Analiz
İran’ın etno-politik siyasetinde Afgan milisler ve Suriye sonrası senaryolar Adem Yılmaz  
Analiz / Suriye Gündemi Suriye İç Savaşı’nda Rus hava müdahalesi öncesi Humus-Lazkiye-Tarsus-Şam şeridinde sıkışan Esad rejimi, İran’ın Şii milisleri organize etmesiyle birlikte tekrar ülkenin büyük bir kısmında kontrolü sağlayabildi. İran Devrim Muhafızlarının farklı ülkelerden mobilize ettiği milisler, Tahran’ın Şam üzerindeki nüfuzunu arttırdığı gibi İran’ı Suriye konulu küresel müzakerelerde baş aktör yaptı. Devrim Muhafızları Ordusu’nun dış operasyon kanadı Kudüs Güçleri komutanı Kasım Süleymani, Mayıs 2012’de Kum’da Hakkanî medresesi öğrencilerine yaptığı konuşmada, Arap ülkelerinde başlayan halk hareketlerine atıfta bulunurken:  ” Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki içtimaî hareketler, devrimimiz adına en iyi fırsatı hazırlıyor bize. Artık zafer ya da yenilgi Mehran ve Hürremşehr’de ( İran-Irak savaşının sembol şehirleri) şekillenmeyecek. Sınırlarımız ötelere gidiyor. Mısır, Lübnan, Irak ve Suriye’de yeni zaferlere şahit olmamız gerekiyor. Tüm bunlar İran İslâm Devrimi’nin eserleridir.” ifadesini kullanmıştı.[1] 79 devrimi ile birlikte birçok İslam ülkesinde etki alanı oluşturan İran, yakınlık kurduğu gruplar ile derin bağlantılar elde etti. Genelde kültürel, mezhebi, siyasi kanallarla kurulan bu bağ bazen askeri eğitime kadar ulaştı. Yaklaşık 40 yıldır bölgedeki nufusunu artırmaya yönelik yayılmacı bir politika izleyen İran, Suriye’de sınır aşırı savaşcı tedarik etme ve bunları mobilize kabiliyetini net bir şekilde ortaya koymuştur. Lübnan, Irak, Pakistan gibi ülkelerden milis güçleri Suriye’ye yönlendiren İran’ın rehberlik ettiği savaşçı gruplardan birisi de Afganlardır. Çoğunluğu Afganistan’dan güvenlik ve ekonomik problemler sebebiyle İran’a göç etmiş Şii Hazaralardan oluşan bu grupta, savaş öncesi Suriye’ye iltica edip Şam’da Hazreti Zeynep türbesi çevresine yerleşen Afganlar da bulunmaktadır. 2013 yılında “Fatimiyyun Tugayı” çatısı altında biraraya gelen Suriye’deki Afgan savaşçıların sayısı, Devrim Muhafızları komutanı Yekta Hüseyni’nin 2016’daki konuşmasında on sekiz bin diye ifade edilmiştir.[2]  Günümüzde bu sayının otuz bine yaklaştığı tahmin edilmektedir. Afganistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sıbgatullah Ahmed yaptığı açıklamada Suriye’ye gönderilen Afgan savaşçılar hakkındaki tüm verileri Tahran ile paylaştıklarını fakat İran’ın bu konuyu ciddiye almadıklarını söylemiştir.[3] Afganları Suriye’deki savaşa iten sebeplerin başında kötü ekonomik koşullar, kısıtlı sosyal haklar gelmektedir. Suriye’de savaşmak, yurtsuz Afganlar’a İran’da vatandaşlık hakkı almak için bir ümide dönüşmüştür. İran’da Şehitlik Vakfı Başkanı Muhammet Ali Şehidi, Ali Hamaney’in emriyle Suriye’de savaşan Afgan mültecilere ve ailelerine  vatandaşlık hakkı verileceğini açıklamıştır.[4]  Halep’te hayatını kaybetmiş bir Afgan savaşçının Isfahan’daki cenaze törenine katılan yakınlarının İran polisince oturum kartı sorgusuna götürülmesi İran’daki Hazaralar için Suriye ya da Afganistan arasında tercih yapma mecburiyetini göstermektedir.[5] Diğer taraftan ekonomik koşullar da Suriye’de savaşmak için önemli bir faktördür. 2016’da Lazkiye’de hayatını kaybeden Fatimiyyun Tugayı komutanı Murteza Atayi, bir röportajında Afgan savaşçıların aylık 2.500.000 tümen maaş aldığını ifade etmiştir. O dönemde İran’da asgari ücret 800.000 tümen civarındaydı. Bu, İran’ın  Suriye’deki Afgan savaşçılara ülkesindeki asgari ücret bedelinin 3 katı maaş verdiği anlamına gelmektedir[6] Bununla birlikte Afgan savaşçıların Suriye seferinde sadece sosyo-ekonomik faktörleri göstermek İran’ın ideoloji ajandasını setretmeyi sağlamaktadır. Afganlar için Suriye iç savaşı  mezhebi ve  milli anlamları barındırmıştır. Afganistan iç savaşı, sonrasında Taliban hâkimiyeti Şii Hazaralar için pek iyi hatıralar içermemektedir. Hazaralar, Afganistan’dan İran ve diğer ülkelere yaptıkları göçte, yurtlarını terk etmelerinde bazı radikal grupları sorumlu tutmaktadırlar. Başta Herat, Kâbil olmak üzere Afganistan’da Şii mescitlerine, Hüseyniyelere DAEŞ tarafından yapılan bombalı saldırılar bu tepkiyi canlı tutmaktadır. Tahran rehberliğinde Şam’a gitmek, öfke duydukları gelenekle aynı damardan gelen DAEŞ ve Nusra gibi oluşumlardan intikam almak için bir fırsat doğurmuştur. Suriye sahası, rövanş için uygun bir zemine dönüşmüştür. Rusya’nın Afganistan’ı enkaza çevirmesiyle istikrarsız sürecin başladığı ülkelerini terk eden Hazaraların, Suriye’yi harabeye çeviren aynı Rus kuvvetlerine kara piyadeliği yapması bu faktörün çelişkili yönünü de göstermektedir. Afgan milisleri motive eden mezhebi etken ise Suriye’de Ehl-i beyte ait türbelerin muhafaza edilme hedefidir. Afgan milislerin Suriye’de bulunmasının en temel sebebi olarak da bu gösterilebilir.  Şiiler için Suriye iç savaşının kalbi, Şam güneyindeki Hazreti Hüseyin’in kız kardeşi Seyyide Zeyneb’e ait olduğu düşünülen türbedir.  Diğer Şii milisler gibi Hazaralar için manevi önemi bulunan bir diğer makam, Şam’da bulunan bir başka türbe Hazreti Hüseyin’in kızı Rukiye’nin türbesidir. Şii itikadındaki  onuncu ve on birinci imamlara ait türbelerin bulunduğu Irak’a bağlı Samarra şehrindeki  el-Askeri camisinin  2006 ve 2007’de saldırıya uğraması, Şii milislerin Ehl-i beyt türbesi bulunan herhangi bir ülkeye girmeleri için bahane teşkil etmektedir.  Bu hedefle Suriye’de bulunan türbeler tehlikede görülmüş ve  Şii milisler “Müdafiîn-i  Harem” / “Türbe Koruyucuları” diye isimlendirilmiştir. Mezhebî hisleri pekiştirmek adına, İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’in hanesindeki muharrem törenleri için özel seçilen meddahlar zaman zaman Suriye’ye gönderilmiştir. Ortak dilin verdiği imkanla, matem günlerinde cephede Afgan milisleri motive etmek maksadıyla Farsça mersiyeler okunmuştur. Ehl-i beyte ait hikayelerin uzmanlarca etkili ifadesi, Şam şehrinin geçmişte Emeviler’e başkentlik yapmış olması, kutsal türbeler, Şii literatüründeki rivayetler bir araya gelince milislerin fedailik ruhu farklı boyutlara ulaşmıştır. Afgan Fatimiyyun Tugayı milisleri, şartları en çetin cephelerde savaştırılmıştır. Afgan milislerin savaş sonrası geleceği Suriye’de haritaların Esad rejimi lehine değişmeye başlamasıyla birlikte başta Afgan savaşçılar olmak üzere Şii milis grupların akıbeti merak konusu olmuştur. Bu konuda bazı ihtimaller gündeme gelmektedir. Bunlardan birisi Afgan milislerin aileleri ile birlikte Suriye’de daimi ikamet etmesidir. İran’ın Tahran’dan Akdeniz’e nüfuzunu sürekli hale getirmek için kendisine bağlı Şii milisleri Suriye’de yerleştirip demografik yapıyı lehine değiştirmek istediği düşünülmektedir. Muhtelif şehirlerdeki abluka altında bulunan Sünni halkın İdlip ve Fırat Kalkanı bölgelerine göçe mecbur bırakılmaları bu hedefe zemin hazırlamaktadır. Lübnan, Irak ve Suriye’ye sınırı bulunan stratejik Humus eyaleti ile Halep ve Şam şehirlerindeki yabancı milis sayısının çokluğu buna işaret etmektedir. Afgan milislerin geleceği  konusunda bir diğer ihtimal ise yeni çatışma alanlarında savaştırılmalarıdır.  İran-İsrail, Suudi Arabistan-İran geriliminin günden güne arttığı, dengelerin çok çabuk değiştiği Ortadoğu’da örneğin Lübnan ya da Bahreyn’den bir rüzgar esmesi durumunda Afgan milisler İran için idmanlı, hazır kıtalardan oluşan bir seçenek olacaktır. Fatimiyyun Tugayı, İran’a yönelik dışarıdan bir tehdit ya da olası bir iç karışıklık durumunda rejimin sadık bir bekçisi olarak Belucistan, İran Kürdistanı, Ahvaz gibi eyaletlerin sokaklarını da bekleyebilir. Son ihtimal ise Fatimiyyun Tugayı’nın Afganistan’a dönüşüdür. Afgan milislerin eve dönüş ihtimali 1979’da Sovyet işgaline karşı Afgan direnişi başladığı zaman 30 bin civarında Arap savaşçı, ülkelerinden oldukça uzakta bulunan Afganistan’a gönüllü savaşmak üzere ulaşmıştı. “Afgan Arapları” diye anılan bu savaşçılar Pakistan’a bağlı Peşaver kentini üs olarak kullanmaktaydı.  Afganistan’da deneyim kazanan Arap mücahitler, 1990 sonrasında başta Cezayir, Mısır olmak üzere Ortadoğu’nun kalbinde açılan cephelerde etkin rol oynadılar. Yolu Afganistan’dan geçen birçok figür, Arap ülkelerinde silahlı İslâmî hareketlerin kilit isimleri oldu.[7] Suriye’de başlayan savaş ve sonrasında İran’ın Şii milisleri organize etmesiyle tersten bir akış başladı. Bu sefer Afganistan kökenli binlerce savaşçı bir Arap ülkesine savaşmak üzere yola çıktı. “Arap Afganları” diye isimlendirebileceğimiz Fatimiyyun Tugayı üyelerinin ülkelerine bu türden  dönüş yapmaları halinde Afganistan’da farklı sonuçlar beklenebilir. Afganistan eski İstihbarat Şefi Rahmetullah Nabil yaptığı yazılı açıklamada Suriye’ye gönderilen Afgan savaşçıların tehlikeli neticeler vereceğini söylemiştir. Bölgede yükselen İran-Suudi Arabistan rekabetinin Afganistan’a taşındığını iddia eden Rahmetullah Nabil bu durumun Afganistan’ı 90’lı yıllardaki gibi savaş alanına  dönüştüreceğini ilave etmiştir.[8] Geneli İran’da inşaat işçiliği gibi zor işlerde çalışmış, okuma-yazma oranı düşük  bu oluşumun tamamen İran’a bağlı olduğu unutulmamalıdır.  Suriye’de mobilize becerisini gösteren İran Devrim Muhafızları’nın askeri deneyim elde eden başta Afgan savaşçılar olmak üzere Şii milisleri nasıl yönlendireceği Afganistan’dan Fas’a tüm bölgeyi yakından ilgilendirmektedir. Kasım Süleymani’nin Suriye’de DAEŞ’in tamamen bittiğini ilan etmesiyle beraber Fatimiyyun milislerinin; “ Zeynep  ve Rukiyye seyyidelerinin  hürmetine Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasıyla davamızın devamı için her yere gitmeye hazırız” açıklaması bundan sonraki süreç için her ihtimali mümkün kılmaktadır. Dipnotlar [1]  http://www.aei.org/publication/سرلشکر-قاسم-سلیمانی-سردار-خطرات/[2] https://www.balatarin.com/tag/افغان[3] https://da.azadiradio.com/amp/28850982.html[4] https://www.google.fr/amp/amp.dw.com/fa-ir/به-افغانهای-فاطمیون-تابعیت-ایرانی-داده-میشود/a-37911173[5] http://fa.euronews.com/amp/2016/10/29/how-iran-uses-afghan-refugees-to-fight-in-syria[6] https://m.youtube.com/watch?v=qhrQvxWhOP8[7] Hamit Bozarslan, ” Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi” , İletişim yayınları 2012, sayfa 72[8] https://da.azadiradio.com/amp/28850982.html
Suriye’lilerin bitmeyen acısı: kuşatma ve açlık Yavuz Güçtürk  
