Analiz
Suriye’nin çocuk askerleri Yavuz Güçtürk  
Analiz / Suriye Gündemi Geçtiğimiz yıl UNICEF tarafından yayınlanan bir rapor Suriyeli çocuklara ilişkin kara tabloyu gözler önüne sermekte. İç Savaş başladıktan sonra doğan 3,7 milyon Suriyeli çocuk barış içinde, mahrumiyet bilmeden yaşamanın nasıl bir şey olduğunu henüz bir gün bile yaşayamadı. 2,4 milyon çocuk ise komşu ülkelere sığınan mülteciler arasında yer alırken, ülke içindeki yaklaşık 2 milyon çocuk düzenli yardım alamamakta, bunlardan 200 bini kuşatma altındaki yerleşim yerlerinde ikamet etmekte. Çocuklar sadece savaşın dolaylı yoldan mağdurları değil, iç savaş büyüdükçe artan asker ihtiyacı için kaynak olarak görülmeye başlandılar. Nitekim 2016’ya gelindiğinde, çocukların zorla askere alındığı Suriye’de silah altına alma yaşı 7’ye kadar düşmüş durumda.[1] Çocukları Kimler Silah Altına Alıyor Çocuk askerler konusu iç savaş başladığından itibaren gündeme gelmekteydi. Rejim, silahlı muhalif hareketin büyümesi, ordudan firarların artması, aynı anda birçok yerde başlayan isyanları bastırma hususunda yetersiz kaldığında zorla erkek çocuklarını askere almaya başladı. İlerleyen yıllarda silahlı muhalif gruplar da bu yönteme uyguladılar. Savaşın ilk yıllarında 15-17 yaş aralığında çocuklar askere alınmakta ve çocuk askerler cephede değil geri hizmette kullanılmaktaydı. Bu yaş aralığı 2014 sonrası 7’ye kadar düştü. UNICEF, 2015 yılında silah altına alınan çocukların yarıdan fazlasının 15 yaş altı olduğunu belirtirken, artık geri hizmette değil, cephede savaşmak üzere eğitime alınıp, savaşçı, keskin nişancı vb. görevler verildiğini rapordı. Sıklıkla ebeveynlerin rızası dışında silah altına alınan çocukların okullardan topluca kaçırıldıkları vakalar da mevcut.[2] Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği Çocuklar ve Silahlı Çatışmalar Özel Temsilciliği tarafından Nisan 2016’da açıklanan bir raporda da, çocukların silah altına alındığı 362 vaka tespit edildi. Bunlardan büyük çoğunluğu DAİŞ, diğerleri ise Tevhid Tugayı,  El-Nusra, YPG, Özgür Suriye Ordusu ve bağlı gruplar, Halk Komiteleri, Ahrar uş-Şam, Nusra Cephesi ve İslam Ordusu tarafından işlenen fiillerdi. Söz konusu vakalarda çocukların yüzde 56’sı 15 yaş altında idi.”.[3] Bu vakalar Suriye’deki gerçek rakamları değil, iç savaşın büyümesi üzerine ülkedeki ölümleri bile bir süre sonra saymayı bırakan, can güvenliği gerekçesiyle Suriye’de çalışanlarının araştırma yapmasını büyük ölçüde kısıtlayan BM’nin tespit edebildiği sınırlı vakalar. Rejim’in asker ihtiyacı ilk olarak 2013’de kendini gösterdi. Mart 2013’de açıklanan bir Başkanlık Kararnamesi ile 18 yaşına gelen herkesin askerlik hizmetine girmesi gerektiği, aksi takdirde tutuklanacağı belirtilirken, kimliği olmayan ancak “18 yaşında gözüken” kişiler de kontrol noktalarında alıkonulmaya başlandı. Savaşın uzaması ile beraber ise kimliklerinde 18 yaş altı gözüken çocuklar da zorla orduya kaydettirilmeye başlandı.[4] Bu tarihten itibaren Suriye Ordusu çocukları zorla askere almaya düzenli olarak devam etti. Çocuk askerler konusunda başı çeken gruplardan biri terör örgütü DAEŞ. DAEŞ çocukları sadece çatışmalarda değil, gerek Suriye’de gerek Irak’ta intihar saldırılarında ve infazlarda kullanmakta. Örgüt, çocukları Irak ve Suriye’de kontrolü altındaki topraklarda yaşayanlardan gönüllü ve zorla toplarken, düşman olarak gördüğü Ezidiler gibi gruplardan da kaçırıyordu. Silah altına alınan çocuklara şiddeti normalleştirmek için infaz sahnelerinin yer aldığı videolar seyrettiriliyordu. İlk aşamada yapılan propaganda ile  tüm dünyadan gelen katılımlarla birlikte insan sıkıntısı çekmeyen örgüt, giderek artan toprak ve militan kaybı sonrası açığı kapatmak için daha küçük yaşlarda gençleri silah altına almaya başladı.[5] Suriye’nin kuzeyinde yer alan bölgeleri kontrolü altında tutmaya çalışan YPG-SDG ise son yıllarda çocuk askerler hususunda insan hakları örgütlerinin tepkisini çekti. Bunun üzerine 5 Haziran 2014’te, “18 yaşın altındaki çocukları bir ay içinde terhis edeceğini” ilan eden ve bir taahhüt belgesi imzalayan YPG, 149 çocuğu bir ay sonra terhis etti. Bununla birlikte, takip eden yılda gerek YPG’nin gerekse kadınlardan oluşan birimi YPJ’nin 18 yaş altında çocuklar barındırdığı ve hatta bu çocuklardan bir kısmının çatışmada öldükleri raporlandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), söz konusu tarihten bu yana 10’u 15 yaşın altında 59 çocuğun silah altına alındığını tespit etti.[6] Uluslararası Af Örgütü de, YPG’nin çocukları askeri aldığı uyarısında bulunarak, 15 yaşından küçük çocukların silah altına alınmasının savaş suçu sayıldığını hatırlattı.[7] Suriye’de rejime karşı savaşan silahlı gruplar da çatışmalar sırasında savaşçı, gözcü ya da gardiyan olarak kullanıldığı gerekçesiyle suçlandılar. Sadece 2012 yılında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) adına savaşırken 17 çocuğun yaşamını yitirmesi ve onlarcasının da yaralanması bu durumun açık bir kanıtı olarak raporlandı. HRW, gönüllü dahi olsa ÖSO’ya çocukları savaşçı olarak kabul etmeme çağrısı yaptı.[8] Suriye’de savaşın mağduru çocuk askerler sadece Suriyeliler değil. HRW 2017’de, Rejim’e destek için Suriye’ye Devrim Muhafızları aracılığı ile milis gönderen İran’ın Afgan çocukları Suriye’de savaşmak üzere silah altına aldığını açıkladı. HRW, İran’daki mezarlıklarda yaptığı araştırmada Suriye’de savaşıp ölen 8 Afgan çocuk tespit ettiğini açıklarken, çocukların Fatimiyyun Bölüğü olarak adlandırılan, İran’ın Afgan milislerden oluşturduğu bölükten olduğunu aktardı. Mezar taşlarında İran’ın Suriye’ye gönderdiği savaşçılara atfen kullandığı “Türbe Muhafızı” yazan çocukların yaşlarının olduğundan büyük gösterildiği de belirtildi.[9] Uluslararası Hukuk Ne Diyor? Günümüzde 18 yaşa kadar herkes çocuk kabul edilmektedir. Bu tanım, 196 ülke ile günümüzde en çok taraf olunan BM belgelerinden biri olan BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nce oluşturulmuştur. Çocukların gönüllü ya da zorunlu olarak askere alınması hususunda ise farklı belgelerde 15 ya da 18 yaşında olma sınırı yer almaktadır. 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek Uluslararası Silahlı Çatışmaların Kurbanlarının Korunmasına İlişkin (1) No.lu Protokol’ün 77. maddesi çatışan tarafların on beş yaş altı çocukların askeri kuvvetlere alınmasından kaçınmaları gerektiğini belirtirken[10], Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş statüsü olan BM Roma Statüsü’nün “Savaş Suçları”nı tanımlayan 8. maddesinde de “15 yaşından küçük çocukların ulusal silahlı kuvvetlere çağırılması, askere alınması veya çatışmalarda aktif olarak kullanılması” savaş suçu olarak tanımlanmıştır.[11] Yine BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 38. maddesi on beş yaşından küçüklerin çatışmalara doğrudan katılmaması için uygun olan bütün önlemleri alınmasını öngörmektedir.[12] Öte yandan Çocuk Hakları Sözleşmesine getirilen Ek Protokol ise taraf devletlerin 18 yaşını doldurmamış kişileri zorunlu olarak askere almamaları hususunda yükümlülük getirerek yaş sınırını 18’e yükseltmiştir.[13] Suriye’de iç savaşın sona ermesi durumunda yaşanan travmaların ortadan kaldırılması için şüphesiz pek çok adım atılacaktır. Ancak bunlardan en zoru, yaşadıkları savaşın hem kurbanı hem de zorunlu olarak faili olan çocukların topluma yeniden kazandırılması sürecinde yaşanacak. Eğitim alması gereken çağda savaşmaya ve öldürmeye zorlanan çocuk askerler bir yandan eğitim açığını kapatmak için, öte yandan savaş sırasında işlemiş oldukları fiillerin getirdiği suçluluk ve utanç duygusundan kurtulmak için mücadele edecekler. Dipnotlar [1] “No Place for Children – The Impact of Five Years of War on Syria’s Children and their Childhoods”, UNICEF, 10.03.1016, s. 5-6.[2] “No Place for Children – The Impact of Five Years of War on Syria’s Children and their Childhoods”, UNICEF, 10.03.1016, s. 6.[3] “Report of the Secretary-General on children and armed conflict (A/70/836–S/2016/360)”, United Nations, 20.04.2016, s. 24-25.[4] “Report of the independent international commission of inquiry on the Syrian Arab Republic”, UN Human Rights Council, (A/HRC/24/46), s. 14.[5] “IŞİD’in çocuk askerleri”, Deutsche Welle, 18.10.2016.[6] “Syria: Kurdish Forces Violating Child Soldier Ban”, Human Rights Watch, 15.07.2015.[7] “Af Örgütü’nden çocukları askere alan YPG’ye uyarı”, Dünya Bülteni, 23.04.2016.[8] “Syria: Opposition Using Children in Conflict”, Human Rights Watch, 29.11.2012.[9] “Iran: Afghan Children Recruited to Fight in Syria”, Human Rights Watch, 01.10.2017.[10] Melike Batur Yamaner ve d., “12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri”,  Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları.[11]  “Uluslararası Ceza Mahkemesi Temel Belgeler Derlemesi”, İHOP, 18.12.2006[12] “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, Birleşmiş Milletler.[13] “Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dâhil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol”, Birleşmiş Milletler.
