Analiz
Deyr ez-Zor'da ne oluyor?
Deyr ez-Zor’da ne oluyor? 2017 yılının son çeyreğinde gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda büyük bir kısmı DAEŞ’ten geri alınan Deyr ez-Zor vilayeti, jeostratejik ve jeoekonomik dinamikler açısından Suriye iç savaşındaki kritik cephelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Deyr ez-Zor’un sahip olduğu önem nedeniyle sahadaki aktörler, bölgede stratejik dengeyi kendi lehine oluşturmaya ve böylece Suriye’nin doğusu ve Suriye sahasının önemli bir bölümünde inisiyatifi ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bir tarafta Esed rejimi, İran ve Rusya, diğer tarafta ise ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin Deyr ez-Zor’da oluşturmaya çalıştığı stratejik dengeyi ele almaktır. Bu çerçevede, ilk olarak sahadaki aktörlere yer verilecek, ardından sahadaki gelişmeler taraflar açısından açıklanacak ve nihayet, bu gelişmeler ışığında Deyr ez-Zor’daki mevcut duruma ilişkin bazı tespitlerde bulunulacaktır. Sahadaki Aktörler Suriye iç savaşının Deyr ez-Zor cephesinde DAEŞ; rejim güçleri ve ona bağlı milisler, İran ordusu ve ona bağlı milisler, Rusya ordusu ve ona bağlı paralı askerler; Uluslararası Koalisyon bünyesinde yer alan ABD, Fransa ve İtalyan güçleri ile SDG; İsrail Hava Kuvvetleri ve Irak Güvenlik Kuvvetleri gibi aktörler faaliyet göstermektedir. Sahadaki gelişmeler Deyr ez-Zor vilayetinde halihazırda rejim güçleri, SDG ve DAEŞ’in kontrol ettiği bölgeler bulunmaktadır. Suriye rejimine bağlı güçler ile SDG unsurları arasında Fırat Nehri’nin defacto sınır oluşturduğu vilayette DAEŞ güneydeki çöl arazisinde, güneydoğuda Fırat Vadisi üzerinde Hajin – Ebu Kemal koridorunda ve doğuda Suriye-Irak sınır hattı üzerinde mevcudiyet göstermektedir. a) Esed rejimi, İran ve Rusya bloku: Rusya ve İran’ın yardımıyla ülkedeki hakimiyet alanını genişletmeye çalışan Esed rejimi, ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon desteğiyle SDG’nin Rakka’yı ele geçirmeye yönelik operasyonunun devam ettiği süreçte Deyr ez-Zor gibi stratejik önemdeki bir bölgeyi geri alarak sahada stratejik ve psikolojik açıdan önemli bir kazanım elde etmiştir. Stratejik açıdan bakıldığında Esed rejimi, Deyr ez-Zor şehir merkezini ve Ebu Kemal’i ele geçirerek Fırat Vadisi ve Suriye-Irak sınır hattı üzerinde bir denge kurabilmiştir. Psikolojik açıdan ise Rakka’nın SDG unsurlarınca ele geçirilmesine rağmen devam eden DAEŞ tehdidi karşısında Deyr ez-Zor’u geri alarak Suriye sahasındaki terörle mücadelede ana aktörün kendisi olduğu mesajını vermeye çalışmıştır. Deyr ez-Zor vilayetine yönelik operasyonlar, Rusya’nın hava desteğiyle rejim ve İran güçleri ile bunlara bağlı milis unsurların sahada birlikte başarılı olabildiklerini göstermesi açısından önemli olmuştur. Öte yandan, bölgeye yönelik operasyonlar esnasında Rusya, Admiral Essen fırkateyninden fırlattığı Kalibr seyir füzesiyle DAEŞ hedeflerini vurarak Doğu Akdeniz’deki askeri varlığı aracılığıyla Deyr ez-Zor üzerinde güç gösterisinde bulunmuştur (1). İran ise Devrim Muhafızları Ordusu’na mensup askeri yetkililer ile çok sayıda milis unsuru bölgeye konuşlandırarak Şii koridoru projesi kapsamında Deyr ez-Zor’un ele geçirilmesine atfettiği önemi adeta ilan etmiştir (2). Deyr ez-Zor’da Rusya ile İran’ın yardımlarıyla faaliyetlerini artıran Esed rejimi, bölgede hem yerel aşiretlere bağlı unsurlar hem de İran güdümündeki milis gruplar aracılığıyla askeri dengeyi kendi lehine kurmaya çalışmaktadır. Nitekim, geçtiğimiz ay biraraya getirdiği yerel aşiretlerden Uluslararası Koalisyon’a ve SDG’ye karşı destek sözü alan Esed rejiminin, son dönemde İran ve Rusya’nın da desteğiyle Deyr ez-Zor’daki aşiretlerden Liva El Bakır milis grubu saflarına yeni üyeler kattığı belirtilmektedir (3). Öte yandan Esed rejiminin, İran ordusu ve onun güdümündeki Lübnanlı, Filistinli ve Iraklı milislerin mevcudiyeti sayesinde Deyr ez-Zor’daki stratejik dengeyi kendi lehine oluşturma çabası içinde olduğu görülmektedir. ABD’nin Deyr ez-Zor bölgesinde kurduğu dengeyi kendi lehine değiştirmeye çalışan Esed rejimi, özellikle son dönemde SDG’nin ABD ile ilişkilerinde yaşanan kırılganlıklardan faydalanmaya ve adeta bir havuç-sopa stratejisiyle SDG’yi kendisiyle iş birliğine çekmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Esed rejimi ile SDG arasında Tabka ve Tişrin Barajlarının işletilmesi konusunda varılan uzlaşıya ilaveten, Deyr ez-Zor’daki hidrokarbon kaynaklarının çıkarılması ve işletilmesine ilişkin bir anlaşma yapılması bu bağlamda dikkat çekmektedir (4). Öte yandan, rejim güçleri zaman zaman Fırat’ın doğusunda SDG’nin bulunduğu bölgelerde saldırılar düzenleyerek gerektiği takdirde SDG’ye karşı kuvvet kullanabileceği şeklinde bir mesaj da vermektedir (5). b) ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon ve SDG bloku: Deyr ez-Zor’da Uluslararası Koalisyon bünyesinde Fransa ve İtalya ile birlikte hareket eden ABD, bölgede SDG eliyle hem Fırat Vadisi hem de Suriye-Irak sınır hattı üzerinde stratejik bir denge yaratmaya çalışmakta olup, bu denge ABD’nin hem Suriye hem de Irak’a ilişkin planları açısından önem arz etmektedir. ABD halihazırda Fırat Nehri’nin doğusunda SDG’nin kontrolündeki hidrokarbon kaynaklarının bulunduğu bölgelerin hakimiyeti üzerine kurulu olan dengenin bozulmamasına özen göstermekte ve bu kapsamda, Deyr ez-Zor’da rejim güçleri ve rejim yanlısı unsurların Fırat Nehri’nin doğusundaki petrol alanlarına yönelmesi karşısında hava saldırıları gerçekleştirmekten çekinmemektedir (6). Deyr ez-Zor’daki etkinliği sayesinde Suriye-Irak sınır hattı üzerinde kontrol tesis eden ABD, bu yolla bir yandan SDG unsurlarına güvenli bir devlet(çik) sınırları yaratmaya, diğer yandan da Suriye-Irak sınır hattında İran güdümündeki milis unsurların hakimiyet kurmasını engellemeye çalışmaktadır. ABD, Uluslararası Koalisyon ortaklarına ilaveten bölgede zaman zaman İsrail ve Irak Hava Kuvvetleri’nin operasyon düzenlemesini sağlamaktadır. Nitekim, geçtiğimiz Haziran ayında İsrail Hava Kuvvetleri, Ebu Kemal ilçesine gerçekleştirdiği hava saldırısında İran ordusu mensupları ile İran güdümündeki Şii milisleri hedef almıştır (7). Yine geçtiğimiz aylarda Irak Hava Kuvvetleri, Suriye sınırları içerisinde DAEŞ’e karşı hava saldırıları gerçekleştirmiştir (8). Ayrıca, ABD’nin Irak ordusu ile SDG arasındaki eşgüdümü artırma çabaları sonucunda, Irak ordusu ile SDG tarafından geçtiğimiz Mayıs ve Haziran aylarında Deyr ez-Zor vilayeti sınırları içerisinde ortak operasyonlar düzenlenmiştir (9). Güneyde ve batıda Fırat Nehri’ni doğal sınır haline getirerek Suriye’nin kuzeyinde bir devlet(çik) kurmaya çalışan SDG ise Deyr ez-Zor’da “DAEŞ’e karşı savaşan bir aktör” olarak hem ontolojik bir meşruiyet sağlamakta, hem de topraksal hakimiyetini bölgedeki hidrokarbon kaynakları ile bunların işletim tesisleri ve iletim altyapısını içerecek şekilde muhafaza etmektedir. SDG ayrıca, Uluslararası Koalisyon’un desteğiyle yürütülen “Operation Roundup” kapsamında Suriye-Irak sınır hattında tam kontrol kurmaya çalışmakta ve bu yolla hem Kuzey Suriye Federasyonu olarak adlandırdıkları bölgenin, hem de Irak üzerinden kullanılan ikmal hattının emniyetini sağlamayı amaçlamaktadır (10). Sonuç Jeostratejik ve jeoekonomik dinamikler açısından Deyr ez-Zor, Suriye iç savaşındaki kritik cephelerden biridir. Deyr ez-Zor’da stratejik dengeyi kendi lehine oluşturabilen taraf, Suriye’nin doğusunda ve genel olarak Suriye sahasının önemli bir bölümünde inisiyatifi ele geçirme fırsatına sahip olabilecektir. Deyr ez-Zor üzerinde yaşanan çok-aktörlü stratejik rekabet, bölgesel jeopolitik açısından önem arz etmektedir. Deyr ez-Zor bir taraftan İran’ın Akdeniz’e uzanan Şii koridoru projesi kapsamında önemli geçiş güzergahlarından biri iken, diğer taraftan ABD’nin SDG eliyle hem bölgedeki petrol ve doğal gaz alanlarına hükmettiği, hem de Suriye-Irak sınır hattı üzerinde kontrol tesis ettiği bir noktadır. Deyr ez-Zor’un hakimiyeti konusunda askeri ve siyasi açıdan rekabet halinde olan Esed rejimi ile SDG’nin bölgedeki enerji kaynaklarına ilişkin iş birliği kararı, Deyr ez-Zor’da stratejik dengeyi sağlamak üzere taraflar arasında müzakere seçeneğine de başvurulabileceğini göstermektedir. Nitekim, Deyr ez-Zor’da ne Esed rejimi ne de SDG, kontrol ettikleri bölgelerde mutlak hakimiyeti sağlayamamış olup, mevcut durumda tarafların birbirleriyle çatışmak yerine masaya oturarak müzakerede bulunmayı tercih etmeleri mümkün görünmektedir. Deyr ez-Zor’da devam eden DAEŞ mevcudiyeti, bölgede güvenlik ve istikrarın tesis edilmesini zorlaştırmaktadır. Deyr ez-Zor’un sunduğu coğrafi avantajlardan faydalanan DAEŞ, halihazırda bölgede tutunmaya ve saldırılarda bulunmaya devam etmektedir. Bölgedeki DAEŞ tehdidinin ortadan kaldırılması hem rejim güçlerinin hem de SDG’nin sahadaki hakimiyetine bağlı olmakla birlikte, Deyr ez-Zor’da bir taraftan Esed rejimi ve İran’ın Şii-Sünni ekseninde mezhepçi, diğer taraftan SDG ve ABD’nin Kürt-Arap ekseninde ayrımcı politikalar izlemeleri, önümüzdeki süreçte bölgede DAEŞ ve benzeri radikal grupların yeniden melce bulmasına yol açabilecektir.   Dipnot: (1) “Russian frigate fires Kalibr cruise missiles at ISIS targets in Deir ez-Zor – Defense Ministry,” Russia Today, 23.09.2018, https://www.rt.com/news/402028-russia-strike-isis-syria/ (24.07.2018 tarihinde erişildi) (2) “Iran Deepens Its Footprint in Deir Ez-Zor,” Chatham House, Şubat 2018, https://syria.chathamhouse.org/research/iran-deepens-its-footprint-in-deir-ez-zor (24.07.2018 tarihinde erişildi) (3) “Russia and Iran Prepare Offensive Targeting U.S. and Partner Forces in Eastern Syria,” Institute for the Study of War, 24.06.2018, http://iswresearch.blogspot.com/2018/06/russia-and-iran-prepare-offensive.html (23.07.2018 tarihinde erişildi) (4) “YPG/PKK ve Esed petrol ile gazın devri için de anlaştı,” Anadolu Ajansı, 19.07.2018, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ypg-pkk-ve-esed-petrol-ile-gazin-devri-icin-de-anlasti/1208151 (23.07.2018 tarihinde erişildi) (5) “SDF clash with Syrian regime forces in Deir ez-Zor,” Rudaw, 29.04.2018, http://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/290420183 (24.07.2018 tarihinde erişildi) (6) “Syria, US-led Coalition conduct strikes on SAA in DeirEzzor to protect SDF,” Difesa & Sicurezza, 08.02.2018, https://www.difesaesicurezza.com/en/defence/syria-us-led-coalition-conduct-strikes-saa-deirezzor-to-protect-sdf/ (23.07.2018 tarihinde erişildi) (7) “US says Israel responsible for Syria air strike that killed dozens of pro-Assad fighters,” The Independent, 19.06.2018, https://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/syria-air-strike-us-israel-deny-responsibility-assad-fighters-deaths-latest-a8406236.html (23.07.2018 tarihinde erişildi) (8) “Iraq: 45 ISIL members killed in Syria air raids,” Al Jazeera, 23.06.2018, https://www.aljazeera.com/news/middleeast/2018/06/iraq-45-isil-members-killed-syria-air-strikes-180623150808770.html (23.07.2018 tarihinde erişildi) (9) “Iraqi troops access Syria’s Deir az-Zour to support SDF: Newspaper,” Iraqi news, 13.05.2018, erişim adresi: https://www.iraqinews.com/iraq-war/iraqi-troops-access-syrias-deir-az-zour-to-support-sdf-newspaper/ (23.07.2018 tarihinde erişildi) (10) “Pressure Mounting on ISIS as Operation Roundup Continues,” ABD Savunma Bakanlığı, 20.07.2018, https://www.defense.gov/News/Article/Article/1579933/pressure-mounting-on-isis-as-operation-roundup-continues/ (24.07.2018 tarihinde erişildi)    
Güvenliğe İnsan ve Vicdan Odaklı Yaklaşım: Afrin ve Zeytin Dalı Harekâtı Deniz Demir  
