Analiz
Birleşmiş Milletler Esed’in Yanında mı?
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Savaşlarda sıklıkla başvurulan kuşatma ve zaman zaman açlıkla yıldırma taktiği, 5 yılı aşkın bir süredir devam eden Suriye iç savaşında rejim tarafından en sık kullanılan yöntemlerden biri olarak ön plana çıkıyor. Uluslararası kamuoyu, kurumlar ve aktörlerin önüne geçmekte başarısız olduğu bu trajediye yalnızca sessiz kalınmakla yetinilmediği, bilakis Birleşmiş Milletler düzeyinde rejimin kuşatma siyasetine “destek” olunduğu öne sürülüyor. Geçtiğimiz günlerde The Syria Campaign adlı sivil girişim tarafından yayınlanan bir raporda BM’nin Suriye genelinde süren kuşatmalarda Esed rejimiyle işbirliği yaptığını ve kuşatma altındaki bölgelere gönderilmek üzere oluşturulan yardımların Esed rejimine teslim edildiğini öne sürüyor. Raporu hazırlayan araştırmacıların gerek Suriyeli, gerekse uluslararası, 50’nin üzerinde yardım görevlisi ile yaptığı mülakatlar, BM görevlileri, uluslararası yardım ajansı gözlemcileri ve kuşatma altında yaşayanların da aralarında bulunduğu pek çok kişi ile yaptıkları görüşmelerde ortaya çıkan tablo ürkütücü. Çarpıcı rakamlarla BM’nin Esed rejimi ile kuşatmalarda adeta işbirliği yaptığını ortaya koyan raporda, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a söz konusu “işbirliğine” bir son verilmesi için çağrı içeren bir dilekçe de yer alıyor. Çarpıcı rakamlar Rapora göre BM, 2016 yılının Nisan ayında Şam bölgesine gönderilen yiyecek yardımların 88%’ini rejim bölgelerine teslim ederken, yalnızca 12&’lik bir yardımın muhalif bölgelere ulaştırıldığı ortaya konuldu. Ateşkes anlaşması ve görüşmelerinin yapıldığı ve rejim tarafından pazarlık konusu yapılan insani yardımların kuşatma altındaki bölgelere ulaştırılması meselesi, BM temsilcisi Stefan de Mistura’ya yönelik eleştirilere neden olurken, BM’nin bu durumdan sorumlu olduğu iddia edildi. 2015 yılındaki rakamlara göre Ağustos ayında Şam bölgesine ulaştırılan yardımların 99%’u Esed rejimine teslim edildi. 2015 yılı genelindeyse kuşatma altındaki bölgelere ulaşan BM yardımı yalnızca 1% oranında gerçekleşti. Hali hazırda ülke genelinde muhalifler tarafından kuşatma altında tutulan tek bölge İdlib’teki Keferya-Fua bölgesinde 12,500 kişi bulunuyor. Bu bölgeye rejimin havadan gerçekleştirdiği yardımların yanı sıra, Fetih Ordusu’nun Zabadani-Madaya’ya karşılık yaptığı anlaşmaya göre, 2016 yılında karadan 7 yardım konvoyunun geçişine izin verildi. Kuşatma altındaki muhalif bölgelerin aksine Keferya ve Fua’da şimdiye kadar yetersiz beslenme ya da kuşatma nedeniyle yaşanan bir ölüm rapor edilmedi. Rejimin kuşatma altında bulunan bir diğer kontrol altında bulunan bölgesi ise, Deyr ez-Zor şehir merkezindeki bazı mahalleler. IŞİD’in kuşatma altında tuttuğu ve yaklaşık 80,000 kişinin bulunduğu bildiriliyor. Esed rejimi tarafından daha önceleri bölgeye havadan yardım ulaştırılırken, 2016 yılında BM’nin de desteğiyle Dünya Gıda Programı tarafından rejim bölgelerine –yine havadan olmak üzere- her hafta gıda yardımı ulaştırıldı. Buna karşın BM’nin Şam’da kuşatma altında bulunan Dareyya, Muazamiye, Doğu Guta gibi kuşatma altındaki muhalif bölgelere havadan yardım ulaştırmayı, Esed rejiminin talebiyle reddetti. Suriye genelinde şimdiye kadar süren kuşatmalarda açlıktan gerçekleşen 414 ölümün tamamı muhalif bölgelerde gerçekleşirken, rejim bölgelerinde şimdiye kadar böyle bir durum yaşanmadı. Kuşatma altındaki bölgelerde karaborsaya düşen en temel gıda ürünleri pirinç ve bebek sütünün fiyatlarındaki devasa artışsa yaşanan trajediye farklı bir boyut kazandırıyor. Rejim tarafından kuşatma altındaki muhalif bölgelerde yaşanan bu insani trajediye BM’nin çanak tuttuğunu iddia eden rapora göre, BM yardımları neredeyse tamamen rejim bölgelerinden ulaştırıyor ve özellikle kuşatma altındaki muhalif bölgelere hava koridoruyla yardım ulaştırmayı reddediyor. BM yardımlarına Esed rejiminin sık sık el koyulduğunu bazı örneklerle açıklayan raporda, 2016 Mayıs ayında Dareyya bölgesine yönelik yardımların rejim tarafından nasıl engellendiği ortaya konuluyor. Ulaştırılacak yardımlardaki gıda maddelerinin geçişine izin vermeyen rejim güçleri, yardım almak için toplanan sivillere varil bombası atmakla suçlanıyor. BM-Esed işbirliği mi? Ülke içerisinde yaşanan çatışmalar ve medyaya yansıyan pek çok görselde BM tarafından Suriye’ye ulaştırılan yardımların ciddi bir kısmının rejim güçleri tarafından kullanıldığı ve rejim askerlerinin BM yardımlarıyla beslendiği öne sürülmüştü. Suriye iç savaşında kuşatma ve açlık taktiğini sıkça kullanan Esed rejimine yönelik BM’nin ve uluslararası toplumun tutumu, özellikle muhalif çevrelerde insan hakları kuruluşlarında sıkça eleştirilere maruz kalıyor. Esed rejimiyle muhalifler arasında yapılan görüşmelerde kuşatma altındaki bölgelere insani yardım geçişini bir “pazarlık konusu” olarak gündeme getiren BM Suriye özel temsilcisi Stefan de Mistura, Suriyeli muhalifleri çözüme yönelik bütünüyle umutsuzluğa sevk ederken, BM’nin güvenilirliğini büyük oranda sarsmış bulunuyor. Pazarlıklara rağmen söz verilen yardımların da ulaştırılmaması, BM’yi Suriyeli muhaliflerin gözünde bütünüyle “rejim işbirlikçisi” konumuna düşürmüş bulunuyor. Bu tablo karşısında uluslararası toplumun ülkede yaşanan insani trajediye bir çözüm bulmasınınsa, zor olduğu anlaşılıyor.      