Suriye İç Savaşı’nın Görünmeyen Kahramanları Yavuz Güçtürk  
Analiz / Suriye Gündemi Savaşlar bir yandan acılar, trajediler, travmalar bir yandan da kahramanlar ortaya çıkarır. Suriye İç Savaşı da zaman içerisinde savaşan tarafların kendi kahramanlarını birer birer ortaya çıkardı. Son dönemde yıldızı en çok parlayanı ise “White Helmets” (Beyaz Kasklılar) adlı gönüllülerden oluşan sivil savunma örgütü idi. Hakkında çekilen film 2017 yılında En İyi Belgesel Oscar’ı dahi aldı.[1] Bununla birlikte, savaşın başından itibaren en az onlar kadar hatta daha fazla mücadele veren Suriyeli sağlık çalışanlarının durumu zaman zaman yayınlanan raporlar, makaleler, köşe yazıları ve benzeri yayınlarda dile getirilse de dünya kamuoyunda hak ettikleri kadar ilgi çekmediler. Ülke genelindeki sağlık kurumları İç Savaş boyunca altyapısı büyük ölçüde tahrip olan Suriye’de en ağır saldırılara maruz kalan yerler arasında. Her bir saldırı sadece maddi yıkıma sebep olmayıp, yetiştirilme süreci yıllar alan çok değerli sağlık personelinin ölümüne, yaralanmasına ya da can güvenliği nedeniyle ülkeyi terk etmesine neden oldu. Rakamlarla Sağlık Kurumlarına Saldırılar İnsan Hakları İçin Doktorlar Birliği’nin verilerine göre (Physicians for Human Rights / PHR), Suriye İç Savaşı’nın başladığı Mart 2011 ile Ağustos 2017 arasında ülke genelinde 323 sağlık kuruluşu 478 defa saldırıya uğradı. Bu saldırıların 432’si Suriye Rejimi ve ona destek veren Rusya gibi güçlerce, 20’si rejim karşıtı silahlı gruplarca, 8’i terör örgütü DAİŞ tarafından, 2’si DAİŞ ve silahlı güçlerce müşterek olarak ve 1’i ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerince gerçekleştirilirken, 15’i faili meçhul kaldı. 2139 Sayılı BM Kararı[2] ile kullanımı yasaklanan güdümsüz varil bombaları en az 83 hastanenin bombalamasından kullanıldı. Daha kötüsü, tüm bu saldırılarda 830 sağlık çalışanı yaşamını yitirdi. Ölümlerin çok büyük bir kısmı (755) Suriye Rejimi ve Rusya’nın saldırıları sonucu meydana gelirken, DAİŞ 28, rejim karşıtı silahlı güçler 18, koalisyon güçleri 4 ve YPG-SDG 3 ölümden sorumlu tutuldu, 22 sağlıkçının ölümü ise faili meçhul kaldı. Bu ölümlerin yüzde 56’sı hava saldırıları ve bombalar, yüzde 22’si ateşli silahla vurulma, yüzde 13’ü işkence ve yüzde 8’i infaz sonucu gerçekleşti.[3] Neden Sağlık Çalışanları Hedefte? Gösterilerin henüz çatışmalara ve ardından iç savaşa dönüşmediği dönemde sağlık kuruluşları rejime ait istihbarat ve güvenlik birimlerince yaralanan göstericilerin yakalanabilmesi için sıkı gözetim altında idi. Bir süre sonra tutuklamak yerine sağlık kuruluşlarının girişine ulaşmaya çalışan yaralılar keskin nişancılar tarafından vurulmaya başlandı. Akabinde rejim, silahlı muhalif güçleri sağlık hizmetlerine erişimden mahrum bırakmak için sağlık kuruluşlarını doğrudan hedef aldı.[4] Rejim kontrolündeki hastaneler ise sağlık hizmeti sunmaktan ziyade güvenlik aygıtının bir parçası haline dönüştü. Öyle ki, rejim destekçisi sağlık personelinin ufak yaralanmalarda “cezalandırma” amacıyla ampütasyon uygulaması veya birçok yaralı göstericinin anestezi altında iken güvenlik birimlerine teslim edilmesi rutin uygulamalar haline geldi.[5] Nitekim Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü (MSF), Esed Rejimini “sağlık sistemini bir zulüm silahı olarak kullanmakla” suçladı.[6] Bu dönemden itibaren sağlık çalışanlarının bazıları rejim karşıtlarına destek verdikleri için bazıları ise tıbbi desteğe ihtiyaç duyan herkesin sağlık hizmeti verilmesi yönündeki insani ve ahlaki yükümlülük hissettikleri için rejimin baskı ve misillemesine karşı gizli ağlar oluşturarak hasta ve yaralı göstericileri tedavi etmeye başladılar.[7] Muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde bulunan uygun evler, apartman daireleri ve işyerlerinde “mobil hastaneler” kuruldu. Rejim ise göstericilere yardımcı olan sağlık çalışanlarını daha yoğun hedef almaya başladı. Devlet tarafından işletilen kan bankasına yapılan talepleri ya da kurşunla veya şarapnelle yaralanma sonucu ihtiyaç duyulan tetanos aşısını kullanan sağlık çalışanlarını izlemeye alarak sağlık personeline ulaşmaya çalışmak uygulamalardan bazıları idi.[8] Yakalanan sağlık çalışanları işkenceli sorguya alınıyordu. Nitekim PHR’ye göre sadece 2011 yılında yaklaşık 250 doktor “yaralı göstericileri tedavi ettikleri” gerekçesiyle tutuklandı ya da sorguya çekildi.[9] Aralarından birinin rejim tarafından gözaltına alındığını öğrendiklerinde ise doktorlar mobil hastanelerini yeni bir yere taşımak ve yeni bir kod adı kullanmak gibi önlemlere başvurdular. İç Savaş’ın büyümesi, şiddetin artması ile beraber daha sık hedef olan sağlık çalışanları son çare olarak ülkeyi terk etmeye başladılar. Nitekim 2009 yılında Suriye’de yaklaşık 30 bin doktor bulunurken, 2015 yılına gelindiğinde yaklaşık 15 bini ülkeden ayrılmıştı.[10] Sağlık Sistemi Çökerken Artan Trajediler Ülkedeki yetersiz altyapı ve eksik personel doğal olarak çok basit müdahalelerle kurtarılabilecek binlerce insanların ölmesine ya da sakat kalmasına yol açtı ve bu durum halen sürüyor. Rakka’daki bir hava saldırısında yaralanan ve Tel Abyad’da MSF hastanesine iki günlük bir yolculuktan sonra ulaşabilen 20 ve 15 yaşlarındaki iki kız kardeşin yaşadıkları buna bir örnek. MSF’ye ulaşmadan önce birinin kolu bileğinin, küçüğünün ise bacağı dizinin üzerinden kesilen kızlar, ampütasyonlarına acemice dikiş atıldığı için enfeksiyon kapmıştı. Tekrar ameliyata alınan kardeşlerin dokuları temizlendi ancak bu da organların daha da kısalmasıyla sonuçlandı. Sonuç olarak küçük kardeşin kalçadaki alt kemiği tamamen alındı ve protez kullanımı çok da mümkün olmadığı için hayatının geri kalanını tekerlekli sandalyede geçirmeye mahkûm oldu.[11] Basit bir operasyonla tedavi olabilecekken hayat boyu yürüme engelli kalsa da bu kız çocuğu şanslı sayılır. 27 Nisan 2016’da El Kuds Hastanesi’ne yapılan hava saldırısı sonrası bir yazı kaleme alan Suriyeli Cerrah Usame Ebu el İzz en yürek parçalayıcı anlardan birinin saldırı sonrası hastaneye getirilen hastalar arasında hangisini kurtaracakları yönünde seçim yapmak zorunda olmak olduğunu yazıyordu. Çünkü yeterli doktor olmadığı için herkesi tedavi etme imkânı yoktu. Bu arada, Halep’in son çocuk doktoru olan Dr. Muhammed Vassım Muaz ve son 10 diş hekiminden biri olan Dr. Muhammed Ahmed bu saldırıda yaşamını yitiren 50’inin üzerindeki siviller ve sağlık çalışanları arasında idi. Usame Ebu el İzz’in şu satırları yaşanan trajediyi gözler önüne seriyor: “Doktorlar ve hemşireler hastalarımız için cesurca çaba gösteriyor. Toplumumuz için son bir umut olarak hizmet verdiğimizi biliyoruz…Ancak biz de artık düşmek üzereyiz. Meslektaşlarımızı varil bombaları ve füze saldırılarında kaybettik…Tükendik ve sayımız çok az kaldı.”[12] Savaş sırasında sağlık kuruluşlarını ve çalışanlarını hedef almak hem Cenevre Sözleşmelerinde hem de BM Roma Statüsü’nün 8. maddesinde tanımlanan savaş suçları arasında yer almakta.[13] Suriye’de bu tür suçlar işlendiği de BM ve diğer uluslararası insan hakları örgütleri tarafından hazırlanan raporlarda defalarca dile getirildi. Tıpkı işlenen diğer suçlarda olduğu gibi bu konuda da bir yaptırım ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bir soruşturma açma yetkisi verilmesi – BM Güvenlik Konseyi bu konuda bir mutabakata varamadığı için – mümkün olmadı. Tüm dünyanın gözleri önünde Suriye Trajedisi’nin bir perdesi de bu şekilde sahne aldı. Bundan sonrası için karamsar bir gelecek çizilmekte. Yoğunluğu azalan İç Savaş’ın sona ermesi durumunda Suriye’nin sağlık alanındaki altyapısını yeniden kurması yıllar alacak. Ancak daha kötüsü nitelikli sağlık çalışanlarının yeniden eski seviyesine gelmesinin çok daha uzun sürecek olması. Ülkeyi terk eden ve gittikleri yerde yeni bir hayat kuran Suriyeli doktorlardan büyük bir kısmı çok büyük bir olasılıkla bir daha ülkelerine dönmeyecek. Yavuz Güçtürk Dipnotlar [1] Bombalama sonucu enkaz altında kalan sivillerin kurtarılması başta olmak üzere pek çok çalışma yürüten örgütün gerçek adı “Suriye Sivil Savunması” (Syrian Civil Defence). Bugüne kadar 200’e yakın üyesi çalışmaları sırasında öldürüldü. Bkz. http://syriacivildefense.org/[2] UN Resolution 2139, 22.02.2014.[3] “Anatomy of a Crisis: A Map of Attacks on Health Care in Syria”, Physicians for Human Rights, 31.08.2017.[4] “Assault on medical care in Syria”, UN Human Rights Council, 13.09.2013.[5] Ben Taub, “The Shadow Doctors”, The New Yorker, 27.06.2016.[6] “Syria: Medicine used as a weapon of persecution”, Médecins Sans Frontières (MSF), 08.02.2012.[7] Özgür Suriye Doktorlar Birliği (The Union of Free Syrian Doctors) bu çerçevede kurulmuş örgütlerden biri idi. Bkz. https://www.facebook.com/UFSD.Care/ 2013 yılında Türkiye’de kurulan Syrian Expatriate Medical Association (SEMA) adlı örgüt de hem Suriye içinde hem de ülke dışında bulunan Suriyeli mülteciler için yardım sağlamaya çalışan bir diğer örgüt. Bkz. http://sema-sy.org[8] Ellen Francis, “The War on Syria’s Doctors”, Foreign Policy, 11.08.2016.[9] “Syria: Attacks on Doctors, Patients, and Hospitals”, Physicians for Human Rights, December 2011.[10] Sarah Boseley, “Syria ‘the most dangerous place on earth for healthcare providers’ – study”, The Guardian, 15.03.2017.[11] “Salvaging bodies: A doctor’s everyday reality in Syria”, Al Jazeera English, 31.10.2017.[12] Osama Abo El Ezz, “In Aleppo, We Are Running Out of Coffins”, The New York Times, 04.05.2016.[13] Melike Batur Yamaner ve d., “12 Ağustos 1949 Tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları ve “Uluslararası Ceza Mahkemesi Temel Belgeler Derlemesi”, İHOP, 18.12.2006.
