temelleri bakımından da kendi formasyonunu örgütün düşünce yapısının temelindeki İbn’i Teymiyye’nin Moğollara karşı cihat fetvalarına bağlayarak Batı karşıtı bir konumlanma alan örgütün emirlik formasyonu daha çok askeri bir yapılanmadaki komuta üssüne işaret etmekte. Bu pratik plan her ne kadar Usame Bin Ladin ve Zevahiri’nin Abdüsselam Farac’tan aldığı ‘devrimci’ fikirler ile devletleri dönüştürme yönünde teorize edilse de pratik süreçlerde El Kaide’nin ‘emirlikleri’ sadece askeri bir nitelikte kalmıştır. Bu bakımdan El Kaide’nin yeni nesil pratik bir savaş örgütü olduğunu anlatan iki önemli kayıt vardır. İlki 23 Ağustos 1996 yılında yayınlanan “Kutsal Beldeleri İşgal Eden Amerikan Güçlerine Karşı Cihat Bildirisi’’dir. İkincisi ise ’Yahudilere ve Haçlılara Karşı Cihat için Uluslararası İslami Cephe’ bildirisidir. Bu bildiriler ve sonrasındaki gelişmeler El Kaide’nin emirlik fikri ile Batı merkezli yorumcuların fikirleri arasında bir uçurum olduğunu gösterir. [4] http://www.suriyegundemi.com/2020/03/23/hts-coktan-treni-kacirdi/ [5] http://www.suriyegundemi.com/2020/03/27/asil-sorun-hts-mi-yabanci-savascilar-mi/ [6] http://www.suriyegundemi.com/2020/03/18/idlibteki-sivilleri-korumak-icin-hts-lagvedilmeli/ [7] http://www.aljazeera.com.tr/haber/nusra-cephesi-devrimi-kurtarmak-icin-el-kaide-ile-bagimizi-kopariyoruz [8] Yazarın saha görüşmesi, Aralık-2016 Ocak-2017 tarihlerinde, İdlib ve Batı Halep. [9] https://foreignpolicy.com/2017/03/15/al-qaeda-is-swallowing-the-syrian-opposition/ [10] https://www.bbc.com/news/world-45401474 [11] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/esed-rejimine-karsi-en-buyuk-askeri-grup-olusturuldu/1220159 [12] Bu konuda çeşitli propaganda bazlı girişimler yapıldı. Ancak hiçbir girişim operasyon düzenlenen alanda Rusya destekli İran ve rejim güçlerinin konsolide olmasına neden olacak güçle yapılmadı. Sözü edilen Kafr Nabude, Han Şeyhun ve Maarat El Numan operasyonlarından sonra Serakib savaşları sırasında sözü edilen ‘büyük Halep’ operasyonu için taraflar 200 ila 300 kişilik vur-kaç grupları organize ettiler. – Yazar görüşmesi – Saha Askeri Kaynaları [13] Yazar görüşmesi, İdlib Temmuz – Ağustos 2017
Asıl Sorun HTŞ mi Yabancı Savaşçılar mı? Bilal Salaymeh  
Suriye savaşının son dört yılında muhalif unsurların kontrol ettiği yerleşim yerleri adım adım Rusya ve İran destekli Esed rejimine geçerken, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) diğer muhaliflere karşı sahadaki varlığını güçlendirdi. Geldiğimiz noktada, muhaliflerin kontrolündeki son kale olan İdlib’de hakim güç “HTŞ”dir. Böyle bir denklemde, özellikle Esed rejiminin İdlib’te kaydettiği son ilerleyişinin ardından HTŞ soru(nu) yeniden Suriye gündemine yerleşti. HTŞ tartışmalarının başka bir nedeni, örgütün lideri Ebu Muhammed El-Culani İnternational Crisis Group ve