Kuzey Lazkiye Bilmecesi
Analiz-Haber / Suriye Gündemi  İç çatışmaların yaşandığı Suriye’de, muhalif gruplarla Esed rejimine bağlı güçler arasında son günlerde şiddetli çatışmaların yaşandığı kuzey Lazkiye cephesi gündeme oturmuş bulunuyor. Türkmen ve Kürt Dağlarının etrafındaki yerleşim ve tepelerde yaşanan çatışmalar, aslında son 9 aydır belli bir yoğunlukta devam ediyor. Rejim yanlısı güçler yaklaşık 9 ayın ardından Lazkiye’nin kuzeyindeki muhalif bölgeleri büyük oranda kontrol atlına almış bulunuyor. Buna karşın rejim ilerleyişi geçtiğimiz Şubat aylarında muhalifler tarafından büyük oranda durdurulmuş gözüküyor. Lazkiye’de muhalif taarruzları Suriyeli muhalifler 2013 ve 2014 yıllarında olmak üzere Esed rejimine karşı Lazkiye’nin kuzeyinde 2 büyük operasyon gerçekleştirdi. Muhaliflerin önemli ilerlemeler kaydettiği taarruzlar, rejim güçlerinin karşı saldırılarıyla durdurulabildi. 2013 Ağustos ayı Ramazan bayramı sırasında başlatılan “Sahili Özgürleştirme Operasyonu”na pek çok farklı muhalif grup katılırken, çatışmalar yaklaşık 2 hafta boyunca devam etti. Muhalifler saldırının ilk günü yaklaşık 5 köyü ele geçirirken, taarruzun ikinci gününde Kardaha’ya 20 km mesafedeki Aramo köyü de dahil 2 köy ele geçirildi. Saldırının üçüncü günü Londra merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü(SOHR) sahadaki aktivistlere dayandırdığı bilgilere göre 11 köyün muhaliflerce ele geçirildiğini duyurdu. Operasyonun üçüncü günü, 7 Ağustos’taysa, geneli Selma şehrinin güneyi ve batısında olmak üzere muhaliflerin ele geçirdiği köy sayısı 13’e çıktı. Çoğunlukla Alevi nüfusun yaşadığı bu köyleri geri almak için rejim güçleri yaklaşık 1 hafta sonra karşı saldırı başlattı. İlk günlerde sürpriz saldırı karşısında gerileyen rejim güçleri, 16 ve 18 Ağustos’taki taarruzlarla kaybettiği köylerin bir kısmını geri aldı. Muhalifler arasında yaşanan anlaşmazlıklar sonucu operasyon sonlandırıldı. 2014 Mart ayına kadar Lazkiye’deki dengelerde çok anlamlı bir değişim olmazken, el-Nusra ve Ahrar el-Şam’ın da aralarında bulunduğu muhalif gruplar yeni bir saldırı dalgası başlattı. “Enfal Operasyonu” adı verilen taarruzda, muhalifler ani bir manevrayla gece saatlerinde Keseb yönüne baskın verirken, Türkiye’yle Esed rejiminin bölgedeki son sınır kapısı kısa sürede ele geçirildi. 21 Mart’ta başlayan operasyonla Keseb ve çevresindeki İkizoluk, Semra(Karaduran) gibi bazı köyleri ele geçiren muhalifler, Suriye iç savaşı boyunca ilk kez Akdeniz’e ulaşmayı başardı. Sınır kapısını ve Keseb’i ele geçiren muhalifler bölgede güney yönlü ilerlemeye çalışırken 45 Tepesini ele geçirerek Kastal Maaf’a kadar ulaştı. Suriye rejiminin bölgeye yeniden takviye birlikler göndermesi ve yoğun hava bombardımanının ardından bölgede muhalif ilerleyişi Nisan ayı başlarında durduruldu. Bundan sonra çatışmalar Kastal Maaf ve 45 Tepesi çevresinde yoğunlaşırken, rejim karşı taarruzlarla tekrar tekrar bölgeyi ele geçirmeye çalıştı. Rejim güçleri Nisan sonunda sahil yönünde bulunan Semra’yı geri alırken, Keseb üzerindeki baskıyı artırdı. Muhalifler 45 Tepesi yönünde de karşı saldırılara maruz kalırken, bölgede gerilemeye başladı. Rejim güçleri 3 ay süren saldırıların ardından 15 Haziran’da Keseb’e tekrar girdi. Bundan sonra rejim ve muhalifler arasında bölgede zaman zaman çatışmalar yaşanmaya devam etse de, hatlar genel olarak 45 Tepesi çevresinde stabilize oldu. Daha sonraki 1,5 yıl boyunca bölgede ciddi bir değişim yaşanmadı.   