Güvenliğe İnsan ve Vicdan Odaklı Yaklaşım: Afrin ve Zeytin Dalı Harekâtı 20 Ocak 2018’de Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçleriyle Afrin’e yönelik olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nı başlattı. Türkiye’nin hem ilgili açıklamalarında hem de operasyon kapsamında üzerinde önemle durduğu bir nokta ise masum sivillere yönelik hassasiyet oldu. Harekat boyunca masum sivillerin zarar görmemesi için harekatın uzaması pahasına hem azami gayret gösterildi hem de uluslararası arenada bu konuda soru işaretlerine mahal vermeyecek bir temas trafiği ve profil ortaya kondu. Nitekim ortaya konan bu hassas ama kararlı diplomasiyi destekleyici olarak; doğru, objektif ve anlık bilgiye dayalı olarak özetleyebileceğimiz iletişim ve medya stratejisi de Türkiye’ye yönelik olarak sivil hassasiyeti noktasında özellikle uluslararası arenada oluşturulmaya çalışılan olumsuz ve gerçekdışı temellere dayanan algı oluşturma gayretlerine karşı önemli bir işlev gördü. 18 Mart 2018 tarihinde Afrin merkezine girilmesiyle Harekât büyük oranda hedeflerine ulaşırken; Türkiye’nin Harekât boyunca sürdürdüğü sivil hassasiyeti debir kez daha ortaya çıktı. Zira şehrin en ufak bir tahribata uğramadığınet olarak görülürken tek bir sivil zayiat dahi söz konusu olmadı.Bu durum özellikle ABD gibi kimi güçlerin Afganistan, Irak ve son olarak Suriye’de (Rakka’da) gerçekleştirdiği operasyonlarda yol açtığı yıkım, tahribat ve sivil kaybı göz önüne alındığında özellikle meskûn mahal operasyonları açısından son derece kıymetli/önemli birveri/örnek olarak kayıtlara geçti. İnşa ve İhya Süreci Türkiye Afrin’deki askeri harekâtı eş güdüm içerisinde yürüttüğü diplomasi ve iletişim stratejisiyle tahkim ederken; harekât sahasında eş zamanlı olarak insani yardım ve desteklerini de sivil hassasiyeti çerçevesinde sürdürmüştür. Böylece hem bölge halkının ihtiyaçları giderilerek; terörden kaynaklı mağduriyetleri giderilmiş hem de Harekât sonrasında bölge ne olacak; Türkiye bölgede bundan sonrası için ne yapacak gibi soruların cevabı da bir ölçüde verilmiş oldu. Nitekim Harekât’ta sonuca doğru yaklaşıldıkça başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok yetkili ağızdan Türkiye’nin daha önce Fırat Kalkanı Harekâtı sonrasında Cerablus, Azez ve El Bab’ta yaptığı gibi Afrin’de de bundan sonraki aşamada inşa ve ihya sürecini başlatacağını deklare eden açıklamalar yapıldığına şahit olduk.[1] Gelinen nokta itibariyle askeri ve siyasi hedeflerine büyük oranda ulaşılan Zeytin Dalı Harekâtı sonrasında Türkiye; AFAD, Kızılay ve Diyanet Vakfı başta olmak üzere hem ilgili kurum ve kuruluşlarıyla hem de İHH gibi birçok STK ilebölgede yoğun bir insani yardım faaliyeti başlattı.Şu ana kadar gerçekleştirilen yardımlara yer vermeden önce insani diplomasi kapsamında Türkiye’nin özellikle son 16 yılda hayata geçirdiği aktif dış politikanın içinde önemli bir yer tutan insan ve vicdan odaklı yaklaşımın, Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla sahadaki somut örneklerini verdiği Yeni Güvenlik Doktrini’nde de kendisine yer edindiğini belirtmek gerekiyor. Bu süreçte AFAD, Kızılay ve Diyanet Vakfı gibi kurumlar ile TRT World ve Anadolu Ajansı gibi yayın organları da ortaya konan dış politika ve güvenlik doktrinlerini besleyici önemli birer soft-power unsuru olarak ön plana çıkıyor. Güçlü İnsani Destek Türkiye harekâtın başlangıcından bugüne (Nisan 2018) kadar Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonundahem ilgili kurum ve kuruluşlar hem de ilgili STK’lar ile birlikte 236 noktada insani yardım dağıtımı yapmış, 39.066 gıda kolisi ve 259.200 sıcak yemekle toplamda 455.000’in üzerinde sivile ulaşmıştır. AFAD ayrıca gıda yardımı olarak 116.276 adet kumanya ve 6241 kg muhtelif gıda yardımı yapmış; 0,5, 1 ve 5 lt olmak üzere 27.245 şişe su, 262 ton un, 788.458 adet ekmek, 37.089 adet temel ihtiyaç malzemesi (hijyen seti, battaniye, yatak, giyim-ayakkabı, çocuk bezi, hasta bezi) ve 13.809 adet gıda dışı malzemenin dağıtımını gerçekleştirmiştir. Türkiye yine aynı zaman zarfında; Kızılay ile birlikte Afrin bölgesinde 54 ayrı noktada 120 bin kişilik sıcak yemek ve 36.500 rapta ekmek dağıtımı yapmış; 52.058 ihtiyaç sahibine ulaşmıştır. Kızılay ayrıca; bölgede yaşanan gelişmeler ve olası insani yardım gerekliliklerini, Suriye Krizi Ülke Alan Koordinatörlüğü tarafından yakından takip ederken,  olası bir göç hareketi durumunda halkın yönelebileceği öngörülen noktalarda konuşlandırılan ve çalışmaları sürmekte olan Elbil Köyü mevkiindeki çadır kent ile Kefer Lusin mevkiindeki çadır kentte, bölgede yaşanan gelişmeler doğrultusunda Doğu Guta’dan tahliye edilen ihtiyaç sahiplerini misafir edecektir. Diyanet Vakfı ile Afrin bölgesinde 32.000 ekmek, 1.700 gıda kolisi, 500 Su 5lt, 120 temizlik kolisi, 1000 çocuk bezi, 850 hasta bezi, 24 soba, 375 çarşaf, 120 branda, 850 battaniye, 21 çadır, 850 yatak, 1200 oyuncak dağıtımı yapmış ve toplamda yapılan yardımlar vasıtasıyla 2.200 aileye ulaşmıştır. Hızlı Bilgilendirme, Doğru Haber Akışı, Sağlıklı İletişim Türkiye’nin Afrin’e yönelik olarak Zeytin Dalı Harekâtı’nı başlatmasıyla birlikte özellikle sosyal medya ve bazı yabancı basın yayın organlarında Türkiye karşıtı paylaşım, yayın ve haberlerin yer almaya başladığını; bu yayınlarla uluslararası kamuoyunun yanlış, temelsiz ve tamamen karalama amaçlı oluşturulan çarpıtılmış suni bilgi kırıntıları üzerinden yönlendirilmeye çalışıldığına şahit olduk. Bu durum ortaya konan stratejilerin ve yürütülen politikaların sadece siyasi ve güvenlik boyutlarıyla ele alınamayacağını;özellikle uluslararası arena söz konusu olduğunda hızlı bilgilendirme, doğru haber akışı ve sağlıklı iletişim gibi önemli boyutların da olduğunu gösterdi. Nitekim Türkiye’de Harekâtın başından beri iletişimin bu üç ilkesine büyük bir titizlikle riayet etmiş ve bu doğrultuda güçlü bir iletişim stratejisi oluşturulmuştur. Bu süreçte TRT World Afrin’de yaşananları, Türkiye’nin meşru gerekçelerini, terörün gerçek yüzünü ve bölge halkının terör örgütünden gördüğü zulmü tüm dünyaya yaptığı yayın ve hazırladığı özel dosya ve videolarla aktarırken; Anadolu Ajansı an be an harekât ile ilgili gelişmeleri, bölgedeki yansımalarını, terörden kurtarılan bölgelere daha önce örgüt tarafından sürgün edilen veya örgütün zulmünden kaçan halkın dönüşünü kamuoyu paylaşmış; terör örgütü destekçilerince sosyal medyada oluşturulan yalan fotoğraf ve algıları gerçek fotoğraf ve bilgilerle çürüterek sosyal medyadaki dezenformasyona karşı konulması noktasında önemli bir görev üstlenmiştir. Tüm bu gelişmeler, bölgede bundan sonrasında ne olacak gibi yukarıda da zikredilen sorulara dair önemli cevaplar oluştururken; Türkiye’nin bölgede yürüttüğü güvenlik ve dış politika yaklaşımlarında sivil hassasiyeti ve insani duyarlılığın en üst seviyede kendisine yer edindiğini göstermiş; Türkiye’nin bölgede yapıcı, istikrar ve düzen yanlısı aktör olduğunu da bir kez daha ortaya koymuştur. [1]http://www.trthaber.com/haber/gundem/cumhurbaskani-erdogan-afrin-sehir-merkezi-kontrol-altina-alindi-355827.html (E.T: 19.04.2018)
İsrail ve İran'ın Suriye'deki Güç Mücadelesi Adem Yılmaz  
İsrail ve İran’ın Suriye’deki Güç Mücadelesi Suriye savaşı, bölgesel aktörler için farklı stratejileri beraberinde getirmiştir. Farklı aktörlerin birbirinden farklı gruplar üzerinden stratejik yaklaşımlar ürettiği bu savaşta, bölge ülkeleri için göç meselesi, sınır güvenliği ve radikal grupların uzantıları gibi konular stratejileri önceleyici faktörler olmuştur. Hiç şüphesiz savaş boyunca hamleleri en çok tartışılan ve hedefi merak edilen ülkelerden biri İsrail’dir. Haziran 1967’de “Altı Gün Savaşında” stratejik Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgaliyle birlikte Suriye-İsrail ilişkileri Golan’ın geleceği temelinde sürekli gerilmiştir. Takip eden yıllarda yapılan barış müzakereleri neticesiz kalmış, Suriye’nin Hizbullah ile yakınlığı iki ülke arasındaki tansiyonu arttırmıştır. İsrail savaş uçakları Ağustos 2003’te Beşar Esad’in yazlık konutu üzerinde, Haziran 2006’da ise başkanlık sarayı üzerinde alçak uçuş yapmıştır. 2008’de İsrail savaş uçakları Deyr ez-Zor ilinde kimyasal tesis olduğunu iddia ederek bir askeri karargâhı vurmuştur. Aynı yıl Suriyeli Tuğgeneral Muhammed Süleyman’ın Akdeniz kıyısındaki Tartus’ta sahildeki evindeyken İsrailli komandolar tarafından vurulduğu iddia edilmiştir. İsrail’in bu saldırılarına karşı rejim hiçbir karşılık verememiştir ve gerilimi azaltma politikası izleyip bu saldırıların karşılıksız kalmayacağını söyleyerek zamanı ve mekânı münasip gördükleri  takdirde karşılık verileceğine dair tehditler savurmuştur. 2013 Sonrası İsrail Saldırıları İsrail, Suriye’de devam eden çok denklemli iç savaşta gerçekleştirdiği hava saldırılarıyla etkinliğini arttıran bölgesel bir aktördür. Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları mensubu önemli komutanları hedef alan bu saldırıların ilki 2013 yılının Ocak ayında gerçekleştirilmiştir. İsrail, Şam’ın kuzeybatısındaki Camraya bölgesinde kimyasal silah barındırdığını iddia ettiği bir dizi askeri mevziiyi bombalamıştır. 3-5 Mayıs tarihleri arasında İsrail uçakları aynı bölgede yer alan Askeri Araştırma Merkezi’ni (SSRC), mühimmat deposunu ve hava savunma sistemini hedef almıştır.  Golan Tepesi’nde 31 Ağustos tarihinde Suriye’ye ait bir insansız hava aracı (İHA), 23 Eylül tarihinde aynı mevkide Suriye Askeri Uçağı İsrailli güçler tarafından düşürülmüştür. İsrail, Hizbullah üyelerini hedef almaya da devam etmiş ve Ocak 2015’te Kuneytra yakınlarında bulunan Hizbullah konvoyuna yapılan saldırıda eski Hizbullah lideri İmad Muğniye’nin oğlu Cihad Muğniye’nin de içinde olduğu 6 Hizbullah üyesini öldürmüştür.  Aralık 2015’te Şam yakınlarına gerçekleştirilen hava saldırısında Hizbullah lideri Samir Kantar öldürülmüştür. 2016 ve 2017’de Kuneytra, Golan Tepesi ve Şam’ın batısındaki Mezze Askeri Havaalanı’na İsrail’in hava saldırıları devam etmiştir. Ocak 2018’de İsrail uçaklarının düzenlediği hava saldırılarında Şam yakınlarında Hizbullah’a ait silah depoları hedef alınmıştır. Aynı yılın şubat ayında İsrail Suriye’ye ait İHA düşürürken Suriye uçaksavarlarının ateşi sonucu İsrail’e ait bir F-16 düşürülmüştür. Nisan ayında T-4 askeri hava üssüne İsrail tarafından gerçekleşen saldırıda 7 İran Devrim Muhafızı öldürülmüştür. Saldırılara İran’ın Tepkisi T-4 hava üssüne İsrail’in hava saldırısında 7 Devrim Muhafızı üyesinin öldürülmesinin ardından Şam’a giden İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’in başdanışmanı Ali Ekber Velayeti, en yakın zamanda cevap verileceğini duyurdu. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasimi, basın toplantısında bir muhabirin “7 İranlı asker İsrail tarafından öldürüldü, Tahran neden sessiz?” sorusuna, “Suriye halkı ve devleti gereken cevabı verecektir” yanıtıyla İranlı yetkililerin İsrail’le doğrudan çatışmaya gönüllü olmadıklarını göstermektedir. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Abbas Arakçi, BBC News’e yaptığı açıklamada, ülkesinin Suriye’deki varlığıyla İsrail’e karşı yeni bir cephe açmayı değil terörle mücadele etmeyi amaçladığını söylemiştir. İran Devrim Rehberi Başdanışmanı Ali Ekber Velayeti de 11 Nisan’da Şam’a yaptığı ziyaretinde öncelikli hedeflerinin İdlip olduğunu belirtmiştir. Gazeteci Thomas Friedman’a  göre ise,7 Devrim muhafızı üyesinin ölümü ile neticelenen T-4 hava üssüne yapılan saldırı İsrail ve İran arasında doğrudan çatışmayı başlatmıştır. İran’ın İsrail’e tam ve teşekküllü bir karşılık veremediğini, Kasım Süleymani’nin bu ihtimali iki kez düşünmek zorunda kaldığını ifade eden Friedman, bunu İran ekonomisinin mevcut çöküşü ile açıklamaktadır. İran riyali son bir yılda rekor seviyede değer kaybederken, iktisadi ve politik belirsizlikler ile dış operasyonların artan maliyeti ekonomideki çöküşü arttırmaktadır. Friedman, İsrail saldırıları karşısında İran Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlardan sorumlu grubu Kudüs Gücü’nün sessiz kalmasının bir diğer sebebini de Rus askeri yetkililer ve Putin’in artık İran destekli milis grupları doğal müttefik olarak görmediği, Suriye’deki mevcut kazanımları heba edecek maceraları doğru bulmadığıyla açıklamaktadır. İsrail’in Suriye’deki Nihai Hedefi Araştırmacı Enes Ayaşlı’ya  göre, İsrail’in Suriye’ye yönelik dış politika yapım sürecinin asli unsuru, askeri çatışma sürecinin çözümsüzlüğünü temel alan sınırlı müdahaleci bir yaklaşımdır. İsrail için öncelikli tehdidin İran’ın yayılmacılığını önlemek olduğunu belirten Ayaşlı, bununla birlikte İsrail’in Suriye politikasını İran’ın Hizbullah’a silah transferini önlemek, Golan Tepeleri ve çevresinde kısmi güvenlik çemberi oluşturmak ve Rusya’nın siyasi ve askeri etki alanını minimize etmekle açıklamıştır. İsrail’in Suriye’ye yönelik yaklaşımlarından birisi “bildiğimiz şeytan” İran’ın müttefiki Esad rejiminin, Esad sonrasında gelebilecek İslamcı “bilmediğimiz şeytan”lardan daha iyi olacağı ihtimalidir. Bu yaklaşıma göre, Nusayri Esad ne kadar İran’ın müttefiki olsa bile, seküler Arap milliyetçisi Esad rejiminin yıkılması sonrasında kurulacak cihatçı veya İslamcı Sünni alternatiflerin nasıl bir tehdit olacağının bilinmemesinden ötürü daha iyi olduğu iddia edilmiştir.   İç savaşın sonucunda kim kazanırsa kazansın kalıcı barışın sağlanması zor olduğu gibi, iç savaşın yaralarının sarılması ve Suriye’nin yeniden yapılandırılması için birkaç on yıla ihtiyaç olacaktır. Kuzey sınırında kaosun devam edecek olması İsrail için reaktif bir yöntemi benimsemesine yol açmıştır. Sonuç olarak İran, Suriye’deki askeri varlığına İsrail’i bahane gösterirken İsrail de Suriye’deki müdahalelerine İran’ı sebep göstermektedir. Bu durum iki ülkenin de Suriye’deki faaliyetlerini içerde makbul bir izaha dönüştürmüştür. İran için İsrail’le savaş söylemi Suriye sonrası Ortadoğu’da zedelenen imajın düzelmesi adına bazen gerekli de görülebilmektedir. İsrail’in Suriye’deki mevcut rejimi değiştirmek gibi bir hedef olmaksızın bölgedeki caydırıcılığını deklare etmek adına hava saldırılarını devam ettirmesi mümkündür. İran için İsrail ile savaş, çok denklemli Suriye sahasını daha karmaşık hale getireceği gibi endişe veren ekonomik durumu daha da kötüleştirecektir. Suriye’deki saha hâkimiyetinin kaybedilmesi riski de İran için düşündürücü bir faktördür. İranlı yetkililerin açıklamaları da asıl hedefin İdlip ve Der’a gibi muhaliflerin kontrolündeki alanlar olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca Tahran ve Tel Aviv ile iyi ilişkileri bulunan Moskova Şam’daki dengenin bozulmasını istemeyecektir.