Center for Humanitarian Dialogue adlı kuruluşlara verdiği röportaj oldu[1]. Culani röportajda örgütün uluslararası cihada karşın ‘Suriyelileşmesi’ni ve İdlib’te DEAŞ’a karşı savaşmasını vurgulayarak uluslararası aktörlere hitap etmeye çalıştı. Ayrıca, örgütün uzun vadeli bir planı olmadığını ve sahadaki şartlara göre şekil aldığını ve alabileceğini söyleyerek HTŞ’nin geleceği ne olcak? sorusunu tartışamaya açtı. Bu bağlamda, Suriye Gündemi’nde HTŞ’nin geleceğiyle ilgili önemli makalelerde ciddi argümanlar sunuldu. Tartışmayı başlatan Kutluhan Görücü, Arap Yarımadasındaki El-Kaide’nin uyguluğu “Mukalla” modeli İdlib’te HTŞ için ‘en uygun seçenek’ olduğunu iddia etti[2]. Aslında HTŞ’nın şimdiye kadar atmış olduğu adımlarla El-Kaide’nin Mukalla şehrinde gösterdiği pragmatizmi çoktan geçmiş oldu. Fakat HTŞ sorunu bu adımlarla çözülmedi. Görücü’nün Mukalla modeli ABD tarafından HTŞ için kabul edebilecek bir örnek olmadığı Ömer Özkizilcik izah etti[3]. Özkizilcik yazısında ‘HTŞ için kendisini lağvetmesi veya yok olmasından başka çözüm yolunun bulunmadığını’ vurgularken, HTŞ’nin lağvedilmesi için haklı olarak Gulani’nin kilit rolünü ve pragmatik geçmişine atıfta bulundu. Berker Yaldız HTŞ’nin pragmatik yanına atıfta buhurken, Serhat Erkmen ise ‘HTŞ’nin çoktan treni kaçırdığını’ iddia etti[4]. Bu yazıda HTŞ’nın dönüşümü ve dönüştürülme şartlarını tartışmakla beraber, HTŞ merkezli İdlib’i okumanın sınırlı olduğunu ve HTŞ’den ziyade asıl sorunun yabancı savaşçılar olduğunu anlatmaya çalışıyorum. İdlib sorunu HTŞ sorunu mudur?  Aslında HTŞ’ye dair yapılan tartışmalarda en büyük yanılgı, İdlib sorunu HTŞ sorunuyla eşleştirmek. HTŞ’nin lağvedilmesi veya yok edilmesine savunanların çoğu, HTŞ sorununu çözdükten sonra adeta İdlib sorunu çözülmüş olacağını iddia etmeleri. HTŞ bir sorun teşkil etmediğini iddia etmiyorum, ama sadece bu sorunu üzerinden muhalefetin kontrolünü kaybetmesini, rejimin ilerlemesini veya genel olarak İdlib sorunu okumak yanlış olduğunu düşünüyorum. Elbette HTŞ’nin olmadığı bir denklenmede muhaliflerin ve Türkiye’nin eli daha da güçlü olacak. Nihayetinde HTŞ ve diğer El-Kaide çizgesini ve söylemini benimseyen bütün gruplar, Esed rejiminin krizin ilk günlerinde benimsediği “Devlet vs Cihatçılar” söylemini besledi ve beslemeye devam ediyor. Bununla beraber HTŞ’nin güç mücadelesi çerçevesinde, sahada ÖSO bünyesindeki gruplardan Ahrar’üş Şam’a kadar, muhalif gruplara karşı başlattığı operasyonlar, muhaliflerin zayıflatmasından ve dağılmasından başka bir şeye yaramadı. Fakat İdlib sorunun oluşması ve muhaliflerin dar alanda sıkışmasının birçok yapısal ve öznel nedeni vardır. Bununla birlikte Eylül 2015’de gerçekleşen Rusya müdahalesinin ardından sahada ve siyasi arenada değişen dengeler neticesini eline güçlendirilen Esed rejimi açısından HTŞ’nin, Suriye Milli Ordusundan