Rus müdahalesi ve rejim taarruzu Esed rejiminin, 2015 yılında yaşadığı büyük çaplı gerilemelerin ardından gelen Rusya’nın aktif müdahalesi, özellikle Lazkiye’nin kuzeyindeki dengeleri önemli ölçüde değiştirdi. Rus müdahalesiyle birlikte Ekim ayında yoğun Rus hava bombardımanıyla taarruza geçen rejim güçleri, haftalarca süren saldırıların ardından güneydeki Gımam’da muhalifleri gerileterek bölgeye girdi. 6 Kasım’da Gımam’a giren rejim güçleri, sonraki haftalar boyunca Gımam çevresindeki tepe ve köylerde saldırılarına devam etti. Yoğun Rus hava saldırıları sebebiyle bölgede tutunamayan muhalifler, Rabia ve Selma çevresindeki tepelere çekildi. 25 Kasım 2015’te Rusya’ya ait Sukhoi Su-24 tipi savaş jeti Türk F-16’ları tarafından bölgede düşürüldü. Pilotlardan biri muhaliflerce ölü olarak ele geçirildi. Sonraki haftalarda Rusya Türkmen Dağı’na yönelik çok yoğun hava saldırıları düzenledi. Karadan rejim ve Hizbullah güçleri ilerlemeye çalışırken, rejim güçleri Türkiye sınırı boyunca doğuya doğru ilerlemeye başladı. Bölgede çok yoğun çatışmalar yaşanırken, rejim güçleri Aralık ayı boyunca yaklaşık 20 köyü ele geçirdi. Rejim güçleri aylarca Cebel Ekrad yönüne sürdürdüğü saldırıları artırırken, 15 Ocak’ta stratejik Selma düştü. Onu, yaklaşık bir hafta sonra muhaliflerin bölgede kalan son kalesi Rabia izledi. Rus ve Rejim güçleri yalnız 12-25 Ocak 2016 tarihleri arasında 522 hava saldırısı ve 3 bin roket saldırısı düzenledi. Yoğun baskıya dayanamayan muhaliflerse, geri çekilmek zorunda kaldı. 18 Şubat’ta Kinsibbe’nin düşmesiyle muhalif hatları Kabbani’ye kadar geriledi. Muhaliflerin Kabbani direnişi ve kuzey Lazkiye’nin anlamı Türkmen Dağı yönünde muhalifler Ayn İsa(İsa Pınar) çevresinde yeniden organize olurken, bölgedeki rejim saldırılarına yönelik önemli bir direniş hattı oluşturdu. Rejim güçlerinin saldırılarını sonraki 3 ay boyunca püskürten, muhalifler, bir başka hattı Cebel Ekrad bölgesindeki Kabbani’de kurdu. Kabbani’ye rejim güçleri 3 ay boyunca taarruz düzenlemeye devam etmesine rağmen, muhalifler, bölgede rejim güçlerine ağır kayıplar verdirdi. Yeni askeri taktikler kullanan muhalif gruplar, bölgedeki tepeleri taarruzlar sırasında terk edip rejime bırakırken, bölgeye gelen rejim güçleri pusuya düşürerek püskürtme yöntemini geliştirdi. Bu şekilde ağır hava ve kara bombardımanının etkisini azaltan muhalifler, bölgede rejim güçlerinin sürekli asker kaybı yaşamasını sağladı. Bölgedeki tepeler tekrar tekrar taraflar arasında el değiştirdi. Buna karşın muhalifler rejimin Cisr eş-Şuğur yönlü ilerleyişini durdurmayı başardı. Rejim her ne kadar son haftalarda mevzi yoğun saldırılar sonucu Ayn İsa yönünde ilerlemeyi başarmış olsa da, muhalifler ani bir baskınla rejimin Türkmen Dağı’ndaki son kazanımlarını tekrar geri aldı. Suriye’deki iç savaşın genel gidişatı göz önünde bulundurulduğunda kuzey Lazkiye cephesi şu an için muhaliflerin öncelik sıralamasında biraz gerilerde yer alırken, rejimin bölgedeki ilerleyişi muhaliflerce bu aşamada tolere edilebilir görülüyor. Hali hazırda güney ve merkez Halep’e yoğunlaşan muhalifler, ağırlıklı olarak güçlerini bu yöne kaydırmış bulunuyor. Buna karşın Lazkiye’nin kuzeyi Esed rejimi için hayati bir öneme sahip ve uzun vadede kurulması düşünülen sahildeki olası Alevi devleti için son derece gerekli. Esed rejiminin sahilde kendisini güvende hissedebilmesi için Cisr eş-Şuğur’a kadar bir hattı kontrol altına alması gerekiyor. Aksi halde, son çatışmalarda da görüldüğü gibi, muhalifler kuzey Lazkiye’deki rejim ilerleyişini kolaylıkla geriye çevirebilecek potansiyele sahip görünüyor. Rejimin yoğun Rus hava desteği ve karada Hizbullah’ın da aralarında bulunduğu Şii milislerle bölgedeki ilerleyişinin “9 ay” sürdüğünü göz önünde bulundurduğumuzda, rejimin uzun vadede muhaliflere karşı bölgede savaşmasının zor olduğu anlaşılıyor.    