Suriye’deki Demografik Değişiminin Yasallaştırılması
Suriye’deki Demografik Değişiminin Yasallaştırılması 2 Nisan 2018 tarihinde Suriye Esed rejiminin yayımladığı ve tepkilere neden olan 2018 yılı 10 sayılı kanunun, Suriye’de uygulanan zorla tehcir uygulamaları ve meydana gelen demografik değişimi yasallaştıracağı öngörülmektedir. Meclisten geçen ve Beşar Esed’in imzasını taşıyan kanun mucibince ‘genel idari düzenlemeler çerçevesinde, yeni idari birim veya birimler oluşturulması’na müsaade edilmiştir[1]. Söz konusu kanun, çatışmalara sahne olan ve sakinlerinin evlerini terk etmek zorunda kaldığı veya tehcir edildiği bölgeler yeniden idari yapılanmalara düzenleyerek yaşanan demografik değişimi de facto’dan de jure’ye dönüştürecektir. Zira kanun, tehcir edilen insanların zorla terk ettiği gayrimenkulün mülkiyet haklarını muhafaza etmeleri zor kılırken, yerlerine işgal eden rejim yanlısı kişilerin gasp ettikleri gayrimenkulleri kendi mülklerine almalarına yol açmaktadır. Böylelikle fiili durumda var olan hukuksuzluk durumu yasallaştırılmaktadır Esed Rejiminin Tehcir Politikası Suriye’de yedi yıldır devam eden çatışmalar neticesinde evlerinden edilen kişilerin sayısının yaklaşık 11.7 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 5.6milyon kişi Suriye’yi terk edip komşu ülkelerin yanı sıra dünyanın çeşitli ülkelerine sığınmak zorunda kalanlardır. Diğer 6.1 milyon ise Suriye’nin içinde ülkesinde yerinden edilmiş kişiler statüsünde hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadır.[2] Esed rejimi Şubat 2012’de Humus Bab Amr semtinin sakinlerin tehcir ederek demografik mühendislik uygulamaya başlamış olsa da,  son iki senede sahada kaydettiği ilerlemeler sayesinde muhalif bölgelerine yönelik ‘kuşat – aç bırak – tehcir et’ taktiği kullanarak fiili bir demografik mühendislik yapmaktadır. Bilhassa kuşatma altına alınan bölgelerde uygulanan tahliye anlaşmaları Esed rejiminin demografik değişim yapmasına izin vermiştir.  Nisan 2016’da Madaya ve Zabadani, Ağustos 2016’da Daraya, Eylül 2016’da Muaddamiye, Aralık 2016’da Doğu Halep, ve en son Doğu Guta’da rejimin gözetiminde yapılan tahliye anlaşmaları bölgenin sakinlerinin tehcir edilmeleri ile sonuçlanmıştı. Tahliye anlaşmalarının uyguladığı bölgelerin coğrafi dağılımına bakıldığında en çok Şam’ın etrafındaki ilçe ve semtlerde uygulandığı görülmektedir. Esed rejiminin, demografisini tamamen değiştirdiği ilçelerin ve hatta bazı şehirlerin yaşadığı bu zorla değişim kalıcı kılmak için adımlar atmaya başladığı ve bu adımların yeniden inşa sürecinde hızlandıracağı görülmektedir. Bu adımların en önemlisi yerlerinden tehcir edilen insanların mülkiyet haklarını lağvedilmesi, yerlerine iskan edilen rejime ve İran’a müzahir milisler ve ailelerinin mülk sahibi kılınmasıdır. Bu bağlamda 2 Nisan 2018 tarihinde Esed rejimin onayladığı 2018 yılı 10. Sayılı kanunun bir kırılma noktası olduğu söylenebilir. Düzenlenen yeni kanun, eski kanunlara değişiklikler getirerek tehcir edilen meskun bölgelerin asıl sakinlerinin mülkiyet haklarının lağvedilmesine ve yerlerini işgal eden rejim yanlısı insanların gasplarının meşrulaştırılmasına yol açmaktadır. Yeni Kanun ve Demografik Değişimin Yasallaştırılması   2012 yılı 66. Sayılı kanuna düzenlemeler getiren yeni kanunun, tehcir edilen bölgelerin asıl sakinlerinin haklarını gasp edeceği öngörülmektedir. Zira 2018 yılı 10. sayılı kanun, idari bölgelerin içinde yeni idari birimlerin oluşturulmasına müsaade etmiştir. Mülk sahiplerine ise, yeni idari birimlerin oluşturulmasını müteakip, mülk haklarını muhafaza edebilmek için, 30 gün içinde mülkiyet haklarını gösteren belgelerle oluşturulan yeni birimlere başvurma yükümlülüğünü getirmiştir. Kanununun ikinci maddesinin 2. fıkrası, oluşturulan yeni idari birimlerde mülkiyet hakkını ispatlayabilmek isteyen kişilerin her ne kadar kendileri veya akrabaları veya kanunen vekalet sahibi yakınları aracılığıyla mülkiyet belgeleri ile başvurma hakkını tanısa da, tehcir edilenlerin bu imkandan pek yararlanamayacağı ortadadır. Zira Doğu Guta örneğinde olduğu gibi, insanların hem yaşadıkları bölgelerde devlet kurumlarının çalışmaması sebebiyle kanuni vekalet düzenleme imkanlarının olmadığı hem de genelde akrabalarıyla birlikte tehcir edildikleri dikkate alındığında bu imkanlardan istifade edebilecek kişilerin sayısının oldukça az olacağını iddia etmek mümkündür. Esed rejiminin eline geçen bölgelerden yurtdışına veya muhalefetin kontrol ettiği bölgelere sığınan insanların, mülkiyet haklarını muhafaza etmek için tekrar Esed rejiminin bölgelerine dönmeleri beklenmemektedir. Hem tutuklanma ve işkence hem de rejimin intikamı korkusundan dolayı evlerini terk etmek zorunda kalan insanların, bu korkular ortadan kalkmadığı müddetçe dönme ihtimali çok zayıf kalacaktır. Kanunun ayrıca tehcir edilen insanların evlerini işgal eden yeni sakinlere mülkiyet hakkı iddia etme imkanı da tanıdığı söylenebilir. Zira kanunun altıncı maddesi 2. fıkrasında dikkat çeken başka bir husus ise, başvuran kişiye mülkiyet belgeleri bulunmadığı halde sadece iddialar üzerinden başvurma imkanı tanımasıdır. Şöyle ki kanun ‘başvuran kişinin […] mülkiyet haklarını gösteren belgelerinin bulunmadığı takdirde, başvurusunda [sahibi olduğunu] iddia ettiği gayrimenkulün konumunu, sınırlarını, hisse sahiplerini ve türünü belirtmesi gerekmektedir’ ifadesini kullanmıştır. Bu muğlak ifadenin, belirtilen süre zarfında üzerine mülkiyet hakkı iddiası bulunmayan veya yapılan yeni düzenlemeler neticesinde ihdas edilebilecek Emlakların rejim yanlısı insanlar tarafından mülkiyet hakkı iddialarına yol açabileceği yorumlanabilir. Tahliye edilen bölgelerin emlaklarını rejim yanlısı insanlara tahsis etme endişesini güçlendiren başka bir husus ise oluşturulan yeni idari birimlerin içinde inşa edilecek yeni emlakların halka arzı sırasında kimlik kartı veya pasaportun geçerli olmasıdır. Kanunun ikinci maddesinin 19. fıkrasında oluşturulan yeni idari birimler tarafından yapılacak yeni emlakların/gayrimenkullerin ilk halka arzına katılmak için istenen bilgi ve belgeler arasında ‘kimlik kartı veya pasaport’ ifadesi kullanılmıştır. Nitekim son zamanlarda Esed rejiminin istihbaratı gözetiminde Şam Göç ve Pasaport Müdürlüğü’nün İran’ın getirdiği milisler için 200 bin pasaport çıkarttığı iddia edilmiştir.[3] Bu pasaportların İran ve Afganistan ve hatta Irak’tan getirilen Şii milislere ve ailelerine tahsis edileceği ve böylelikle Suriye’deki varlıklarının kalıcılaştırılacağı tahmin edilmektedir. Suriye Savaşın Geldiği Yeni Merhale      Yeni kararın çıkmasının ardından, Esed rejiminin Yerel Yönetimler Bakanlığı hem Humus hem de Şam’ın doğusunda idari bölgelerin yeniden düzenlenmesi için çalışmalar başlattığını duyurmuştu[4]. Bahse geçen çalışmaların, Şubat 2012’da kuşatma ardından sakinleri tehcir edilen Bab Amr semtinin yanı sıra Şam’ın doğu girişi ve özellikle Doğu Guta tarafında bulunan ve geçen haftalarda sakinlerinin büyük bir kısmı tehcir edilen Harasta semtini kapsayacağı açıklanmıştı. Suriye savaşında geldiğimiz merhalede, Esed rejiminin yanı sıra Rusya ve İran’ın sahada elde ettikleri kazanımlar kalıcı kılınmaya çalışılmaktadır. Bir yandan Rusya, Esed rejimi ile hem askeri hem de ekonomik anlaşmalar imzalayarak Suriye’deki askeri varlığını ‘yasallaştırmaya’ ve Suriye’nin fosfat gibi rezervlerine el koymaya çalışmaktadır. Diğer yandan İran, getirdiği milis güçleri Suriye’de yerleştirmeye ve mümkün oldukça Suriye’nin ekonomisinden büyük bir payı kontrol etmeye çalışmaktadır. Esed rejimi ise, zorla empoze ettiği demografik mühendisliği de jure hale getirmeye ve böylelikle rejimin dayanıklılığını pekiştirmeye çalışmaktadır. Bu anlamda çıkartılan bu yeni kararın, gerildiğimiz bu merhalede bir dönüm noktası olduğu görülmektedir. Dipnotlar [1] Kanunun tam metni için Bknz: Suriye Başbakanlık Resmi Sitesi https://goo.gl/4UYedF [2] Güncel rakamlar için Bknz UNHCR Syria Emergency http://www.unhcr.org/syria-emergency.html & https://data2.unhcr.org/en/situations/syria#_ga=2.105413451.931814048.1523350877-946855287.1523350877 [3] Zaman Al-Wasl, Masader: Hicret Demeşq Testehriç 200 elf Cevaz Sefer Li-Eşhas İraniyen. 2 Nisan 2018 https://www.zamanalwsl.net/news/article/86043/ [4] Enbbaladi, Derase Li-Tenzeem Medhal Demeşq ve Bab Amr Fi Hums. 9 Nisan 2018 https://www.enabbaladi.net/archives/219658
Suriye Rejim Ordusu: Kısıtlı Kapasite ve Parçalı Bir Yapı