Rusya’nın Soçi Konferansı Hamlesi
Haber – Analiz / Suriye Gündemi 19 Ekim 2017’de Soçi’de düzenlenen bir panelde konuşan Rusya Devlet Başkanı Putin, ‘Suriye krizinin çözümü için, de-eskalasyon (çatışmasızlık) bölgelerinin kararlaştırılması ve uygulanması ardından Suriye Halkların Konferansı düzenlenebileceğini’ dile getirmişti. Keza aynı şekilde Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksander Lavrentye, 30 Ekim’de Rus medyasına verdiği röportajda böyle bir adım atılması için hazırlık yapıldığını söylemişti. Nitekim 30-31 Ekim 2017 tarihinde düzenlenen 7. Astana  toplantısının ardından, Rusya  Soçi şehrinde ‘Suriye Ulusal Diyalog Konferansını’ 18 Kasım tarihinde düzenleyeceğini duyurmuştu. Bunun akabinde Rusya Dışişleri Bakanlığınca, bu konferansa davet edilecek 33 siyasi yapılanmayı içeren bir liste yayınlandı. Yayınlanan liste, muhalif siyasi yapılarla birlikte rejime yakın siyasi gruplara da yer vermektedir. Askeri grupların davet edilmemesi ise dikkat çekmiştir. Listeye ilişkin başka önemli bir husus ise Kürt siyasi grupların yanı sıra PKK’nın Suriyedeki uzantısı PYD’ın davet edilmesi oldu. Düzenlenecek konferans ‘Suriye Halklarını’ bir araya getireceğini söylenmesi, tepki toplamıştır. Muhalif saflarında bu konferan Suriye halkını parçalamak için bir adım olduğunu iddia edilerek eleştirilmiştir. Analistler Soçi konferansının federal devletli çözümü önereceği öngörülmektedir. Muhalefetten Soçi Konferansına Ret Soçi konferansı genel olarak muhalefetin saflarında retle karşılanırken, Rejim katında kabulle karşılandığı görülmektedir. ÖSO başta olmak üzere konferansa davet edilmeyen ve edilen askeri muhalif gruplar konferansını ağır bir dilde eleştirmiştir. Ceyş’ül İslam Astana temsilcisi Muhammet Alluş bu konferans adeta ‘Rejim ile Rejim arasında bir diyalog olacağını’ söyleyerek, bu konferansı reddettiğini belirtmişti. Öte yandan, Yüksek Müzakere Heyeti yanı sıra davet listesinde bulunana Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), konferansı Cenevre görüşmelerini es geçmek için Rusya’dan yapılan bir hamle olarak değerlendirmişti. Suriye İslami Konseyi ise, Soçi Konferansı Esed rejimine meşruiyet kazandıracağını iddia ederek konferansı reddetmiş ve diğer siyasi grupları katılmamaya davet etmiştir. Muhalefetin bu olumsuz yanıtına karşın Esed rejimi, konferansa hazır olduğunu açıklamıştır.   Davet Edilen Gruplar: Değişim ve Kurtuluş Halk CephesiDemokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon KomitesiHalk PartisiHalk İradesinin PartisiAdalet ve Kalkınma Suriye Ulusal Gençler PartisiDayanışma Partisi•Ulusal Kongre Partisi••Laik bir Suriye için Ulusal Kongre Partisi (Ulusal Kongre Partisi alt grubu)Suriye için Alternatif HareketiKamh (Buğday) Hareketi•PYD / Ana merkez•• PYD / Kamışlı (PYD’nin alt kolu)•• PYD / Ayn El-Arab – Kobani (PYD’nin alt kolu)Suriye Birlik PartisiÖzgür ve Demokratik Suriye için Evet HareketiSuriye Devleti İnşası PartisiSuriye Demokratik Halk PartisiSuriye Vatan PartisiArap Sosyalist Baas PartisiDemokratik Sosyalist PartisiBarışçıl Değişim KoalisyonuSuriye Milli Gençlik PartisiAkil Adamlar KonseyiSuriye Demokratik Ulusal TopluluğuSuriye Ulusal Sosyalist PartisiAsurilerin Demokrat Orta Sol DerneğiDemokratik Arap Birliği PartisiSosyalist Arap Birliği PartisiSosyalist Birlikçiler Partisi Daveti Reddeden Gruplar Yüksek Müzakere HeyetiGüney Cephe PartisiSuriye Ulusal Kongresi•Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK)••Kürt Ulusal Konseyi (SDMK’ya bağlı) Suriye Gündemi
Çin’in Suriye Ajandası
Analiz / Suriye Gündemi 1.5 Milyara yaklaşan nüfusu ve 11 triyon dolarlık ekonomisi ile Çin, küresel sistemde etkisini giderek arttırmaya devam ediyor. Pekin yönetiminin ulusal çıkarları da ekonomik ve diplomatik genişlemenin etkisiyle birlikte artıyor. Bu anlamda Ortadoğu, Çin’in büyüyen ekonomisi ve sanayisi için gerekli petrol ve doğalgaz kaynağı olarak ülkenin dış politikasındaki önemini koruyor. Ortadoğu’da istikrarın sağlanması ise Çin için hayati önem taşıyan enerji güvenliği bakımından Pekin’in önceliği durumunda. Bu nedenle Suriye’de altıncı yılını dolduran İç Savaş’ın, Çin’in Ortadoğu’daki menfaatleri için bir risk unsuru olarak öne çıktığı söylenebilir. Soğuk Savaş Yıllarından Kalan Miras Suriye’de bağımsızlığın ardından siyasi istikrarın sağlanması zorlu bir sürecin ardından gerçekleşmiştir. 1946’dan sonra darbelerle geçen uzun yılların ardından Baas partisinin etkisiyle ülkede Arap milliyetçiliği yükselmiştir. Ülkedeki emperyalist mirasın etkisine bağlı olarak dış politikada Batı karşıtı politikalar öne çıkmış ve Sovyetler Birliği ile yakınlaşma sürecine girilmiştir. 1944’te Sovyetler Birliği, 1956’da da Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler sağlanmıştır. Suriye bu adımla Çin’de iç savaşı kaybedip Tayvan’da yeni bir hükümet kuran milliyetçi hükümet yerine Pekin’deki Mao hükümetini tanıyan ilk Arap ülkelerinden biri olmuştur. Suriye’nin Sovyetler Birliği ile olan yakınlığı da bu ülkeyi Çin’le de işbirliği yapmaya teşvik etmiştir. Ancak1960’lı yılların başından itibaren Çin-Sovyet rekabetinin büyümesi Suriye’yi yönetenleri iki güç arasında tercih yapmak zorunda bırakmıştır. Suriye’nin soğuk savaş dönemindeki çift kutuplu küresel sistemde Doğu kampını seçmesi ve akabinde Çin-Sovyet rekabetinde Sovyetler Birliğine yakın durması ülke iç ve dış siyasi gelişmelerin etkisinde şekillenmiştir. Bağımsızlığın ilanının ardından devam eden darbe geleneği önemli bir parametreyi teşkil etmektedir. Zira darbe yapan gruplar ayakta kalmak ve meşruiyetini sağlamak için her daim dış desteğe ihtiyaç duymuştur. Darbe süreçlerinin ardından iktidarını sağlamlaştıran Hafız Esad, Rusya ile ilişkilere öncelik vermiş bu da Çin ile ilişkileri doğal olarak olumsuz etkilemiştir. Sovyetler Birliğinin Çin’e oranla daha büyük bir güç olarak öne çıkması da bu tercihte önemli olmuştur. Rusya’nın Ortadoğu ülkeleri üzerinde yürüttüğü siyasi ve ekonomik ilişkilerin gücü ile Pekin’den daha yakın bir coğrafyada bulunması da bu tercihte önemli bir yere sahiptir. Sovyetler Birliğinin, ABD’nin İsrail’in hamiliği rolüne karşı soğuk savaşın kızıştığı dönemde Arapların hamiliğine soyunması da Suriye için önem taşımaktadır. Sovyetlerle ilişkilerin gelişmesi, Suriye’nin Çin ile ilişkilerinin sınırlı bir seviyede kalmasına neden olmuştur. Bu dönemde Suriye Çin arasında karşılıklı diplomatik temaslar da yok denecek kadar azdır. Çin Dışişleri Bakanlığı‘nın internet sitesindeki bilgilere göre1988 yılına kadar üst düzey bir ziyaret gerçekleşmemiştir. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte yeni oluşan dünya düzeninde Suriye-Çin ilişkileri pozitif bir ivme kazanmış, 2004 yılında Beşar Esad’ın Pekin’i ziyaretiyle ilişkilerin en parlak dönemi yaşanmıştır. Bu gelişmeler neticesinde İki ülke arasındaki ticaret hacmi de Çin lehine olacak şekilde gelişmeye devam etmiştir. İkili ticari ilişkilerde iç savaş öncesi 2010 yılında 2,2 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşılmıştır. Bu ticaretin 5,6 milyon dolarlık kısmını Suriye’nin Çin’e ihracatı, geri kalan 2,1 milyar dolardan fazla kısmını da Suriye’nin Çin’den yaptığı ithalat oluşturmuştur. 2016 yılının ilk üç çeyreğinde ise ikili ticaret hacmi 690 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu oranda Çin’in Suriye’den ithalatı 2,3 milyon dolar olurken, geri kalanını Çin’in Suriye’ye olan ihracatı oluşturmaktadır. İç savaş başlamadan önce Çin kamu petrol ve doğalgaz şirketi SINOPEC, Suriye’nin kuzeyi ve doğusundaki en büyük yatırımcıydı. Şirket enerji alanındaki önemli ilk yatırımını 2008 yılında Kanadalı Tanganyika’yı 1,9 milyar dolara satın alarak yapmıştır. Anlaşma dâhilinde Suriye’nin kuzeydoğusundaki Şeyh Mansur, Qudeh ve Tişrin petrol sahaları SINOPEC’in kontrolüne geçmiştir. Bu anlaşma aynı zamanda Çinli bir şirketin Kuzey Amerikalı bir petrol şirketinin tamamına yakınını satın aldığı ilk anlaşma olarak da kayıtlara geçmiştir. Satışı yapılan bu üç petrol sahasında toplam 21 milyar varil ham petrol olduğu tahmin edilmektedir. Şirketin satış anlaşmasında ayrıca Tanganyika’nın erişimine yetkili olduğu 1 trilyon küp doğalgazı çıkarma hakkı SINOPEC’e verilmiştir. Söz konusu petrol sahaları İç Savaşın patlamasıyla önce DAEŞ’in eline geçmiş, daha sonra uluslararası koalisyonun desteğiyle PYD petrol sahalarını kontrolü altına almıştır. Çin hükümeti 2015 ve 2016 yıllarında bu sahaları PYD’den geri almak için bir takım girişimlerde bulunmuştur. Esad rejiminin de desteğiyle Suriye’de PYD ile görüşen Çinli yetkililer ret cevabı almıştır. Suriye’nin kuzeyinde ve doğusundaki kritik petrol sahalarını ele geçiren PYD, bu bölgedeki varlığını güçlendirdiği için sahaları elinde tutmayı amaçlamaktadır. PYD’nin en büyük destekçisi konumuna gelen ABD’de, terör örgütünün uluslararası hukuku tanımayan bu uygulamalarına sessiz kalmayı sürdürmektedir. İsrail Tehdidinin Gölgesinde Gelişen Askeri İlişkiler Pekin, Şam’a Balistik Füze Veriyor Gerek soğuk savaş dönemi gerekse de ardından gelen süreçte İsrail, Suriye için en büyük ulusal tehdit olmuştur. Suriye hükümeti de bu tehditle daha güçlü mücadele için askeri gücünü arttırmayı hedeflemiştir. Suriye hükümetinin İsrail’in nükleer gücüne karşı en çok ihtiyaç duyduğu askeri silahların başında uzun ve orta menzilli balistik füzeler gelmekteydi. Batı ülkelerinin İsrail yanlısı politikaları yüzünden bu ülkelerden silah alamayan Suriye önce Rusya ardından Çin’e yönelmiştir. Çin, 1980’lerin başından itibaren dış dünyaya kapılarını açmış ve ticaretin her alanında işbirliğini geliştiren politikalar sürdürmeye başlamıştır. Bu anlamda Suriye rejimi ile de yakın temas kurulmuştur. ABD kaynaklı istihbarat raporlarına göre 80’ler sonundan itibaren Çin, Suriye rejimine en az 80 adet 600 km menzilli M-9 Balistik füzesini satmıştır. Bu füzelerle Suriye, çatışma anında İsrail’in tüm stratejik noktalarını vurabilme kabiliyeti elde etmiştir. ABD, Suriye-Çin Yakınlaşmasından Endişeli Çin’in Suriye sattığı bu stratejik silahlar İsrail’in güvenliği için risk oluşturmaya başlayınca devreye Amerika Birleşik Devletleri girmiş ve Çin’e baskı yapmaya başlamıştır. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı James A. Baker, 80’lerin sonunda Çin’e yapmayı planladığı ziyareti CIA’nın raporu üzerine askıya almıştır. CIA, Çin’in M-9 balistik füzelerinden sonra M-11 füzelerinin de satışı için Şam ve Pekin’in anlaşmaya vardığını rapor etmiştir. Baker ancak 1992 Kasımında Çin’e gitmiş ve bu ziyaretinde Çinlileri, BM öncülüğünde 1987’de imzalanan ve balistik füzelerin satışına düzenleme getiren uluslararası anlaşmayı kabul etmeye ikna etmiştir. Bu anlaşmaya göre 3.dünya ülkelerine balistik füze ve füze teknolojisinin satışına sınırlama ve gözlem getiriliyordu. ABD yönetimi böylece Çin’den Suriye’ye füze akışını önlemeyi hedeflemiştir. Çinliler bu anlaşmayı imzalamalarına rağmen maddelerdeki açıklardan faydalanarak Suriye’ye füze satışına devam ettiler. 1996 yılında Çin’in parçalar halinde füze yapımında kullanılacak malzemeleri Suriye’ye göndermeye devam ettiği ortaya çıkmıştır. Çinliler malzemelerin yanı sıra teknoloji paylaşımında da Suriye hükümetine destek olmuş ve füze üretiminde Suriyeli personele eğitim vermiştir. Suriye İç Savaşı ve Çin Çin, Suriye’deki iç savaşa doğrudan askeri müdahalede bulunmayan tek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak dikkat çekmektedir. Pekin’in doğrudan askeri müdahalede bulunmayışı Çin’in uzun yıllardır sürdürdüğü diğer ülkelerin içişlerine karışmama politikasıyla örtüşmektedir. Çin, batılı devletlerin insan hakları ihlallerini bahane ederek gelişmekte olan ülkelere askeri müdahalede bulunmasının bir meşruiyeti olmadığını ve asıl amacın bu ülkelerde batı yanlısı grupların yönetime getirmek olduğunu düşünmektedir. Pekin yönetimi rejime yönelik BMGK yaptırımlarında bir kez çekimser kalmış, diğerlerinde veto hakkını kullanmıştır. Bununla birlikte daha önce yapılan askeri anlaşmalara sadık kalmış, silah satışına devam etmiş ve sattığı silahların kullanımında Suriyeli askeri personele eğitim vermiştir. Çinli danışmanlar Suriye’nin bu ülkeden aldığı uzun menzilli füze, füze rampaları ve uzun namlulu silahların kullanımında Suriyeli askerlere eğitim vermektedir. Öte yandan birçok ülke güvenlik gerekçesiyle Şam’daki temsilciliklerini kapatmışken, Çin temsilciğini açık tutmayı seçen birkaç ülkeden birisi olarak kalmıştır. Çin Diplomasisinde Suriye Mesaisi Çin Halk Cumhuriyeti, 29 Mart 2016 tarihinde Suriye’deki gelişmeleri daha yakından takip etmek, diplomatik temasları hızlandırmak ve kurulacak uluslararası toplantılarda daha etkin boy göstermek amacıyla eski Tahran büyükelçisi Şie Şaoyan’i Suriye Özel Temsilcisi olarak atamıştır. Şie Şaoyan göreve geldikten sonra Suriye krizinin taraflarıyla ayrı ayrı görüşmeler yapmıştır. Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, İran ve Türkiye gibi bölge ülkelerine ziyaretler yaparak üst düzey diplomatlarla görüş alışverişinde bulunmuştur. Şie’nin ilk Suriye ziyaretinde rejim temsilcilerinin yanı sıra muhaliflerle de birtakım temaslarda bulunduğu medyaya yansımıştır. Çin yönetimi rejime desteğini sınırlı tutarak bölgede Suudi Arabistan gibi Suriye konusunda farklı taraflarda yer aldığı petrol tedarikçilerini de kendinden uzaklaştırmak istememektedir. Bu anlamda Çin’in Suriye krizinde şimdiye kadar izlediği politikalar hem daha yakın işbirliği yapabileceği Esad rejiminin ayakta kalmasına yardımcı olurken, hem de İran ve Suudi Arabistan gibi iki büyük enerji tedarikçisi arasında denge politikası sağlamayı başarmıştır. Bu anlamda Çin, Suriye krizini, İran ve Suudi Arabistan gibi gelişmekte olan ülkelerde Çin etkisini arttırmak için bir fırsat olarak görüyor ve bu doğrultuda dış politika geliştirmektedir. Suriye’de Savaşan Uygur Türkleri Çin, Suriye’ye savaşmaya giden Uygur Türklerinin durumunu bir numaralı ulusal güvenlik konularından biri olarak ele almaktadır. Çin Halk Cumhuriyet,i Suriye’de savaşmış vatandaşlarının ülkeye dönmesinden büyük endişe duymaktadır. Bu kişiler hakkında detaylı ve doğrulanmış veri bulunmuyor. Bununla birlikte Reuters’in Esad rejim kaynaklarına dayandırarak Mayıs 2017’de geçtiği bir raporda Suriye’de yaklaşık beş bin Çin vatandaşının bulunduğu belirtilmiştir. Bunlardan bine yakın militanın “Horasan Vilayeti” adı altında DAEŞ için savaştığı düşünülmektedir. Sayıları iki bini geçen Çin vatandaşı da muhaliflerin safında, farklı grupların altında savaşmaktadır. Bu Çin vatandaşlarının tamamına yakınını Uygur Türkleri oluşturmaktadır. 2014 yılından itibaren DAEŞ’in Irak ve Suriye’de büyük bir sahayı kontrol etmeye başlaması ve Avrupa, Ortadoğu ve Güney Asya’da terör saldırılarının artmasıyla Çin’in bu konudaki endişeleri de büyümektedir. 2015 yılında DAEŞ ilk kez Çin’i doğrudan hedef alan bir mesajla Suriye’de ele geçirilen Çin vatandaşı Fan Jinghui’nin idam görüntüsünü servis etmiştir. Fan için ilk olarak fidye talep edilmiş ancak Fan iki ay sonra idam edilmiştir. Kayıtlara DAEŞ tarafından öldürülen ilk Çinli tutsak olarak geçen bu olay Çin kamuoyunda büyük kızgınlık yaratmıştır. Yüzbinlerce kişi Çin’in Twitter’i olarak bilinen sosyal medya sitesi Weibo paylaşımlarında, Fan’in intikamının alınması için Çin’in de ABD ve Rusya benzeri hava saldırıları düzenlemesi gerektiğine dair yorumlar yapmıştır. Çin hükümeti internetteki tepkilerin büyümesinin ardından bir süre bu konu içerikli mesajları yasaklamış, daha sonra bu yasak kaldırılmıştır. Çin Devlet Başkanı Şi olayın ardından yaptığı açıklamada teröre karşı işbirliği çağrısında bulunmuştur. DAEŞ saflarında savaşan Uygur Türkleri konusu uluslararası medyaya 2017 Şubatında DAEŞ tarafından servis edilen yeni bir tehdit mesajıyla taşınmıştır. 30 dakikalık videoda çocuk, genç, yaşlı Uygur Türkü savaşçılar kamplarda eğitim alırken görüntülenmektedir. Videoda konuşan militanlardan biri Çin’den intikam almakla ve kandan bir nehir akıtmakla tehdit etmektedir Sonuç Çin, Suriye İç Savaşı’nda ilk başta Arap Baharının etkisiyle siyasi değişimlere sahne olan ülkelerde sergilediği tavra benzer politika geliştirdi ve diğer ülkelerin içişlerine karışmama prensibini korumuştur. Ancak sürecin iç savaşa dönüşmesinin ardından Esad rejimine desteğini açıkça ortaya koymuştur. Bununla birlikte askeri gücüyle sahaya inmeyi tercih etmemektedir. BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetolarıyla Rusya’yı diplomatik arenada yalnız bırakmazken, sahada da gönderdiği askeri yardımlar ve silahlarla rejime desteğini sürdürmektedir. Esad rejiminin düşmesi halinde Batı yanlısı bir hükümetin iktidara gelme ihtimali, bu ülkedeki ekonomik yatırımlarının geleceği ve Uygur Türklerinin iç savaştaki rolü Pekin yönetiminin Suriye politikasında belirleyici maddeler olarak öne çıkmaktadır. Suriye’de iç savaşın bölgesel bir çatışmaya dönüşmeden küçük ölçekte devam etmesinin kısa vadede Çin’in çıkarlarına işlediği iddia edilebilir. Başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkelerin Suriye’ye daha fazla mesai harcaması Asya-Pasifiğin ikinci plana düşmesi anlamına gelmektedir. Küresel aktörler Suriye sorununa odaklanmışken Çin’in kendi bölgesinde yaptığı oyun değiştirici hamleleri çok dikkat çekmemektedir. Bu anlamda Güney Çin Denizindeki sınır ve adalar sorunundan, Kuzey-Güney Kore çatışmasına kadar Asya-Pasifik gelişmelerinin ikinci planda kalması Çin’in elini güçlendirmektedir. Çin, Esad rejimini destekliyor ancak PYD-YPG ile de gelecek dönemde temaslarını arttırabilir. Öncelikle Rusya’nın ve ABD’nin desteğiyle Suriye’de en güçlü aktörlerden biri haline gelen PKK uzantısı yapıyla Çin’in de temasa geçmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Özellikle Suriye’deki petrol sahalarının PYD bölgelerinde bulunması, Çin’i bu örgütle temasa geçmeye zorlayacaktır. Aynı şekilde PYD-YPG için ABD ve Rusya’nın ardından bir diğer BM Güvenlik Konseyi Daimi üyesi olan Çin’in desteğini alması, ileride ilan etme hedefleri bulunan özerk yapı veya bağımsız bir devlet için meşruiyet kazanma anlamına gelecektir.