hiçbir fark yoktur. Esed rejimi nezdinizde her ikisi terör örgütüdür. Unutmayalım ki, Doğu Guta’da HTŞ (ve o zamandaki Nusra Cephesi) çok marjinal bir gruptu, dahası Ceyş’ül İslam HTŞ’ye hiçbir alan açmadı. Fakat buna rağmen “Doğu Guta sorunu” yaşandı ve muhalefet yenildi. Bu örneği, Dara’da, Humus’ta ve muhaliflerin kayıp ettiği diğer yerlerde de görebiliriz. Dolayısıyla Berker Yaldız vurguladığı gibi ‘Rusya’nın [İran’nın ve Esed rejiminin] İdlib’e yönelik saldırılarının tek sebebinin HTŞ olduğunu iddia etmek tutarsızlıktır.’[5] HTŞ’nın Dönüşümü ve Dönüştürülmesi  İdlib sorunu ile HTŞ sorunu eşleştirmemesi gerektiğini söylemekle beraber, muhaliflerin elinde kalan İdlib bölgesinin ‘bağışıklığını’ güçlendirmek ve muhalefetin yanı sıra Türkiye’nin elini güçlendirmek için HTŞ’nin dönüştürtülmesi lazımdır. HTŞ, Nusra Cephesi olarak kurumasından bu yana büyük dönüşümlerden geçti. Bunu övmek veya kötülemek adına demiyorum. Culani liderliğinde HTŞ’nin yaşadığı dönüşümün en bariz iki dönüm noktası; 2013’de Irak İslam Devleti ve ardından DEAŞ’tan ayrılması ve 2016’da merkezi El-Kaide’ye olan beytinden çıkması oldu. Belki bu iki ana dönüşümünün üçüncüsü olarak HTŞ’nin Türk askerlerinin İdlib’e girmelerine, her ne kadar başta dirense de, karşı çıkmaması eklenebilir. Yaşanan dönüşümler, örgüt için hiç kolay olmadı, nitekim her ikisinde de kopmalar yaşandı ve ardından örgüt, söylemlerine sahadaki gerçeklere göre şekillendirmeye mecbur kaldı. Aslında yaklaşık on yıl devam eden Suriye savaşı bütün aktörler dönüşüme ve dönüştürmeye maruz bıraktığı denebilir. Zaten değişime direnen aktörler sahada yok oldu. Aktörler, sahadaki şartlara göre söylemleri, ittifakları ve hatta nihai hedefleri bile değiştirmeek zorunda kaldı. HTŞ, bu değişim sürecine her aşamada başarılı bir şekilde adapte edebildi ve böylelikle sahada varlığı muhafaza etti. Yaşanan dönüşümlerin neticesinde geldiğimiz noktada HTŞ, uluslararası cihat akımının Suriye temsilcisinden ziyade İslam’ı referans alan yerel bir örgüt olma iddiasında. Dahası HTŞ, kendisini ‘DEAŞ terörüyle mücadele ettiğini’ ve İdlib’te bulunan ‘aşırı radikal’ grupları dizginleyebileceğini iddia ediyor[6]. Bu dönüşümleri görmezden gelmemek lazım. HTŞ dönüştürmeye müsait bir liderlik kadrosuna ve yapıya sahip olduğunu şimdiye kadar ispatladı. Bu dönüşümleri daha da ileriye taşımak ve grubun daha radikal adımlar atması için HTŞ’yi zorlaması şart. Bunun ön şartı, örgütün finansal kaynakları kurutulması gerekiyor. Bu bağlamda Bab El-Hava sınır kapasından HTŞ’nin (veya ona bağlı Kurtuluş Hükümeti) bir gelir elde etmemesi lazım. Dönüştürme stratejisinin ana gövdesi ise, HTŞ’yi ‘özerk yönetim’ den bir askeri gruba statüsüne indirgemek. Başka bir ifadeyle HTŞ’yi İdlib’i yönetmemeli. İster askeri mücadele ister siyasi dönüştürme stratejisine benimserseniz, İdlib