Suriye Devriminin Minyatürü: Dareyya Bilal Salaymeh  
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Batı Guta’nın en büyük şehri ve Şam şehir merkezine 8 km uzaklıkta yer alan Dareyya, halk ayaklanmasına ilk günden bu yana aktif bir biçimde katılım gösteren merkezlerden biri olarak ön plana çıkıyor. Ayaklanmanın ikinci ayı dolmadan, 1 Mayıs 2011 tarihinde Esed rejimi şehri kuşatıp bütün iletişimi engelledi. Hala kuşatma altında olan şehirde insani durum büyük hasar görürken, uzun bir sürenin ardından 16 Nisan 2016’da Birleşmiş Milletler’e bağlı bir delegasyonun şehre girişine izin verildi. Cumhurbaşkanlığı sarayının da yer aldığı Mezze mahallesine yakın olması itibariyle rejim, Dareyya’da yaşanan protestoları şiddetle bastırmaya çalışmış, ayaklanmanın ilk senesinde şehirde 360 kişi hayatını kaybederken, 780 kişi de tutuklanmıştı. 24 Ağustos 2012 tarihinde, rejim güçleri, kontrollleri dışına çıkan Dareyya’yı geri almak için büyük bir saldırı başlattı. İnsan hakları örgütlerine göre, rejimin sadece bu tarihte düzenlediği saldırıda 250’den fazla sivil yaşamını yitirdi. Muhaliflere yakın kaynaklarsa, ölü sayısının bu rakamın iki katından daha fazla olduğu konusunda ısrarlı. Rejim kontrolünden çıkan Dareyya’da, 17 Ekim 2012 tarihinde ‘Dareyya Yerel Konseyi’ kuruldu. Konsey şehir hizmetlerini idare etmekle beraber, protestolar gibi etkinlikler de düzenliyor. Aynı konsey 5 Mart 2013 tarihinde Şüheda el-İslam Tugayı(ŞİT) adlı oluşturduğu grupla silahlı faaliyetlere de başladı. Tugayın bünyesine, daha önce 2012 yılı başlarında şehirde kurulmuş askeri gruplar da katıldı. 2013 Haziran ayındaysa şehirde bir başka grup olarak “Sad bin Ebu Vakkas Tugayı” oluşturuldu. 8 Mart 2015’e gelindiğinde, Dareyya ve yakınındaki Muazamiyye’de bulunan askeri teşkilatlar ve iki şehrin yerel konseyleri, ortak bir açıklamayla mevcut grupların dışında başka grupların kurulmasını yasakladı. Sürekli varil bombalarına maruz kalan şehre (şimdiye kadar Dareyya’ya 6,600’den fazla varil bombası atıldığı sanılıyor) zaman zaman rejim güçleri kara saldırılarıyla girmeye çalışsa da, bu saldırılar muhaliflerce defalarca püskürtüldü. En son 14 Mayıs’ta şehre yönelik taarruza geçen rejim güçleri, bölgede faaliyet yürüten Şüheda el-İslam Tugayı tarafından tekrar püskürtüldü. Yürürlükteki ateşkese rağmen rejimin düzenlediği bu saldırılar üzerine 39 Suriyeli muhalif grup Esed rejimine bir ültimatom açıkladı. Buna göre; Esed rejiminin Dareyya’yı ‘yok etmeye’ yönelik saldırıları sona erdirilmezse, ateşkes anlaşması yok hükmünde sayılacak. Önceki hafta Dareyya’da gerçekleştirilen varil bombası saldırıları: https://www.youtube.com/watch?v=DbLEc1l8yWY Şam’ın göbeğinde bulunmasına karşın 5 yıldır rejimin kontrol edemediği Dareyya’da, şimdiye kadar 2,450 ölü ve 6,000 yaralının olduğu belirtiliyor. Ayaklanmadan önce 250 binlik bir nüfusa sahip olan ve 5 yıldır kuşatma altında olan şehrin sakinlerinin 95%’inin kuşatmadan ve bombardımandan ötürü şehri terk etmek zorunda kaldığı söyleniyor. Nitekim her gün onlarca varil bombasına maruz kalan şehrin 80%’inin harap olduğu tahmin ediliyor.