Astana Görüşmeleri Eşliğinde Türkiye’nin İdlib Hamlesi Ömer Özkizilcik  
Türkiye’nin İdlib hamlesi ve HTŞ Astana görüşmeleri bağlamında İdlib bölgesi için varılan ateşkes anlaşmasının sahaya nasıl yansıyacağı merak konusu. Rusya, Türkiye ve İran garantörlüğünde gerçekleşen görüşmelerin 6. turunda alınan kararlar arasında, İdlib’teki ateşkesi denetlemek için askeri birliklerin konuşlandırılması öne çıkıyor. Varılan anlaşmaya göre, harita üzerinde belirlenen sınırlarda Türk ve Rus askeri birlikler tarafların ateşkese riayet etmesini sağlayacak, taraflar arasında esir takası gerçekleşecek ve bölgeye insani yardım sevk edilecek. HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam)[1] İdlib’te Ahrar-uş Şam gibi rakiplerini yenmesi sonrasında hakimiyetini genişletmiş ve stratejik öneme sahip bölgeleri ele geçirmişti. Geçtiğimiz günlerde, Hama’da rejim ve rejim yanlısı milislere karşı başlattığı saldırılarla Astana görüşmelerinde varılan ateşkes anlaşmasını baltalamaya çalışmıştı. Bu şartlar altında Türkiye’nin İdlib bölgesine nasıl gireceği ciddi bir soru işareti olarak durmaktadır. Türkiye ne yapmalı? Türkiye, silahlı kuvvetleri İdlib’e girmeden önce, Astana’da alınan karar ile Suriye halkını korumaya yönelik bir adım atıldığını ve ateşkes anlaşmasını korumak için Türkiye’nin göndereceği askeri birliklerin insani amaçlarla geldiğini kamuoyuna tüm iletişim araçlarını kullanarak net bir biçimde anlatmalıdır. Özellikle İdlib bölgesine hakim olan ve Astana görüşmelerine davet edilmediği için bu toplantıları ‘ihanet görüşmeleri’[2] olarak nitelendiren HTŞ’nin verebileceği saldırgan reaksiyonların önlenmesi, görev alacak Türk askerinin güvenliği için, hayati konuların başında yer almaktadır. Bu aşamada özellikle İdlib ve civarındaki kanaat önderleri ile bu yönde temaslar gerçekleştirilmesi faydalı olacaktır. Kanaat önderleri, İdlib halkı ve özellikle bölgede yer alan Suriyeli muhaliflere, Astana görüşmelerinde alınan kararların bir teslimiyet anlaşması olmadığı, İdlib ve çevresindeki yaşayan vatandaşların güvenliğinin uzun vadede güvence altına alınmak istendiği açıkça izah edilmelidir. DAEŞ sonrasında namluların döneceği taraf olan Suriyeli muhalif grupların, kontrol ettikleri bölgeleri kaybetmemeleri için bu adımların atıldığı konusunda ikna edilmeleri gereklidir. İdlib’in ikinci bir Halep, Rakka veya Musul olmaması için Türkiye’nin bu sorumluluğu üstlenmesinin zaruri olduğu açıkça ifade edilmelidir. HTŞ ve yerel ÖSO unsurlarının başlattığı son Hama operasyonu, muhaliflerin askeri kapasitelerindeki düşüşü açıkça göstermektedir. Rejim’in birliklerini Suriye’nin doğusuna kaydırmasına rağmen muhalifler, Hama cephesinde hava saldırılarına karşı koymakta güçlük çekmiştir. Bunun ardından, Suriyeli muhalifler arasında, “Rus ve İran destekli rejim yanlısı milislere karşı koymak için ellerinde yeterli imkan olmadığı„ yönünde söylemler yaygınlaşmaktadır. Uluslararası siyasi konjunktüre göre de, İdlib’e yapılacak olası bir saldırıda, Suriyeli muhaliflere sadece Türkiye ve Körfez ülkeleri tarafından abluka altında olan Katar‘ın yardım etmeye hazır olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Batılı devletlerin, Esed rejiminin İdlib operasyonunu ‘terörle mücadele’ bağlamında desteklemeseler bile sessiz kalacakları fazlasıyla öngörülebilirdir. Halep için yardım etmeyen uluslararası aktörlerin, HTŞ’nin hakimiyet alanını genişlettiği İdlib için de yardım etmeyeceği açıkça ortadadır. Türk askerine karşı gerçekleşecek bir saldırı durumunda, çok yüksek seviyede siyasi ve askeri tedbirlerin ortaya konulacağı muhataplara açık ve net bir şekilde belirtilmelidir. HTŞ ne yapmalı? Türkiye ve HTŞ arasında karşılıklı çıkara dayalı bir angajman oluşturulmalıdır. HTŞ belli bölgelerden çekilmeli ve Türk askerinin ikmal yollarına karşı bir girişimde bulunmamalıdır. Aksi takdirde Türkiye’ye savaş açan HTŞ, karşısında Suriyeli muhalifleri bulacağı gibi, Türk Ordusu karşısında da herhangi bir şansı olmayacaktır. TSK’ya karşı uygulayabileceği gerilla taktikleri ile belirli düzeyde kayıplara sebebiyet verme ihtimali olsa da, HTŞ böyle bir çatışmaya girmeyi asla tercih etmemelidir. HTŞ içerisinden ve dışarıdan gelecek kışkırtmalara karşı hatırlatılmalıdır ki, Taliban’ın Afganistan’da ABD’ye karşı sürdürdüğü gerilla savaşı için gerekli olan dağlık arazi şartlarını, Suriye sahası ve İdlib bölgesi sunmamaktadır. Nispeten düz arazi olan ve zeytin ağaçlarının da yaygın olduğu İdlib bölgesinin topografik şartları Türkiye’nin lehinedir. Bundan dolayı gerilla savaşının etki alanı sınırlı olacaktır. HTŞ ile yapılacak olan muhtemel müzakerelerde Türkiye’nin caydırıcı gücünün ortaya konulması önemlidir. Bunun için ciddi düzeyde bir askeri konuşlandırma elzemdir. Karşısında geniş kapsamlı bir Türk askeri kuvvetini gören HTŞ’nin anlaşmaya yanaşması daha muhtemeldir. Ancak HTŞ farklı yöntemler izlemeyi de tercih edebilir. HTŞ’nin kendisini feshedip, savaşçıların diğer Suriyeli muhalif grupların arasında faaliyete devam etmesinin önü açılmalıdır. HTŞ’nin Türkiye ile anlaşamadığı ve geri çekilmeyi kabul etmediği her senaryoda, TSK’nın İdlib’e konuşlanması ciddi sorunları beraberinde getirecektir. HTŞ’nin bölgedeki yığınağı, kurduğu istihbarat mekanizmaları, alan hakimiyeti ve edindiği tecrübe Türkiye’nin bedel ödemesini gerektirecektir. Böyle bir senaryoda TSK güçleri arka planda yer alırken, Özgür Suriye Ordusu ve diğer Suriyeli muhalif grupların daha ön planda olması muhtemeldir. Suriyeli muhalifleri yanına alan Türkiye, bölgedeki HTŞ varlığını, istihbarat mekanizmalarını ve alan hakimiyetini iki veya üç aylık bir süre içerisinde önemli oranda geriletme potansiyeline sahiptir. HTŞ’den yaşanan ayrılıklar HTŞ son dönemlerde sahada önemli kazanımlar elde etse de, aynı zamanda ciddi kayıplara da maruz kalmıştır. HTŞ’nin en önemli kazanımı, sahadaki rakibi Ahrar’uş Şam’ı yenip, stratejik öneme sahip olan Bab el Hava sınır kapısını ele geçirmesidir. Buna ilaveten, HTŞ, İdlib ve diğer şehirlerde kendisine gayrı-resmi olarak bağlı sivil idareler kurmaktadır. Fakat bu hamlelerin HTŞ için bedeli de az olmamış; HTŞ, ciddi ölçüde kan kaybına uğramıştır: HTŞ’nin Ahrar’uş Şam’a, kendi şer’i heyetinin izni ve şura kararı olmadan saldırması sebebiyle, HTŞ’nin ikinci büyük bileşeni olan Nureddin Zengi Hareketi, gruptan ayrılmıştır. İlerleyen günlerde Nureddin Zengi Hareketi ile çeşitli sorunların ve ufak çaplı çatışmaların yaşandığı görülmüştür. HTŞ komutanlarının sızdırılan ses kayıtları ise grubun ‘gerçek yüzünü’ gösterdiği şeklinde yorumlanmıştır. Ses kayıtlarında ortaya çıkan önemli bilgilerden birisi de, meşhur Şeyh Muheysini’nin öldürülme emridir. Bu emrin ortaya çıkması sonrasında HTŞ’ye hatalarını düzeltmesi için önerilerde bulunan Muheysini, bu önerilerin dikkate alınmaması üzerine gruptan ayrılmıştır. Ayrıca yine meşhur Şeyh Ulyani de HTŞ’den ayrılmıştır. HTŞ’nin Nusra ve haricindeki bileşenleri, savaşçılar ve komutanlar üzerinde önemli nüfuzu olan Muheysini ve Ulyani’nin gruptan ayrılması ile HTŞ projesinin başarısız olduğu yönünde yorumlar güçlenmiştir. Saha üzerinde oldukça etkili iki figürün gruptan ayrılması üzerine, HTŞ’nin en büyük üçüncü bileşeni olan ve eski Ahrar uş-Şam üyelerinden oluşan, Ceys el-Ahrar grubu da HTŞ’den ayrıldığını açıklamıştır. Böylelikle HTŞ artık yalnızca eski el-Nusra örgütü, bazı eski Ahrar uş-Şam üyeleri ve diğer küçük birleşenlerden oluşmaktadır. Bu durum HTŞ’yi eskisinden daha sert ve daha radikal bir tutuma itebilir. HTŞ’nin Türkiye ile angajmana girmediği ve çatışmayı tercih ettiği senaryoda, TSK ve Suriyeli muhalifler HTŞ üyelerine alternatifler sunmalıdır. Böylelikle HTŞ’den ayrılmalar hızlandırılabilir ve HTŞ zayıflatılır. Ahrar uş-Şam’a saldırması sebebiyle kan kaybı yaşayan HTŞ’nin, Suriye halkına uzun senelerdir büyük destekler sağlayan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türkiye ile beraber hareket eden Suriyeli muhaliflere saldırması durumunda gruptan yeni ayrılmalar da yaşanacaktır. Zira, Liva ul-Hak, Ceys el-Sünne ve pragmatik gerekçelerle HTŞ’ye katılan birlikler ve bağımsız savaşçılar, Türkiye’ye ve Suriyeli muhaliflere karşı savaşmayı reddedecektir. Dipnotlar [1]http://www.suriyegundemi.com/2017/01/30/yeni-kurulan-tahrir-el-sam-grubu-ve-katilimlar/ [2]http://orient-news.net/ar/news_show/136187/0/
İGK Başkan Yardımcısından İsrail’in Kürt Siyasetine İlişkin İpuçları
Haber – Analiz / Suriye Gündemi Washington Enstitüsünde konuşan İsrail’li general Yair Golan; PKK’yı terör örgütü olarak görmediğini ve ‘Büyük Kürdistan’ fikrinin olumlu bir yaklaşım olduğunu belirtti.   Washington Enstitüsünde İsrail’in savunma politikaları hakkında konuşan İsrail’li general Yair Golan; bölgedeki gelişmeler, İran’ın İsrail’e oluşturduğu tehlike, DAEŞ’ın ciddi bir tehdit olmadığı ve PKK’nın terör örgütü olmadığı hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Yair Golan İran’ı asıl tehdit olarak gördüğünü ve İran yanlısı milislerin Suriye’deki varlığı ciddi bir tehdit olduğunu vurgularken, İran’ı emperyal politikalar uygulamakla suçladı. Golan yaptığı konuşma esnasında İran’ın gelişmiş bir uygarlık olduğunu ve modern teknolojiye sahip bir tehdit olduğunu belirtti. DAEŞ’ın en büyük tehdit olarak görülmesini eleştiren Golan, “DAEŞ’ın oluşturduğu tehdit, İran’ın oluşturduğu tehdit ile kıyas bile edilemez. Biz senelerdir DAEŞ benzeri terör örgütleriyle mücadele ediyoruz. Bunun bir sorun olmadığını söylemiyorum, fakat bununla yaşamaya alıştık. Ve ben kuzey birliklerini yönetirken, Golan tepelerinin güney kısmından DAEŞ militanlarını görüyorduk. Ne var bunda? Sınır üzerinde yürüyorlardı, ne var bunda? Omuzlarındaki kalasnikof ile yürüyorlardı. Ne olmuş yani? Onlar ilkel ve sınırlı kapasiteleri var. Evet kendi ideolojileri ve görüşleri var ve tehlikeliler. Bunu kabul ediyorum ama bununla nasıl geçineceğimi biliyorum.” dedi. Panel katılımcılarından Kürdistan Yerel Yönetiminin bağımsızlık referandumu hakkında soru gelmesi üzerine,  İsrail’li general Yair Golan tebessüm ederek; “Benim kişisel perspektifimi göre PKK bir terör örgütü değildir. Bu benim olaya bakışımdır. Tam sınırları belirleyemem ve İran, Irak, Suriye ve Türkiye Kürtleri bir araya getirilebilir mi ve getirilebilirse nasıl getirilir bilmiyorum. Fakat genel olarak; doğu’daki İran’a bölgedeki kaos’a bakarak, bu kaos’un ortasında güvenli bir Kürt yapının kurulmasının kötü bir fikir olmadığını düşünüyorum.” dedi.   İsrail’li general Yair Golan’ın Kürdistan Yerel Yönetiminin bağımsızlık referandumu hakkındaki soru üzerine; PKK’nın terör örgütü olmadığı yönündeki açıklaması, İsrail’in PKK’ya uzun yıllardı yatırım yaptığı ve büyük Kürdistan hayalinin İsrail için stratejik öneminin ifşası olarak Golan’ın PKK ve büyük Kürdistan söylemini açıkça dillendirmesi kamuoyu oluşturma çabaları olarak değerlendirildi. Yair Golan’ın Washington Enstitüsünde yaptığı konuşmanın tamamı
DAEŞ Militanlarının Deyr ez Zor’dan Tahliyesi
Analiz / Suriye Gündemi Geçen hafta içerisinde yayımlanan haberlerde yer alan DAEŞ militanlarının ABD destekli koalisyon güçleri tarafından tahliyesi iddiası aslında ilk değil. DAEŞ’in toprak kaybı ve mevzilerinde gerilemesi ile beraber örgütün liderlik kadrosu ve militanlarının bir kaçış arayışı içerisine girdiği görülmektedir. Örgütün sözde başkenti Rakka’nın uluslararası koalisyonun desteğini alan YPG güçleri tarafından kuşatılmasıyla beraber Esed rejimi ve yanlısı milislerin Deyr ez zor’a kadar ilerlemesi; Suriye’deki DAEŞ militanlarını sıkıştırmış, Ebu kamal ve Deyr ez zor kırsallarına doğru dağılmalarına neden olmuştu. Hatta muhalefetin elinde bulunan İdlib’e kadar geri çekilen birlikler bile olmuştu. Irak’taki DAEŞ’in durumu Suriye’deki militanlarının durumundan farklı değil. Irak!ta  Musul’u ve Tellafer’i kaybeden DAEŞ militanları başka bölgelere sığınmaya çalışırken, özellikle yabancı militanların Peşmerge güçlerine teslim olmayı tercih ettikleri görülmektedir. Bu kaçış kargaşası sürerken, Suriye ve Irak sahasında bazı DAEŞ militanlarının helikopterler aracıyla tahliye edildiğine dair bilgiler gelmeye başladı. Bu tahliye operasyonlarının özellikle ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri tarafından yapıldığına dair iddialar ise daha da dikkat çekici . Suriye News ve diğer haber kaynakları sahadaki aktivistlere dayandırdığı habere göre, 6 Eylül tarihinde bazı DAEŞ militanlarını tahliye etmek üzere Deyr ez zor doğusunda bulunan Rahbe Kalesi yakınlarında ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyona ait iki helikopter harekete geçmişti. Habere göre benzer tahliye operasyonu 5 Eylül 2017 Salı günü Deyr ez zor eyaletinde Meyadin beldesinin yakınlarında aralıklı olarak iki defa düzenlenmişti. Bir operasyonda DAEŞ’in finans sorumlusu ailesi ile beraber tahliye edilirken, diğer operasyonda ise  DAEŞ’in ‘Dini Polis’ biriminde çalışan ve çoğu yabancı kişi tahliye edilmişti.1 Geçen Temmuz ayında da benzer bir tahliye operasyonu Suriye sahasında gerçekleştirildiği iddia edilmişti. Aktivistler ve bazı haber sitelerine dayanan haberlere göre  uluslararası koalisyona ait üç helikopter Deyr ez zor Ayyaş beldesi yakınlarındaki Suhne çölünde bulunan bir noktaya arabayla gelen bazı kişileri tahliye etmişti. Habere göre 3 helikopterin katıldığı operasyonda bir helikopter yere inip tahliye operasyonu yaparken, diğer iki helikopter ise havada bekleyerek güvenliği sağlamış tahliye sonrasında  üç helikopter Rakka’nın kuzeyine doğru (bölgede bazı ABD askeri üssü olduğunu bilinmekte) hareket etmiştir. Sadece Suriye’de değil, benzer olay daha önce Irak’ta da yaşanmıştı. 4 Ağustos 2017 tarihinde Irak güvenlik teşkilatından El-Quds El-Arabi gazetesine verdiği bilgeye göre, kısa bir zaman önce Musul güneyinde bulunan eş-Şura beldesinde ABD güçleri DAEŞ’ın bazı militanlarını tahliye etmek üzere havadan indirme operasyonu gerçekleştirmişti. Güvenlik kaynağının verdiği bilgelere göre tahliye edilenler ABD adına DAEŞ’ın saflarında casusluk faaliyetlerinde bulunmakta idi. Aynı bağlamda, ABD öncülüğündeki koalisyon zaman zaman hedefi tam olarak bilinmeyen bazı hava indirme operasyonları, özellikle Suriye Deyr ez zor tarafında gerçekleştiği rapor edilmişti. DAEŞ; örgüte katılım konusunda ‘açık kapı’ politikası uygulaması sonucunda bir çok istihbarat üyesinin, DAEŞ’in saflarına katılmış olması iddia edilmekteydi. Gerçekleştirilen bu tahliyeler ise istihbaratların kendi elemanlarını kurtarmaya yönelik bir operasyon olduğu söylemini beraberinde getirdi. Batan gemi öncesi gerçekleşen tüm tahliyelerin tam sayısı bilinmemektedir. DAEŞ gibi örgütlere istihbaratların kolayca sızabilmektedir. Yaşanan tahliyelerin tam olarak ne olduğu muhtemelen hiç bir zaman gün yüzüne çıkmayacak ve şüpheler ve iddialar devam edecektir.