2017 itibariyle nüfusunun yaklaşık yarısı yaşadığı yerden göç etmek zorunda kalan, 6,3 milyon vatandaşı ülke içinde başka bir bölgeye, 5 milyondan fazlası ise ülke dışına göç eden Suriye, dünyada en çok insani yardıma muhtaç ülkelerden biri konumunda. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) verilerine göre bugün itibariyle 13,5 milyon Suriyeli yardıma muhtaç halde.[1] İnsani yardımın dağıtımı savaş bölgelerinde her zaman çok büyük bir problem olmuştur. Savaş, iç savaş veya çatışmalı bölgelerde taraflar yardım malzemelerini kendilerini dağıtarak siviller üzerinde kontrol sağlamak, karşı tarafın insani yardıma ulaşmasını engelleyerek güçsüz duruma düşürmek, yiyecek ve tıbbi malzemeden mahrum bırakarak teslim olmaya zorlamak gibi, günümüzde insancıl hukuka[2] aykırı bir biçimde, savaş suçu kapsamına giren fiilleri sıklıkla bir silah olarak kullanmaktadır. İnsani Yardım Bir Savaş Aracı Olarak mı Kullanılıyor? Diğer çatışmalı bölgelerde olduğu gibi Suriye’de de uluslararası yardım örgütlerinin insani yardımı dağıtma çalışmaları  sıklıkla kesintiye uğramakta ya da eksik olarak yürütülmekte. Bunun temel sebebi organizasyon yetersizliği, yetersiz malzeme vb. nedenlerden ziyade, rejimin kuşatmaları temel bir savaş aracı kullanması. Rejim, iş savaşın başından itibaren muhaliflerin kontrolü altındaki bölgeleri kuşatıp yardım gönderilmesini engelleyerek, silahlı grupları sivillerle beraber açlığa mahkûm etmeye ve teslim olmaya ya da bölgedeki sivil halkın silahlı muhaliflere karşı harekete geçmesini sağlamaya çalıştı. Bu hedefinde başarılı olamadığında ise ağır bombardıman eşliğinde uzun süren kuşatma sonrasında silahlı muhaliflerin ve onlara destek veren sivillerin göçmesine izin vererek söz konusu bölgenin denetimini yeniden ele geçirmeyi amaçladı. Üzerinden neredeyse artık kimsenin yaşa(ya)madığı bölgelerin tekrar hâkimi olmak Suriye Hükümeti açısından bir başarı idi. İç savaş boyunca benzer şekilde silahlı muhaliflerin yanı sıra, DAEŞ ve Nusra da bazı köyleri ve kasabaları kuşatarak onları teslim olmaya zorladı. Ancak bunların sayısı ve büyüklüğü Rejim’in kuşatmalarından çok daha az idi.[3] Suriye’de İnsani Yardıma Gereksinimi Ne Boyutta? Kuşatma altında yaşanan trajedilerin ve sivillerin çektiği acıların sesi çoğunlukla dünya kamuoyuna ulaşamadı. Nitekim savaşın şiddetinin azaldığı 2017 yılında Doğu Guta’da rejimin kuşatması altında iken açlık ve yetersiz beslenme sonucu ölen bebeklerin fotoğrafları dünya kamuoyunda çok az yer aldı.[4] Benzer bir durum Şam’ın bir banliyösü olan Yermük’te 2014 yılında da yaşanmıştı. Savaş öncesi yaklaşık 150 bin Filistinli mültecinin yaşadığı bölgenin savaş sırasında muhaliflerin denetimine girmesi sonrası Rejim tarafından kuşatılan bölgede kapana kısılan 18 bin sivil içerisinde açlığa bağlı ölümler yaşanmış, ancak rejim uzun süre kuşatmayı kaldırmayı kabul etmemişti.[5] Eylül 2017 itibariyle Suriye’de yaklaşık 3 milyon kişi kuşatma altında ya da yardımın ulaştırılması zor olan bölgelerde bulunuyor. (Bunların 420 bini Rejim’in askeri güçlerince çevrelenmiş durumdaki .) Kuşatma altındakilerin yüzde 90’ı ise Doğu Guta’da bulunuyor.[6] BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid Raad el Hüseyin, geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada Şam’ın doğusunda bulunan ve başkente sadece 10 km uzaklıktaki Doğu Guta’daki mahallelerde mahsur kalan en az 350 bin kişiye gıda ve ilaç ulaştırılmasına derhal izin verilmesi çağrısı nda bulunmuştu.[7] Uluslararası Af Örgütü de yayınladığı bir raporda yaklaşık 400 bin kişinin Rejim güçlerince kuşatılmış bölgede bulunduğunu ve insani ve tıbbi yardımın buralara ulaştırılmasının engellendiğini açıkladı.[8] Ekim 2017 itibariyle temel besin maddelerini bulmanın neredeyse imkânsız olduğu bölgede, mevcut gıda maddeleri 9 – 10 katı fiyata satılmakta. Doğu Guta bir kilo şeker karaborsada 3500 Suriye lirasına (yaklaşık 27 TL), bir kilo bulgur 1200 Suriye lirası (9 TL) , 1 litre sıvı yağ 5500 Suriye lirasına (43 TL) satılırken, yardım konvoylarının bölgeye giriş izni için yapılan çağrılara karşılık Rejim ya sessiz kaldı ya da kısa süreli ve kısmi yardım konvoylarının girişine izin verdi.[9] Kimler Yardım Ediyor? Suriye’de yardım faaliyetleri BM ve diğer uluslararası insani yardım örgütleri tarafından komşu ülkelerin Suriye sınırına yakın bölgeler ya da Suriye içinde çatışmanın yaşanmadığı alanlar lojistik üs olarak kullanılarak ve yerel örgütlerle iş birliği içinde gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Örgütler zaman zaman çatışmaların yaşandığı bölgelere de girerek yardım ulaştırmaya çalışıyorlar. BM İnsani İşler Koordinatörü Ofisi (OCHA), BMMYK ve UNICEF hem kendi ekipleri aracılığıyla hem de diğer yardım örgütlerini koordine ederek hem ihtiyaçları hem de ihtiyaç sahiplerini tespit etmekte ve milyonlarca Suriyeliye ulaşmakta. OCHA, 2016 yılında 4 milyonun üzerinde giysi vb. malzeme, yaklaşık 3 milyon yiyecek ve 300 bin çadır vb. malzeme sağladığını açıklarken, 2014 yılından itibaren haftada ortalama 4 yardım konvoyunun Suriye’ye giriş yaptığını ifade etti.[10] Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu da (IFRC) başta Suriye Kızılayı (SARC) olmak üzere yerel örgütlerle yaptığı çalışmalar sonucu her ay yaklaşık 4,5 milyon kişiye yardım ulaştırmakta. Komşu ülkelerden binlerce gönüllünün desteğini alan IFRC, bugüne kadar İç Savaş sırasında Suriye Kızılayı’ndan 48, Filistin Kızılayı’ndan ise 7 kişinin yardım dağıtımı sırasında öldürüldüğünü açıkladı.[11] Bir diğer uluslararası kurum olan Uluslararası Kızılhaç Örgütü (ICRC) ise yine başta SARC olmak üzere yerel örgütler aracılığı ile Suriye’de barınma, beslenme, altyapı ve sağlık alanında çalışma yapıyor. ICRC, Suriye’de 2016’da 57 kez çatışmalı bölgelerde yardım operasyonu gerçekleştirdiğini açıklarken, mevcut yardımların dörtte birinin kuşatma altında ya da ulaşılması zor yerlere yapıldığını belirtti.[12] Islamic Relief Worldwide adlı örgüt ise Suriye içinde 4 milyonun üzerinde, Lübnan, Irak ve Ürdün’de ise yaklaşık 500 bin Suriyeliye yardım sunmak için çalışmalar yürütüyor.[13] Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) ve Suriye-Amerika Tıp Topluluğu (SAMS) gibi örgütler ise gerek kendi kurdukları sahra hastaneleri ile gerekse Suriye genelindeki sağlık birimlerine verdikleri desteklerle sağlık alanındaki ihtiyaçları karşılamaya çalışmaktalar.[14] SAMS, sadece 2016 yılında 3 milyondan fazla sağlık hizmeti sunduğunu belirtmekte.[15] Bu büyük çaplı federasyonların dışında Save the Children, Zakat Foundation of America, Karam Foundation ve Care gibi pek çok örgüt Suriye’de insani yardım alanında çalışıyor. Bugün 3 milyona yakın Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye de, resmi ve sivil insani yardım örgütleri ile Suriye’de çalışmalarını sürdürüyor. AFAD, Türk Kızılayı, İHH, Sadaka Taşı, İyilik Der gibi kuruluşlar acil insani yardım alanındaki en etkin örgütler arasında yer almakta. Yardımlar Yeterli mi? Suriye’de bugün ihtiyaçlar kısa, orta ve uzun vadede çeşitlilik göstermekte. Bir grup barınak, yiyecek ve battaniye ihtiyacı içinde iken diğer bir grup sağlık ekipmanı, elektrik, inşaat malzemesine gereksinim duyabiliyor. İhtiyaçlar toplumsal veya bireysel olabiliyor. İnsani yardım örgütleri sahada ne kadar çok bulunup temasta bulunurlarsa, ihtiyaç listesi o derece doğru hazırlanabiliyor.[16] Yardımlar için gereken miktar BM tarafından sürekli güncellenmekte. Ekim 2017 itibariyle yaklaşık 4 milyar 633 milyon dolar para yardımı gerektiğini açıklayan BM bu paranın ancak yarısına yakınını almış ya da kendisine bu paranın verileceği taahhüt edilmiş durumda.[17] Kuşatma altındaki bölgelere yardım konusunda Suriye Rejimi’nin ikna edilememesi üzerine bu bölgelere Koalisyon Güçlerince havadan yardım atılması önerisi de gündeme geldi.[18] Ancak havadan yardım önerisi, tek başına yeterli olmayacağı ve bu konuda kesin bir çözüm için uluslararası kamuoyunun tarafları yasadışı kuşatmalardan vazgeçirmek için kararlı bir şekilde bir araya gelmesi gerektiği yönünde eleştirilerle karşılaştı.[19] “Kuşatma”, “açlık, “yardım” vb. kavramlar medyada dile getirildiğinde savaşın etkilerini hissetmeyen insanlar için sadece haber niteliği taşıyor. İnsanlar medya aracılığı ile insani yardıma gereksinim haberlerini okuduğunda, mevcut yardım örgütlerinin “gerekeni yaptığını” ve yirmi birinci yüzyılda insanların açlıktan ölmesinin sistematik değil tekil vakalar olduğunu düşünüyor. Tıpkı mültecilerin çoğunun gerçekten evlerini terk etmek zorunda olmadıklarını düşündükleri gibi. Uluslararası toplumun tepkisi ancak Aylan bebeğinin çarpıcı ölüm fotoğrafları ajanslarca servis edildiğinde büyüyebiliyor. Ancak bu tepkiler kısa bir sonra sönüyor. Bazı vakalar ise Aylan Bebeğin ölümü kadar yürek parçalayıcı olsa da hak ettikleri ilgili çekemiyor. Sonuç olarak, Doğu Guta’da açlık sonucu ölen bir bebeğin fotoğrafı ya da Halep’te kuşatma altında yaşayan çocuklarla yapılan röportajda sorulan “Bugün ne yedin?” sorusuna verilen yanıtlar biraz gündemde kaldıktan sonra arşivlerdeki yerini alıyor.[20] Dipnotlar [1] “Syria Emergency”, UNCHR, 30.05.2017. [2] İnsancıl hukuk, silahlı çatışma dönemlerinde savaşa taraf veya artık taraf olmayanları korumaya, kullanılan savaş yöntem ve araçlarını sınırlandırmaya çalışan kurallardır. Buna göre, “sivil halkın aç bırakılması ve yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli olan nesnelerin tahribi” yasaktır. Bkz. “Uluslararası İnsancıl Hukuk – Sorularınıza Cevaplar”, Türk Kızılayı ve ICRC, 2004. [3] İç Savaş sırasındaki kuşatmalara ilişkin ayrıntılı bilgiye “Siege Watch” adlı siteden ulaşılabilir. [4] Kareem Shaheen, “Syria: shocking images of starving baby reveal impact of food crisis”, The Guardian, 23.10.2017. [5] Eric Reidy, “Starving to death in Syria’s Yarmouk camp”, Al Jazeera English, 29.01.2014. [6] “About the Crisis”, United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA), 23.11.2017. [7] “BM: Doğu Guta’daki açlık son bulmalı”, BBC Türkçe, 27.10.2017. [8] “Syria: ‘We Leave or We Die’: Forced displacement under Syria’s ‘reconciliation‘”, Amnesty International, 13.11.2017, s. 78. [9] “Şam’ın Doğu Guta bölgesi açlığın pençesinde”, Anadolu Ajansı, 07.10.2017. [10] “About the Crisis”, OCHA, 23.11.2017. [11] “Syria crisis”, IFRC, 23.11.2017. [12] “War in Syria: Latest from the front line”, ICRC,29.06.2017. [13] “Syrian Arab Republic”, Islamic Relief Worldwide, 23.11.2017. [14] “Syria: Latest MSF Updates”, MSF, 23.11.2017. [15] “Annual Report 2016”, SAMS, 23.11.2017. [16]“Supporting the future of Syria and the region – ICRC statement to the United Nations”, ICRC, 21.09.2017. [17] “Syria Regional Refugee Response”, UNCHR, 23.11.2017. [18]  “European MPs urge governments to make airdrops to Syrian civilians”, The Guardian, 28.04.2016. [19] James Snell, “How to end Syria’s sieges”, Middle East Eye, 23.11.2017. [20] “Kuşatma altındaki Halep’in çocukları: Günde sadece bir öğün yiyoruz”, Al Jazeera Turk, 18.10.2016.