Suriye Rejim Ordusu: Kısıtlı Kapasite ve Parçalı Bir Yapı Savaşın ilk yarısında Halep ve Şam gibi ülkenin en büyük iki şehrinde alan hakimiyeti kaybı yaşayan Suriye Rejim Ordusu, 2018 itibariyle on binlerce sivilin hayatını kaybettiği harekatlar sonucunda ve ancak karadan İran ve İran destekli milislerin katkısı, havadan da Rusya’nın denge değiştiren desteği ile Halep ve Şam’da kazanan taraf olabilmiştir. Sahadaki bu askeri kazanımlar, Suriye İç Savaşı’nın “rejim güçleri” lehine sona erme yolunda olduğu tezini destekleyenlerin dayanak noktalarından biri olmuştur. Lakin 7 yıldır devam eden savaş esnasındaki kayıplar sonucunda orduda yaşanan erozyon rejim güçlerinin bugününe ve geleceğine dair ciddi soru işaretlerine yol açmıştır. 2013’te rejimin artan kayıpları sonrası İran’ın, 2015’te İdlib’in düşüşünün ardından ise Rusya’nın savaş sahasına ağırlık koymaları, zor durumda kalan rejim güçlerinin toparlanmasını ve kaybedilen kimi bölgeleri geri ele geçirmesini sağlamıştır. Lakin karada İran’a bağlı unsurların, havada ise Rusya’nın yoğun desteği olmaksızın rejimin ne kadar ciddi bir askeri unsur olduğu tartışmaya açıktır. Esed güçlerinin tüm Suriye topraklarını geri kazanacak bir askeri kapasiteden uzak olduğu ve rejimin müttefiklerinin de böyle büyük bir maliyetin altına girmek niyetinde olmadıkları söylenebilir. Ordu’nun Eriyişi ve Temel Sorunlar İç savaşın patlak verdiği 2011’de gerçekçi tahminlerle askeri kapasitesi 220 bin civarında bulunan[1] Suriye Rejim Ordusu, günümüzde 60 binin üzerinde ölü[2] ve binlerce askerin savaş esnasında taraf değiştirmesi ve firarı sonucunda, Rus kaynaklara göre dahi 70-80 bin civarında bir askeri güce sahiptir.[3] Suriye ve radikal örgütler uzmanı Charles Lister’a göre ise, Ruslara göre müttefikleri Suriye Rejim Ordusu’nun eğitimli, disiplinli ve işlevsel askeri unsurlarının sayısının en fazla 20 bindir.[4] Suriye rejim güçlerinin sayısal kayıplarıyla doğru oranda nitelik kaybı yaşadığı da uzmanların genel kanısıdır. Anton Mardasov, Suriye Rejim Ordusu’nda bir nizami orduda olması gereken hiyerarşik yapının mevcut olmadığından ve buna karşın ordu içindeki Kaplan Kuvvetleri, Cumhuriyet Muhafızları, Deyr el-Kalamun ve Seyf el-Mehdi gibi seçkin birliklerin diğer birlikler üzerindeki etkisinden bahsetmektedir.[5] Söz konusu seçkin birlikler rejimin inisiyatifiyle Suriye Rejim Ordusu unsurlarınca kurulmuş olup bugün sahip oldukları güç ve maddi sponsorlar bağlamında yarı otonom yapılara dönüşmüşlerdir. Mardasov’a göre rejimin son dönemde elde ettiği askeri kazanımlar ise Suriye Rejim Ordusunun askeri gücünden ziyade müttefiklerinin askeri desteğinden kaynaklanmaktadır. Emekli albay ve güvenlik uzmanı Mikhail Khodarenok ise mevcut Suriye Rejim ordusunun güçlendirilmesindense ordunun lağv edilip sıfırdan yeni bir ordu kurmanın daha kolay olduğu iddiasında bulunarak, rejim güçlerinin tek başlarına başarılı herhangi bir askeri harekat gerçekleştirme kapasitesinde olmadığını iddia etmiştir. Khodarenok ordunun 2000 kadar tahkim edilmiş kontrol noktası vasıtasıyla ülke sathına yayıldığını ve bu bölük pörçük mevzilenmenin ordunun bir yarısının diğer yarısından kopuk hale gelmesine yol açtığını ileri sürmüştür.[6] Rejim güçlerinin Rus uzmanlar tarafından dile getirilen bu kısıtlılıklarının haricinde bir diğer sorun da literatüre “şebbiha” olarak da geçen rejim yanlısı milis güçlerin artan kapasiteleri. Savaşın ilk dönemlerinde muhalif gösterilere karşı bir baskı amacıyla öne sürülen bu paramiliter yapılar, süreç içerisinde rejimin sırtını dayadığı ikinci bir askeri güce dönüştü. İlk etapta kriminal profile[7] sahip kişi ve grupların rejim yanında savaşa dahil olduğu bu yapılanma içerisinde Nusayriler çoğunluktadır. Bununla birlikte Hristiyan ve Sünni şebbiha grupları da bu milisler içerisinde yer almaktadır. Ordu güçlerine nazaran daha az disiplinli ve denetimden uzak olan şebbiha unsurlarının, ordunun güç hiyerarşisindeki konumunu zedeleyecek şekilde büyümesi, rejimin zaten kısıtlı askeri kapasitesine yeni engeller oluşması anlamına gelmektedir. Ordu güçlerinin hiyerarşideki güç kaybı ve Baas güvenlik güçlerinin ihtiyaç duyduğu yenilenme sürecinde en ciddi inisiyatif ise Moskova tarafından  alınmıştır.  Rusya’nın, kurulmasına İran ve Hizbullah ile koordineli bir şekilde öncülük ettiği 5.Kolordu Birliği, rejimin askeri yapılanması açısından Rusya’nın rolünü gözler önüne seren bir aktör olmuştur. Çok mezhepli ve gönüllü (maaşlı) katılıma sırtını dayayan bu yeni yapının başarılı olması, Rusya’nın Suriye güvenlik güçlerinin yeniden şekillendirilmesindeki bir numaralı aktör olması manasına gelecektir[8] ki sadece bugün değil geleceğin Suriye’sinde de Rusya’nın konumu daha da sağlamlaşmış olacaktır. Rejimin mevcut güvenlik kurumlarının başarısız tecrübeleri de Rusya’ya bu inisiyatif için alan açmıştır. 5. Kolordu Birliği ise başta Humus cephesinde T4 hava üssü çevresi olmak üzere Humus, Hama, Deirezzor Kırsalı ve son olarak da Guta’da görev alırken savaş sahasında sonucu doğrudan değiştirmekten uzak bir profil sergilemiştir. Suriye Rejim Ordusu: Tek Başına Yetersiz Rejim güçlerinin Rus askeri desteği, İran Devrim Muhafızları, Iraklı, Afgan ve Lübnanlı (Hizbullah) milislerinin desteğini aldığı harekatlar ile bu destekten kısmen yoksun olduğu harekatlar arasında askeri kayıplar ve haliyle başarı arasında ciddi farklar bulunmaktadır. DAEŞ sonrası Deirezzor ve çevresinde ise müttefiklerinden Halep’e göre daha kısıtlı destek bulan Suriye Rejim Ordusu ABD destekli SDG’ye karşı dominant bir güç olamamıştır. Mealen, ABD destekli SDG’ye karşı hava (Rusya) ve kara (İran ve milisleri) gücünde dış desteğe muhtaç olan rejim kuvvetlerinin bu bölgelerde tekrar yegâne otorite haline gelmesi pek yakın bir senaryo değildir. Zira rejim güçleri hem düşmanlarının hem de müttefiklerinin gözünde tek başına denge bozabilecek bir askeri güç değildir. Son dönemde kimi yorumcular ve siyasetçiler tarafından dile getirilen “Türkiye Esed ile masaya oturmalı. Kuzey Suriye’deki YPG/PKK varlığı TSK ve Suriye Rejim Ordusu ortaklığıyla sona erdirilmeli” önermesi de rejimin askeri gücünün dış desteğe muhtaç olmayan işlevsel bir aktör olduğu önkabulüne dayanan altı boş bir tez olarak kalmaktadır. İdlib’de ise bölgenin Türkiye ile sınırdaş olması sebebiyle muhaliflerin sahip olduğu lojistik avantajların yanında İran ve Rusya’nın o dönemdeki desteğinin kısıtlı olması sonucu rejim şehri 2015 yılında kaybetti. Birkaç ay içerisinde Suriye Rejim Ordusu İdlib şehir merkezi, Cisr eş-Şugur, Eriha, Ebu Zuhur gibi stratejik bölgeleri tek tek kaybederken, Beşar Esed ilk kez Suriye Rejim Ordusu’nun asker sıkıntısı çektiğini ve eldeki kaynakları stratejik olarak daha önemli bölgeler için kullanacaklarını duyurdu.[9] Bu açıklamayı takip eden süreçte Rusya, Suriye’de rejimin ayakta kalması adına Suriye iç savaşına doğrudan ve çok daha fazla müdahil olmaya başlamıştır. Guta’da ise yıllar süren sert bir kuşatmaya rağmen rejimin bölgeyi ele geçirebilmesi Rus hava desteğinin en üst seviyeye çıkmasının ardından gerçekleşebilmiştir. Sonuç olarak Suriye Rejim Ordusu ile alakalı eldeki bilgiler ve yakın dönem tecrübeleri bize bazı gerçekleri net olarak göstermektedir: Suriye’de ordu tek başına yegâne savunma gücü değildir ve disiplinden uzak yapısıyla nizami bir ordudan ziyade ordu/çete melezi bir yapıya benzemektedir. Suriye Rejim Ordusu Güçleri’nin yaşadığı güç kaybı ve nizami ordu vasfından uzaklaşması ise orduyu başarılı askeri hamleler yapabilmek adına ciddi şekilde dış desteğe muhtaç hale getirmiştir. Bu durum ise 2015’in ikinci yarısından itibaren Rusya’nın Suriye güvenlik stratejisi üzerinde neredeyse karar alıcı konumuna çıkacak kadar güçlenmesine yol açmıştır. Tüm bu olgular göz önünde bulundurularak, Suriye Rejim Ordusu’nun herhangi bir cephede başlatacağı harekatlara dair analizlerde belirleyici olan, Suriye Rejim Ordusu’nun kapasitesinden ziyade Rusya’nın hava gücü ve komuta desteği ile İran’ın kara desteği (İran Devrim Muhafızları unsurları ve İran destekli Milis güçler[10]) ve olası katkıları olacaktır. Zira rejimin müttefiklerinin de farkında oldukları gerçek Suriye Rejim Ordusu’nun işlevsiz bir askeri güç ve maliyetli bir müttefik olduğudur. Türkiye’nin Kuzey Suriye politikası söz konusu olduğunda karar alıcıların bu durumu göz önünde bulundurarak işlevsiz aktörler (Suriye rejimi) yerine etkinlik sahibi aktörler ile (Rusya ve İran) bir çözüm arıyor olduğunu görmekteyiz.  Suriye Rejim Ordusu’nun kapasitesinin, rejimin Rusya ve İran’a karşı daha edilgen bir aktöre dönüşmesine yol açtığını da buradan yola çıkarak görebiliriz. Dipnotlar [1] Joseph Holliday, The Syrian Army: Doctrinal Order of Battle, ISW, 2013, s.5. [2] Syria war has killed more than 350,000 in 7 years: monitor, AFP, Mart 2018. [3] Kirill Semenov, The Syrian Armed Forces Seven Years into the Conflict: From a Regular Army to Volunteer Corps, Russian Council, Mayıs 2017. [4] Written Testimony of Charles Lister to the United States House Committee on Foreign Affairs April 27, 2017 Hearing on “Syria After the Missile Strikes: Policy Options”, Link: http://docs.house.gov/meetings/FA/FA00/20170427/105890/HHRG-115-FA00-Wstate-ListerC-20170427.pdf , Erişim Tarihi: 28 Mart 2018. [5] Anton Mardasov ve Kirill Semenov, Assad’s Army and Intelligence Services: Feudalization or Structurization?, Russian Council, Mart 2018. [6] Here’s why Assad’s army can’t win the war in Syria, CITEAM, Eylül 2016. [7] Detaylı bilgi için bknz: https://twitter.com/tobiaschneider/status/765609696162115585 , Erişim Tarihi: 1 Nisan 2018. [8] Ruslan Mamedov, The Fifth Assault Corps. Back to Order in Syria?, Russian Council, Haziran 2017. [9] Esad: Ordumuz asker sıkıntısı çekiyor, BBC Türkçe, Temmuz 2015. [10] Ömer Behram Özdemir, Rejim yanlısı Şii Milisler’in profilleri ve motivasyonları, Suriye Gündemi, Aralık 2017.    