ABD Hava Saldırıları Ve SDG/YPG Desteği İle Rakka Savaşı Nasıl Sonuçlanacak? Ömer Özkizilcik  
Analiz  / Suriye Gündemi PKK’nın Suriye kolu YPG, yoğun Amerikan desteğine rağmen Rakka’yı IŞİD’den almakta zorlanmaktadır. IŞİD’in Rakka’nın kırsal bölgelerinden hızlı geri çekilmesi sonrasında Rakka şehir merkezinde Amerikan destekli YPG’ye karşı güçlü bir direnç göstermektedir. Görünen o ki Menbiç tecrübesinin aksine YPG Rakka şehrini ele geçirmekte zorlanmaktadır. Bu yüzden ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon şehri yoğun bombardımana tutmaktadır fakat IŞİD şehirde güçlü savunma hatları kurmuş durumda. YPG’nin etkisizliği ve IŞİD’in direnci 6 Haziran’da YPG liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Rakka operasyonunun başladığını ilan etti. Operasyona katılanların listesi uzun olsa da aslında ana gövdeyi PKK’nın Suriye kolu olan YPG oluşturmaktaydı. Bölgede Rakka’yı yönetme tecrübesine sahip olan tek örgüt olan ve Ayn el Arap’ta (Kobane) YPG ile beraber IŞİD’e karşı savaşmış olan Suvvar el Rakka tugayı, Rakka operasyonuna dahil edilmedi. Bu durum ise operasyonun yerel halk desteğinin eksik olmasına sebep oldu. Ayrıca Jarba’nın Arap Kuvvat el Nukba Tugayı da Rakka operasyonundan sonradan çıkarıldı. İki tugayın Rakka operasyonunun dışında tutulmasının başlıca sebebi aynı; YPG’nin emirlerine itaat etmemek. Zaten SDG bünyesindeki Arap savaşçıların sayısı az iken bu iki nispeten daha büyük Arap tugayların operasyonun dışına itilmesiyle Arapların sayısı öncesinden de daha da az hale geldi. Operasyona katılanların arasındaki Arapların azlığı ve bölgede zamanında Rakka’yı yönetmiş tek tugayın operasyona dahil edilmemesi, bölge halkının operasyona destek vermemesini beraberinde getirdi. Yerel halktan desteğin olmaması istihbarat eksikliğine yol açmaktadır. Fakat ne olursa olsun ABD tarafından verilen yoğun silah ve mühimmat desteği, askeri eğitim, koordinasyon ve hava desteği ile IŞİD’in son dönemlerde gösterdiği güçsüzlük belirtileri, Rakka operasyonun kısa bir sürede sonuçlanacağı beklentilerine sebep olmuştu. Fakat olaylar farklı gelişti. YPG güçlerinin etkisiz, moralsiz ve disiplinsiz olduğu görüldü. IŞİD ise bombalı araç ve diğer tür intihar saldırılarına devam etti. Bu saldırılar insanlık dışı olsa da, IŞİD’in yüksek savaşma motivasyonunu göstermekte. İntihar saldırılarına ek olarak, IŞİD Rakka’da keskin nişancıları yoğun bir şekilde kullanmakta. IŞİD’in propaganda videolarında balkonda sigara içen YPG savaşçıları nasıl vurdukları görülmektedir. YPG’ye verilen uzun ve sistematik Amerikan eğitimine rağmen, savaşçıları sokak çatışmalarında gereken en basit bilgileri uygulamamakta. YPG’nin etkisizliğini kapatmak için gerçekleştirilen yoğun hava saldırıları YPG’nin etkisizliğini gören Amerikan liderliğindeki Uluslararası Koalisyon Rakka’yı yoğun hava bombardımanına tutuyor. Bombardıman o kadar yoğun ki yıkım yüzünden IŞİD propaganda videolarının yer tespiti yapmak imkansız hale gelmiştir. Fakat sadece IŞİD propaganda videoları değil, aynı zamanda CENTCOM verilerine göre de Rakka’da yaşanan yoğun bombardıman görülmekte. Operasyonun başladığından beri Uluslararası Koalisyon 72 günde Rakka’yı 1784 kez bombalamış. Günlük ortalama 24 hava saldırısına tekamül etmektedir. Musul’da Mayıs ayında günlük ortalama 5 hava saldırısı gerçekleştirilmiş olması ile kıyas edilirse, yapılan hava saldırıların ne kadar yoğun olduğu görülmektedir. Ayrıca Musul ile Rakka’nın yüz ölçümü göz önünde bulundurulduğunda yoğunluk daha belirgin hale gelecektir. Veyahut Fırat Kalkanı Harekatı ile kıyas yapılabilir. TSK, Fırat Kalkanı Harekatının başlangıcında 66 günde 211 hava saldırısı, yani günlük ortalama 3 hava saldırısı, gerçekleştirmiştir. YPG’nin Rakka’daki etkisizliğini gösteren diğer bir veri ise Amerikan liderliğindeki Uluslararası Koalisyonun zaman içerisinde coğalan hava saldırılarıdır. Uluslararası Koalisyon Haziran ayında günlük ortalama 22 hava saldırısı gerçekleştirirken Temmuz’da bu rakam günlük 23’e ve Ağustos’un ilk 16 gününde günlük ortalama 34 hava saldırısına çıkmıştır. IŞİD sonrası Rakka’nın geleceği ABD yönetiminin Rakka operasyonunu Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu birlikleri yerine PKK’nın Suriye kolu olan YPG ile yapmasının ne denli bir hata olduğu IŞİD’in mağlubiyeti sonrasında daha belirgin hale gelecektir. Bu karar daha şimdiden operasyonun maaliyetini yükseltmiştir. Türkiye destekli ÖSO birliklerinin gerçekleştirdiği El-Bab operasyonunda şehrin sadece batıdaki bazı semtlerinin kısmen yıkılmış olmasına karşın Rakka şehri yoğun hava saldırıları dolayısıyla yerle bir olmaktadır. Yerel halktan destek görmeyen operasyon ve YPG’nin etkisizliği yüzünden ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon, şehri hava saldırılarıyla yerle bir etmek zorundadır. Eğer operasyon Suriyeli Arap muhalif birliklerle gerçekleştirilmiş olsaydı durum daha farklı olurdu. Fakat şimdi Türkiye ile uzun bir sınırı olan Rakka eyaletinin, Türkiye’nin desteği olmadan yeniden inşa süreci çok zor olacaktır. Ayrıca YPG’nin aşırı sol ideolojisi ve YPG’nin Kürt etnisitesi üzerine kurulu oluyor olması Rakka halkının YPG’yı IŞİD gibi işgalcı yabancı güç olarak görmesinin iki temel sebebidir. YPG’nin Suvvar el Rakka’ya yaptığı bilinmekte. Ayn el Arap’ta (Kobane) YPG ile beraber İŞİD’e karşı savaşan tugayın lideri şuan YPG emirlerine itaat etmediği yüzünden ev hapsinde tutulmaktadır. Buna ilaveten YPG’nin Kürt olan ENKS gibi muhaliflere yaptığı sistematik zorbalıklar bilinmektedir. O yüzden Rakka’nın yerle bir edildikten sonra nasıl yönetileceği sorusunun cevabı halen ortada durmaktadır. Rusya ve ABD arasında yapıldığı iddia edilen anlaşmalara göre şehrin sonradan Esed rejimine teslim edileceği muhtemel görülmemektedir. Fakat eğer gerçekleşirse bu tamamen ABD’nin Rakka operasyonu için NATO müttefiği Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu yerine PKK’nın Suriye kolu olan YPG’yi tercih etmesinin neticesi olur. Bu analizin ingilizcesi The New Turkey’de yayınlandı
Ebu Umara Özel Operasyon Taburu
Analiz – Haber / Suriye Gündemi Twitter hesabı: https://twitter.com/kataybaboamara Logosu Halep’te gerçekleştirdiği ve  rejimin askeri üssünü hedef alan bombalı saldırı ile tekrara gündeme gelen Ebu Umara Özel Operasyon Taburu, 20 Ekim 2011 tarihinde ‘Ebu Umara Taburu’ ismi ile kurulduğunu ilan etmişti. Mart 2012’de ise ismini ‘Ebu Umara Özel Operasyonlar Taburu’ olarak değiştirmişti. İlk duyurusunda grup, Halep’te önemli bir “Şebbiha” liderini suikastla öldürdüğünü duyurmuştu. Kurulduğu tarihten itibaren Ebu Umara Taburu Halep merkezli olmak üzere suikast, bombalı saldırı, tünel saldırıları, keskin nişancı eylemleri gibi ‘özel operasyonlar’ ile zaman zaman gündeme gelmişti.  Grup son olarak Halep’in Aziziye mahallesinde Mihraç Ural’ın liderliğindeki “Liva İskenderun” mensuplarını taşıyan aracı el yapımı patlayıcıyla hedef aldı. Saldırıda araçtaki kişiler yaralandı. Yaralıların arasında grubun medya ofisi sorumlusu Cemal Trablusi de bulunuyor. Nasıl Liva El Tevhid, kurucusu Abdülkadir Salih ile, Ceyş-ul İslam Zehran Alluş ile, Nusra Cephesi Ebu Muhammed El-Culani ile özdeştiyse, Ebu Umara Taburu da kurucu lideri Muhenna Cefale (Ebu Bekri) ile anılmaktadır. Ebu Bekri, 2011 yılında Suriye devriminin başladığı dönemde Halep Üniversitesinin Ekonomi bölümünde okumakta idi. Devrim sırasında gerçekleştirilen gösteri ve protestolarında aktif rol oynayan Ebu Bekri, çatışmaların başlamasıyla birlikte bazı aktivistlerle birlikte Ebu Umara Taburu’nu kurmuş ve rejimi hedef almaya başlamıştır. Gruba katılan kitlenin çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluşmaktadır. Ebu Bekri, Haziran 2015’te aracının altında konulan bombanın infilak etmesi ile suikasta maruz kalarak iki ayağını kaybetmiş ancak grubun liderliğini yapmaya devam etmiştir. Ebu Bekri’nin tedavi gördüğü dönemlerde, Bekri’ye vekalet eden grubun kurucularından ve daha önce grubun Halep askeri sorumlusu olan Yasin Niccar, Esed rejimin düzenlediği varil saldırısı sonucu 25 Temmuz 2016 tarihinde Halep’te ailesi ile beraber enkazın altında kalarak hayatlarını kaybetmiştir. Grubun Lideri Ebu Bekri Ebu Umara Taburu, kurulduktan sonra Halep’te rejime karşı birçok suikast ve özel operasyon gerçekleşmiştir, örneğin Albay Muhsin Sellum, Kudüs Tugayı liderlerinden Samer Hmişo gibi isimlere suikast düzenlenmesi ve öldürülmesi grubun önemli eylemlerindendir. Muhalefetin Halep’e girmesi ile beraber, grup ‘kurtarılmış” semtlere yerleşmiş ve rejim bölgelerindeki etkinliği de azalmıştır. Nitekim Ebu Umara Taburu, diğer silahlı muhalif gruplarda görüldüğü gibi, enerjisini daha çok belediye ve sivil hizmetler gibi faaliyetlerde serf etmeye başlamıştır, bu da hem grubu kuruluş amacı olan silahlı mücadeleden uzak tutmuş hem de bazı davranışlarından dolayı daha önce kazandığı halk desteğinin azalmasına neden olmuştur. Fakat rejimin Halep’i tekrar ele geçirmesi ile beraber Ebu Umara Taburu, ilk zamanlarda olduğu gibi bütün eforunu yeniden özel operasyonlara sarf etmeye başladığı görülmektedir. Kurulmasından bu yana zaman zaman başka silahlı grupla işbirliği içinde bulunan ve hatta geçici olarak başka gruba katılan Ebu Umara Taburu, genel olarak diğer gruplarla birleştiği zamanlarda dahi bağımsızlığını koruduğunu söylemek mümkündür. Grup 20 Ekim 2015 tarihinde Ahraru-l Şam birleştiğini duyursa da, bu birleşme çok sürmemiştir. 