yönetimi HTŞ’nin elinden almadan çok zor ve maliyetli olacak. Bu yüzden Kurtuluş Hükümetinin yerine başka alternatif yöntemleri güçlendirilmesi ve yer alması gerekiyor. Böyle bir adımla HTŞ başka bir finans kaynağı ve toplumsal meşruiyet/temsilciliği iddiasını elinden alınmış olacak. Halihazırda İdlib haklı nezdinde HTŞ’nın toplumsal kabulü oldukça sınırlıdır. Toplumsal desteği arkasına alarak böyle bir senaryoyu hayata geçirmesi için, HTŞ ve kendisine bağlı Kurtuluş Hükümeti zorlanabilir. Bu adımın gerçekleşebilmesi için Türkiye’ye önemli bir görev düşüyor. Asıl meydan okunması gereken HTŞ değil, Yabancı Savaşçılar İdlib sorununa dönecek olursak, uzun vadede meydan okuma teşkil edecek en önemli unsur, Idlib’te bulunan binlerce yabancı savaşçı ve aileleri. Aslında Yabancı savaşçılar sorunu HTŞ’nın sorununa ilintilidir. Zira yabancı savaşçıların hem örgütün gücünü pekiştiriyor hem de söylemini radikalleştiriyor. HTŞ’nin saflarında önemli sayıda yabancı savaşçılar bulunduğu biliniyor[7]. Bununla birlikte HTŞ ile ‘ittifak’ halinde bulunan Türkistan İslami Partisi gibi gruplar söz konusu. HTŞ global ve sınır ötesi cihat akımından vazgeçerek ‘Suriyeli’ kimliğini ön plana tutmaya çalışırken, ‘yabancı’ savaşçıların bu denklemde yeri yok. Bilhassa uzun vadede düşüldüğünde, herhangi bir siyasi uzlaşma ihtimalinde, ulus devletlerin hakim olduğu siyasi paradigmada, binlerce savaşçıların ve ailelerinin sisteme entegre edilmesi oldukça zor.  Nihayetinde, ülkesine dönemeyecek ve yerel topluma entegre olamayan unsurlar, siyasi uzlaşmalara ve normalleşmelere direnmeleri bekleniyor. Dolayısıyla HTŞ’nin dönüştürülmesinin önemini vurgulamakla beraber yabancı savaşçıların sorunu tartışmak hem HTŞ’nın hem de İdlib sorunu için hayati öneme haiz. [1] Ocak ayı sonunda yapılan röportaj 20 Şubat 2020 tarihinde yayımlandı ‘The Jihadist Factor in Syria’s Idlib: A Conversation with Abu Muhammad al-Jolani’ https://www.crisisgroup.org/middle-east-north-africa/eastern-mediterranean/syria/jihadist-factor-syrias-idlib-conversation-abu-muhammad-al-jolani [2] Kutluhan Görücü. ‘Mürted’ ile ‘Makul’ Olmak Arasında HTŞ, Nereye doğru.16 Mart 2020 http://www.suriyegundemi.com/2020/03/16/murted-ile-makul-olmak-arasinda-heyet-tahrirus-sam-nereye-dogru/ [3] Ömer Özkizilcik. İdlibteki Sivilleri Korumak İçin HTŞ Lağvedilmedi. 18 Mart 2020 http://www.suriyegundemi.com/2020/03/18/idlibteki-sivilleri-korumak-icin-hts-lagvedilmeli/ [4] Serhat Erkmen,  HTŞ treni çoktan Kaçırdı. 23 Mart 2020 http://www.suriyegundemi.com/2020/03/23/hts-coktan-treni-kacirdi/ [5] Berker Yaldır. HTŞ’nin Hayatta Kalma Stratejisi: Pragmatizm. 20 Mart 2020 http://www.suriyegundemi.com/2020/03/20/htsnin-hayatta-kalma-stratejisi-pragmatizm/   [6] Ebu Muhammed El Culani son röportajında bunu açık bir şekilde ifade etti. Bknz: https://www.crisisgroup.org/middle-east-north-africa/eastern-mediterranean/syria/jihadist-factor-syrias-idlib-conversation-abu-muhammad-al-jolani [7] Bknz: Can Acun, Bünyamin Keskin ve Bilal Salayme El-Kaide’den HTŞ’ye Nusra Cephesi. SETA Yayınları, Ekim 2017    