Özgür Suriye Ordusu Nedir, Ne Değildir? Ömer Özkizilcik  
Özgür Suriye Ordusu Nedir, Ne Değildir? Kuruluşundan itibaren daha çok Esed rejimi, DEAŞ ve YPG ile çatışmalara giren Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) hem yerli hem de yabancı medya kuruluşları tarafından tartışma konusu edilmiş ve bu yapılanmanın kimliği anlaşılmaya çalışılmıştır. Suriye sahasında bulunan sayısız silahlı aktörlerin denklem dışı tutulduğu bir modellemede ÖSO’nun kimliği daha kolay anlaşılabilecektir. Suriye’deki silahlı aktörler genellikle beş ayrı ana kategoride toplanmaktadır: Suriyeli muhalifler, Esed rejimi ve rejim yanlısı milisler, YPG’nin hakimiyeti altındaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Heyet-i Tahriru’ş-Şam (HTŞ) ve DEAŞ. Şu anda Suriye sahasında birçok aktör bulunmaktadır: Bir tarafta Esed rejimi, rejim yanlısı Suriyeli ve yabancı milisler, Devrim Muhafızları ve İran destekli yabancı Şii milisler ve Rus askerleri. Diğer yanda DEAŞ ve HTŞ gibi radikal unsurlar. Ayrıca ABD, Fransız ve İngiliz özel kuvvetlerince desteklenen SDG bünyesindeki Arap milis unsurlar ve YPG de bulunmaktadır. Sınır bölgesini terörist unsurlardan temizlemek için Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) de Suriye’de önde gelen aktörlerdendir. Fakat ÖSO bunların hiçbirisi değildir. ÖSO Suriyeli muhaliflerin içerisindeki bir kesimdir. Örneğin Suriyeli muhalifler arasında Ahraru’ş-Şam ve Ceyşu’l-İslam gibi grupların kurduğu Cephe-i İslamiyye ÖSO olarak sayılmamaktadır. Suriyeli muhalifler ile beraber hareket eden yabancı savaşçıların kurdukları gruplar, örneğin Acnad el-Kavkaz, Türkistan İslam Cemaati, İmam Buhari Ketibesi gibi gruplar da ÖSO değildir. İsmi çokça medyada duyulan HTŞ ve eski Nusra da ÖSO değildir. ÖSO’nun Kuruluşu ÖSO, Suriye ordusundan ayrılan subay ve generaller tarafından Suriye’deki halk ayaklanmalarını korumak üzere ilan edilmiştir. ÖSO’nun kuruluşunu Suriye Hava Kuvvetleri’nden ayrılan Riyad Esad 2011’in Temmuz ayında ilan etmiştir. Esed rejiminin halk isyanlarını silah zoru ile bastırmaya çalışma girişimi ordu içerisinde birçok direniş ile karşılaşmıştır. Sivil insanlara karşı ateş etmek istemeyen asker, subay ve generaller emire itaatsizlik etmiş ve göstericileri korumaya çalışmıştır. ÖSO’nun kuruluş amacı göstericileri korumak ve güvenliklerini sağlamaktır. Fakat zamanla Esed rejiminin barışçıl gösterilere şiddetle karşılık vermesi sebebiyle birçok yerel ve mahalli ÖSO grubu kurulmuş ve silahlı mücadeleyi benimsemiştir. Kurulan her grup kendini ÖSO diye adlandırmış ve Esed rejimi yanlısı askeri güçler ile savaşmıştır. Suriye ordusundan ayrılan subaylar bu oluşumlara öncülük etmeye çalışmış olsa da merkezi bir yönetim kurulamamıştır. Her grup kendi mahallesini, sokağını korumaya çalışmıştır. 2011 öncesinde rejime muhalif hiçbir siyasi ya da askeri yapılanmanın bulunmadığı Suriye’de halkın isyanı sonrası kurulan silahlı direniş grupları da düzenli ve merkezi değildir. Gönüllülük esasına dayanan ve Esed rejimini devirmek isteyen halk kitleleri tarafından kendilerini koruma amaçlı kurulan ÖSO grupları zamanla uluslararası toplumun dikkatini çekmiştir. “Arap Baharı” olarak adlandırılan halk isyanları Tunus’ta başlamış ve Suriye bunun son halkasını oluşturmuştur. Suriye’deki isyanlar sonucunda görevinden vazgeçmeyen Beşar Esed’ı devirmek için organize olan silahlı mücadele kısa süre içerisinde hem Suriye’de hem de uluslararası kamuoyunda kabul görmüştür. Ordudan ayrılan asker ve subayların yanı sıra sıradan sivil vatandaşların da katıldığı ÖSO 2011’in sonu, 2012’nin başında ülke dışından destek almaya başlamış ve Suriye’deki alan hakimiyetini genişletmiştir. Birçok farklı dış kanalın sağladığı destek, Suriye ordusundan gelen asker ve subayların yanlarında getirdikleri silahlar, çatışmalarda elde edilen ganimetler ve parayla rejim ordusunda yer alan rüşvetçi asker, subay ve generallerden alınan silah ve mühimmatlar ÖSO’nun silah kaynağı haline gelmiştir. Bu dönemde Esed rejiminin sahip olduğu birçok milis gücü devreye girmiş, hava kuvvetleri aktif olarak kullanılmış ve birçok sivil yerleşim yeri bombalanmıştır. ÖSO ise merkezi olmayan hatta yerel ve mahalli örgütlenmelerden oluştuğu için imkanları dahilinde asimetrik ve hibrit savaş tekniklerini kullanmıştır. Devrim Bayrağı Esed rejimi ve rejim yanlısı milislere karşı mücadele esnasında ÖSO grupları Baas Partisi’nin sembolü olarak da bilinen mevcut Suriye bayrağı yerine “devrim bayrağı”nı ön plana çıkarmıştır. ÖSO gruplarının kurulma aşamasında Suriye devletinin bayrağı kullanırken ilerleyen zamanda devrim bayrağı tercih edilmiştir. Devrim bayrağı isyan ile başlayan süreçte dizayn edilen bir bayrak değildir. Suriye’de Baas darbesi öncesinde kullanılan bir bayraktır. Nitekim devrim bayrağının kullanılmasının altında “Biz Baas’sız, gerçek Suriye’nin temsilcileriyiz” mesajı yatmaktadır. Zaman içerisinde devrim bayrağı ÖSO gruplarını belirlemek için bir simge haline gelmiş fakat ÖSO ile beraber birçok evreden geçmiştir. ÖSO gruplarının silahlı Suriyeli muhalifleri teşkil ederken yaygın halde kullandıkları devrim bayrağı ilerleyen zamanlarda bazı muhalif gruplarca meşru görülmemiştir. En zor dönemlerde bile ÖSO grupları devrim bayrağından vazgeçmemiştir. Böylece söz konusu bayrak sadece rejime karşı değil Suriye’de bulunan radikal örgütlere karşı direnişin de sembolü haline gelmiştir. Abluka Altında Direnen ÖSO Grupları ÖSO grupları Suriye’nin üç ayrı bölgesinde abluka altında bulunmaktadır. Kuzey Humus, Güney Hama kırsalı ve Rastan bölgesinde kuşatma altında bulunan ÖSO grupları yerel olarak ortak operasyon merkezi kurmuştur ve bölgedeki diğer Suriyeli muhaliflerle ortak hareket etmektedir. Aynı şekilde güney Şam ve Batı Şam kırsalında abluka altında olan ÖSO grupları yereldir ve ortak operasyon merkeziyle Esed rejimi ve rejim yanlısı milislere karşı mücadele etmektedir. Dış dünya ile iletişimleri ise abluka nedeniyle kısıtlıdır. Doğu Guta’da ise abluka altında bulunan Suriyeli muhalifler arasında üç güç merkezi bulunmaktadır. En büyük alan hakimiyeti olan Ceyşu’l-İslam’dır. Ceyşu’l-İslam bölgedeki birçok ÖSO grubunu kendi bünyesi altında toplamış ve bir güç merkezi oluşturmuştur. İkinci güç merkezini Feylaku’r-Rahman grubu oluşturmaktadır. Feylaku’r-Rahman yerel birçok ÖSO grubunun birleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Son olarak iki güç merkezi arasında kalan ve tam bir güç merkezi olmayan Ahraru’ş-Şam ve ona bağlanan yerel ÖSO gruplarıdır. Böylelikle Doğu Guta’da sadece Feylaku’rRahman ÖSO grubu olarak görülse de Ceyşu’l-İslam ve Ahraru’ş-Şam’ın bölgedeki varlığında eski ÖSO grupların etkisi mühimdir. Dera ve Kuneytra bölgesindeki ÖSO grupları ise yarı-merkezi bir yapılanmaya gitmeyi başarmışlardır. Her ne kadar Ürdün’ün yönlendirmesi ve baskıcı tutumu sonucunda gerçekleşmiş olsa da merkezi kararlar alınması için Güney Cephesi kurulmuştur. Buna rağmen tüm ÖSO grupları otonom yapılanmalarını korumaktadır. Ürdün’ün Suriye’de izlediği strateji kapsamında Güney Cephesi’nin kurulmasından sonraki askeri başarısına rağmen Esed rejimi ve rejim yanlısı milisler ile çatışmalar durmuştur. Milli Ordu ve İdlib’deki ÖSO Grupları Türkiye açısından ÖSO grupları içerisinde İdlib bölgesindekiler ve özellikle Fırat Kalkanı Harekatı’na katılmış gruplar önem arz etmektedir. Fırat Kalkanı’na katılan gruplar “Milli Ordu” adı altında merkezi bir yapılanmada toplanmıştır. Türkiye’nin güney sınırlarının önemli bir kesimini kontrol eden Suriyeli muhalifler açısından Türkiye ile ilişkiler oldukça ehemmiyetlidir. Güney Cephesi haricindeki tüm ÖSO grupları ve Suriyeli muhalifler Türkiye ile yakın ilişkilere sahiptir. Milli Ordu altında toplanan ÖSO grupları ve İdlib’deki Suriyeli muhaliflerin ise Türkiye ile ilişkilerinin üst düzeyde olduğu bilinmektedir. ABD’nin Suriyeli muhaliflere desteğini resmi olarak sonlandırması, Türkiye’nin Astana süreci ile garantör ülke olması ve ikmal hatlarını kontrol etmesi, Suriyeli muhaliflere alan açması ve istihbari anlamda kurduğu ilişkiler sonucunda Türkiye kuzeydeki Suriyeli muhalifler üzerinde yegane etkin aktör konumuna gelmiştir. Rusya, İran ve ABD tarafından Türkiye Suriyeli muhaliflerin hamisi olarak değerlendirilmektedir. Türkiye Astana süreci kapsamında Suriyeli ılımlı muhalifleri kontrol ederken kendisine müzahir grupları desteklemiştir. İdlib bölgesindeki önemli Suriyeli ılımlı muhalif gruplar ortak operasyon merkezinde toplanmışlardır. Feylaku’ş-Şam, Ceyşu’l-Sani, Ceyşu’l-Nasr, Ceyşu’l-İzze, Ahraru’ş-Şam, Ceyşu’l-İslam, Nureddin Zengi Hareketi, Ceyşu’l-Nukba, Ceyş İdlib Hür, 23. Tümen, Fırka el Evvel el Masah, Liva Erbain ortak operasyon merkezindedir. Bu bölgede yer alan Ahraru’ş-Şam haricindeki tüm gruplar ÖSO olarak sayılmaktadır. Diğer yandan Türkiye’nin daha yakın ilişkide olduğu gruplar Fırat Kalkanı’na katılan ÖSO gruplarıdır. TSK ile beraber DEAŞ ve YPG’ye karşı savaşan ÖSO grupları Fırat Kalkanı Harekatı esnasında ve sonrasında eğitilmiş ve donatılmıştır. Türkiye’nin desteği sonrasında uluslararası kabul gören Suriye Geçici Hükümeti ile Fırat Kalkanı’na katılan ÖSO grupları arasında üst düzey görüşmeler gerçekleşmiştir. Suriye Geçici Hükümeti bünyesi altında Savunma Bakanlığı kurulmuştur. Bölgedeki tüm ÖSO grupları bu Savunma Bakanlığına bağlı oluşturulan Genelkurmayın kontrolü altına girmiştir. İlk defa merkezi bir yapılanma içerisinde toplanan ÖSO grupları aynı zamanda Suriye siyasi muhalefetine direkt bağlı olan ilk askeri yapılanma olma özelliğini taşımaktadır. Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlanması sonrasında 3. Kolordu ve 4. Kolordu olan “Özel Kuvvetler” şeklinde düzenlenen Milli Ordu ÖSO’nun ilk merkezi yapılanmasıdır. Ayrıca Türkiye ile Suriye arasındaki üç sınır kapısının kontrolünün devri ile Suriye Geçici Hükümeti yeni bir maddi kaynak elde etmiştir. Böylece ÖSO yeniden yapılanarak hem siyasi hem de askeri anlamda daha bütünleşmiş bir yapı olarak yoluna devam etmektedir. Kaynak: Kriter Dergisi 22. Sayı
PKK/PYD ile Mücadelede Sincar’ın Stratejik Önemi Emrah Kekilli  