Rakka’nın kirli sırrı Kutluhan Görücü  
Haber-Analiz / Suriye Gündemi 13 Kasım 2017 tarihinde BBC’nin ‘’Rakka’nın Kirli Sırrı’’ başlığı ile verdiği haber uluslararası kamuoyunda büyük bir tepki uyandırdı. Habere göre Rakka’da bulunan DAEŞ savaşçıları aileleri ile birlikte uzun bir araç konvoyu eşliğinde Rakka’dan ayrılarak DAEŞ’ın kontrolü altında bulunan bölgeye geçti. Tahliye operasyonu DAEŞ ve PYD/YPG arasında varılan anlaşma sonucunda gerçekleşti. BBC’nin aktardığına göre de  PYD/YPG konvoyun görüntülenmemesi için gazetecileri şehirden uzaklaştırmıştı. BBC’nin yayınladığı konvoy güzergahına göre konvoy Rakka doğusundan ilerleyerek nehrin doğusunda Markada bölgesine ardından da DAEŞ’ın kontrol ettiği alanlara ve nihai nokta olarak da Ebu Kemal’e vardığı belirtiliyor. Ancak bu noktadan sonrasına dair herhangi bir bilgi verilmiyor. Haber kaynağının aktardığına göre 250 savaşçı ile onların aileleri olduğu söylenen 3500 kişinin tahliye edildiği belirtiliyor. Ancak yine haber kaynaklarından olan bir tır şoförü DAEŞ savaşçıları arasında çok sayıda yabancı savaşçı olduğunu aktarıyor. Tam bu noktada bir eksiklik göze çarpıyor:Bir savaşçı başına 14 aile üyesi düşmesi gerekir ki bu oldukça imkansız bir sayı.. Bu nedenle BBC’nin aktardığı haber içeriğinde ki savaşçı sayısının tam olarak gerçeği yansıtması gözükmektedir. Haber içeriğinde de savaşçı ve aile mensubu ayrımı yapılmadan verilen, yaklaşık 4.000 kişi ile genellenen sayının, daha doğru olduğu söylenebilir. Konvoyun kapasitesine dair verilen bilgilerde ise konvoyun 6-7 km uzunluğunda olduğu ve içerisinde 50 kamyon, 13 otobüs ve 100’den fazla da DAEŞ’e ait araçların bulunduğu belirtiliyor. Ve yine haber kaynağında PYD/YPG militanlarının DAEŞ’e ait konvoyu çektiği görüntülerde kamyonlarla şehirden çıkan DAEŞ militanlarının beraberinde mühimmatlarını ve silahlarını da aldığı gözüküyor. Haberde, varılan anlaşmanın yalnızca bireysel silahların geçişine izin verileceği noktasında olduğu ancak DAEŞ’in beraberinde mühimmatlarını da taşıdığı belirtiliyor. Mühimmat ve cephane noktasında hangi boyutta bir nakliyat olduğuna dair ise net bir veri yok. Konvoyun geçisini havadan denetlediğini bildiren ABD öncülüğünde ki koalisyondan ve PYD/YPG’den mühimmat ve cephane nakliyatına dair bir açıklama gelmedi. Koalisyon sözcüsü Albay Ryan Dillon, “Biz kimsenin ayrılmasını istemedik. Ama bu, sahadaki yerel liderler tarafından, onlarla ve onlar aracılığıyla yürütülen stratejimizin odağında olan, Suriyelilere kalmış bir mesele. Savaşan ve ölen onlar, operasyonlarla ilgili kararları onlar alıyor” açıklamasında bulunarak konunun sorumluluğunu almaktan kaçınmıştır. BBC’nin haberinden önce de PYD/YPG ve DAEŞ arasında anlaşmanın sağlandığı haberleri yapılıyordu ancak hiçbir haber BBC’nin yaptığı kadar berrak değildi. Bu durumu Koalisyon sözcüsü Albay Ryan Dillon’da şu şekilde doğruluyor; ‘’Bu sır değildi. Biz Rakka’nın düşürülmesinden sonra 14 ve 19 Ekim’de yaptığımız açıklamalarda Rakka Sivil Konseyi, SDG ve bölgenin aşiret büyükleriyle yapılan anlaşmadan bahsettik.’’ Bu haberin ortaya koyduğu ve kamuoyunu bilgilendirdiği en önemli durum ise; yabancı savaşçılarında aralarında bulunduğu büyük bir DAEŞ savaşçısı kadrosunun mühimmat, cephane ve aileleri ile birlikte Rakka’dan ayrılmasının somut bir şekilde delilleri ile ortaya konulmasıdır. Anlaşmanın askeri ve uluslararası boyutunu ele aldığımızda PYD/YPG’nin ABD öncülüğünde ki koalisyonun 4108’e kadar ulaşan hava saldırılarına rağmen şehrin tamamen kontrolünü ancak anlaşma yolu ile sağladığını da görmemiz gerekmektedir. Bu durum aslında savaşın ancak bir ateşkese varılarak DAEŞ savaşçılarının büyük çoğunluğunun tahliyesi ile sonuçlandığının göstergesidir. Rakka’dan çıkan yabancı savaşçılar ise anlaşmanın mahiyetini uluslararası arenaya taşımaktadır. Keza yeterli paraya sahip olanların kaçakçılar aracılığı ile Irak ve Suriye’nin dışına çıkılabilmeleri mümkündür. Her ne kadar güvenlik önlemleri alınsa da bölgede kaçakçılığı kontrol etmek oldukça zordur. Bu bakımdan ABD, bu anlaşma ile birlikte terörün Suriye’den dünya’ya ihraç eden ülke konumuna gelmiştir. Anlaşmayı sahada DAEŞ ile mücadele kapsamında da ele aldığımızda aslında ABD’nin ve dolayısıyla PYD/YPG’nin hedefi, DAEŞ ile mücadeleden ziyade meşru hedef olan DAEŞ’in elinde bulundurduğu noktalara yerleşmek ve Suriye’de ki konumunu güçlendirmek olduğu gözükmektedir. Nitekim Menbiç’te ve Tabka’da da PYD/YPG’nin bölgeyi büyük ölçüde ABD öncülüğünde ki koalisyonun hava desteği ile ele geçirdikten sonra, DAEŞ ile anlaşma yaparak tahliyelerine imkan tanımıştı. Elimizde bulunan veriler ışığında PYD/YPG’bölgede DAEŞ ile mücadele etmekten ziyade kendi nüfuz alanını derinleştirmek ve sağlamlaştırmak adına faaliyet gösterdiği sonucuna varılabilir. Mevcut olaydan olguya doğru baktığımızda da bu durum Türkiye’nin ‘’bir terör örgütü, başka bir terör örgütü ile temizlenemez’’ tezini güçlendiren örnekler arasında önemli bir noktada yer alacaktır. Nitekim Dışişleri Bakanlığı da konuya ilişkin yayınladığı açıklamasında terör örgütleri arasında gerçekleşebilecek işbirliğine şu şekilde dikkat çekmektedir; ‘’Sözkonusu anlaşma, bir terör örgütüyle mücadelenin başka bir terör örgütüyle yürütülmesi halinde bu terör örgütlerinin eninde sonunda birbiriyle işbirliğine gideceği gerçeğinin yeni bir örneği olmuştur.’’ Açıklama da söz konusu anlaşma için ‘’vahim ve ibret verici’’, ABD’nin anlaşmaya ilişkin ‘’saygı duyuyoruz’’ açıklamasından ise ‘’esef duyulduğunu’’ bildirilmiştir.