HTŞ Çoktan Treni Kaçırdı Serhat Erkmen  
Suriye’de “El Kaide çizgisi” var olduğundan beri “ılımlı” bir hale geçişi, meşru ve legal bir aktöre dönüşebileceği düşüncesi, birkaç yıldır dile getiriliyor. Neden El Kaide örgütü ya da ideolojisi değil de “El Kaide çizgisi” kavramını kullandım. Çünkü, bu tartışma serisinin önceki yazarlarının da çok iyi bildiği gibi son 8 yılda Suriye’nin farklı bölgelerinde ortaya çıkan bir çok önemli örgütün lider kadrosunda tarihsel olarak El Kaide düşüncesinin sembolü ve neferi olan pek çok isim vardı. Zamanla bu isimlerin kuruculuğunu ya da liderliğini yaptığı örgütler değişti ve dönüştü. Sonunda birkaçı dışında ortaya çıkan şey; bu örgütlerin ne El Kaide olduğu ne de gerçek anlamda “ılımlı” olarak kabul edildiğidir. Suriye İç Savaşı’nda YPG’den DEAŞ’a büyük cephe oluşumlarından, yüz kişilik küçük gruplara kadar tüm silahlı grupların ana davranışı “Pragmatizm” temelindeydi. Ancak bu gruplar ya tek başlarına bir bölgeye hakim olup, belli bir güç seviyesine ulaşmadıkça ya da daha “muteber” başka bir grup içinde eriyip gitmedikçe “ılımlı”laşma söylemleri belirgin bir sonuç üretmedi. Dönüşüm için Kritik Kavramlar: Konjonktür-Lider-Örgüt- HTŞ’nin dönüşmesi gerekliliği neden gündeme geldi? Her geçen gün güçlenmesi sonucunda muhalifleri temsil edebilecek tek aktörün uluslararası bir tanınırlığa ulaşması gerektiği için mi? Elbette hayır. Tabloyu daha net ortaya koyalım. HTŞ, İdlib’te hiçbir zaman 2019’daki kadar güçlü olmadı. Ancak bu gücün nedeni, kurulan yerel hükümetin sağladığı hizmetler aracılığıyla halkın desteğini kazanması değil, diğer gruplara karşı yürüttüğü savaş oldu. 2019’un en zorlu günlerinde zeytin gelirlerine el konulması, yerel gelirlerin paylaşımı ve yolsuzluklar/baskılar nedeniyle birçok köyü kapsayan gösteriler yapılmıştı. Yerel tepkilerin HTŞ’ye geri adım attırması çatışmalar sırasında da yaşandı. HTŞ ile diğer grupların çatışmalarında birkaç kez bazı köy ve kasaba sakinleri yerleşim yerlerinin bombalanması nedeniyle HTŞ’yi protesto etti, hatta yerleşim yerlerine sokmadı. Bu nedenle, dönüşümün İdlib halkı tarafından kabul edilen ve meşru görülen bir aktörün uluslararası alanda tanınırlık kazanmasının yolu olarak tanımlamak içi boş bir çabadır. HTŞ’nin güçlenmesini sağlayan yukarıda da belirtildiği gibi diğer gruplara karşı kuvvet kullanması oldu. 2017’den itibaren Ahrar eş Şam ve Nureddin Zengi başta olmak üzere kendisine biat etmeyecek kadar güçlü tüm gruplarla doğrudan ya da dolaylı olarak savaştı. Üstelik, bu savaşların hiçbiri ideolojik nedenlere dayanmıyordu. Tam bir ekonomik üstünlük