PKK/PYD ile Mücadelede Sincar’ın Stratejik Önemi Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH) çerçevesinde Afrin’i terör unsurlarından temizleyen Türkiye, bir taraftan Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantılarıyla mücadelesini sürdürürken, diğer taraftan Kuzeydoğu Irak’ta Sincar başta olmak üzere Irak’taki PKK unsurlarıyla da mücadelesini sürdürmektedir. Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından, Sincar’daki PKK varlığına müsaade etmeyeceğini kesin bir dille ifade ederek, Irak’ın kuzeyinde PKK’yla mücadelede Sincar’ın öncelikle hedef olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü Sincar hâlihazırda örgütün Irak-Suriye hattındaki terör geçişkenliğinin ana istasyonu niteliği taşımaktadır. Özellikle Sincar üzerinden Irak-Suriye arasındaki Fişhabur sınır kapısı Kandil ve örgütün Suriye’deki kantonları arasında bir ikmal istasyonu olarak kullanılmaktadır. Örgüt, Suriye’de olduğu gibi, DAEŞ terör örgütünün kendisine sunduğu imkânlardan yararlanarak Sincar’da alan kazanmıştır. DAEŞ terör örgütü 2014 yılı Ağustos ayında Sincar’a girmiş, KDP peşmergesi Sincar’dan Zummar’a çekilmiştir. PKK, DAEŞ terör örgütünün saldırılarıyla kırılganlaşan güvenlik ortamını kullanıp, ABD’nin de desteğiyle Sincar’da konuşlanmıştır. PKK, Sincar’daki varlığını kalıcı hale getirmek için bölgedeki Yezidi halkı kendi ideolojisi çerçevesinde örgütleme gayreti içinde girmiştir. Şengal Kurucu Meclisi, Kadın Özgürlükleri Hareketi, Şehit Afrin Akademisi gibi yapılarla bölgedeki siyasi ve sivil varlığını perçinlemeye çalışırken, Sincar dağında barınak, haberleşme merkezleri, mühimmat depoları ve komuta merkezleri oluşturmuştur. Örgütün Kandil-Sincar hattındaki Mahmur kampı da dikkate alındığında, Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin içlerine doğru kitleleri de istismar edebileceği bir hat oluşturmak istediği görülmektedir. PKK’nın varlığı Türkiye’yi rahatsız ettiği gibi Kuzey Irak yönetimini de rahatsız etmiş, 2017 yılı Mart ayında KDP destekli Rojova Peşmergeleri Sincar’a operasyon yaptığında Türkiye bu operasyona olumlu yaklaşmıştır Ancak, PKK ve türevlerini destekleme stratejisi benimseyen ABD bu gerginlik ve çatışmanın “DAEŞ’le mücadeleyi olumsuz etkilediği” bahanesini öne sürerek KDP üzerinde baskı oluşturmuş ve gerginliğin PKK lehine sonlandırılmasına imkân sağlamıştır. Bunun yanında o dönemde IKBY ile gergin ilişkileri olan Bağdat yönetimi, PKK ile ilişkisi olan Sincar Yezidilerini maaşa bağlayarak IKBY’yi bölgede dengelemek istemiştir. Ayrıca IKBY’deki KDP’ye muhalif KYB ve Goran Hareketi gibi unsurlar KDP-PKK gerilimde PKK’dan yana bir söylem benimsemiştir. Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH) ile teröre karşı yeni bir strateji çerçevesinde hareket etmeye başladığı ortaya koyan Türkiye Rojava Peşmergelerinin PKK karşısında istenilen neticeyi alamamasının ardından o dönemde Sincar-Karaçok’a havadan operasyon yapmıştır. Türkiye’nin bu adımları bundan sonra bölgede oyun değiştirici hamleler yaparak, kendi ulusal güvenliği ve bölge istikrarı adına etkin rol alacağını ve diğer aktörlerin kabul etmeye mecbur kalacağı yeni gerçeklikler yaratacağını ortaya koymuştur. Teröre Karşı Önleyici Müdahale Suriye ve Irak başta olmak üzere, Ortadoğu’da güvenlik sektörünün melezleştiği, devlet ve dışı arasındaki sınırlarının silikleştiği, terör örgütlerinin alan kazandığı bir ortamda Türkiye “önleyici müdahale” merkezli bir güvenlik stratejisi benimsemiştir. Bu kapsamda Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör kaynaklarına yönelik harekât ve operasyonlar yapmaktadır. İç içe geçmiş ve müteakip taktik hamleler şeklindeki harekât ve operasyonlar, bir ‘grand’ stratejinin uygulama adımlarıdır. Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH), 2017 yılı Nisan ayında Sincar ve Karaçok bölgelerine hava operasyonları, Türkiye içinde kırsal alanda PKK terör örgütüne yönelik operasyonlar, Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH), Sincar’a operasyon yapılacağının sinyallerinin verilmesi, Irak’ın kuzey doğusunda Kandil’in kuzeyindeki Zap, Havaşin ve Hamere gibi terör kamplarına yönelik hava operasyonları “önleyici müdahale” stratejisi çerçevesinde hayata geçirilmiştir/geçirilmektedir. Türkiye, sınır ötesindeki tehditlere yönelik meşru müdafaa hakkını yeni bir angajman retoriği olarak kullanmakta tereddüt etmediğini ortaya koymaktadır. DAEŞ ve PKK gibi örgütle karşı çok yönlü bir mücadele veren Türkiye, çok bileşenli, yerel, bölgesel ve küresel denklemi yöneterek ülkemizin ve bölgenin istikrarını merkeze alan bir strateji çerçevesinde hızlı taktik hamleler yapmaktadır. DAEŞ terör örgütüyle mücadelesini FKH’yla terörün kaynağına taşıyan Türkiye, 2016 yılı Ağustos-2017 yılı Mart ayları arasında terörü kaynağında yok etmiştir. FKH’nın başarıya ulaşmasının hemen ardından, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), 25 Nisan’da Irak’ın kuzeyindeki Sincar Dağında ve Suriye’nin kuzeyindeki Karacok’ta 20 terör hedefini havadan vurarak, Irak ve Suriye PKK’sı arasındaki geçiş hattını kırmak istemiştir. Aynı hedefler doğrultusunda Karaçok-Malikiye-Cizre ve Nusaybin üzerinden Türkiye içine uzanan terör hattını kırmış, diğer taraftan da Türkiye içinde kırsal alanda PKK unsurlarını ezmiştir. Bir diğer ifadeyle, PKK’nın Suriye’nin kuzeyindeki koridorunu, Irak-Suriye hattındaki yatay terör koridorunu ve Irak-Suriye-Türkiye hattındaki dikey terör koridorunu ve terörün Türkiye’deki uzantılarını tek tek fakat bir bütün olarak hedef almıştır. ZDH ile Afrin PKK unsurlarından temizlenmiştir, ZDH’nin Irak’taki PKK varlığına yansımaları olacağına kesin gözüyle bakılmaktadır. Türkiye, bir taraftan Sincar operasyonun sinyalleri verirken, diğer taraftan PKK’nın, Kuzey Irak’ın doğusundaki Zap, Havaşin ve Hamere gibi kamplarını vurmaktadır. Bir başka ifadeyle Türkiye, ZDH ile Irak ve Suriye PKK’sının Türkiye’nin güney sınırında oluşturmak istediği terör koridorunun Batı Suriye kısmına kesin bir darbe vurmuştur. Sincar operasyonuyla terör hattının Irak-Suriye sınırındaki terör geçişkenliğini engellemeyi hedeflemektedir. Bunun yanında Irak’ın kuzey doğusundaki terör kamplarını hedef alarak PKK’yı Kandil’de sıkıştırarak harekât kabiliyetini kısıtlamak istemektedir. Sincar’a müdahale ve konjonktürel imkânlar ZDH ile Afrin’in PKK unsurlarından temizlenmesi, yerel ve bölgesel bütün dengeleri Türkiye lehine değiştirdiği gibi; ABD’nin PKK’ya ilişkin geri adım atması neticesini vermiştir. Türkiye, Sincar konusunu gündemde tutarak kuzey Suriye’deki terörle mücadele kararlılığının Kuzey Irak’ta da sürdüreceği mesajı vermektedir. Türkiye’nin ısrarcı tavrı Irak’taki dengelerle birlikte okunduğunda, Sincar’ı terörden arındırma imkânı 2017’ye nazaran daha olgunlaşmıştır. Özellikle IKBY’nin bağımsızlık referandumu sürecinde Ankara-Bağdat hattındaki yakınlaşma, Sincar’a ilişkin hassasiyeti noktasında Bağdat’ın Türkiye’ye yakın durması neticesini vermiştir. Fakat Ankara-Bağdat hattında terörle mücadele işbirliği stratejisinin netleştirilmesi için Irak’ta 12 Mayıs’ta gerçekleştirilecek seçimleri beklemek gerekecek gibi görünüyor. Bağdat yönetiminin Sincar’a askeri sevkiyatı, Bağdat’ın Sincar’da terörle mücadeledeki kararlığı şeklinde okunabilir. ABD, Afrin’de Türkiye’nin terörle mücadele kararlılığını görmüş, PKK aleyhine geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle Sincar konusunda geçmişe nazaran daha yumuşak bir pozisyon alacaktır. IKBY, bağımsızlık referandumu sonrasında derin bir siyasi, ekonomik ve diplomatik krize girmiştir, bu nedenle Türkiye ile karşı karşıya gelmekten kaçınacaktır. Bütün bunlar dikkate alındığında yaz aylarına doğru Sincar’a operasyon için uygun bir ortam oluşacaktır. Türkiye, ayrıca sert gücünün yanında attığı adımların diplomatik yönünü sıkı bir şekilde dokumaktadır. Sincar’daki PKK varlığını Irak açısından da bir sorunsala dönüştürerek, Irak’ın Türkiye’nin yanında pozisyon alması için Türk yetkililer Irak’a üst düzey ziyaretler gerçekleştirmiştir. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu 2018 yılı Ocak ayında Irak’ı ziyaret ederek Sincar ve Kuzey Irak’ta terörle mücadele konusunu ele almıştır. Genelkurmay Başkanı Hulisi Akar, 2018 yılı Mart ayında Irak’a bir ziyaret gerçekleşmiş, sınır güvenliği ve terörle mücadele konularında ivme kazanan ikili askeri ilişkileri değerlendirmiştir. Türkiye, ayrıca, Bağdat’ın “ulusal egemenlik” kavramı üzerinden Türkiye’nin Sincar’a müdahalesine mesafeli durduğunun farkında olduğunun işaretlerini vermektedir. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “halledecekseniz siz halledin, halledemiyorsanız bir gece ansızın Sincar’a gireriz, oradaki PKK’lıları da temizleriz. Eğer dostsak, kardeşsek bize gerekli kolaylığı sağlayacaksanız” yönündeki ifadeleri bunu ortaya koymaktadır. Ankara, bu açıklamalarda, Bağdat’ın Sincar’a kendi askeri kapasitesiyle mücadelesini sonuçları itibarıyla değerlendireceğinin, PKK varlığının devam etmesi durumunda müsamahakar olmayacağının altını çizmektedir.
Tanzim Hurras Ed-Din ve Suriye’deki El-Kaide Varlığı Hakan Turan  
Tanzim Hurras Ed-Din ve Suriye’deki El-Kaide Varlığı Suriye’de sivil halk gösterilerine karşı rejimin silah kullanmasıyla başlayan iç savaşın proxy war ve mezhep çatışması karakteri taşıması, Suriye sahasını ülkenin kendi silahlı muhalefeti haricinde küresel aktörlerin desteklediği gruplar ve birtakım radikal unsurlar için hakimiyet alanı haline getirmiştir. Bu oluşumların sahada bulunması muhalif gruplar arasında rejim ve müttefiklerine karşı ortak hareket etme ihtiyacından kaynaklanan birleşmelere sebep olurken, ideolojik farklılıklar ve bölgesel güç çatışmalarından kaynaklı ayrılıklara ve çözünmelere yol açmıştır. İç savaşın başlamasından bir yıl sonra sahada varlık göstermeye başlayan el-Kaide bağlantılı Nusra Cephesi, devrimin ilkelerini taşımadığı gerekçesiyle muhalif gruplar arasında yer edinememesi üzerine kimlik değiştirme siyaseti uygulamıştır. Bu siyasetin ürünü olan yapıların başarısız olması sonucu sahada Kaide’ye yakın gruplar yeni bir oluşum beklentisine girmiş, bu beklentinin sonucu olarak Tanzim Hurras ed-Din kurulmuştur. Hurras ed-Din’in resmi Telegram kanalında yayınlanan logo. Birleşmeyi doğuran nedenleri tespit etmek ve doğru okumak için birleşmenin nasıl bir sürecin sonunda gerçekleştiğini irdelemek gerekir. Rusya’nın Suriye’ye müdahelesi sonrasında Suriye muhalefeti Esad rejimi karşısında askeri anlamda zayıflaması, Suriye muhalefetinin birleşmesi ve düzenli ordu kurulması konusundaki talepleri arttırdı. El-Kaide’nin Suriye’deki kolu olan Nusra Cephesi bu gelişmelerin üzerine birleşme çağrısında bulundu fakat bu girişim diğer grupların dini-ideolojik görüş ayrılıkları, bölgesel güç çekişmeleri ve El-Kaide ile anılmak istememeleri üzerine bu çağrı sonuçsuz kaldı. Uzun bir süre zarfınca Nusra Cephesi Kaide’ye biatlı kalarak birleşme çağrılarında bulundu ancak diğer gruplar birleşmenin önündeki en büyük engelin Nusra Cephesi’nin El-Kaide’ye olan bağlılığı olduğunu ve Nusra ile ortak hareket ettikleri takdirde kendilerinin de terör örgütü ilan edileceği ve Suriye devriminin uluslararası arenada meşruiyetini yitireceğini ifade etti. 2016 yılında Nusra örgütü isim değiştirerek kendisini Suriye devrimini esas alan, el-Kaide gibi küresel hareketlerle bağlantısı olmayan daha ılımlı bir çizgide göstermeye çalıştı fakat grubun yöneticileri arasında buna karşı olan isimlerin bulunduğuna dair haberler yapılmaktaydı. Aynı yıl Mayıs ayında el-Kaide lideri Zevahiri bir ses kaydı yayınladı. Zevahiri, yayınladığı ses kaydında net ifadelere yer vermese de sözleri Nusra’nın Kaide’den ayrılmasına yeşil ışık yaktığı yönünde yorumlandı.[3] Bu atmosferin nihayetinde Nusra Cephesi 28 Temmuz 2016’da el-Kaide’den ayrıldığını duyurdu. Yayınladığı video kaydında ayrılık kararının devrimi kurtarmak için verildiğini söyleyen Nusra Cephesi lideri Culani, örgütün isminin de Şam Fethi Cephesi (ŞFC) olarak değiştirildiğini duyurdu. Colani yeni grubun herhangi dış bağı olmayacağını, grubun amacının Suriye’deki İslamcı muhalifleri yakınlaştırmak olduğunu ifade etti. Ayrıca el-Kaide ile örgütsel bağların kopartılmasının ABD ve Rusya’nın bahanelerini engellemek için Suriye halkının isteği üzerine yapıldığını söyledi ve ayrılık kararına ihtiyaç duyduklarını anlayışla karşılayan el-Kaide’ye teşekkür etti. Aynı gün içerisinde el-Kaide lideri Zevahiri’nin yardımcısı Ahmed Hasan Ebu’l Hayr tarafından Nusra’nın Kaide’den ayrılmak konusunda özgür olduğuna dair bir açıklama yapmıştı.[4] Nusra Cephesi’nin el-Kaide ayrılığının Kaide’nin izni dahilinde gerçekleşmiş olmasına ve grubun bu ortamı hazırlamak için aylar öncesinden hazırlık yapmasına rağmen ŞFC’nin ilanından sonra Nusra Cephesi’nin içinden Kaide’ye sadık bazı üst düzey yetkililerin, şerilerin ve grupların tepki gösterip örgütten ayrılması örgüt içinde çözünmeye yol açtı. ŞFC Ocak 2017’de Astana görüşmelerine katılan grupları devrimi hedefinden saptırmaya yönelik adımlar atmakla suçladı ve bu grupları tasfiye etmek operasyona girişti. Bunun üzerine Ceyş’ul Mücahidin, Cephetu’ş Şamiye, Festakim Kema Umirt, Suvar’uş Şam ve Şukur’uş Şam gibi gruplar ŞFC’nin saldırılarından korunmak için Ahrar’uş Şam’a katıldı. Bu gelişmelerden kısa bir süre sonra -28 Ocak 2017 tarihinde- Liva’ul Hak, Nureddin Zengi Hareketi, ve Şam’ın Fethi Cephesi başta olmak üzere bir çok grup birleşerek Heyet-i Tahrir’uş Şam’ı (Şam’ın Özgürlüğü Heyeti, HTŞ) oluşturdu. Ahrar’uş Şam’ın yöneticilerinden bazı isimlerin gruptan ayrılıp HTŞ’ye katılması ve beraberinde Ahrar’uş Şam’ın bine yakın savaşçısının gruptan ayrılıp HTŞ’ye dahil olması bu iki grup arasındaki rekabetin iyice artmasına sebep oldu.