Suriye’nin çocuk askerleri Yavuz Güçtürk  
Analiz / Suriye Gündemi Geçtiğimiz yıl UNICEF tarafından yayınlanan bir rapor Suriyeli çocuklara ilişkin kara tabloyu gözler önüne sermekte. İç Savaş başladıktan sonra doğan 3,7 milyon Suriyeli çocuk barış içinde, mahrumiyet bilmeden yaşamanın nasıl bir şey olduğunu henüz bir gün bile yaşayamadı. 2,4 milyon çocuk ise komşu ülkelere sığınan mülteciler arasında yer alırken, ülke içindeki yaklaşık 2 milyon çocuk düzenli yardım alamamakta, bunlardan 200 bini kuşatma altındaki yerleşim yerlerinde ikamet etmekte. Çocuklar sadece savaşın dolaylı yoldan mağdurları değil, iç savaş büyüdükçe artan asker ihtiyacı için kaynak olarak görülmeye başlandılar. Nitekim 2016’ya gelindiğinde, çocukların zorla askere alındığı Suriye’de silah altına alma yaşı 7’ye kadar düşmüş durumda.[1] Çocukları Kimler Silah Altına Alıyor Çocuk askerler konusu iç savaş başladığından itibaren gündeme gelmekteydi. Rejim, silahlı muhalif hareketin büyümesi, ordudan firarların artması, aynı anda birçok yerde başlayan isyanları bastırma hususunda yetersiz kaldığında zorla erkek çocuklarını askere almaya başladı. İlerleyen yıllarda silahlı muhalif gruplar da bu yönteme uyguladılar. Savaşın ilk yıllarında 15-17 yaş aralığında çocuklar askere alınmakta ve çocuk askerler cephede değil geri hizmette kullanılmaktaydı. Bu yaş aralığı 2014 sonrası 7’ye kadar düştü. UNICEF, 2015 yılında silah altına alınan çocukların yarıdan fazlasının 15 yaş altı olduğunu belirtirken, artık geri hizmette değil, cephede savaşmak üzere eğitime alınıp, savaşçı, keskin nişancı vb. görevler verildiğini rapordı. Sıklıkla ebeveynlerin rızası dışında silah altına alınan çocukların okullardan topluca kaçırıldıkları vakalar da mevcut.[2] Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Özel Temsilciliği tarafından Nisan 2016’da açıklanan bir raporda da, çocukların silah altına alındığı 362 vaka tespit edildi. Bunlardan büyük çoğunluğu DAİŞ, diğerleri ise Tevhid Tugayı,  El-Nusra, YPG, Özgür Suriye Ordusu ve bağlı gruplar, Halk Komiteleri, Ahrar uş-Şam, Nusra Cephesi ve İslam Ordusu tarafından işlenen fiillerdi. Söz konusu vakalarda çocukların yüzde 56’sı 15 yaş altında idi.”.[3] Bu vakalar Suriye’deki gerçek rakamları değil, iç savaşın büyümesi üzerine ülkedeki ölümleri bile bir süre sonra saymayı bırakan, can güvenliği gerekçesiyle Suriye’de çalışanlarının araştırma yapmasını büyük ölçüde kısıtlayan BM’nin tespit edebildiği sınırlı vakalar. Rejim’in asker ihtiyacı ilk olarak 2013’de kendini gösterdi. Mart 2013’de açıklanan bir Başkanlık Kararnamesi ile 18 yaşına gelen herkesin askerlik hizmetine girmesi gerektiği, aksi takdirde tutuklanacağı belirtilirken, kimliği olmayan ancak “18 yaşında gözüken” kişiler de kontrol noktalarında alıkonulmaya başlandı. Savaşın uzaması ile beraber ise kimliklerinde 18 yaş altı gözüken çocuklar da zorla orduya kaydettirilmeye başlandı.[4] Bu tarihten itibaren Suriye Ordusu çocukları zorla askere almaya düzenli olarak devam etti. Çocuk askerler konusunda başı çeken gruplardan biri terör örgütü DAEŞ. DAEŞ çocukları sadece çatışmalarda değil, gerek Suriye’de gerek Irak’ta intihar saldırılarında ve infazlarda kullanmakta. Örgüt, çocukları Irak ve Suriye’de kontrolü altındaki topraklarda yaşayanlardan gönüllü ve zorla toplarken, düşman olarak gördüğü Ezidiler gibi gruplardan da kaçırıyordu. Silah altına alınan çocuklara şiddeti normalleştirmek için infaz sahnelerinin yer aldığı videolar seyrettiriliyordu. İlk aşamada yapılan propaganda ile  tüm dünyadan gelen katılımlarla birlikte insan sıkıntısı çekmeyen örgüt, giderek artan toprak ve militan kaybı sonrası açığı kapatmak için daha küçük yaşlarda gençleri silah altına almaya başladı.[5] Suriye’nin kuzeyinde yer alan bölgeleri kontrolü altında tutmaya çalışan YPG-SDG ise son yıllarda çocuk askerler hususunda insan hakları örgütlerinin tepkisini çekti. Bunun üzerine 5 Haziran 2014’te, “18 yaşın altındaki çocukları bir ay içinde terhis edeceğini” ilan eden ve bir taahhüt belgesi imzalayan YPG, 149 çocuğu bir ay sonra terhis etti. Bununla birlikte, takip eden yılda gerek YPG’nin gerekse kadınlardan oluşan birimi YPJ’nin 18 yaş altında çocuklar barındırdığı ve hatta bu çocuklardan bir kısmının çatışmada öldükleri raporlandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), söz konusu tarihten bu yana 10’u 15 yaşın altında 59 çocuğun silah altına alındığını tespit etti.[6] Uluslararası Af Örgütü de, YPG’nin çocukları askeri aldığı uyarısında bulunarak, 15 yaşından küçük çocukların silah altına alınmasının savaş suçu sayıldığını hatırlattı.[7] Suriye’de rejime karşı savaşan silahlı gruplar da çatışmalar sırasında savaşçı, gözcü ya da gardiyan olarak kullanıldığı gerekçesiyle suçlandılar. Sadece 2012 yılında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adına savaşırken 17 çocuğun yaşamını yitirmesi ve onlarcasının da yaralanması bu durumun açık bir kanıtı olarak raporlandı. HRW, gönüllü dahi olsa ÖSO’ya çocukları savaşçı olarak kabul etmeme çağrısı yaptı.[8] Suriye’de savaşın mağduru çocuk askerler sadece Suriyeliler değil. HRW 2017’de, Rejim’e destek için Suriye’ye Devrim Muhafızları aracılığı ile milis gönderen İran’ın Afgan çocukları Suriye’de savaşmak üzere silah altına aldığını açıkladı. HRW, İran’daki mezarlıklarda yaptığı araştırmada Suriye’de savaşıp ölen 8 Afgan çocuk tespit ettiğini açıklarken, çocukların Fatimiyyun Bölüğü olarak adlandırılan, İran’ın Afgan milislerden oluşturduğu bölükten olduğunu aktardı. Mezar taşlarında İran’ın Suriye’ye gönderdiği savaşçılara atfen kullandığı “Türbe Muhafızı” yazan çocukların yaşlarının olduğundan büyük gösterildiği de belirtildi.[9] Uluslararası Hukuk Ne Diyor? Günümüzde 18 yaşa kadar herkes çocuk kabul edilmektedir. Bu tanım, 196 ülke ile günümüzde en çok taraf olunan BM belgelerinden biri olan BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nce oluşturulmuştur. Çocukların gönüllü ya da zorunlu olarak askere alınması hususunda ise farklı belgelerde 15 ya da 18 yaşında olma sınırı yer almaktadır. 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına İlişkin (1) No.lu Protokol’ün 77. maddesi çatışan tarafların on beş yaş altı çocukların askeri kuvvetlere alınmasından kaçınmaları gerektiğini belirtirken[10], Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş statüsü olan BM Roma Statüsü’nün “Savaş Suçları”nı tanımlayan 8. maddesinde de “15 yaşından küçük çocukların ulusal silahlı kuvvetlere çağırılması, askere alınması veya çatışmalarda aktif olarak kullanılması” savaş suçu olarak tanımlanmıştır.[11] Yine BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 38. maddesi on beş yaşından küçüklerin çatışmalara doğrudan katılmaması için uygun olan bütün önlemleri alınmasını öngörmektedir.[12] Öte yandan Çocuk Hakları Sözleşmesine getirilen Ek Protokol ise taraf devletlerin 18 yaşını doldurmamış kişileri zorunlu olarak askere almamaları hususunda yükümlülük getirerek yaş sınırını 18’e yükseltmiştir.[13] Suriye’de iç savaşın sona ermesi durumunda yaşanan travmaların ortadan kaldırılması için şüphesiz pek çok adım atılacaktır. Ancak bunlardan en zoru, yaşadıkları savaşın hem kurbanı hem de zorunlu olarak faili olan çocukların topluma yeniden kazandırılması sürecinde yaşanacak. Eğitim alması gereken çağda savaşmaya ve öldürmeye zorlanan çocuk askerler bir yandan eğitim açığını kapatmak için, öte yandan savaş sırasında işlemiş oldukları fiillerin getirdiği suçluluk ve utanç duygusundan kurtulmak için mücadele edecekler. Dipnotlar [1] “No Place for Children – The Impact of Five Years of War on Syria’s Children and their Childhoods”, UNICEF, 10.03.1016, s. 5-6.[2] “No Place for Children – The Impact of Five Years of War on Syria’s Children and their Childhoods”, UNICEF, 10.03.1016, s. 6.[3] “Report of the Secretary-General on children and armed conflict (A/70/836–S/2016/360)”, United Nations, 20.04.2016, s. 24-25.[4] “Report of the independent international commission of inquiry on the Syrian Arab Republic”, UN Human Rights Council, (A/HRC/24/46), s. 14.[5] “IŞİD’in çocuk askerleri”, Deutsche Welle, 18.10.2016.[6] “Syria: Kurdish Forces Violating Child Soldier Ban”, Human Rights Watch, 15.07.2015.[7] “Af Örgütü’nden çocukları askere alan YPG’ye uyarı”, Dünya Bülteni, 23.04.2016.[8] “Syria: Opposition Using Children in Conflict”, Human Rights Watch, 29.11.2012.[9] “Iran: Afghan Children Recruited to Fight in Syria”, Human Rights Watch, 01.10.2017.[10] Melike Batur Yamaner ve d., “12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri”,  Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları.[11]  “Uluslararası Ceza Mahkemesi Temel Belgeler Derlemesi”, İHOP, 18.12.2006[12] “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, Birleşmiş Milletler.[13] “Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol”, Birleşmiş Milletler.
Suriye İç Savaşı’nın Görünmeyen Kahramanları Yavuz Güçtürk  