Rus Hava Saldırıları ve Muhaliflerin Adaptasyonu
Haber-Analiz / Suriye Gündemi Geçtiğimiz günlerde internet üzerinden yayın yapan haber-analiz sitesi “warisboring”de yayınlanan bir değerlendirmeye göre, Suriye’de sürmekte olan Rus hava saldırılarının etkinliğinin sorgulanması gerektiği sorusu gündeme getirildi. Tom Cooper’ın kaleme aldığı 6 Haziran’da yayınlanan yazıya göre Rus hava kuvvetlerinin(VKS) Suriye’deki 8 ayı aşkın bir süredir devam eden hava bombardımanının, sanılanın aksine askeri anlamda etkili bir strateji üretemediği vurgulanıyor. Yazar, Rusya’nın Suriye’deki hava kampanyası sürdükçe, taktik ve hatta stratejik düzeyde VKS’nin etkisizliği ve zafiyetlerinin daha fazla görünür hale geldiğini ifade ediyor. Sonuç olarak Rusya’nın başlattığı hava saldırılarının, Esed rejiminin 5 yıldır sürdürdüğü hava saldırılarından nitelik anlamda değil, nicelik anlamda daha üstün olduğu kanaatini dillendiriyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı Suriye’deki Rus ordusunun varlığının emir komuta zinciri Lazkiye’deki Humeymim hava üssündeki 58. Ordu’dan Moskova’daki merkeze doğru şekilleniyor. Rus Ordusuna bağlı 58. Ordu’nun Suriye’nin çeşitli yerlerinde 10’a yakın askeri tabur düzeyinde bir varlığının olduğu sanılıyor. Buna karşın Rus Ordusu’nun ülkedeki ana varlığı hava güçlerinden ve 3 alay düzeyinde bir gruptan oluşuyor. Bir hava filosunda dört Su-30SM, dört SU-34 ve dört Su-35 bulunurken, bir diğer birimde on iki Su-24M/M2 ve Su-24M-SVP-24 yer alıyor. Üçüncü birim helikopter alayından oluşurken, toplamda on beş Mil Mi-8, on dokuz Mil Mi-24 ve Mi 35N ve üç Mi-28N bulunuyor. Rus savaş jetlerinin düzenlediği sortilerin yüzde 95’i orta düzey irtifa kabul edilen 5 bin ila 6 bin km yükseklikte gerçekleşirken, uçaklar, omuzdan atılan portatif hava savunma sistemlerine karşı güvende oluyor. Suriye’de 24 saatlik vardiya ile sürekli faaliyet yürüten Rus hava birlikleri, Esed güçlerinin aksine gece saatlerinde de bombardıman yapıyor. Buna karşın VKS’nin asıl problemi, kullandığı bombalarda ortaya çıkıyor. Literatürde “akılsız bomba” olarak kullanılan ve güdüm sistemi taşımayan bombalar, VKS’nin Suriye’de kullandığı hava bombardımanlarında kullandığı bombaların yüzde 80’ini teşkil ediyor. Cooper’ın yazısına göre VKS Eylül 2015 ve Şubat 2016 arasında düzenlediği 9 bin askeri sortide yalnızca on civarında muhalif komutanı hedef alabilirken, el-Nusra’dan bir kaç yetkili ancak vurabildi. Buna karşın VKS tarafından IŞİD’e bağlı hiç bir komutan öldürülebilmiş değil. Ortaya çıkan tabloya göre Rus hava saldırıları askeri anlamda başarısız kalırken, sık sık şehirlerdeki sivil alt yapı olan pazar yerleri, camiler, okullar ve hastaneler gibi sabit merkezleri hedef aldığı görülüyor. Yerel istihbaratı daha güçlü olan Esed rejimi bile, hava saldırılarında daha önemli isimleri vurmayı başarabiliyor(Zehran Alluş gibi). Yasaklı bombaların da kullanıldığı Rus hava bombardımanlarında genellikle sivil hedefler vurulurken, Rusya’nın sıkça başvurduğu bir askeri strateji ön plana çıkıyor: “Scorch earth”. Aşağı yukarı “insansızlaştırma” olarak tanımlanabilecek bu stratejiye göre rakip gücün insan kaynağını oluşturan sivil nüfus belli bir alanda hedef alınıyor ve bütünüyle yok edilerek teslime zorlanıyor. Rusya’nın bu stratejiyi daha önce Çeçenistan’da uyguladığı biliniyor. Buna karşın Çeçenistan’la Suriye’nin oldukça farklı örnekler olması, Rusya’nın sonuç almasını önlüyor.   Muhaliflerin adaptasyonu Rusya’nın 2015 Eylül’ünde başlattığı hava bombardımanı kampanyasının ilk dönemlerinde muhalifler, mevzi gerilemeler yaşarken, bazı hatlarda geri çekilmek zorunda kaldı. Deraa merkezli güney Suriye’deki Ürdün’de bulunan Askeri Operasyon Odası(MOC)’na bağlı Güney Cephesi’nin rejimle kısmi bir ateşkesle uzun süre sessiz kaldığı bu dönemde, rejim ve Rus hava saldırılarının odağını kuzey Suriye’deki muhalif merkezler oluşturdu. Lazkiye, İdlib ve Halep boyunca süren yoğun hava saldırılarının yanı sıra, karadan taarruzlar da gerçekleştirildi. Özellikle Lazkiye ve Halep yönlü önemli ilerlemeler sağlayan rejim yanlısı güçler, yoğun Rus bombardımanı desteğiyle muhalifler üzerinde baskı kurdular. Rus hava saldırıları ve İran’ın karadan Şii milislerle sağladığı destekle özellikle Halep’te ilerleyen rejim yanlısı güçler, güney Halep’te Hadir-Tel İys’e kadar inerken, kuzeyde Nubl-Zehra kuşatmasını kırarak Azez koridorunu kapattı. Lazkiye’de Selma ve Rabiya gibi önemli merkezleri ele geçiren rejim güçleri, muhalifleri büyük oranda doğuya iterek sahilden uzaklaştırdı. 