[5] Ahrar’uş Şam’ın Suriye devrim bayrağını ve Birleştirilmiş Arap Kanunu’nu (Kanun’ul Muvahhad) benimsemesine HTŞ şiddetle karşı çıktı ve Ahrar’uş Şam’ı İslam’a aykırı eylemlerde bulunmakla suçladı. İki grubun birbirlerine karşı propaganda yaptığı bu süreç HTŞ’nin Ahrar’a karşı askeri bir operasyona girişmesiyle sonuçlandı. HTŞ’nin Ahrar’a karşı saldırıları sürerken içlerinde HTŞ’yi  kuran ana yapılanmaları da barındıran Nureddin Zengi Hareketi, Ceyş’ul Ahrar, Ceyş’ul Esved’ul İslam, Liva’ul Hak gibi bir çok grup HTŞ’den ayrıldığını ilan etti.[5] HTŞ 27 Kasım 2017 tarihinde yayınladığı açıklamada el-Kaide adına konuşan kimselerin kuruluşundan bu yana Heyet Tahrir-u Şam aleyhinde fitne yaydıkları, bozgunculuk yaptıklarını ifade etti ve Kaide’ye yakın isimlere bir dizi tutuklamalar gerçekleştirdi. İki hafta sonra serbest bırakılan HTŞ’yi şiddetle eleştiren Kaide destekçileri arasında Hurras ed-Din’in iddia edilen yöneticileri ve şerilerinden Sami Ureydi, Ebu Culeybib ve Ebu Kassam gibi isimler de bulunuyordu[6] 27 Şubat’ta varlığını internet üzerinden duyuran Hurras ed-Din, yaptığı ilk resmi açıklamada Şam sahasında çalışmaya başlayacaklarını söyledi. Ğuta için çağrıda bulunan grup, birbirleriyle savaşan muhalif gruplara da çatışmayı durdurmaları Şam için güçlerini birleştirmeleri çağrısı yaptı.[1] Hurras ed-Din’i oluşturan gruplar ise şunlar;Ceyş’ul Melâhim, Ceyş’ul Sahil, Ceyş’ul Bâdiye, Sahil Seriyesi, Kabul Seriyesi, Guraba Seriyesi, Cund’ul Şeria, Bettar Ketibesi, Ebu Ubeyde ibn Cerrah Ketibesi, Guta ve Duma Seriyesi, Ebu Bekir Sıddık Ketibesi.[2] İdlib, Hama ve Lazkiye’de etkin olan grupların önemli bir kısmını, el-Kaide ile yaşanan ayrılıktan dolayı eski Nusra Cephesi’nden ve Heyet Tahrir’uş Şam’dan (HTŞ) ayrılan Kaide’ye yakın gruplar oluşturuyor. Yine aynı grupların yaşanan kırılmalardan sonra el-Kaide bağlantılı bir yapılanmanın oluşturulmasını beklemekte olduğu biliniyordu. Bu bağlamda grup el-Kaide’nin Suriye kolu olarak yorumlansa da bu yönde resmi bir açıklama bulunmuyor. Gruba yakın, resmi olmayan Telegram kanallarından edinilen bilgilere göre Hurras ed-Din’in Genel Emiri eski Nusra Cephesi’nin askeri komutanı Ebu Hammam eş-Şami iken Şura meclisinde ise Sami Ureydi, Ebu Culeybeb, Ebu Kassam, Ebu Hatice Ürdüni ve Ebu Abdurrahman el-Mekki gibi isimler bulunuyor. Bu tutuklamalar ve Kaide lideri Eymen el-Zevahiri’nin açıklamalarından sonra HTŞ içindeki Kaide destekçileri ayrılıp yeni gruplar kurdular. Bu gruplar el-Kaide’yi temsil noktasında örgütün merkezi liderliği tarafından tanınmadığı için yarı resmi sayılmaktaydı.[7] Son olarak Şubat 2018’te Nureddin Zengi Hareketi ve Ahrar uş Şam, Cephe Tahrir Suriye (Suriye Kurtuluş Cephesi, CTS) adı altında birleşti ve birleşmenin ertesi günü HTŞ ve CTS arasında çatışmalar yaşanmaya başlandı. HTŞ içerisinde çatışmalardan uzak durmak isteyen birlikler sahadaki etkili gruplardan olan Feylak’uş Şam ve geçmişte HTŞ’den ayrılan Ceyş’ul Ahrar’a katılarak tarafsızlıklarını ilan etti.[8] Yaşanan çözünmelerden sonra HTŞ’nin ŞFC adı altında eski Nusra Cephesi haricindeki tüm bileşenlerinin gruptan ayrıldığı görülmektedir. Nitekim Hurras ed-Din kurulmadan önceki dönemde kendi içinde çeşitli fraksiyonlara ayrılmış durumda olan HTŞ, Kaide’ye yakın bileşenlerini tutuklamalar sonrası yitirirken içerisindeki herhangi bir ideolojik bağlılığı olmayan, grubun sahadaki siyasi ve askeri olanaklarından yararlanmak için bulunan oluşumları ise CTS ile girilen çatışmalarda söz konusu grupların örgütten ayrılmasıyla yitirmiştir. Son olarak grup, lider Colani etrafında teşekkül eden bir yapı haline gelmiştir. Tüm bu gelişmelerden sonra HTŞ projesinin başarısız olduğu söylenebilinir. Suriye’de el-Kaide’ye yakın isimlerin HTŞ projesinin başarısız olmasından kaynaklanan boşluğu Tanzim Hurras ed-Din ile doldurmaya çalıştığı görülmektedir. Bu bağlamda Hurras ed-Din, ABD ve Rusya’nın hedefi olmamak, rejimin saldırılarına meşruiyet kazandırmamak ve gruplar arasında siyasi-askeri yalnızlığa itilmemek için Kaide’yi temsil noktasında resmi bir beyanda bulunmuyor olabilir ancak birleşme etrafındaki şahıslar ve grupların bu fonksiyonu yerine getireceği aşikâr. Dipnotlar [1] Suriye’deki cihatçıların yeni çatı örgütü: Hurras el Din, BBC Türkçehttp://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-43320530 [2] Halid Abdurrahmanhttps://medium.com/@hldabdurrahman/suriye-sahas%C4%B1nda-muhalif-gruplar-aras%C4%B1nda-son-g%C3%BCnlerde-ya%C5%9Fanan-geli%C5%9Fmelere-dair-bir-bilgilendirme-db1804fb876b [3] Zevahiri: Nusra, El Kaide’den ayrılabilir, AJ TURKhttp://www.aljazeera.com.tr/haber/zevahiri-nusra-el-kaideden-ayrilabilir [4] Nusra Cephesi: Devrimi kurtarmak için El Kaide ile bağımızı koparıyoruz, AJ TURKhttp://www.aljazeera.com.tr/haber/nusra-cephesi-devrimi-kurtarmak-icin-el-kaide-ile-bagimizi-kopariyoruz [5] El-Kaide’den HTŞ’ye: Nusra Cephesi, SETAhttps://setav.org/assets/uploads/2017/10/NusraCephesi.pdf [6] HTŞ Şeyh Sami el Ureydi’yi neden tutukladı? Fetih Medyahttp://www.fetihmedya.com/hts-seyh-sami-el-ureydiyi-neden-tutukladi/ [7] Suriye’de Şam’ın Fethi Cephesi ayrılığı sonrası El Kaide yapılanmaları Kaynak: Suriye’de Şam’ın Fethi Cephesi ayrılığı sonrası El Kaide yapılanmaları, MEPA NEWShttps://www.mepanews.com/suriyede-samin-fethi-cephesi-ayriligi-sonrasi-el-kaide-yapilanmalari-13509h.htm [8] İdlib’te Muhaliflerin Güç Savaşı, Suriye Gündemihttp://www.suriyegundemi.com/2018/03/02/idlibte-muhaliflerin-guc-savasi/
Suriye'deki Savaş Öncesi İran-Suriye İlişkilerinin Seyri Adem Yılmaz  
Suriye’deki Savaş Öncesi İran-Suriye İlişkilerinin Seyri Sekizinci yılına giren Suriye’deki savaş, birçok ittifaka sahne oldu. Dengelerin çoğu kez değiştiği Suriye’de sabit kalan nadir durumlardan birisi, kuşkusuz İran’ın Esad rejimine verdiği desteğin devamı ve kararlığıdır. Bu destek bazı çevrelerde, İslami söylemi bulunan İran’ın mezhep faktörünün etkisinde kalması olarak anlaşılıp hayal kırıklığına sebep olduğu gibi, kimi çevreler için ise “direniş ekseni” olarak tabir edilip övülmüştür. Peki İran ve Suriye ittifakı hayret edilecek bir durum mu? Esad rejimine verilen kayıtsız destek şaşılacak bir şey mi? İttifakın bugününü anlamak adına, İran-Suriye ilişkilerinin tarihselliğini incelemek, İran’ın mevcut dış politikasının şekillendiği 1979 Devrimi’nden 2011 yılında Deraa’da başlayan halk gösterilerine kadar iki ülke arasındaki ilişkileri tahlil etmek faydalı olacaktır. [1] 79 İran devrimine giderken22 Şubat 1971’de Suriye’nin ilk Nusayri devlet başkanı olan Hafız Esad, ülkedeki Sünni Araplar nezdinde Nusayri/Alevi inancın İslam dünyasının bir parçası olduğunu kabul ettirmek ve iktidarının devamını sağlamak için dini meşruiyet arayışına girdi. 1970 yılında Irak’tan Lübnan’a sürgüne gönderilen İran kökenli bir aileye mensup Şii din adamı Ayetullah Hasan Şirazi’nin 1972’de çıkardığı fetva Hafız Esad’in bu arayışına yönelik önemli bir cevap olacaktı. Şirazi’nin “Her Şii itikadî olarak Alevidir ve her Alevî mezhebî olarak Şii’dir” fetvası Nusayri devlet başkanı için dini meşruiyet sorununu kolaylaştırmıştır.[2]Suriyeli Alevi/Nusayrilerin Şii dünyasına entegre edilmesi için bir diğer önemli adım ise İran’ın Kum kentinde doğan ve Lübnan’daki Şiilerin örgütlenmesinde önemli bir yeri olan Musa Sadr’dan gelmiştir. Lübnan’da kurduğu Yüksek İslâmî Şii Konseyi’nin Trablus ve Kuzey Lübnan Şii müftüsü olarak bir Alevî’yi atayan Sadr, yaptığı bir konuşmada Alevi ve Şiilerin çektiği acıların ortak olduğunu ifade ederken Aleviliğin aşırı bir inanç değil, Şiiliğin bir parçası olduğunu ifade etmiştir.[3] Hafız Esad ile yakın dostluğu bulunan, Şam bölgesindeki Şiilerin teşkilatlanmasına önemli etki eden Sadr, 1978’de yaptığı bir Libya gezisinde kaybolmuştur. O dönemde Irak’ın Necef şehrinde sürgünde iken Hafız Esad’a yazdığı mektupta Musa Sadr’ın Libya’da kayboluşundan ötürü derin üzüntüsünü dile getiren Humeyni, Hafız Esad’dan Musa Sadr’ın bulunmasını ister. Bir İslam devletinin reisi olarak İran’ın mazlum halkının Şah’a karşı savunulmasında Hafız Esad’ı mesul gören Humeyni, mektubunu “Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz” hadisi ile bitirip Hafız Esad’dan yardım istemiştir. Mektubun içeriği Hafız Esad’ın Humeyni tarafından önemli bir otorite olarak görülmesi bakımından önem teşkil etmektedir. [4]Humeyni’nin 1978 yılında sürgün hayatı yaşadığı Irak’tan ayrılmak zorunda kalırken Hafız Esad tarafından Suriye’ye davet edildiği de iddia edilmiştir. [5] 79 Devrimi Sonrasıİran’da gerçekleşen devrim sonrası kurulan geçici Bazergan Hükümeti’ni tanıyan ilk Arap ülkesi Suriye’dir. Ağustos 1979’da Tahran’a ziyaret gerçekleştiren Suriye Dışişleri Bakanı Abdulhalim Haddam, İran’daki devrimi “çağdaş tarih içerisindeki en önemli olay” olarak niteleyip, Suriye’nin İran’daki devrimi “daha ortaya çıkmadan önce, devrim sırasında ve sonrasında” desteklediğini iddia etmiştir.[6]İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’in askeri işlerden sorumlu danışmanı Rahim Safevi, Pehlevi rejimine karşı mücadele maksadıyla Humeyni taraftarlarının Şam’da askeri eğitim aldığını iddia etmiştir. Bu iddiayı Şah’a bağlı istihbarat örgütü Savak da belgelemiştir.[7] Devrim sonrası Savunma Bakanı olan Mustafa Çamrân, geçici Bazergan Hükümeti Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi, eski Dışişleri Bakanı Sadık Kutupzâde ve eski Başbakan Yardımcısı Sadık Tabatabaî başta olmak üzere birçok önemli figür İran dışında iken Suriye rejimiyle yakın ilişkide bulunmuş, bazı çevrelerce İran Devrimi’nin ‘Suriye Çetesi’ diye nitelendirilmişlerdir.[8] İlerleyen yıllarda başlayan İran-Irak savaşında Suriye’nin desteği İran için hayatî bir öneme sahiptir. En başta Rafsancani’nin ifadesiyle bu destek savaşın bir Arap-Acem mücadelesi olduğu kanaatini ortadan kaldırmıştır. [9] Böyle bir algının oluşmaması, eldeki devrimin lekelenmeden Arap memleketlerine ihracı için İran açısından çok değerlidir. Suriye’nin İran’a verdiği bu desteğin altında, İran karşısında muzaffer olmuş bir Irak’ın Suriye’yi tehdit edeceği kaygısı da etkili olmuştur.[10] Suriye yönetiminin, Basra’dan Akdeniz’e petrol ihracatı yapan Irak’a ait boru hattını kapatmasıyla savaş yıllarında Bağdat için durum kötüye gitmiştir. Tarihsel bir misal olarak ambargo uygulanan İran; Bulgaristan ve Hırvatistan gibi ülkelerden Suriye adına silah satın alabilmiştir. Irak’la devam eden savaşta Çin’den alımı yapılan mühimmat gecikmiştir, 48 saat içerisinde takviye mühimmat gelmezse Fav adası kaybedilecektir. Suriye’den yardım talep edilen mühimmat kısa sürede ulaşmıştır, eski Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhsin Refikdûst’un ifadesiyle “ Suriye’nin sağladığı mühimmatın maliyeti 10-20 milyon dolardı ama bu zaman içinde Fav adasını elimizde tutmasını sağladı. [11] İran’ın Suriye’ye ilgi duymasının sebeplerinden birisi de, Şam’da bulunan Ehl-i Beyt büyükleri Hazreti Zeynep ve Hazreti Rukiye’ye ait türbelerdir. Suriye, bu türbelerin bakım ve onarımını üstlenen İranlılar için dini ziyaret merkezlerinden olmuştur. 2000 yılında baba Esad’ın ölümüyle devlet başkanı olan Beşar Esad döneminde iki ülke ilişkileri aynı şekilde devam etmiştir. Hafız Esad’in oğlu Beşar’a “İranlılara her zaman destek verebilirsin ama asla Arap liderlere güvenme” diye vasiyet ettiği İran basınında yer almıştır.[12] 2003’te Amerika’nın Irak’a müdahalesinden sonra Suriye’nin Bağdat’ta Baasçı bir yönetim arzusu İran ile ihtilafa sebep olsa da, 2005’te Hariri suikastinin ardından Suriye güçlerinin Lübnan’dan çekilmeye zorlanması, Şam-Tahran ekseninde ilişkilerin tekrar güçlenmesini sağlamıştır. 