Analiz / Suriye Gündemi Savaşlar bir yandan acılar, trajediler, travmalar bir yandan da kahramanlar ortaya çıkarır. Suriye İç Savaşı da zaman içerisinde savaşan tarafların kendi kahramanlarını birer birer ortaya çıkardı. Son dönemde yıldızı en çok parlayanı ise “White Helmets” (Beyaz Kasklılar) adlı gönüllülerden oluşan sivil savunma örgütü idi. Hakkında çekilen film 2017 yılında En İyi Belgesel Oscar’ı dahi aldı.[1] Bununla birlikte, savaşın başından itibaren en az onlar kadar hatta daha fazla mücadele veren Suriyeli sağlık çalışanlarının durumu zaman zaman yayınlanan raporlar, makaleler, köşe yazıları ve benzeri yayınlarda dile getirilse de dünya kamuoyunda hak ettikleri kadar ilgi çekmediler. Ülke genelindeki sağlık kurumları İç Savaş boyunca altyapısı büyük ölçüde tahrip olan Suriye’de en ağır saldırılara maruz kalan yerler arasında. Her bir saldırı sadece maddi yıkıma sebep olmayıp, yetiştirilme süreci yıllar alan çok değerli sağlık personelinin ölümüne, yaralanmasına ya da can güvenliği nedeniyle ülkeyi terk etmesine neden oldu. Rakamlarla Sağlık Kurumlarına Saldırılar İnsan Hakları İçin Doktorlar Birliği’nin verilerine göre (Physicians for Human Rights / PHR), Suriye İç Savaşı’nın başladığı Mart 2011 ile Ağustos 2017 arasında ülke genelinde 323 sağlık kuruluşu 478 defa saldırıya uğradı. Bu saldırıların 432’si Suriye Rejimi ve ona destek veren Rusya gibi güçlerce, 20’si rejim karşıtı silahlı gruplarca, 8’i terör örgütü DAİŞ tarafından, 2’si DAİŞ ve silahlı güçlerce müşterek olarak ve 1’i ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerince gerçekleştirilirken, 15’i faili meçhul kaldı. 2139 Sayılı BM Kararı[2] ile kullanımı yasaklanan güdümsüz varil bombaları en az 83 hastanenin bombalamasından kullanıldı. Daha kötüsü, tüm bu saldırılarda 830 sağlık çalışanı yaşamını yitirdi. Ölümlerin çok büyük bir kısmı (755) Suriye Rejimi ve Rusya’nın saldırıları sonucu meydana gelirken, DAİŞ 28, rejim karşıtı silahlı güçler 18, koalisyon güçleri 4 ve YPG-SDG 3 ölümden sorumlu tutuldu, 22 sağlıkçının ölümü ise faili meçhul kaldı. Bu ölümlerin yüzde 56’sı hava saldırıları ve bombalar, yüzde 22’si ateşli silahla vurulma, yüzde 13’ü işkence ve yüzde 8’i infaz sonucu gerçekleşti.[3] Neden Sağlık Çalışanları Hedefte? Gösterilerin henüz çatışmalara ve ardından iç savaşa dönüşmediği dönemde sağlık kuruluşları rejime ait istihbarat ve güvenlik birimlerince yaralanan göstericilerin yakalanabilmesi için sıkı gözetim altında idi. Bir süre sonra tutuklamak yerine sağlık kuruluşlarının girişine ulaşmaya çalışan yaralılar keskin nişancılar tarafından vurulmaya başlandı. Akabinde rejim, silahlı muhalif güçleri sağlık hizmetlerine erişimden mahrum bırakmak için sağlık kuruluşlarını doğrudan hedef aldı.[4] Rejim kontrolündeki hastaneler ise sağlık hizmeti sunmaktan ziyade güvenlik aygıtının bir parçası haline dönüştü. Öyle ki, rejim destekçisi sağlık personelinin ufak yaralanmalarda “cezalandırma” amacıyla ampütasyon uygulaması veya birçok yaralı göstericinin anestezi altında iken güvenlik birimlerine teslim edilmesi rutin uygulamalar haline geldi.[5] Nitekim Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü (MSF), Esed Rejimini “sağlık sistemini bir zulüm silahı olarak kullanmakla” suçladı.[6] Bu dönemden itibaren sağlık çalışanlarının bazıları rejim karşıtlarına destek verdikleri için bazıları ise tıbbi desteğe ihtiyaç duyan herkesin sağlık hizmeti verilmesi yönündeki insani ve ahlaki yükümlülük hissettikleri için rejimin baskı ve misillemesine karşı gizli ağlar oluşturarak hasta ve yaralı göstericileri tedavi etmeye başladılar.[7] Muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde bulunan uygun evler, apartman daireleri ve işyerlerinde “mobil hastaneler” kuruldu. Rejim ise göstericilere yardımcı olan sağlık çalışanlarını daha yoğun hedef almaya başladı. Devlet tarafından işletilen kan bankasına yapılan talepleri ya da kurşunla veya şarapnelle yaralanma sonucu ihtiyaç duyulan tetanos aşısını kullanan sağlık çalışanlarını izlemeye alarak sağlık personeline ulaşmaya çalışmak uygulamalardan bazıları idi.[8] Yakalanan sağlık çalışanları işkenceli sorguya alınıyordu. Nitekim PHR’ye göre sadece 2011 yılında yaklaşık 250 doktor “yaralı göstericileri tedavi ettikleri” gerekçesiyle tutuklandı ya da sorguya çekildi.[9] Aralarından birinin rejim tarafından gözaltına alındığını öğrendiklerinde ise doktorlar mobil hastanelerini yeni bir yere taşımak ve yeni bir kod adı kullanmak gibi önlemlere başvurdular. İç Savaş’ın büyümesi, şiddetin artması ile beraber daha sık hedef olan sağlık çalışanları son çare olarak ülkeyi terk etmeye başladılar. Nitekim 2009 yılında Suriye’de yaklaşık 30 bin doktor bulunurken, 2015 yılına gelindiğinde yaklaşık 15 bini ülkeden ayrılmıştı.[10] Sağlık Sistemi Çökerken Artan Trajediler Ülkedeki yetersiz altyapı ve eksik personel doğal olarak çok basit müdahalelerle kurtarılabilecek binlerce insanların ölmesine ya da sakat kalmasına yol açtı ve bu durum halen sürüyor. Rakka’daki bir hava saldırısında yaralanan ve Tel Abyad’da MSF hastanesine iki günlük bir yolculuktan sonra ulaşabilen 20 ve 15 yaşlarındaki iki kız kardeşin yaşadıkları buna bir örnek. MSF’ye ulaşmadan önce birinin kolu bileğinin, küçüğünün ise bacağı dizinin üzerinden kesilen kızlar, ampütasyonlarına acemice dikiş atıldığı için enfeksiyon kapmıştı. Tekrar ameliyata alınan kardeşlerin dokuları temizlendi ancak bu da organların daha da kısalmasıyla sonuçlandı. Sonuç olarak küçük kardeşin kalçadaki alt kemiği tamamen alındı ve protez kullanımı çok da mümkün olmadığı için hayatının geri kalanını tekerlekli sandalyede geçirmeye mahkûm oldu.[11] Basit bir operasyonla tedavi olabilecekken hayat boyu yürüme engelli kalsa da bu kız çocuğu şanslı sayılır. 27 Nisan 2016’da El Kuds Hastanesi’ne yapılan hava saldırısı sonrası bir yazı kaleme alan Suriyeli Cerrah Usame Ebu el İzz en yürek parçalayıcı anlardan birinin saldırı sonrası hastaneye getirilen hastalar arasında hangisini kurtaracakları yönünde seçim yapmak zorunda olmak olduğunu yazıyordu. Çünkü yeterli doktor olmadığı için herkesi tedavi etme imkânı yoktu. Bu arada, Halep’in son çocuk doktoru olan Dr. Muhammed Vassım Muaz ve son 10 diş hekiminden biri olan Dr. Muhammed Ahmed bu saldırıda yaşamını yitiren 50’inin üzerindeki siviller ve sağlık çalışanları arasında idi. Usame Ebu el İzz’in şu satırları yaşanan trajediyi gözler önüne seriyor: “Doktorlar ve hemşireler hastalarımız için cesurca çaba gösteriyor. Toplumumuz için son bir umut olarak hizmet verdiğimizi biliyoruz…Ancak biz de artık düşmek üzereyiz. Meslektaşlarımızı varil bombaları ve füze saldırılarında kaybettik…Tükendik ve sayımız çok az kaldı.”[12] Savaş sırasında sağlık kuruluşlarını ve çalışanlarını hedef almak hem Cenevre Sözleşmelerinde hem de BM Roma Statüsü’nün 8. maddesinde tanımlanan savaş suçları arasında yer almakta.[13] Suriye’de bu tür suçlar işlendiği de BM ve diğer uluslararası insan hakları örgütleri tarafından hazırlanan raporlarda defalarca dile getirildi. Tıpkı işlenen diğer suçlarda olduğu gibi bu konuda da bir yaptırım ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bir soruşturma açma yetkisi verilmesi – BM Güvenlik Konseyi bu konuda bir mutabakata varamadığı için – mümkün olmadı. Tüm dünyanın gözleri önünde Suriye Trajedisi’nin bir perdesi de bu şekilde sahne aldı. Bundan sonrası için karamsar bir gelecek çizilmekte. Yoğunluğu azalan İç Savaş’ın sona ermesi durumunda Suriye’nin sağlık alanındaki altyapısını yeniden kurması yıllar alacak. Ancak daha kötüsü nitelikli sağlık çalışanlarının yeniden eski seviyesine gelmesinin çok daha uzun sürecek olması. Ülkeyi terk eden ve gittikleri yerde yeni bir hayat kuran Suriyeli doktorlardan büyük bir kısmı çok büyük bir olasılıkla bir daha ülkelerine dönmeyecek. Yavuz Güçtürk Dipnotlar [1] Bombalama sonucu enkaz altında kalan sivillerin kurtarılması başta olmak üzere pek çok çalışma yürüten örgütün gerçek adı “Suriye Sivil Savunması” (Syrian Civil Defence). Bugüne kadar 200’e yakın üyesi çalışmaları sırasında öldürüldü. Bkz. http://syriacivildefense.org/[2] UN Resolution 2139, 22.02.2014.[3] “Anatomy of a Crisis: A Map of Attacks on Health Care in Syria”, Physicians for Human Rights, 31.08.2017.[4] “Assault on medical care in Syria”, UN Human Rights Council, 13.09.2013.[5] Ben Taub, “The Shadow Doctors”, The New Yorker, 27.06.2016.[6] “Syria: Medicine used as a weapon of persecution”, Médecins Sans Frontières (MSF), 08.02.2012.[7] Özgür Suriye Doktorlar Birliği (The Union of Free Syrian Doctors) bu çerçevede kurulmuş örgütlerden biri idi. Bkz. https://www.facebook.com/UFSD.Care/ 2013 yılında Türkiye’de kurulan Syrian Expatriate Medical Association (SEMA) adlı örgüt de hem Suriye içinde hem de ülke dışında bulunan Suriyeli mülteciler için yardım sağlamaya çalışan bir diğer örgüt. Bkz. http://sema-sy.org[8] Ellen Francis, “The War on Syria’s Doctors”, Foreign Policy, 11.08.2016.[9] “Syria: Attacks on Doctors, Patients, and Hospitals”, Physicians for Human Rights, December 2011.[10] Sarah Boseley, “Syria ‘the most dangerous place on earth for healthcare providers’ – study”, The Guardian, 15.03.2017.[11] “Salvaging bodies: A doctor’s everyday reality in Syria”, Al Jazeera English, 31.10.2017.[12] Osama Abo El Ezz, “In Aleppo, We Are Running Out of Coffins”, The New York Times, 04.05.2016.[13] Melike Batur Yamaner ve d., “12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları ve “Uluslararası Ceza Mahkemesi Temel Belgeler Derlemesi”, İHOP, 18.12.2006.
Rusya’nın Soçi Konferansı Hamlesi
Haber – Analiz / Suriye Gündemi 19 Ekim 2017’de Soçi’de düzenlenen bir panelde konuşan Rusya Devlet Başkanı Putin, ‘Suriye krizinin çözümü için, de-eskalasyon (çatışmasızlık) bölgelerinin kararlaştırılması ve uygulanması ardından Suriye Halkların Konferansı düzenlenebileceğini’ dile getirmişti. Keza aynı şekilde Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksander Lavrentye, 30 Ekim’de Rus medyasına verdiği röportajda böyle bir adım atılması için hazırlık yapıldığını söylemişti. Nitekim 30-31 Ekim 2017 tarihinde düzenlenen 7. Astana  toplantısının ardından, Rusya  Soçi şehrinde ‘Suriye Ulusal Diyalog Konferansını’ 18 Kasım tarihinde düzenleyeceğini duyurmuştu. Bunun akabinde Rusya Dışişleri Bakanlığınca, bu konferansa davet edilecek 33 siyasi yapılanmayı içeren bir liste yayınlandı. Yayınlanan liste, muhalif siyasi yapılarla birlikte rejime yakın siyasi gruplara da yer vermektedir. Askeri grupların davet edilmemesi ise dikkat çekmiştir. Listeye ilişkin başka önemli bir husus ise Kürt siyasi grupların yanı sıra PKK’nın Suriyedeki uzantısı PYD’ın davet edilmesi oldu. Düzenlenecek konferans ‘Suriye Halklarını’ bir araya getireceğini söylenmesi, tepki toplamıştır. Muhalif saflarında bu konferan Suriye halkını parçalamak için bir adım olduğunu iddia edilerek eleştirilmiştir. Analistler Soçi konferansının federal devletli çözümü önereceği öngörülmektedir. Muhalefetten Soçi Konferansına Ret Soçi konferansı genel olarak muhalefetin saflarında retle karşılanırken, Rejim katında kabulle karşılandığı görülmektedir. ÖSO başta olmak üzere konferansa davet edilmeyen ve edilen askeri muhalif gruplar konferansını ağır bir dilde eleştirmiştir. Ceyş’ül İslam Astana temsilcisi Muhammet Alluş bu konferans adeta ‘Rejim ile Rejim arasında bir diyalog olacağını’ söyleyerek, bu konferansı reddettiğini belirtmişti. Öte yandan, Yüksek Müzakere Heyeti yanı sıra davet listesinde bulunana Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), konferansı Cenevre görüşmelerini es geçmek için Rusya’dan yapılan bir hamle olarak değerlendirmişti. Suriye İslami Konseyi ise, Soçi Konferansı Esed rejimine meşruiyet kazandıracağını iddia ederek konferansı reddetmiş ve diğer siyasi grupları katılmamaya davet etmiştir. Muhalefetin bu olumsuz yanıtına karşın Esed rejimi, konferansa hazır olduğunu açıklamıştır.   Davet Edilen Gruplar: Değişim ve Kurtuluş Halk CephesiDemokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon KomitesiHalk PartisiHalk İradesinin PartisiAdalet ve Kalkınma Suriye Ulusal Gençler PartisiDayanışma Partisi•Ulusal Kongre Partisi••Laik bir Suriye için Ulusal Kongre Partisi (Ulusal Kongre Partisi alt grubu)Suriye için Alternatif HareketiKamh (Buğday) Hareketi•PYD / Ana merkez•• PYD / Kamışlı (PYD’nin alt kolu)•• PYD / Ayn El-Arab – Kobani (PYD’nin alt kolu)Suriye Birlik PartisiÖzgür ve Demokratik Suriye için Evet HareketiSuriye Devleti İnşası PartisiSuriye Demokratik Halk PartisiSuriye Vatan PartisiArap Sosyalist Baas PartisiDemokratik Sosyalist PartisiBarışçıl Değişim KoalisyonuSuriye Milli Gençlik PartisiAkil Adamlar KonseyiSuriye Demokratik Ulusal TopluluğuSuriye Ulusal Sosyalist PartisiAsurilerin Demokrat Orta Sol DerneğiDemokratik Arap Birliği PartisiSosyalist Arap Birliği PartisiSosyalist Birlikçiler Partisi Daveti Reddeden Gruplar Yüksek Müzakere HeyetiGüney Cephe PartisiSuriye Ulusal Kongresi•Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK)••Kürt Ulusal Konseyi (SDMK’ya bağlı) Suriye Gündemi