2016 yılında ise grup, Şam Fetih Cephesi (şimdiki Heyet-i Tahrir Eş-Şam) ile yakın hareket etmeye başlamıştır. Nitekim 2 Kasım 2016 tarihinde Ebu Umara Taburu, ŞFC ve Nurettin Zengi ile beraber hareket ederek Halep’te bulunan Fastakim Kema Ümert grubunun merkezlerine operasyon düzenlemiştir. Ebu Umara Taburu bu saldırıyı Fastakim Kema Ümert grubunun Ebu Umara liderinin suikast operasyonunda rolü olmasından dolayı yaptığını açıklamıştı, fakat saldırının boyutu ve zamanlaması (Esed rejimin Halep’i kuşattığı dönem idi) grubun halk nezdinde imajına ciddi bir darbe vurmuştur. Ebu Umara Taburu 20 Mayıs 2017 tarihinde, HTŞ’ye katılacağını fakat HTŞ’nin altında bağımsız bir yapı olarak hareket etmeye devam edeceğini duyurdu. Dikkat çeken başka husus ise diğer grupların aksine Ebu Umara Taburu’nun hiçbir şekilde Halep dışında faaliyet göstermemesi.
ABD’nin Suriye’deki Kara Gücü: YPG Halid Abdurrahman  
Analiz – Haber / Suriye Gündemi ABD’nin YPG’ye sağladığı silah yardımı ve eğitimlerin kapsamlı analizi ABD’nin, PKK’nın Suriye yapılanması olan YPG güçlerine yaptığı silah yardımı Suriye’de devam eden çatışmada özellikle Kuzey cephesi adına önemli bir gelişme oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın Rakka kent merkezine yönelik düzenlenecek operasyondan önce YPG’ye yapılacak silah yardımını onaylamasıyla ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ilgili yardımları peyder pey gerçekleştirmeye başladı. Trump’ın YPG’ye yapılacak silah yardımını onayladığı yönündeki haberler bir süre sonra Pentagon tarafından da doğrulanmıştı. Bu durum daha önce Suriye Demokratik Güçleri çatısı altında YPG’ye dolaylı yollarla yapılan yardımlara da resmiyet kazandırmış oldu. Kararın hemen ardından Türk yetkililer ABD’nin aldığı bu karar ile ilgili ilk tepkilerini kamuoyunda gündeme getirdiler. Konunun fazlaca gündeme gelmesinin sonucunda ABD silah yardımından geri adım atmasa da YPG’ye yapılan yardımlar ile ilgili Türk hükümeti ile detaylı bilgi paylaşımı yapacaklarını açıkladı. ABD öncülüğündeki IŞİD ile mücadele koalisyonu sözcüsü Albay Ryan Dillon, YPG’ye verilecek silahların kaydının veri tabanında tutulacağını ve bu ayrıntıların Türkiye ile paylaşılacağını açıklamıştı. Albay Dillon açıklamasında, “Ne tür (silahlar) verdiğimiz konusunda Türkiye’ye şeffaf davranıyoruz… SDG’ye verdiğimiz silahların tamamının hesabını tutuyoruz” demişti. Ancak ABD’nin YPG’ye yaptığı askeri yardım ile ilgili ciddi belirsizlikler var, bir araştırma yapmaya kalktığınızda sadece gönderilen tırların sayısına ve kamuoyunun bilgilendirildiği kadarıyla silahların çeşitleri ile ilgili bazı çelişkili bilgi ve haberlere ulaşabiliyorsunuz. Şu ana kadar ABD’nin YPG’ye yaptığı ve yaklaşık 900 tıra ulaştığı ifade edilen yardımlar ile ilgili literatüre girmiş bir analize denk gelmek maalesef pek mümkün olmuyor. Konu ile ilgili haberlerin de dezenformasyona uğramamış olanlarını bulmak oldukça güç. Haberlerin çoğunda servis edilen bilgileri doğrulamak çoğu zaman kolay olmuyor. Örnek olarak, geçtiğimiz günlerde medyada gündeme gelen “ABD YPG’ye tank verdi” şeklindeki haberler oldukça ses getirmişti. Bunun üzerine ABD’nin Ankara Büyükelçiliği bir açıklama yayınlamış ve açıklamada “ABD Suriye’de IŞİD’e karşı yapılan savaşta herhangi bir gruba tank vermemiştir.” ifadelerini kullanmıştı. ABD’nin YPG güçlerine zırhlı araç sağladığı doğru ancak en azından içinde bulunduğumuz dönem itibarıyla YPG’ye tank yardımı yapıldığı bilgisi doğru değil gibi gözüküyor. Ancak bu ilerleyen dönemlerde bahsi geçen yardımın yapılmayacağı anlamına da gelmiyor. ABD’nin YPG’ye yaptığı silah yardımı konusunu biraz daha genişletecek olursak: Yukarıdaki grafikte ABD’nin YPG’ye yapmakta olduğu silah yardımının hangi tip silahları kapsadığı bilgisi verilmiştir. Liste ilk bakıldığında YPG’ye verilen silahlar ve bu silahlar için yapılmış bütçe planlaması olarak görülebilir. Ancak durum göründüğünden biraz farklı. YPG’ye yapılan yardımların kapsadığı silah çeşitleri ile ilgili listeyi iki kısma ayıracak olursak, bu ayırımı özel ve detaylı eğitim gerektirmeyen ve gerektiren silahlar olarak yapabiliriz. Yukarıdaki görselde ilk grupta yer alan silahlar görülüyor. Bu silahların kullanılabilmesi için özel ve detaylı bir eğitime gerek olmadığını söylemek mümkün. Bu silahların çoğu bölgede oldukça yaygın olarak kullanıldığından, YPG güçlerinden kimse kullanımları konusunda özel bir eğitime ihtiyaç duymaz. Ayrıca bu silahlar Fırat’ın Gazabı gibi şu an şehir savaşı kısmının icra edildiği operasyonlarda en fazla ihtiyaç duyulan silahlardır. Özel eğitim gerektirmeyen silahlar arasında AT4 haricindeki diğer silahlar PKK tarafından Türkiye’de güvenlik güçlerine karşı uzun bir zamandır kullanılmakta. Ancak Suriye’deki savaşın başlamasıyla örgütün Türkiye’deki envanterine diğer başka silahların yanında AT4’ün de girdiğini söyleyebiliriz. Listede en fazla dikkati çeken, özel ve detaylı eğitim gerektiren silahlar ise aşağıdaki görselde sıralanmıştır. Diğer listedekilerin aksine yukarıda yer alan, 4’ü ağır silah kategorisindeki silahlar özel ve detaylı eğitim gerektirmektedir. Bu yazıda ABD’nin YPG’ye vereceği silahların rakamsal ifadelerinin yanında, silahlar ile birlikte verilen eğitimin örgüte başka ne gibi bir getirisi olacak ondan bahsetmeye çalışacağım. YPG’ye yapılmakta olan silah yardımlarından bölgede küçük bir ordu oluşturulmaya çalışıldığı çok açık. Ancak burada konuya sadece rakamlar üzerinden bakılmamalı. Havan Sistemleri Havanlar düzenli ordular için yeri doldurulamaz bir silah sistemidir. Düzenli ordular için büyük öneme sahip olan havanlar günümüzde düzenli olmayan güçler tarafından da oldukça yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.  Ancak düzenli olmayan güçler eğitimlerini almadıkları sürece havan sistemlerini tam kapasite ile kullanamazlar.  ABD, örgüte havanların yanında bir de havanların kullanılması için eğitim verecektir. Ki bu eğitimleri uzun bir zamandır zaten vermektedir.  YPG güçlerinin aldığı bu eğitim ve sonrasında atışlar ile sağladıkları tecrübeler, zaman içerisinde örgütü çok daha tecrübeli ve sahada daha kuvvetli bir hale getirecektir. Diğer yandan ABD’nin bu silahlar ile ilgili verdiği eğitimler örgütün Türkiye’de güvenlik güçlerine yönelik düzenlediği saldırılarda da etkisini gösterecektir. Günden güne daha eğitimli bir yapılamaya dönüşen YPG/PKK, yapılan bu son silah yardımları ve akabinde aldıkları eğitimler ile gerilla sisteminin bir adım ötesine geçecektir/geçmektedir. ABD’nin örgüte verdiği/vereceği havan sistemleri ile oldukça hassas ve isabetli atışlar yapabilmek mümkündür. Ancak verilen havan silahı ile isabetli bir atış yapabilmek silahın eğitimini almaya bağlıdır.  ABD’nin havan sistemleri konusunda vereceği eğitimlere dürbünler de dahildir. Görünen veya görünmeyen hedeflere dürbün ile yapılacak havan atışları dürbünsüz atışlara göre çok daha isabetlidir. Dolayısıyla YPG güçlerinin bu silahlar konusunda eğitilmesi ve giderek düzenli bir ordu sistemine doğru evrilmesi, Türkiye’nin kendi güvenliğini de tehdit etmektedir. Çünkü örgüt bir süre sonra Suriye’de aldığı eğitimler ile Türkiye topraklarında eskisinden daha etkili saldırılar düzenleme kapasitesine sahip olacaktır. Bununla birlikte örgütün gelecek dönemde Türkiye sınırları içinde ABD’ye ait havan silahı ve mühimmatları ile saldırı gerçekleştirmesi muhtemeldir. SPG-9 (73mm geri tepmesiz top) ABD’nin YPG güçlerine sağladığı ve özel eğitim gerektiren silahlardan bir diğeri de 73mm SPG-9 Geri tepmesiz topudur. (GTT) Bu silah ile orta mesafelerde oldukça isabetli atışlar yapmak mümkün. Günümüzde birçok düzenli ordu tarafından da kullanılan bu silah hem anti personel hem de anti-tank mühimmatı kullanabilmektedir. Dürbünlü ve dürbünsüz atış yapılabilen bu silahın da kullanımı için özel bir eğitim gerekmektedir. Çünkü bu tarz kısa menzilli diyebileceğimiz geri tepmesiz topların kullanılabilmesi için bazı hesapların yapılması gereklidir ve hesapların doğru yapılabilmesi silah ile ilgili verilen eğitime bağlıdır. Doğru bir eğitim doğru hesaplamayı sağlayacağından isabetli atışın da temelini oluşturmaktadır. ABD’nin bu silah ile ilgili YPG’ye sağlayacağı eğitim, örgütün bu ilah ile Suriye içinde ve dışında düzenleyeceği eylem kapasitesini