27 Şubat 2016 gecesi Suriye genelinde bir ateşkes yürürlüğe girerken, hava saldırıları kısmen azalsa da, kısa sürede yeniden yoğunlaştı ve büyük oranda ülkenin kuzeyindeki muhalif bölgelerde yoğunlaştı. Halep’i kuşatma altına almak amacıyla Anedan, Kefr Hamra, Hıreytan ve Kastello’da yoğunlaşan hava bombardımanlarının ardından İran destekli Şii milisler Handerat, Melle bölgesinden taarruzlar geliştirmeye başladı. Hava bombardımanı ve kara taarruzlarının rutinine alışmaya başlayan muhaliflerse, yeni taktiklerle saldırıları püskürtmeye başladı. Özellikle Handerat-Melle hattından onlarca kez yoğun hava-kara bombardımanı ve taarruza rağmen hatları korumayı başaran muhalifler, Şii milislere ağır kayıplar verdirdi. Saldırılar sırasında bölgeden çekilen muhalifler, mayınladıkları bölgede kalabalık Şii güçleri pusuya düşürerek çekildikleri mevzileri tekrar tekrar geri aldı. İran liderliğinde kalabalık gruplar halinde karadan taarruz düzenleyen Şii milislerse, her taarruzda çok sayıda kayıp vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Güney Halep’te Fetih Ordusu harekete geçerek ilerlemeye başlarken, benzer taktiklerle İran Devrim Muhafızları ve Şii milislere ağır kayıplar verdirdi. Rus hava bombardımanı ve İran liderliğindeki kara taarruzlarına adapte olan Fetih Ordusu, hattı tutmakla yetinmeyip güney Halep’te önemli noktalarda ilerlemeye başladı. Bomba yüklü araç saldırılarıyla başlayan ani baskınlar ve devamında oluşturulan savunma taktikleriyle ilerleyişini sağlama alan Fetih Ordusu, güney Halep’teki rejim varlığını tehdit etmeye başladı. Benzer bir taktikle Lazkiye’nin kuzeyindeki –özellikle Kabbani çevresinde- taarruzlara direnmeye çalışan muhalifler, yoğun hava bombardımanı ve taarruzlara rağmen bölgedeki hatları aylardır tutmayı başardı. Rusya’nın ve rejimin oldukça güçlü saldırdığı Lazkiye’de, muhalifler taktiksel yeniliklerle güçlü bir direniş hattı oluşturmayı başardı. Muhtemel projeksiyon Sanılanın aksine sivil hedefler hariç Rus hava saldırıları başarısız bir stratejiye dönüşürken, karadan İran’ın bizzat katıldığı -Halep çevresi- taarruzlar, muhaliflerin taktiksel yenilikleriyle püskürtülmeye başladnı. Esed rejiminin yaşadığı yenilgiler ve gerilemenin ardından gelen kritik Rus müdahalesi ve İran’ın aktif askeri katılımı, henüz bir yıl geçmeden etkisizleşirken, muhalifler savaşın mevcut yeni temposuna ayak uydurmaya başlamış görünüyor. Özellikle Fetih Ordusu’nun güney Halep’te tekrar ilerlemeye başlaması, kritik bir aşamaya ulaşması halinde Esed rejiminin durumunu yeniden tehlikeli bir pozisyona sokacak bir potansiyele sahip. Mevcut Rus hava desteği ve İran’ın kara birlikleri konuşlandırmasına rağmen muhaliflerin tekrar ilerlemeye başlaması, son dönemlerde kulislerde çokça konuşulan Rus kara müdahalesini gündeme getirebilir. Hali hazırda Suriye genelinde 10 bine yakın askeri olduğu tahmin edilen Rus ordusunun, mevcut durumun rejim aleyhine devam etmesi halinde geniş çaplı bir kara müdahalesine girişip girişmeyeceğini önümüzdeki aylar daha net gösterecek. Buna karşın VKS’nin uzayan savaş sonucu önemli bir imaj kaybına uğramaya başlayacağı ve karada benzer bir müdahalenin Rusya’ya daha da maliyetli olacağı tahmin ediliyor. Muhaliflerin yaklaşık 6 yıldır süren savaş boyunca taktik düzeyde önemli gelişmeler kaydettiği gerçeği ise, dikkat edilmesi gereken bir diğer husus.
Menbic Operasyonu’nda Sona Doğru
Analiz-Haber / Suriye Gündemi ABD liderliğindeki IŞİD karşıtı koalisyona ait uçaklar, 20 Mayıs 2016’da, IŞİD’in Suriye’deki en önemli merkezlerinden Rakka’ya yapılacak bir operasyonu bildiren broşürleri, Rakka şehri üzerine bıraktı. Halkı şehri terk etmeye çağıran bildirilerin ardından 21 Mayıs’ta Rakka’nın kuzeyinde ilk hareketlilikler görülmeye başlandı. ABD hava bombardımanıyla birlikte YPG-SDG güçleri harekete geçti ve el-Hişa köyünde IŞİD’e saldırıldı. Bölgede devam eden günlerde hareketlilik yaşanırken, 24 Mayıs’ta SDG resmi olarak “Kuzey Rakka” operasyonunu duyurdu. Uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandıran operasyon, sanılanın aksine sınırlı tutulurken, bölgede bir kaç köyün alınmasının ardından yönünü değiştirmeye başladı. Özellikle batıya yönelerek Fırat yakınlarındaki köylerde ilerlemeye başlayan YPG-SDG güçlerinin ilerleyişi, 26 Mayıs’ta IŞİD’in Azez-Mare hattındaki muhaliflere saldırmasıyla yeni bir boyut kazandı. IŞİD’in taarruzu sonucu Azez-Mare hattı koparken, bölgedeki muhalifler izole olarak oldukça büyük bir baskı altına alındı. El-Rai’deki gerileme ve devamında Azez-Mare hattının çökmesiyle Türkiye’nin YPG-SDG’ye yönelik itirazlarını yumuşatan ABD ise, hızlı bir manevrayla IŞİD’in Fırat’ın batısındaki mevzilerini vurmaya başladı. Aynı anda karadan YPG-SDG güçleri yönünü Tişrin Barajı ve Kara-Kavzak yönünden batıya çevirirken, bir anda IŞİD’in kontrolündeki Menbic’e şehrine doğru ilerleyişe geçti. Menbic Taarruzu Aralık 2015’te IŞİD’in kontrolündeki Sarrin ve ardından Tişrin Barajı’nı ele geçirerek Fırat’ın batısına geçen YPG-SDG’nin, Türkiye’nin itirazları