ve siyasi iktidar savaşıydı. Astana Süreci’nin ve sonrasında Soçi Mutabakatı’nın İdlib’e görece bir rahatlama getirdiği dönemde dahi HTŞ’nin önceliği bölgedeki hakimiyeti eline almak oldu. Gerçekten, ılımlılaşmak suretiyle meşruiyet ve yasallaşma arayışında bir örgüt olsaydı pekala Astana Süreci’ni destekleyebilir; bu konuda daha ılımlı davranan gruplara karşı halkı kışkırtarak gücünü artırmaya çalışmazdı. Özetle, bugün HTŞ’nin “radikal” sıfatını üzerinden atması çabası, bölgenin tek hakimi olan bir örgütün halkın refahı ve geleceği için çizgisini gerçekte ya da görünüşte değiştirmesi değil; köşeye sıkışmışlık ve zayıflamanın sonucunda Culani ve ekibinin “ılımlılaşmayı” tek kurtuluş yolu olarak görmesinden kaynaklanıyor. Üstelik, bunu yaparken Batı’daki bazı ülkelerden aldığı “şimdilik” medya desteği de cabası. Bu nedenle, HTŞ’nin ılımlılaşma projesi konjonktürel bir adım olarak görülmelidir. Liderlik: Ebu Muhammed Culani’nin liderliğini korumak için pragmatist tavır takınacak bir kişi olduğuna şüphe yok. Irak El Kaidesi çatısı altında başlayan cihat serüveninden Bağdadi’nin desteğiyle Suriye’ye dönüşüne; Bağdadi’ye karşı El Nusra içindeki liderliğini Zavahiri’nin desteğiyle güçlendirmesinden; El Kaide’ye biat etmeyip yeni bir seçenek olarak HTŞ’yi ileri sürmesine kadar pek çok örnek bu pragmatik tavrı ortaya koydu. Tabi bunlar pragmatik kişiliğinin kişisel serüvenindeki bilinen tarafları. Bir de ne olduğunu ancak tahmin edebildiğimiz gelişmeler var. ABD’nin HTŞ’nin dönüşümünü makul görmeye başladığı ve doğrudan ve dolaylı olarak bunu destekleyen açıklamalar yapmaya başladığı tarihlerden itibaren İdlib’te Huraseddin lideri Ebu Hatice’nin ve DEAŞ lideri Bağdadi’nin öldürülmesi sürecin altında başka şeyler de olabileceğini düşündürüyor. Üstelik, El Nusra’dan Şam’ın Fethi Cephesi’ne geçiş sürecinde çoğu “radikal” ve “söz dinlemez” olarak nitelenen ve aralarında birçok yabancının da bulunduğu çok sayıda orta seviyede komutanın faili meçhul bir dizi suikastla ortadan kaldırılmış olması HTŞ’deki dönüşüm konusunun fazlasıyla bilinmezlerle dolu olduğu gösteriyor. Liderlik konusu sadece Culani’nin kişiliğiyle sınırlı olsa dönüşümün kısa sürede tamamlanması daha makul bir beklenti olabilirdi. Fakat, liderin kendi örgütüne ne kadar söz geçirebildiği tam bilinemiyor. Üstelik, Culani ne önde gelen alimlerin desteğini alabilmiş durumda, ne de dar bir kadro içindeki “şer’i”ler dışarıda tutulacak olursa güçlü bir desteği var. Culani, kendi kişisel karizmasını savaşı akıllıca ve koşullara göre yürüten bir lider olarak geliştirdi. Desteğe ihtiyaç duyduğu dönemlerde eski yöntemlere başvurarak aile ilişkilerini geliştirmek suretiyle yerel bağlarını güçlendirmeye çalıştı. Cihatçı hareketlerin Ortadoğu’nun toplumsal gerçekliğine paralel olarak gelenekleştirdiği aile bağı kurarak yerel etki