arttıracaktır. Unutulmamalıdır ki sadece silahın temin edilmesi silah yüzde yüz kapasiteyle kullanılamadıktan sonra pek önemli değildir. Geçtiğimiz mayıs ayında TSK’nın Şırnak’ın Kato Dağı bölgesinde PKK’dan ele geçirdiği silah ve mühimmatların içinde çok sayıda SPG-9 mühimmatının da olması örgütün bu silaha verdiği önemi ve Türkiye sahasında bu silahı daha aktif olarak kullanmaya başlayacağının bir işaretidir. TSK’nın ele geçirdiği SPG-9 mühimmatlarının oldukça yeni olması dikkati çeken diğer bir noktadır. TSK’nın Kato Dağı bölgesinde ele geçirdiği silah ve mühimmatlar: Ele geçirilen silah ve mühimmatların içindeki SPG-9’a ait anti-tank mühimmatı ve mühimmata ait sevk barutları: SPG-9 topu Suriye’de IŞİD tarafından da Rakka’da yoğun olarak kullanılmakta. (Silah Suriye’deki diğer muhalif gruplar tarafından da yaygın olarak kullanılıyor) Keskin Nişancı Tüfekleri En fazla özel eğitim gerektiren silahlardan birisi keskin nişancı tüfekleridir. ABD’nin YPG güçlerine hangi model ve tipte keskin nişancı tüfeği tedarik ettiği şu an için kesin olarak belli değil. Ancak YPG güçlerinin Suriye’de kullandığı keskin nişancı tüfeklerinde batı (ABD) sistemini kullandığı biliniyor. YPG güçlerine verilen/verilecek keskin nişancı tüfekleri batı sistemini ihtiva eden tüfeklerden oluşacaktır. Keskin nişancı tüfeklerinde batı sistemi olarak ifade edilen şey, dürbün ile yapılan atışlarda kullanılan hesaplamalardır. Keskin nişancı tüfekleri ile atış yapmak filmlerde görüldüğü kadar basit değildir. Özellikle uzak mesafelerden yapılan atışların başarılı olabilmesi için doğru tespit edilen mesafenin yanında birtakım hesaplamaların da doğru yapılması gereklidir. Bu hesaplamaların da doğru yapılabilmesi, eğitimin doğru bir şekilde alınmasına bağlıdır. Bu tüfeklerin mekanik anlamda kullanılması AK-47’lerin kullanılması kadar kolaydır. Ancak bu silahlar dürbün ile kullanıldığı için dürbünlerde kullanılan sistemin eğitiminin alınması gerekir. ABD, YPG güçlerine bu eğitimi şu anda vermekte ve vermeye de devam edecektir. Verilen keskin nişancı eğitimleri oldukça ayrıntılı ve fazla hesap/formül içermektedir. Aşağıdaki iki resim, YPG güçlerinin propaganda kanallarında servis edilen videolardan alınmıştır. Her iki resimde de silahlara takılı olan dürbünler batı yani ABD’nin kullandığı sistemi ihtiva etmektedir. Silahlardan birisi (üstteki resim) fabrikasyon, diğeri ise homemade olarak da nitelendirilen el yapımıdır. Suriye’de YPG güçlerince genellikle 12.7mm mühimmat kullanan keskin nişancı tüfekleri tercih edilmektedir. Bu tüfeklerde kullandıkları mühimmatın çapı diğerlerine göre daha büyük olduğundan uzak mesafelere daha isabetli atışlara yapılabilmektedir. Ayrıca bu tüfekler, kullanılan mühimmata bağlı olarak belli orandan zırh delici özelliğe sahiptir. (Anti-materiel rifle) YPG’ye verilen silahların sadece bunlardan ibaret olmadığını da eklemek gerekli. Örgütün elinde özel anti-tank silahlarının yanında güdümlü tanksavar füzeleri de bulunuyor. Örgütün Suriye’de kullandığı bazı anti-tank roketleriyle Türkiye’de güvenlik güçlerine karşı eylem düzenlemekte olduğu biliniyor. YPG’nin Rakka’da yürütülen Fırat’ın Gazabı operasyonunda çokça kullandığı anti-tank silahı olan M79 Osa’nın mühimmatları TSK’nın Mardin’de gerçekleştirdiği bir operasyonda ele geçirilmiştir. TSK’nın Nisan 2017’de Mardin’de gerçekleştirdiği operasyonda ele geçirilen M79 Osa mühimmatları: Aşağıdaki resimde ise M79 Osa silahı ve silaha ait mühimmat ile Suriye’de görüntülenmiş YPG unsurları: YPG’nin “Özel Komando Birliği” Yapılan silah yardımları ve bu silahların eğitimlerinin yanında ABD’nin YPG güçlerinden oluşan özel bir birlik kurduğu da biliniyor. “YAT” ismindeki bu özel birlik ABD askerlerince özel olarak eğitilmekte ve donatılmaktadırlar. YPG güçlerinden oluşan YAT birlikleri Amerikan özel kuvvetlerinin kullandığı gelişmiş silah ve teçhizatlarla donatılıyorlar. ABD tıpkı Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi yerel güçlerde oluşturduğu bu özel birimi gece indirmeleri ve birtakım özel operasyonlarda kullanıyor. Afganistan ve Irak’ta da ABD tarafından eğitilip donatılan bu tarz birlikler gece indirme ve baskınları başta olmak üzere birçok özel operasyonlarda ABD güçleri ile birlikte hareket ediyor. ABD savaş sahasında edindiği birtakım kötü tecrübeler sonrasında zamanla kendi askerini daha geri planda kullanmaya başladı. Afganistan ile örneklendirecek olursak, geçmiş senelerde gece yapılan bir indirme operasyonunda askerlerin neredeyse tamamı ABD güçlerinden oluşuyordu. Ancak şimdilerde ise ülkede indirme ve baskın operasyonlarını gerçekleştiren askerlerin büyük bir kısmını ABD’nin eğittiği Afgan askerler oluşturuyor. ABD Rakka’ya düzenlediği Fırat’ın Gazabı operasyonunda da YPG güçlerinden oluşan bu özel birliği kullanıyor. Mart ayında Rakka kentinin batısındaki Tabka ilçesi kırsalına düzenlenen bir indirmede “YAT” olarak isimlendirilen bu özel birlik kullanılmıştı. Tabka kırsalında düzenlenen indirmeden: YPG’ye hava desteği                           YPG güçlerine yapılan yardımlar arasında en önemlisi ABD’nin sağladığı hava desteğidir. Bugün halen devam etmekte olan Fırat’ın Gazabı operasyonunda ABD öncülüğündeki koalisyon YPG güçlerine etkili bir hava desteği sağlamaktadır. Verilen bu hava desteği olmasa YPG güçlerinin Rakka’da ilerlemesinin pek mümkün olmayacağı tespiti yapılabilir. ABD’nin YPG güçlerine sağladığı hava desteği bugün Afganistan’daki Kabil hükümeti güçlerine sağlanmamaktadır. Bu da örgüte şu an için verilen önemi göstermektedir. Tabii ki verilen hava desteği ABD’nin kendi çıkarları ile doğrudan orantılı bir durumda. Hava desteği konusunu biraz açacak olursak; YPG güçlerine genellikle savaş jetleri A-10’lar ve Apache saldırı helikopterleri ile destek veriliyor. Aşağıda Rakka kentinden haber aktaran “Rakka Sessizce Katlediliyor” isimli aktivist grubun servis ettiği bir resim görülüyor. Resmin açıklamasında ise ABD’ye ait iki Apache saldırı helikopterinin YPG güçlerine hava desteği sağladığı ifade ediliyor. Aşağıdaki resim ise geçtiğimiz Nisan ayında IŞİD kaynakları tarafından servis edilmiştir. Rakka kentinden olduğu ifade edilen resmin açıklamasında iki Apache saldırı helikopterinin YPG güçlerine hava desteği sağladığı ifade ediliyor. Yine Haziran ayında IŞİD kaynaklarınca servis edilen bir diğer görüntü: Geçtiğimiz günlerde IŞİD kaynaklarının yayınladığı video kaydında YPG güçlerine hava desteği sağladığı ifade edilen A-10 savaş uçağı görülüyor: Sonuçlar: YPG/PKK’nın artan savaş kabiliyeti ABD’nin YPG güçlerine yapacağı tüm silah sevkiyatlarıyla birlikte savaşçıların silahların kullanımı ile ilgili aldıkları ve alacakları eğitimler örgütün savaş kabiliyetini her geçen gün bir üst seviyeye çekecektir. ABD’nin örgüte bu silahların tam kapasiteyle kullanılabilmesi için verdiği eğitimler, silah sevkiyatlarının ve tırların sayısının gölgesinde kalmaktadır. YPG’ye verilen bu eğitimler aynı zamanda PKK’ya verildiği için örgütün Türkiye’de düzenlediği saldırıların da etki dairesi genişleyecektir. Yapılan silah yardımları ve bu yardımların devamı YPG’ye yapılan silah yardımlarının ABD’nin açıkladığı resmi boyutun yanında bir de resmi olmayan boyutu var. Suriye sahasında bulunan silah tüccarlarından satın alınan silahlar ve başka yollarla da YPG güçlerinin desteklendiği biliniyor. Dolayısıyla örgüte ABD tarafından yapılan yardımlar sadece gönderilen tırlardan ibaret değil. ABD’nin örgüte resmi olarak yapmak zorunda kaldığı yardımları gelecek dönemde de devam edecektir. Hatta daha gelişmiş birtakım silahlar ve zırhlı araçların örgüte verilmesi ilerleyen dönemde gündeme gelebilir. Genel anlamda durumu özetlersek, ABD’nin Suriye’de kendisine bağlı bir kara gücü hazırladığı varsayımında bulunabiliriz. Daha önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi ABD, YPG güçleriyle belli oranda koordinasyonu yakalamış vaziyette. Bunun yansımalarını sahada görebiliyoruz. Şunu da belirtmek gerekiyor, ABD’nin Suriye sahasında YPG güçlerinden başka bu kadar koordine içerisinde çalışabileceği başka bir yapı bulunmuyor. Bu koordinasyonun ana sebebi ise YPG’nin sorgusuz sualsiz ABD’ye olan itaatkârlığı ve ABD çıkarlarına hizmet edebilme potansiyelidir. Örgüte yapılan silah ve mühimmat yardımları şimdilik Fırat’ın Gazabı operasyonu için gibi gözükse de ABD tarafından yapılan açıklamalar bu silah yardımının operasyondan sonra da devam edeceğini gösteriyor. Bu da ABD’nin bölgede YPG’den kolay vazgeçmeyeceğinin bir işaretidir. ABD’nin örgüt ile olan ilişkisi ve silah yardımları devam ettiği sürece gelecek dönemde YPG ortaya çok farklı bir kara gücü olarak çıkabilir. Kısaca örgüt, aldığı yardımlarla “düzenli” bir güç olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemektedir. Eğer bu durumun önüne geçilemez ise bölgeyi daha büyük sıkıntıların beklediğini söylemek mümkün.