sebebiyle durdurulmasının ardından, ağırlık daha çok Azez-Mare hattındaki muhaliflere verilmeye başlandı. Bu dönemde muhalifler bölgede Türk topçu desteği ve ABD’nin hava bombardımanıyla IŞİD’e karşı sınır boyunca ilerleyişe geçerken, 7 Nisan’da el-Rai’ye girdi. Kısa bir süre sonra IŞİD karşı taarruza geçerken, muhaliflerin bölgedeki kazanımlarını büyük oranda geri çevirdi. IŞİD bölgede muhaliflere yönelik taarruzlarını artırırken, muhalifler ABD’nin gerçek anlamda kendilerine hava desteği sağlamadığını öne sürdü. Bu gelişmelerin yaşandığı bir dönemde Kuzey Rakka operasyonu ve Menbic manevrası gündeme oturdu. Daha Rakka operasyonunu bitişi ilan edilmeden ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin hava bombardımanı ağırlığı Menbic’e kayarken, özellikle 29-30 Mayıs’ın ardından bombardıman şiddetini artırmaya başladı. 31 Mayıs’ta YPG-SDG karadan ilk ilerleyişine başladı ve ilk gün 3 köy ele geçirildi. Operasyonda iki yönlü ilerlemeye başlayan YPG-SDG güçleri, Tişrin’in yanı sıra daha önce yıkılan Kara Kavzak köprüsü yönünde ABD’nin sağladığı öne sürülen mobil köprülerle Fırat’ın batı yakasına zırhlı araçlarla birlikte geçmeye başladı. Bölgede yığınağını artıran YPG-SDG güçleri, aynı zamanda Kara Kavzak köprüsünü onarmaya başladı. 1 Haziran’da tarihi Necm kalesini ele geçiren IŞİD karşıtı güçler, Tişrin barajı yönünde ilerleyen diğer kolla bağlantı kurdu. ABD’nin hava saldırılarının şiddetini artırmasıyla YPG-SDG’nin ilerleyişi daha da hızlanırken, IŞİD Menbic şehrine doğru çekilmeye başladı. 3 Haziran’a gelindiğinde YPG-SDG’nin IŞİD’den aldığı köy sayısı 50’ye ulaşırken, 400 kilometrekarelik bir alan kontrol altına alındı. Aynı gün Menbic Askeri Konseyi’nde yer alan ve SDG komutanlarından Ebu Leyla’nın yaralandığı bilgisi rapor edildi. Ebu Leyla, 2 gün sonra Irak-Süleymaniye’de, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. YPG-SDG ilerleyişi ilk aşamada M-4 karayolu üzerinde sürerken, 4 Haziran’da IŞİD’in Menbic-Rakka bağlantısı, 5 Haziran’daysa Menbic-Carablus bağlantısı kesildi. 6 Haziran’da 10 köyü daha ele geçiren YPG-SDG, IŞİD kontrolündeki Menbic’e güneyden 5 kilometre kadar yaklaştı. Güney ve kuzey koridorundan ilerleyişini sürdüren koalisyon, 8 Haziran’da Menbic sınırlarına dayandı ve şehri güney ve kuzey yönünden kuşatmaya başladı. Doğu yönünden ilerleyiş yavaş olsa da, kuzey ve batı aksinden devam eden ilerleyişle IŞİD’in batı yönündeki mevzileri de düşmeye başladı. 9 Haziran’da el-İttihad Üniversitesine giren YPG-SDG, Menbic’in el-Bab yönüne giden yolunu da kapattı. YPG-SDG Arima köyünün sınırlarına ulaştı. Bölgede hızlı bir çöküş yaşayan IŞİD’se, Azez-Mare hattından kısmen çekilerek Menbic’e takviye birlikler gönderdi. Aynı dönemde IŞİD liderleri ve savaşçılarının Carablus ve Menbic’ten ailelerini çıkarmaya başladığı bilgisi rapor edildi. 10 Haziran’a kadar süren Menbic operasyonunda Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi(SOHR)’ne göre 75 civarında köy ve mezra ele geçirildi. IŞİD’in Menbic komutanının şehirden ailesiyle birlikte çıkmaya çalışırken öldürüldüğü öne sürüldü. SOHR’a göre hali hazırda IŞİD’in çatışma ve bombardımanda 181 savaşçısını yitirdiği bildiriliyor. Operasyonun Seyri ve Olası Etkileri IŞİD için oldukça önemli merkezlerden biri olan Menbic şehri, 2 seneyi aşkın bir süredir grubun kontrolünde bulunuyor. Doğu Halep’teki en büyük şehir olan Menbic, IŞİD açısından oldukça önemi bir merkezken, grubun şehri kaybetmesi halinde bütün kuzey-doğu Halep’teki varlığının tehlikeye gireceği düşünülüyor. Rai-El-Bab-Menbic-Carablus hattında bir hakimiyeti olan grubun Menbic’i kaybetmesi halinde bölgedeki diğer şehir ve kasabalardan çıkarılabileceği öngörülüyor. Hali hazırda Menbic operasyonu oldukça hızlı ilerlerken, IŞİD’in büyük bir çöküş yaşayarak çekildiği görülüyor. Buna karşın grubun şehir içerisinde bir savaşla YPG-SDG güçlerine ağır kayıplar verdirmek isteyebileceği düşünülüyor. Öte yandan ABD’nin yoğun hava desteği sebebiyle devam eden taarruz karşısında grubun tutunabilmesi ise zor görülüyor. YPG-SDG’nin Menbic’i ele geçirmesi halindeyse kuzey-doğu Halep’teki dengelerin çarpıcı bir biçimde değişeceği göz ardı edilemez bir gerçek. Böylesi bir senaryoda grubun Afrin kantonuna ulaşma ihtimali daha da güçlenecekken, Türkiye’nin bu gelişmeler karşısında nasıl bir tepki vereceği merak ediliyor. Bunun yanı sıra IŞİD’in hızlı çöküşüyle rejimin el-Bab’a, muhaliflerinse Rai-Carablus hattına saldırabileceği ve IŞİD’den doğan boşluğu doldurmak için rekabet edebilecekleri göz önünde bulundurulması gereken olası senaryolar arasında. Tüm bu gelişmelerin yanında Esed rejimine bağlı güçlerin doğu Hama-Isriye yönünden Rakka sınırlarındaki Tabka yönlü ilerleyişi ise, bir diğer önemli gelişme olarak dikkat çekiyor.    