ağını genişletme stratejisi İdlib’te kısmen işe yaramış gibi görünebilir. Ancak, Culani’nin yakın çevresi ve “kadro”su olarak nitelenebilecek kişilere yönelik tepki hiç de azımsanabilecek bir düzeyde değil. Bu nedenle, “Culani isterse yapar, onunla anlaşılması yeter” yaklaşımının işe yaramayacağını kısa sürede test edebiliriz. Örgüt “Lider iyi, çevresi kötü” söylemi, cephe tipi örgütlenmelerde pek tutmaz. Hele de ideolojik olarak bir dayanağı kalmayan, ekonomik kaynakları dağıtma gücünü yitirmiş ve çok sayıda irili ufaklı grubun bir çatı altında toplandığı cephe tarzı örgütlenmelerde hiç tutmaz. Elbette, HTŞ, klasik sol tipi bir cephe yapılanması değil. Ancak, terör örgütlerinin yapılanlarını inceleyen herkes akademisyenin de hem fikir olabileceği gibi El Nusra’dan bu yana Suriye’de El Kaide çizgisindeki tüm örgütlenmeler bir çeşit cephe yapılanmasına sahipti. Birbirinden farklı liderlik, taban ve güdülerle bir araya gelmiş, ancak ortak amacı mevcut rejimi devirmek olan grupları tek bir çatı altında toplayan cephe örgütlenmesi, Suriye’deki El Kaide çizgisinin de temel örgütlenme stratejisi olmuştu. Fakat bu grupları tek bir çatı altında toplayan çok önemli bir faktör bulunuyordu. “Cihad” kavramına yüklenen anlam ve El Kaideci’liğin bunun içindeki rolü. Bu nedenle, Şam’ın Fethi Cephesi’nden itibaren Culani liderliğindeki ekibin ideolojik gücünü yitirmeye başladığı görülebilir. Sonrasında HTŞ’nin kuruluş evresinde El Kaide’den fikirsel olarak uzaklaşmanın, örgütün zayıf ancak hala “meşru” merkezi ile Culani liderliği arasına mesafe koyduğunu bilmeyen yok. Peki, diğer muhaliflerle tek çatı altında toplanabilmek ve El Kaide “etiketi”nin getirdiği dışlanmadan kurtulabilmek için küresel cihadın en önemli temsilcisiyle bağını koparmaya hazır HTŞ liderliği ve örgütü, bu bağı tam olarak kopardığında neye dönüşecek? Lütfen, “…o bağı zaten kopardı, son 3 yılda geriye bağ falan kalmadı…” demeyin. Çünkü, konuyu yakından izleyen pek çok kişinin bildiği gibi görünüşteki ayrılığa rağmen “gönüllerin bir olduğu” düşüncesiyle HTŞ’nin bünyesinde kalan ya da mevcut çıkarlarını sürdürebilmek için HTŞ’de kalırken Kaide çizgisinde olmaktan vazgeçmeyen irili ufaklı pek çok grup ya da yerel lider var. Huraseddin ve Ensar et Tevhid gibi örgütler ve El Kaide çizgisinin bilinen pek çok önde gelen ideoloğunun desteğini kaybeden HTŞ yine de bunlara karşı açık bir operasyona girmiyordu. Şimdi, gerçekten dönüşecek ve İdlib’in “radikallerden temizlenmesi”ne katkıda bulunacaksa, doğrudan bunlarla savaşması gerekecek. HTŞ bunu yapabilecek bir örgütsel kapasiteye sahip mi? Unutmayalım ki; Culani 2019’un sonlarındaki çatışma sırasında alınan yenilginin nedenlerinden birisini yeterince hazırlık yapılmamasına bağlamıştı. Fakat sahadaki gerçeklik çok daha fazlasını söylüyor. Türkistan İslami Partisi, İmam Buhari Ketibeleri ve Huraseddin gibi doğal müttefikleri ile çatışma sırasında zorunlu müttefiki haline gelen Suriye Milli Ordusu’na bağlı gruplar olmasaydı, pek çok bölgede bu kadar bile direnemeyecekti. 