Çin’in Suriye Ajandası
Analiz / Suriye Gündemi 1.5 Milyara yaklaşan nüfusu ve 11 triyon dolarlık ekonomisi ile Çin, küresel sistemde etkisini giderek arttırmaya devam ediyor. Pekin yönetiminin ulusal çıkarları da ekonomik ve diplomatik genişlemenin etkisiyle birlikte artıyor. Bu anlamda Ortadoğu, Çin’in büyüyen ekonomisi ve sanayisi için gerekli petrol ve doğalgaz kaynağı olarak ülkenin dış politikasındaki önemini koruyor. Ortadoğu’da istikrarın sağlanması ise Çin için hayati önem taşıyan enerji güvenliği bakımından Pekin’in önceliği durumunda. Bu nedenle Suriye’de altıncı yılını dolduran İç Savaş’ın, Çin’in Ortadoğu’daki menfaatleri için bir risk unsuru olarak öne çıktığı söylenebilir. Soğuk Savaş Yıllarından Kalan Miras Suriye’de bağımsızlığın ardından siyasi istikrarın sağlanması zorlu bir sürecin ardından gerçekleşmiştir. 1946’dan sonra darbelerle geçen uzun yılların ardından Baas partisinin etkisiyle ülkede Arap milliyetçiliği yükselmiştir. Ülkedeki emperyalist mirasın etkisine bağlı olarak dış politikada Batı karşıtı politikalar öne çıkmış ve Sovyetler Birliği ile yakınlaşma sürecine girilmiştir. 1944’te Sovyetler Birliği, 1956’da da Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler sağlanmıştır. Suriye bu adımla Çin’de iç savaşı kaybedip Tayvan’da yeni bir hükümet kuran milliyetçi hükümet yerine Pekin’deki Mao hükümetini tanıyan ilk Arap ülkelerinden biri olmuştur. Suriye’nin Sovyetler Birliği ile olan yakınlığı da bu ülkeyi Çin’le de işbirliği yapmaya teşvik etmiştir. Ancak1960’lı yılların başından itibaren Çin-Sovyet rekabetinin büyümesi Suriye’yi yönetenleri iki güç arasında tercih yapmak zorunda bırakmıştır. Suriye’nin soğuk savaş dönemindeki çift kutuplu küresel sistemde Doğu kampını seçmesi ve akabinde Çin-Sovyet rekabetinde Sovyetler Birliğine yakın durması ülke iç ve dış siyasi gelişmelerin etkisinde şekillenmiştir. Bağımsızlığın ilanının ardından devam eden darbe geleneği önemli bir parametreyi teşkil etmektedir. Zira darbe yapan gruplar ayakta kalmak ve meşruiyetini sağlamak için her daim dış desteğe ihtiyaç duymuştur. Darbe süreçlerinin ardından iktidarını sağlamlaştıran Hafız Esad, Rusya ile ilişkilere öncelik vermiş bu da Çin ile ilişkileri doğal olarak olumsuz etkilemiştir. Sovyetler Birliğinin Çin’e oranla daha büyük bir güç olarak öne çıkması da bu tercihte önemli olmuştur. Rusya’nın Ortadoğu ülkeleri üzerinde yürüttüğü siyasi ve ekonomik ilişkilerin gücü ile Pekin’den daha yakın bir coğrafyada bulunması da bu tercihte önemli bir yere sahiptir. Sovyetler Birliğinin, ABD’nin İsrail’in hamiliği rolüne karşı soğuk savaşın kızıştığı dönemde Arapların hamiliğine soyunması da Suriye için önem taşımaktadır. Sovyetlerle ilişkilerin gelişmesi, Suriye’nin Çin ile ilişkilerinin sınırlı bir seviyede kalmasına neden olmuştur. Bu dönemde Suriye Çin arasında karşılıklı diplomatik temaslar da yok denecek kadar azdır. Çin Dışişleri Bakanlığı‘nın internet sitesindeki bilgilere göre1988 yılına kadar üst düzey bir ziyaret gerçekleşmemiştir. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte yeni oluşan dünya düzeninde Suriye-Çin ilişkileri pozitif bir ivme kazanmış, 2004 yılında Beşar Esad’ın Pekin’i ziyaretiyle ilişkilerin en parlak dönemi yaşanmıştır. Bu gelişmeler neticesinde İki ülke arasındaki ticaret hacmi de Çin lehine olacak şekilde gelişmeye devam etmiştir. İkili ticari ilişkilerde iç savaş öncesi 2010 yılında 2,2 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşılmıştır. Bu ticaretin 5,6 milyon dolarlık kısmını Suriye’nin Çin’e ihracatı, geri kalan 2,1 milyar dolardan fazla kısmını da Suriye’nin Çin’den yaptığı ithalat oluşturmuştur. 2016 yılının ilk üç çeyreğinde ise ikili ticaret hacmi 690 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu oranda Çin’in Suriye’den ithalatı 2,3 milyon dolar olurken, geri kalanını Çin’in Suriye’ye olan ihracatı oluşturmaktadır. İç savaş başlamadan önce Çin kamu petrol ve doğalgaz şirketi SINOPEC, Suriye’nin kuzeyi ve doğusundaki en büyük yatırımcıydı. Şirket enerji alanındaki önemli ilk yatırımını 2008 yılında Kanadalı Tanganyika’yı 1,9 milyar dolara satın alarak yapmıştır. Anlaşma dâhilinde Suriye’nin kuzeydoğusundaki Şeyh Mansur, Qudeh ve Tişrin petrol sahaları SINOPEC’in kontrolüne geçmiştir. Bu anlaşma aynı zamanda Çinli bir şirketin Kuzey Amerikalı bir petrol şirketinin tamamına yakınını satın aldığı ilk anlaşma olarak da kayıtlara geçmiştir. Satışı yapılan bu üç petrol sahasında toplam 21 milyar varil ham petrol olduğu tahmin edilmektedir. Şirketin satış anlaşmasında ayrıca Tanganyika’nın erişimine yetkili olduğu 1 trilyon küp doğalgazı çıkarma hakkı SINOPEC’e verilmiştir. Söz konusu petrol sahaları İç Savaşın patlamasıyla önce DAEŞ’in eline geçmiş, daha sonra uluslararası koalisyonun desteğiyle PYD petrol sahalarını kontrolü altına almıştır. Çin hükümeti 2015 ve 2016 yıllarında bu sahaları PYD’den geri almak için bir takım girişimlerde bulunmuştur. Esad rejiminin de desteğiyle Suriye’de PYD ile görüşen Çinli yetkililer ret cevabı almıştır. Suriye’nin kuzeyinde ve doğusundaki kritik petrol sahalarını ele geçiren PYD, bu bölgedeki varlığını güçlendirdiği için sahaları elinde tutmayı amaçlamaktadır. PYD’nin en büyük destekçisi konumuna gelen ABD’de, terör örgütünün uluslararası hukuku tanımayan bu uygulamalarına sessiz kalmayı sürdürmektedir. İsrail Tehdidinin Gölgesinde Gelişen Askeri İlişkiler Pekin, Şam’a Balistik Füze Veriyor Gerek soğuk savaş dönemi gerekse de ardından gelen süreçte İsrail, Suriye için en büyük ulusal tehdit olmuştur. Suriye hükümeti de bu tehditle daha güçlü mücadele için askeri gücünü arttırmayı hedeflemiştir. Suriye hükümetinin İsrail’in nükleer gücüne karşı en çok ihtiyaç duyduğu askeri silahların başında uzun ve orta menzilli balistik füzeler gelmekteydi. Batı ülkelerinin İsrail yanlısı politikaları yüzünden bu ülkelerden silah alamayan Suriye önce Rusya ardından Çin’e yönelmiştir. Çin, 1980’lerin başından itibaren dış dünyaya kapılarını açmış ve ticaretin her alanında işbirliğini geliştiren politikalar sürdürmeye başlamıştır. Bu anlamda Suriye rejimi ile de yakın temas kurulmuştur. ABD kaynaklı istihbarat raporlarına göre 80’ler sonundan itibaren Çin, Suriye rejimine en az 80 adet 600 km menzilli M-9 Balistik füzesini satmıştır. Bu füzelerle Suriye, çatışma anında İsrail’in tüm stratejik noktalarını vurabilme kabiliyeti elde etmiştir. ABD, Suriye-Çin Yakınlaşmasından Endişeli Çin’in Suriye sattığı bu stratejik silahlar İsrail’in güvenliği için risk oluşturmaya başlayınca devreye Amerika Birleşik Devletleri girmiş ve Çin’e baskı yapmaya başlamıştır. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı James A. Baker, 80’lerin sonunda Çin’e yapmayı planladığı ziyareti CIA’nın raporu üzerine askıya almıştır. CIA, Çin’in M-9 balistik füzelerinden sonra M-11 füzelerinin de satışı için Şam ve Pekin’in anlaşmaya vardığını rapor etmiştir. Baker ancak 1992 Kasımında Çin’e gitmiş ve bu ziyaretinde Çinlileri, BM öncülüğünde 1987’de imzalanan ve balistik füzelerin satışına düzenleme getiren uluslararası anlaşmayı kabul etmeye ikna etmiştir. Bu anlaşmaya göre 3.dünya ülkelerine balistik füze ve füze teknolojisinin satışına sınırlama ve gözlem getiriliyordu. ABD yönetimi böylece Çin’den Suriye’ye füze akışını önlemeyi hedeflemiştir. Çinliler bu anlaşmayı imzalamalarına rağmen maddelerdeki açıklardan faydalanarak Suriye’ye füze satışına devam ettiler. 1996 yılında Çin’in parçalar halinde füze yapımında kullanılacak malzemeleri Suriye’ye göndermeye devam ettiği ortaya çıkmıştır. Çinliler malzemelerin yanı sıra teknoloji paylaşımında da Suriye hükümetine destek olmuş ve füze üretiminde Suriyeli personele eğitim vermiştir. Suriye İç Savaşı ve Çin Çin, Suriye’deki iç savaşa doğrudan askeri müdahalede bulunmayan tek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak dikkat çekmektedir. Pekin’in doğrudan askeri müdahalede bulunmayışı Çin’in uzun yıllardır sürdürdüğü diğer ülkelerin içişlerine karışmama politikasıyla örtüşmektedir. Çin, batılı devletlerin insan hakları ihlallerini bahane ederek gelişmekte olan ülkelere askeri müdahalede bulunmasının bir meşruiyeti olmadığını ve asıl amacın bu ülkelerde batı yanlısı grupların yönetime getirmek olduğunu düşünmektedir. Pekin yönetimi rejime yönelik BMGK yaptırımlarında bir kez çekimser kalmış, diğerlerinde veto hakkını kullanmıştır. Bununla birlikte daha önce yapılan askeri anlaşmalara sadık kalmış, silah satışına devam etmiş ve sattığı silahların kullanımında Suriyeli askeri personele eğitim vermiştir. Çinli danışmanlar Suriye’nin bu ülkeden aldığı uzun menzilli füze, füze rampaları ve uzun namlulu silahların kullanımında Suriyeli askerlere eğitim vermektedir. Öte yandan birçok ülke güvenlik gerekçesiyle Şam’daki temsilciliklerini kapatmışken, Çin temsilciğini açık tutmayı seçen birkaç ülkeden birisi olarak kalmıştır. Çin Diplomasisinde Suriye Mesaisi Çin Halk Cumhuriyeti, 29 Mart 2016 tarihinde Suriye’deki gelişmeleri daha yakından takip etmek, diplomatik temasları hızlandırmak ve kurulacak uluslararası toplantılarda daha etkin boy göstermek amacıyla eski Tahran büyükelçisi Şie Şaoyan’i Suriye Özel Temsilcisi olarak atamıştır. Şie Şaoyan göreve geldikten sonra Suriye krizinin taraflarıyla ayrı ayrı görüşmeler yapmıştır. Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye gibi bölge ülkelerine ziyaretler yaparak üst düzey diplomatlarla görüş alışverişinde bulunmuştur. Şie’nin ilk Suriye ziyaretinde rejim temsilcilerinin yanı sıra muhaliflerle de birtakım temaslarda bulunduğu medyaya yansımıştır. Çin yönetimi rejime desteğini sınırlı tutarak bölgede Suudi Arabistan gibi Suriye konusunda farklı taraflarda yer aldığı petrol tedarikçilerini de kendinden uzaklaştırmak istememektedir. Bu anlamda Çin’in Suriye krizinde şimdiye kadar izlediği politikalar hem daha yakın işbirliği yapabileceği Esad rejiminin ayakta kalmasına yardımcı olurken, hem de İran ve Suudi Arabistan gibi iki büyük enerji tedarikçisi arasında denge politikası sağlamayı başarmıştır. Bu anlamda Çin, Suriye krizini, İran ve Suudi Arabistan gibi gelişmekte olan ülkelerde Çin etkisini arttırmak için bir fırsat olarak görüyor ve bu doğrultuda dış politika geliştirmektedir. Suriye’de Savaşan Uygur Türkleri Çin, Suriye’ye savaşmaya giden Uygur Türklerinin durumunu bir numaralı ulusal güvenlik konularından biri olarak ele almaktadır. Çin Halk Cumhuriyet,i Suriye’de savaşmış vatandaşlarının ülkeye dönmesinden büyük endişe duymaktadır. Bu kişiler hakkında detaylı ve doğrulanmış veri bulunmuyor. Bununla birlikte Reuters’in Esad rejim kaynaklarına dayandırarak Mayıs 2017’de geçtiği bir raporda Suriye’de yaklaşık beş bin Çin vatandaşının bulunduğu belirtilmiştir. Bunlardan bine yakın militanın “Horasan Vilayeti” adı altında DAEŞ için savaştığı düşünülmektedir. Sayıları iki bini geçen Çin vatandaşı da muhaliflerin safında, farklı grupların altında savaşmaktadır. Bu Çin vatandaşlarının tamamına yakınını Uygur Türkleri oluşturmaktadır. 2014 yılından itibaren DAEŞ’in Irak ve Suriye’de büyük bir sahayı kontrol etmeye başlaması ve Avrupa, Ortadoğu ve Güney Asya’da terör saldırılarının artmasıyla Çin’in bu konudaki endişeleri de büyümektedir. 2015 yılında DAEŞ ilk kez Çin’i doğrudan hedef alan bir mesajla Suriye’de ele geçirilen Çin vatandaşı Fan Jinghui’nin idam görüntüsünü servis etmiştir. Fan için ilk olarak fidye talep edilmiş ancak Fan iki ay sonra idam edilmiştir. Kayıtlara DAEŞ tarafından öldürülen ilk Çinli tutsak olarak geçen bu olay Çin kamuoyunda büyük kızgınlık yaratmıştır. Yüzbinlerce kişi Çin’in Twitter’i olarak bilinen sosyal medya sitesi Weibo paylaşımlarında, Fan’in intikamının alınması için Çin’in de ABD ve Rusya benzeri hava saldırıları düzenlemesi gerektiğine dair yorumlar yapmıştır. Çin hükümeti internetteki tepkilerin büyümesinin ardından bir süre bu konu içerikli mesajları yasaklamış, daha sonra bu yasak kaldırılmıştır. Çin Devlet Başkanı Şi olayın ardından yaptığı açıklamada teröre karşı işbirliği çağrısında bulunmuştur. DAEŞ saflarında savaşan Uygur Türkleri konusu uluslararası medyaya 2017 Şubatında DAEŞ tarafından servis edilen yeni bir tehdit mesajıyla taşınmıştır. 30 dakikalık videoda çocuk, genç, yaşlı Uygur Türkü savaşçılar kamplarda eğitim alırken görüntülenmektedir. Videoda konuşan militanlardan biri Çin’den intikam almakla ve kandan bir nehir akıtmakla tehdit etmektedir Sonuç Çin, Suriye İç Savaşı’nda ilk başta Arap Baharının etkisiyle siyasi değişimlere sahne olan ülkelerde sergilediği tavra benzer politika geliştirdi ve diğer ülkelerin içişlerine karışmama prensibini korumuştur. Ancak sürecin iç savaşa dönüşmesinin ardından Esad rejimine desteğini açıkça ortaya koymuştur. Bununla birlikte askeri gücüyle sahaya inmeyi tercih etmemektedir. BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetolarıyla Rusya’yı diplomatik arenada yalnız bırakmazken, sahada da gönderdiği askeri yardımlar ve silahlarla rejime desteğini sürdürmektedir. Esad rejiminin düşmesi halinde Batı yanlısı bir hükümetin iktidara gelme ihtimali, bu ülkedeki ekonomik yatırımlarının geleceği ve Uygur Türklerinin iç savaştaki rolü Pekin yönetiminin Suriye politikasında belirleyici maddeler olarak öne çıkmaktadır. Suriye’de iç savaşın bölgesel bir çatışmaya dönüşmeden küçük ölçekte devam etmesinin kısa vadede Çin’in çıkarlarına işlediği iddia edilebilir. Başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkelerin Suriye’ye daha fazla mesai harcaması Asya-Pasifiğin ikinci plana düşmesi anlamına gelmektedir. Küresel aktörler Suriye sorununa odaklanmışken Çin’in kendi bölgesinde yaptığı oyun değiştirici hamleleri çok dikkat çekmemektedir. Bu anlamda Güney Çin Denizindeki sınır ve adalar sorunundan, Kuzey-Güney Kore çatışmasına kadar Asya-Pasifik gelişmelerinin ikinci planda kalması Çin’in elini güçlendirmektedir. Çin, Esad rejimini destekliyor ancak PYD-YPG ile de gelecek dönemde temaslarını arttırabilir. Öncelikle Rusya’nın ve ABD’nin desteğiyle Suriye’de en güçlü aktörlerden biri haline gelen PKK uzantısı yapıyla Çin’in de temasa geçmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Özellikle Suriye’deki petrol sahalarının PYD bölgelerinde bulunması, Çin’i bu örgütle temasa geçmeye zorlayacaktır. Aynı şekilde PYD-YPG için ABD ve Rusya’nın ardından bir diğer BM Güvenlik Konseyi Daimi üyesi olan Çin’in desteğini alması, ileride ilan etme hedefleri bulunan özerk yapı veya bağımsız bir devlet için meşruiyet kazanma anlamına gelecektir.
Astana Görüşmeleri Eşliğinde Türkiye’nin İdlib Hamlesi Ömer Özkizilcik  
Türkiye’nin İdlib hamlesi ve HTŞ Astana görüşmeleri bağlamında İdlib bölgesi için varılan ateşkes anlaşmasının sahaya nasıl yansıyacağı merak konusu. Rusya, Türkiye ve İran garantörlüğünde gerçekleşen görüşmelerin 6. turunda alınan kararlar arasında, İdlib’teki ateşkesi denetlemek için askeri birliklerin konuşlandırılması öne çıkıyor. Varılan anlaşmaya göre, harita üzerinde belirlenen sınırlarda Türk ve Rus askeri birlikler tarafların ateşkese riayet etmesini sağlayacak, taraflar arasında esir takası gerçekleşecek ve bölgeye insani yardım sevk edilecek. HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam)[1] İdlib’te Ahrar-uş Şam gibi rakiplerini yenmesi sonrasında hakimiyetini genişletmiş ve stratejik öneme sahip bölgeleri ele geçirmişti. Geçtiğimiz günlerde, Hama’da rejim ve rejim yanlısı milislere karşı başlattığı saldırılarla Astana görüşmelerinde varılan ateşkes anlaşmasını baltalamaya çalışmıştı. Bu şartlar altında Türkiye’nin İdlib bölgesine nasıl gireceği ciddi bir soru işareti olarak durmaktadır. Türkiye ne yapmalı? Türkiye, silahlı kuvvetleri İdlib’e girmeden önce, Astana’da alınan karar ile Suriye halkını korumaya yönelik bir adım atıldığını ve ateşkes anlaşmasını korumak için Türkiye’nin göndereceği askeri birliklerin insani amaçlarla geldiğini kamuoyuna tüm iletişim araçlarını kullanarak net bir biçimde anlatmalıdır. Özellikle İdlib bölgesine hakim olan ve Astana görüşmelerine davet edilmediği için bu toplantıları ‘ihanet görüşmeleri’[2] olarak nitelendiren HTŞ’nin verebileceği saldırgan reaksiyonların önlenmesi, görev alacak Türk askerinin güvenliği için, hayati konuların başında yer almaktadır. Bu aşamada özellikle İdlib ve civarındaki kanaat önderleri ile bu yönde temaslar gerçekleştirilmesi faydalı olacaktır. Kanaat önderleri, İdlib halkı ve özellikle bölgede yer alan Suriyeli muhaliflere, Astana görüşmelerinde alınan kararların bir teslimiyet anlaşması olmadığı, İdlib ve çevresindeki yaşayan vatandaşların güvenliğinin uzun vadede güvence altına alınmak istendiği açıkça izah edilmelidir. DAEŞ sonrasında namluların döneceği taraf olan Suriyeli muhalif grupların, kontrol ettikleri bölgeleri kaybetmemeleri için bu adımların atıldığı konusunda ikna edilmeleri gereklidir. İdlib’in ikinci bir Halep, Rakka veya Musul olmaması için Türkiye’nin bu sorumluluğu üstlenmesinin zaruri olduğu açıkça ifade edilmelidir. HTŞ ve yerel ÖSO unsurlarının başlattığı son Hama operasyonu, muhaliflerin askeri kapasitelerindeki düşüşü açıkça göstermektedir. Rejim’in birliklerini Suriye’nin doğusuna kaydırmasına rağmen muhalifler, Hama cephesinde hava saldırılarına karşı koymakta güçlük çekmiştir. Bunun ardından, Suriyeli muhalifler arasında, “Rus ve İran destekli rejim yanlısı milislere karşı koymak için ellerinde yeterli imkan olmadığı„ yönünde söylemler yaygınlaşmaktadır. Uluslararası siyasi konjunktüre göre de, İdlib’e yapılacak olası bir saldırıda, Suriyeli muhaliflere sadece Türkiye ve Körfez ülkeleri tarafından abluka altında olan Katar‘ın yardım etmeye hazır olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Batılı devletlerin, Esed rejiminin İdlib operasyonunu ‘terörle mücadele’ bağlamında desteklemeseler bile sessiz kalacakları fazlasıyla öngörülebilirdir. Halep için yardım etmeyen uluslararası aktörlerin, HTŞ’nin hakimiyet alanını genişlettiği İdlib için de yardım etmeyeceği açıkça ortadadır. Türk askerine karşı gerçekleşecek bir saldırı durumunda, çok yüksek seviyede siyasi ve askeri tedbirlerin ortaya konulacağı muhataplara açık ve net bir şekilde belirtilmelidir. HTŞ ne yapmalı? Türkiye ve HTŞ arasında karşılıklı çıkara dayalı bir angajman oluşturulmalıdır. HTŞ belli bölgelerden çekilmeli ve Türk askerinin ikmal yollarına karşı bir girişimde bulunmamalıdır. Aksi takdirde Türkiye’ye savaş açan HTŞ, karşısında Suriyeli muhalifleri bulacağı gibi, Türk Ordusu karşısında da herhangi bir şansı olmayacaktır. TSK’ya karşı uygulayabileceği gerilla taktikleri ile belirli düzeyde kayıplara sebebiyet verme ihtimali olsa da, HTŞ böyle bir çatışmaya girmeyi asla tercih etmemelidir. HTŞ içerisinden ve dışarıdan gelecek kışkırtmalara karşı hatırlatılmalıdır ki, Taliban’ın Afganistan’da ABD’ye karşı sürdürdüğü gerilla savaşı için gerekli olan dağlık arazi şartlarını, Suriye sahası ve İdlib bölgesi sunmamaktadır. Nispeten düz arazi olan ve zeytin ağaçlarının da yaygın olduğu İdlib bölgesinin topografik şartları Türkiye’nin