2005 yılında dış politikada radikal söylem benimseyen Ahmedinejad’ın iktidara gelmesinden sonra Tahran’ı ilk ziyaret eden devlet başkanı Beşar Esad olmuştur. Beşar Esad, Ocak 2006’da Şam’daki bir zirvede Mahmud Ahmedinejad, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, Hamas ve İslami Cihad temsilcilerini ağırlamıştır.[13] Suriye aynı zamanda, Lübnan’daki Hizbullah’a giden ikmal yolunda olmasından ötürü İran için stratejik öneme sahip olmuştur. Ayrıca iki ülkenin coğrafi konumu, bölgesel ittifakın çok kârlı ve gerekli olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Yusuf Korkmaz, Körfez-Levant itifakını şu satırlarla ifade etmektedir:“İki aktör farklı nedenlere dayalı muhteşem yalnızlıklarını birlikte aşmanın yolunu aramıştır. Şam bölgesine hâkim Suriye, Körfezde kendini güvende hissetmek zorunda olduğu gibi; Körfez’e hâkim İran da Sam bölgesinde bu emniyeti kurmak zorundadır.”[14] İki ülkenin siyasi anlamda inziva hali, Filistin savunusu söylemi, Saddam döneminde Irak başta olmak üzere bazı Arap ülkeleri ile olan ortak rekabet gibi faktörler İran-Suriye ittifakının doğal sebepleridir. Ayrıca seküler bir Suriye’nin dini kimliği ile öne çıkan İran’a rakip olamayacağı gibi, Arap olmayan bir İran da Suriye için aynı ligde mücadele edilecek bir rakip olmamıştır. Hizbullah özelinde Lübnan politikaları da iki ülke için kazan kazan ilişkisine dönmüştür.2011 sonrasında İran’ın Esad rejimine kesintisiz desteğini sadece güncel siyasi meselelerle açıklamak yanıltıcı olacaktır. 79 Devrimi ile beraber başlayan bölgesel ittifak, Ortadoğu’daki siyasi dengeler ve güç çekişmeleri, özellikle mezhebi faktörlerin varlığı bu desteğin yadsınamaz sebepleridir. Adem Yılmaz’ın Ortadoğudan için kaleme aldığı yazı. Dipnotlar [1] İki ülkenin jeopolitik ve stratejik olarak birbirleriyle entegre hale gelen girift ilişkileri hakkında detaylı bilgi için bkz. Yusuf Korkmaz, İran Suriye Bölgesel İttifakı ve Arap Baharı Sürecine Yansıması, Matbuat Yayın Grubu, İstanbul 2015[2] Pınar Arıkan, “Suriye’nin Nusayri Yüzü ve İran”, Ortadoğu Analiz, Temmuz 2012, Cilt 4, Sayı 43, s. 23-24.[3] Pınar Arıkan, a.g.m., s.24.[4] http://www.irdc.ir/fa/news/1189/%D9%86%D8%A7%D9%85%D9%87-%D8%A7%D9%85%D8%A7%D9%85-%D8%AE%D9%85%DB%8C%D9%86%DB%8C-%D8%A8%D9%87-%D8%AD%D8%A7%D9%81%D8%B8-%D8%A7%D8%B3%D8%AF-%D8%AF%D8%B1%D8%A8%D8%A7%D8%B1%D9%87-%D9%86%D8%A7%D9%BE%D8%AF%DB%8C%D8%AF-%D8%B4%D8%AF%D9%86-%D8%A7%D9%85%D8%A7%D9%85-%D9%85%D9%88%D8%B3%DB%8C-%D8%B5%D8%AF%D8%B1[5] Yusuf Korkmaz, a.g.e., s.68.[6] Bayram Sinkaya, “İran-Suriye İlişkileri ve Suriye’de Halk İsyanı”, Ortadoğu Analiz, Eylül 2011, Cilt 3, Sayı 33, s.39.[7] https://www.tasnimnews.com/fa/news/1396/09/14/1592501/%DA%A9%D9%85%DA%A9-%D9%87%D8%A7%DB%8C-%D8%B3%D9%88%D8%B1%DB%8C%D9%87-%D8%A8%D9%87-%D9%86%D9%87%D8%B6%D8%AA-%D8%A7%D9%85%D8%A7%D9%85-%D8%AE%D9%85%DB%8C%D9%86%DB%8C-%DA%86%D9%87-%D8%A8%D9%88%D8%AF-%D8%B3%D9%86%D8%AF[8] Cengiz Çandar, Dünden Bugüne İran, Yalçın Yayınları, İstanbul 1981, s.47,48.[9] Yusuf Korkmaz, a.g.e., s.100.[10] Bayram Sinkaya, a.g.m., s.39-40.[11] https://www.tasnimnews.com/fa/news/1396/09/14/1592501/کمک-های-سوریه-به-نهضت-امام-خمینی-چه-بود-سند[12] https://www.mashreghnews.ir/news/78924/%D9%88%D8%B5%DB%8C%D8%AA-%D8%AD%D8%A7%D9%81%D8%B8-%D8%A7%D8%B3%D8%AF-%D8%A8%D9%87-%D9%BE%D8%B3%D8%B1%D8%B4-%D8%AF%D8%B1-%D8%AE%D8%B5%D9%88%D8%B5-%D8%A7%DB%8C%D8%B1%D8%A7%D9%86[13] Bayram Sinkaya, a.g.m., s.42.[14] Yusuf Korkmaz, a.g.e., s.64.
Yerel Ortaklıkta Yeni Strateji: Eğit, Donat, Birlikte Savaş Necdet Özcelik  
Yerel Ortaklıkta Yeni Strateji: Eğit, Donat, Birlikte Savaş Suriye İç Savaşı başladığı günden bu yana uluslararası toplumu ve akademik camiayı yeni ve eski birçok güvenlik kavramıyla tanıştırdı. Bunlardan biri de eğit-donat programıydı.[1] Suriyeli muhaliflerce kurulan Suriye Ulusal Konseyine bağlı olarak askeri faaliyetlerini yürüten Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bileşenleri bu kavramın Suriye’deki ilk muhatabı oldular ABD’nin Suriye siyasetindeki bilinmezliği ve belirsizliği neticesinde başarısızlıkla sonuçlandı. ABD ile Türkiye arasındaki Suriye’deki siyasetindeki fiili ayrışmanın görüldüğü bu alanlardan biri de programın bundan sonraki uygulama sürecinde görüldü. ABD PKK/YPG eksenindeki silahlı grupların eğitip, donatıp savaştırmayı öncelerken, Türkiye ÖSO bileşenleriyle eğit-donat-birlikte savaş şeklinde programa devam etti.Peki eğit-donat programı yerel ve devlet-dışı silahlı bir unsuru etkin bir muharip aktör haline getirmek için yeterli midir? Bunu anlamak için Suriye’de sürdürülen Amerikan ve Türk stratejisini kıyaslamakta fayda var. ABD Modeli: Eğit-Donat, Savaştır Stratejisi ABD’nin Suriye’deki eğit-donat, savaştır stratejisinin altında yatan esas nedenin ABD Eski Başkanı Barrack Obama’nın popülizminin de dayandığı sahaya ABD askeri personeli göndermeme (no boots on the ground) politikasıydı. Obama politikasının dikkat çekici bir tarafı ise eğitilip-donatılacak yerel aktörün kim olacağıydı. Suriye muhalefetiyle başlayan eğit-donat-savaştır stratejisinin PKK/YPG terör örgütüyle devam ettirilmesi bir çok ortamda eleştirildi. Programa tabi tutulacak yerel silahlı aktörün kimliği ne olursa olsun, ABD’nin askeri eğitim ve silah/mühimmat ve teçhizat yardımından istifade ettiği görüldü. Stratejisinin gereği olarak ABD askerleri savaştırma boyutunda sahada  bulunmadı. Bu durum Suriye’de öldürülen ABD’li asker sayısından ve ölüm şekillerinden de anlaşılıyor.[2] ABD silahlı kuvvetleri eğitip donattığı unsurlara sadece havadan ve karadan ateş desteği sağlayacak şekilde muharip katkı sundu, askerlerini DEAŞ ile yürüyen çatışmalarda PKK/YPG’lilerin yanında ön cephelerde görevlendirmedi; daha çok muharip ateş desteği rollerinde kullandı. PKK/YPG’liler ABD ateş desteği altında Suriye’de DEAŞ’la girilen çatışmalarda bir üstünlük sağlasa da Deyr ez-Zor’da Esad Rejimi Ordusuna, Afrin’de de Türk Ordusuna ve Muhaliflere karşı bir varlık gösteremedi ve ABD’nin eğit-donat-savaştır stratejisi büyük yara aldı. ABD’nin Suriye’de devlet-dışı aktörlerle yürüttüğü eğit-donat-savaştır stratejisi ne bölge ülke ülkelerinin istikrarına ne de ortaklık kurduğu örgütlerin geleceğine dair net bir sonuç öneremedi, aksine kaosun derinleşmesine neden oldu. Türkiye Modeli: Eğit, Donat, Birlikte Savaş Eğit-donat programına Suriye’de ABD ile birlikte başlayan Türkiye, böylesine bir stratejinin hem milli çıkarlarına hizmet etmediğini hem de Suriye için bir istikrar getirmediğini görerek Suriye’deki ılımlı muhalif aktörlerle ilişkisini milli bakış açısından kuvvetlendirdi. Milli imkânlarla devam ettiği eğit-donat programına tabi tuttuğu muhalif unsurları Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) nizami askeri birliklerine eklemleyerek ortak tehditlere karşı birlikte savaşmaya başladı. Türkiye eğitip, donattığı Suriyeli muhalif unsurların tehdit önceliklerine, organizasyon yapısına, kültürüne ve ideolojik duruşuna müdahale etmedi. Türkiye’nin tehdit öncelikleriyle, muhaliflerin tehdit önceliklerinin kuvvet-mekân-zaman üçlemesinde optimize edilmesiyle birlikte ilk olarak Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH), ikinci olarak da Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH) gerçekleştirildi. Türkiye Suriye’de gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Harekâtına kadar yerel aktörler ile müşterek askeri harekât geliştirme konusunda hem ülke içinde hem de ülke dışında köklü bir tecrübeye sahip. Bu tecrübe genel olarak PKK tehdidin evrimine bir reaksiyon olarak gelişti. PKK’nın Türkiye yerelinden sınır ötesi alanlara yayılmasına paralel olarak Türkiye’nin yerel aktörlerle askeri işbirliği sınır ötesine taşındı. Türkiye yurt içinde Koruculuk Sistemi deneyimi, sınırları ötesinde de Irak kuzeyindeki PKK ile mücadele ve Suriye’deki Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarında eğit-donat-birlikte savaş stratejisiyle harekât alanlarında etki yarattı ve bu etkiyi sürdürülebilir hale getirmeyi başardı. Türkiye eğit-donat sürecinde yerel aktörlerin ideolojik duruşlarına ile sosyal ve askeri kültürel dokularına bir müdahalede bulunmayarak birlikte çalışmanın koşullarını doğal olarak oluşturdu. Öte yandan tehditleri ortaklaştırarak da yerel aktörlerin birlikte çalışmaya adanmasını sağladı. Daha da önemlisi, kendi askeri unsurlarını sahaya göndermek suretiyle de yerel unsurları bir vekâlet aracı değil birlikte savaştığı müttefiki olarak gördü. Zeytin Dalı Harekâtında Türk Ordusu, nizami birlikleriyle sahaya çıkarak ortak tehdit PKK ve diğer terör örgütlerine karşı Suriye Milli Ordusunun ( ÖSO bileşenlerinin merkezi yapılanması) otuziki alt bileşeniyle birlikte hareket etmiş ve savaşmıştır. TSK’nın teknik kapasitesi, taktik ağırlığı bu harekâtta etkili olmuş, verdiği personel zayiatı da yerel unsurlardan ayrışmamıştır. Sonuç ve değerlendirme Bölgesel güvenlik ortamının içinde fiziki ve psikolojik olarak milli güvenlik tehdidi altında olmadan dışarıdan sadece siyasi ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda eğit-donat katısı sunmak dış aktörü taktik etki alanının içinde mahdut tutabilir ve bunu da sürdürülebilir bir strateji olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bununla birlikte taktik ve operatif eğitimin beraberinde getirdiği dinamikler yerel aktörlerin örgütsel dönüşümünü de zorlayabilmekte ve örgütlerin askeri formasyonlarını nizamileştirmeye çalışırken etkinliğini de azaltabilmektedir. Donatım paradigmalarının örgüt karakterinin ötesinde uygulanması da örgütün askeri etkinliğine kuvvetlendirmeyeceği söylenebilir. Zira, donatım da eğitim modelinin hizmet ettiği nizamileşme hedefine hizmet ederken örgütlerin etkinliklerine zarar vermektedir. Şöyle ki, örgütlere sunulan tanksavar silah sistemleri ve taktik tekerlekli arazi araçlara hem etki edici ateş desteği hem de mobilize imkan sağlarken, verilen orta mesafeli roket sistemleri ile zırhlı araçlar örgütün hem ateş desteğini kuvvetlendirememiş hem de mobilite kabiliyetini önemli oranda azaltıp daha kompakt tehditler ile nizami devlet orduları karşısında açık hedef olmuşlardır. Tıpkı ABD ordusunun Marksist/Leninist ideolijiden gelen ve terörist taktikleri benimsemiş PKK/YPG’yi  Amerikalılaştırma çabasında olduğu gibi örgütlerin askeri teşkilatlarını, taktik ve operatif kabiliyetlerini eğit-donat programıyla değiştirmeye kalkışmak var olanı bozmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Her ne kadar eğit-donat askeri kapasiteye fiziki bir katkı sağlamayı amaçlasa da esas olan ortaya konulan ortak hedef için katlanılan maliyet karşılaştırmasıdır. Hiçbir askeri ittifakta bir ortağın harekat süresince havadan attığı bomba sayısı ile diğer ortağın katlandığı insan zayiatı sayısı karşılaştırılmaz. Yerel aktörlerin stratejik hedeflerine ulaşmak için katlandıkları insan zayiatı ile dışarıdan taktiksel katkı sunarak sahada kalmaya çalışan dış aktörlerin katlandığı insan zayiatı karşılaştırıldığında rasyonel bir ortaklık ilişkisinin olup olmadığı anlaşılabilir. Türkiye’nin Suriye’deki stratejisi ortağını eğitip, donattıktan sonra onu savaştırmak değil, onunla birlikte savaşmaktır. Bu yaparken de, Türkiye meşru ve doğru aktörle çalışmayı tercih ederek,  aktörün ideolojisini ve karakterini değiştirmemeye önemsedi. Yerel aktörlerin, Suriye Ordusundan gelen nizami ordu anlayışı bu unsurların tabi tutuldukları eğit-donat programıyla kapasitelerini arttırmalarını da kolaylaştırdı. Diğer taraftan, tehditler ve maksatların ortaklaşması da birlikte savaşmayı mümkün hale getirdi. Dipnotlar [1] Christopher M. Blanchard, Amy Belasco, “Train and Equip Program for Syria:Authorities, Funding, and Issues for Congress”, June 9, 2015, http://www.dtic.mil/dtic/tr/fulltext/u2/a622754.pdf[2] Suriye’de bir ABD askeri öldü, 26 Mayıs 2017, https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201705261028626046-suriye-abd-asker-oldu/