2019’daki çatışmalar İdlib’teki güç dengesini HTŞ’nin aleyhine değiştirdi. Üstelik sadece askeri anlamda bir değişim söz konu değil. M5 ve M4 HTŞ’nin temel gelir kaynağıydı. Her ne kadar inkar edilse de Rejimle yapılan ticaretten önemli bir gelir elde ediyordu. Üstelik yolun ve ticaretin tekelleşmesi, HTŞ liderliğine kritik rol oynayan orta ve üst statüdeki isimlerle bunların hükmettiği grupları finanse etme olanağı sağlıyordu. Şimdi, HTŞ bu gelirlerden de yoksun. Üstelik, bu gelir kaybını nasıl telafi edeceği de belirsiz. Son olarak yabancılar konusunu unutmayalım. Evet, HTŞ büyük ölçüde Suriyelilerden oluşan bir çatı yapılanma. Fakat, bu noktada iki temel problemi var. Birincisi, HTŞ’nin savaş makinesi içinde yabancıların ve özellikle Türkistan coğrafyasından gelenlerin rolü küçümsenemez. İkincisi ise Suriyeli demek İdlibli demek değil. Gittikçe İdlib’e sıkışıp kalan bir yapının ne ekonomik, ne siyasi, ne ideolojik ne de askeri bir çekim merkezi olması hem mantıklı hem de sürdürülebilir değil. Genellikle batılı kaynaklarda sayıları abartılsa da Türkistan ve Rusya’dan gelenlerin İdlib’te var olmasını Rusya’nın kabul etmesi mümkün görünmüyor. O halde ne olacak? Ilımlı hale gelip, El Kaide’den uzaklaşıp, iktidara talip olan HTŞ’nin yeni versiyonu askeri gücünün önemli bir kısmını oluşturan bu kişileri nazikçe ya da güç kullanarak İdlib’in dışına mı çıkaracak? Çıkarsa da nereye? Rusya’ya mı? Libya’ya mı ? Afganistan’a mı? Yoksa kendi ülkelerine mi? Ayrıca, bugün muhaliflerin kontrol ettiği alan Cerablus’tan Cisr es Sughr’a kadar uzun bir hattı kapsıyor. HTŞ ancak İdlib’te bir güce sahip. El Kaide ideolojisi olmadan diğer bölgelere ilerleyebilmesi mümkün görünmüyor. HTŞ’nin yeni versiyonu diğer bölgelere gitmeye çalıştığında kabul görecek mi? Belki de bu sorular sizin için uzun vadede sorulması gereken sorular. O zaman durumu şöyle özetleyelim, dünyanın herhangi bir yerinde kontrol ettiği bölge daralan, maddi kaynakları azalan, askeri gücü kendi içinde parçalı, ideolojik arka planını yitirirken yerine pragmatizmden başka bir şey koyamayan, liderinin örgüt içinde sonuç alabilme kapasitesi sınırlı ve çevredeki tüm diğer aktörler tarafından potansiyel bir tehlike olarak görülen bir örgütün sırf “ılımlı oldum, radikalleri ben çözebilirim” dediği için başarılı bir dönüşüm geçirdiği bir örnek gösterin. HTŞ, ılımlı ve makul bir aktöre dönüşerek siyasi sürecin ana aktörü olma trenini çoktan kaçırdı. Yine de Culani bu süreci başlattığını ilan edebilir. Fakat, bu dönüşümden çıkan sonuç İdlib’te istikrarı, çatışmasızlığı ve radikallerle mücadelede başarıyı getirebilecek bir yapı üretmez.