lehinedir. Bundan dolayı gerilla savaşının etki alanı sınırlı olacaktır. HTŞ ile yapılacak olan muhtemel müzakerelerde Türkiye’nin caydırıcı gücünün ortaya konulması önemlidir. Bunun için ciddi düzeyde bir askeri konuşlandırma elzemdir. Karşısında geniş kapsamlı bir Türk askeri kuvvetini gören HTŞ’nin anlaşmaya yanaşması daha muhtemeldir. Ancak HTŞ farklı yöntemler izlemeyi de tercih edebilir. HTŞ’nin kendisini feshedip, savaşçıların diğer Suriyeli muhalif grupların arasında faaliyete devam etmesinin önü açılmalıdır. HTŞ’nin Türkiye ile anlaşamadığı ve geri çekilmeyi kabul etmediği her senaryoda, TSK’nın İdlib’e konuşlanması ciddi sorunları beraberinde getirecektir. HTŞ’nin bölgedeki yığınağı, kurduğu istihbarat mekanizmaları, alan hakimiyeti ve edindiği tecrübe Türkiye’nin bedel ödemesini gerektirecektir. Böyle bir senaryoda TSK güçleri arka planda yer alırken, Özgür Suriye Ordusu ve diğer Suriyeli muhalif grupların daha ön planda olması muhtemeldir. Suriyeli muhalifleri yanına alan Türkiye, bölgedeki HTŞ varlığını, istihbarat mekanizmalarını ve alan hakimiyetini iki veya üç aylık bir süre içerisinde önemli oranda geriletme potansiyeline sahiptir. HTŞ’den yaşanan ayrılıklar HTŞ son dönemlerde sahada önemli kazanımlar elde etse de, aynı zamanda ciddi kayıplara da maruz kalmıştır. HTŞ’nin en önemli kazanımı, sahadaki rakibi Ahrar’uş Şam’ı yenip, stratejik öneme sahip olan Bab el Hava sınır kapısını ele geçirmesidir. Buna ilaveten, HTŞ, İdlib ve diğer şehirlerde kendisine gayrı-resmi olarak bağlı sivil idareler kurmaktadır. Fakat bu hamlelerin HTŞ için bedeli de az olmamış; HTŞ, ciddi ölçüde kan kaybına uğramıştır: HTŞ’nin Ahrar’uş Şam’a, kendi şer’i heyetinin izni ve şura kararı olmadan saldırması sebebiyle, HTŞ’nin ikinci büyük bileşeni olan Nureddin Zengi Hareketi, gruptan ayrılmıştır. İlerleyen günlerde Nureddin Zengi Hareketi ile çeşitli sorunların ve ufak çaplı çatışmaların yaşandığı görülmüştür. HTŞ komutanlarının sızdırılan ses kayıtları ise grubun ‘gerçek yüzünü’ gösterdiği şeklinde yorumlanmıştır. Ses kayıtlarında ortaya çıkan önemli bilgilerden birisi de, meşhur Şeyh Muheysini’nin öldürülme emridir. Bu emrin ortaya çıkması sonrasında HTŞ’ye hatalarını düzeltmesi için önerilerde bulunan Muheysini, bu önerilerin dikkate alınmaması üzerine gruptan ayrılmıştır. Ayrıca yine meşhur Şeyh Ulyani de HTŞ’den ayrılmıştır. HTŞ’nin Nusra ve haricindeki bileşenleri, savaşçılar ve komutanlar üzerinde önemli nüfuzu olan Muheysini ve Ulyani’nin gruptan ayrılması ile HTŞ projesinin başarısız olduğu yönünde yorumlar güçlenmiştir. Saha üzerinde oldukça etkili iki figürün gruptan ayrılması üzerine, HTŞ’nin en büyük üçüncü bileşeni olan ve eski Ahrar uş-Şam üyelerinden oluşan, Ceys el-Ahrar grubu da HTŞ’den ayrıldığını açıklamıştır. Böylelikle HTŞ artık yalnızca eski el-Nusra örgütü, bazı eski Ahrar uş-Şam üyeleri ve diğer küçük birleşenlerden oluşmaktadır. Bu durum HTŞ’yi eskisinden daha sert ve daha radikal bir tutuma itebilir. HTŞ’nin Türkiye ile angajmana girmediği ve çatışmayı tercih ettiği senaryoda, TSK ve Suriyeli muhalifler HTŞ üyelerine alternatifler sunmalıdır. Böylelikle HTŞ’den ayrılmalar hızlandırılabilir ve HTŞ zayıflatılır. Ahrar uş-Şam’a saldırması sebebiyle kan kaybı yaşayan HTŞ’nin, Suriye halkına uzun senelerdir büyük destekler sağlayan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türkiye ile beraber hareket eden Suriyeli muhaliflere saldırması durumunda gruptan yeni ayrılmalar da yaşanacaktır. Zira, Liva ul-Hak, Ceys el-Sünne ve pragmatik gerekçelerle HTŞ’ye katılan birlikler ve bağımsız savaşçılar, Türkiye’ye ve Suriyeli muhaliflere karşı savaşmayı reddedecektir. Dipnotlar [1]http://www.suriyegundemi.com/2017/01/30/yeni-kurulan-tahrir-el-sam-grubu-ve-katilimlar/ [2]http://orient-news.net/ar/news_show/136187/0/
İGK Başkan Yardımcısından İsrail’in Kürt Siyasetine İlişkin İpuçları
Haber – Analiz / Suriye Gündemi Washington Enstitüsünde konuşan İsrail’li general Yair Golan; PKK’yı terör örgütü olarak görmediğini ve ‘Büyük Kürdistan’ fikrinin olumlu bir yaklaşım olduğunu belirtti.   Washington Enstitüsünde İsrail’in savunma politikaları hakkında konuşan İsrail’li general Yair Golan; bölgedeki gelişmeler, İran’ın İsrail’e oluşturduğu tehlike, DAEŞ’ın ciddi bir tehdit olmadığı ve PKK’nın terör örgütü olmadığı hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Yair Golan İran’ı asıl tehdit olarak gördüğünü ve İran yanlısı milislerin Suriye’deki varlığı ciddi bir tehdit olduğunu vurgularken, İran’ı emperyal politikalar uygulamakla suçladı. Golan yaptığı konuşma esnasında İran’ın gelişmiş bir uygarlık olduğunu ve modern teknolojiye sahip bir tehdit olduğunu belirtti. DAEŞ’ın en büyük tehdit olarak görülmesini eleştiren Golan, “DAEŞ’ın oluşturduğu tehdit, İran’ın oluşturduğu tehdit ile kıyas bile edilemez. Biz senelerdir DAEŞ benzeri terör örgütleriyle mücadele ediyoruz. Bunun bir sorun olmadığını söylemiyorum, fakat bununla yaşamaya alıştık. Ve ben kuzey birliklerini yönetirken, Golan tepelerinin güney kısmından DAEŞ militanlarını görüyorduk. Ne var bunda? Sınır üzerinde yürüyorlardı, ne var bunda? Omuzlarındaki kalasnikof ile yürüyorlardı. Ne olmuş yani? Onlar ilkel ve sınırlı kapasiteleri var. Evet kendi ideolojileri ve görüşleri var ve tehlikeliler. Bunu kabul ediyorum ama bununla nasıl geçineceğimi biliyorum.” dedi. Panel katılımcılarından Kürdistan Yerel Yönetiminin bağımsızlık referandumu hakkında soru gelmesi üzerine,  İsrail’li general Yair Golan tebessüm ederek; “Benim kişisel perspektifimi göre PKK bir terör örgütü değildir. Bu benim olaya bakışımdır. Tam sınırları belirleyemem ve İran, Irak, Suriye ve Türkiye Kürtleri bir araya getirilebilir mi ve getirilebilirse nasıl getirilir bilmiyorum. Fakat genel olarak; doğu’daki İran’a bölgedeki kaos’a bakarak, bu kaos’un ortasında güvenli bir Kürt yapının kurulmasının kötü bir fikir olmadığını düşünüyorum.” dedi.   İsrail’li general Yair Golan’ın Kürdistan Yerel Yönetiminin bağımsızlık referandumu hakkındaki soru üzerine; PKK’nın terör örgütü olmadığı yönündeki açıklaması, İsrail’in PKK’ya uzun yıllardı yatırım yaptığı ve büyük Kürdistan hayalinin İsrail için stratejik öneminin ifşası olarak Golan’ın PKK ve büyük Kürdistan söylemini açıkça dillendirmesi kamuoyu oluşturma çabaları olarak değerlendirildi. Yair Golan’ın Washington Enstitüsünde yaptığı konuşmanın tamamı
DAEŞ Militanlarının Deyr ez Zor’dan Tahliyesi
Analiz / Suriye Gündemi Geçen hafta içerisinde yayımlanan haberlerde yer alan DAEŞ militanlarının ABD destekli koalisyon güçleri tarafından tahliyesi iddiası aslında ilk değil. DAEŞ’in toprak kaybı ve mevzilerinde gerilemesi ile beraber örgütün liderlik kadrosu ve militanlarının bir kaçış arayışı içerisine girdiği görülmektedir. Örgütün sözde başkenti Rakka’nın uluslararası koalisyonun desteğini alan YPG güçleri tarafından kuşatılmasıyla beraber Esed rejimi ve yanlısı milislerin Deyr ez zor’a kadar ilerlemesi; Suriye’deki DAEŞ militanlarını sıkıştırmış, Ebu kamal ve Deyr ez zor kırsallarına doğru dağılmalarına neden olmuştu. Hatta muhalefetin elinde bulunan İdlib’e kadar geri çekilen birlikler bile olmuştu. Irak’taki DAEŞ’in durumu Suriye’deki militanlarının durumundan farklı değil. Irak!ta  Musul’u ve Tellafer’i kaybeden DAEŞ militanları başka bölgelere sığınmaya çalışırken, özellikle yabancı militanların Peşmerge güçlerine teslim olmayı tercih ettikleri görülmektedir. Bu kaçış kargaşası sürerken, Suriye ve Irak sahasında bazı DAEŞ militanlarının helikopterler aracıyla tahliye edildiğine dair bilgiler gelmeye başladı. Bu tahliye operasyonlarının özellikle ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri tarafından yapıldığına dair iddialar ise daha da dikkat çekici . Suriye News ve diğer haber kaynakları sahadaki aktivistlere dayandırdığı habere göre, 6 Eylül tarihinde bazı DAEŞ militanlarını tahliye etmek üzere Deyr ez zor doğusunda bulunan Rahbe Kalesi yakınlarında ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyona ait iki helikopter harekete geçmişti. Habere göre benzer tahliye operasyonu 5 Eylül 2017 Salı günü Deyr ez zor eyaletinde Meyadin beldesinin yakınlarında aralıklı olarak iki defa düzenlenmişti. Bir operasyonda DAEŞ’in finans sorumlusu ailesi ile beraber tahliye edilirken, diğer operasyonda ise  DAEŞ’in ‘Dini Polis’ biriminde çalışan ve çoğu yabancı kişi tahliye edilmişti.1 Geçen Temmuz ayında da benzer bir tahliye operasyonu Suriye sahasında gerçekleştirildiği iddia edilmişti. Aktivistler ve bazı haber sitelerine dayanan haberlere göre  uluslararası koalisyona ait üç helikopter Deyr ez zor Ayyaş beldesi yakınlarındaki Suhne çölünde bulunan bir noktaya arabayla gelen bazı kişileri tahliye etmişti. Habere göre 3 helikopterin katıldığı operasyonda bir helikopter yere inip tahliye operasyonu yaparken, diğer iki helikopter ise havada bekleyerek güvenliği sağlamış tahliye sonrasında  üç helikopter Rakka’nın kuzeyine doğru (bölgede bazı ABD askeri üssü olduğunu bilinmekte) hareket etmiştir. Sadece Suriye’de değil, benzer olay daha önce Irak’ta da yaşanmıştı. 4 Ağustos 2017 tarihinde Irak güvenlik teşkilatından El-Quds El-Arabi gazetesine verdiği bilgeye göre, kısa bir zaman önce Musul güneyinde bulunan eş-Şura beldesinde ABD güçleri DAEŞ’ın bazı militanlarını tahliye etmek üzere havadan indirme operasyonu gerçekleştirmişti. Güvenlik kaynağının verdiği bilgelere göre tahliye edilenler ABD adına DAEŞ’ın saflarında casusluk faaliyetlerinde bulunmakta idi. Aynı bağlamda, ABD öncülüğündeki koalisyon zaman zaman hedefi tam olarak bilinmeyen bazı hava indirme operasyonları, özellikle Suriye Deyr ez zor tarafında gerçekleştiği rapor edilmişti. DAEŞ; örgüte katılım konusunda ‘açık kapı’ politikası uygulaması sonucunda bir çok istihbarat üyesinin, DAEŞ’in saflarına katılmış olması iddia edilmekteydi. Gerçekleştirilen bu tahliyeler ise istihbaratların kendi elemanlarını kurtarmaya yönelik bir operasyon olduğu söylemini beraberinde getirdi. Batan gemi öncesi gerçekleşen tüm tahliyelerin tam sayısı bilinmemektedir. DAEŞ gibi örgütlere istihbaratların kolayca sızabilmektedir. Yaşanan tahliyelerin tam olarak ne olduğu muhtemelen hiç bir zaman gün yüzüne çıkmayacak ve şüpheler ve iddialar devam edecektir.