Hama Cezaevi Ayaklanması ve Güvenlik Açığı
Analiz-Haber / Suriye Gündemi İnsan hakları örgütleri ve çeşitli organizasyonlarca sıklıkla insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen Esed rejiminin kontrolündeki pek çok cezaevinde on binlerce mahkum bulunduğu raporlara yansıyor. Bunlardan öne çıkan Hama Cezaevindeki, çoğunluğunu “siyasi tutukluların” oluşturduğu 1200 mahkum, 2 Mayıs’ta bir ayaklanma başlattı. Ayaklanma nedeni olarak, Hama Cezaevindeki 4 “terör” tutuklusunun sürekli işkence ve insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen Şam yakınlarındaki Sednaya Cezaevi’ne nakledileceği haberi olduğu sanılıyor. Uzun süre devam eden ve tutukluların cezaevinin kontrolünü ele geçirdiği ayaklanmanın bir süre önce anlaşmayla sona erdiği bildirilirken, 28 Mayıs’ta yeni bir ayaklanmanın başladığı bölgedeki kaynaklarca rapor edildi. Ayaklanmanın Başlangıcı Hama Cezaevinde toplamda yaklaşık 1200 mahkum bulunurken bu mahkumların büyük bir çoğunluğunu (850) “terörizm” suçlaması altındaki siyasi tutuklular oluşturuyor. 850 kişilik siyasi tutuklunun 441’i henüz yargılanmış değil. Hapishanedeki suçluların geriye kalanını oluşturan 350 mahkumsa, hırsızlık, uyuşturucu satıcılığı ve cinayet gibi suçlamalarla cezaevinde bulunuyor. 2 Mayıs’ta 4 siyasi tutuklunun Sednaya Hapishanesi’ne nakledilmek için koğuşlarından alınacağı sırada aynı bölümde yer alan mahkumlar ayaklanarak tutukluları almaya gelen 9 polisi ele geçirdi. Kısa sürede ayaklanma hapishanenin diğer kısımlarına da sıçrarken, mahkumlar bölmeleri ayıran kapıları yıkarak hapishanedeki fırın ve mutfağı ele geçirdi. Mahkumlar ana kapıya yığınak yaparak tahkim ederken, hapishanenin çatısı hariç bütün bölümlerini ele geçirdi. Polis ve özel güçleri bölgeye sevk ederken rejim güçleri, aynı gün öğleden sonra gaz bombaları ve gerçek mermilerle hapishaneye yönelik saldırıya geçti. Çatı ve ana kapı da dahil hapishanenin etrafında mevzi alan rejim güçleri, içeriye girmeye çalışsa da başarısız olarak geri çekilmek zorunda kaldı. Mahkumlardan hafif şekilde yaralananlar olsa da yaşamını yitiren olmadı. Müzakereler Rejimin hapishaneye girememesi ve ayaklanmayı bastıramamasının üzerine rejim güçleri ve mahkumlar arasında müzakereler başladı. İlk aşamada mahkumların taleplerini reddeden rejim güçleri, hapishaneye giden elektrik ve su bağlantısını kesti ve tekrar saldırıya geçti. Ancak bu saldırı da sonuçsuz kaldı. Bunun üzerine tekrar müzakerelere dönüldü. Yapılan anlaşmaya göre ilk aşamada 32 mahkum Salı günü serbest bırakılırken, bu mahkumlardan 8’i, Suriye Kızılayı gözetiminde muhaliflerin kontrolündeki Kalat el-Madık’a transfer edildi. Geriye kalan 24 mahkumsa rejim kontrolünde bulunan köylerine gönderildi. Çarşamba günü rejim güçleri tekrar hapishaneye saldırsa da içeri girmeyi başaramadı. Perşembe günüyse müzakerelerde Kızılayın arabuluculuğu rejim tarafından bloke edildi. Kalat el-Madık’a gönderilecek 2. grup mahkumu ise hapishane müdürü teslim alarak Kızılayın cezaevini terk etmesini istedi. Mahkumlar Kızılay ya da uluslararası organizasyonların garantörlüğünü isterken, müzakerelerde rejime güvenmediklerini açıkladı. Müzakereler sonucu 491 mahkumun serbest bırakılması yönünde anlaşmaya varılırken, ayaklanmanın sona erdiği bildirildi. Bölgedeki aşiret liderlerinden Şeyh Navaf el-Melhem, anlaşmaya kendisinin arabuluculuk yaptığını açıkladı. İkinci Ayaklanma Rejim güçlerinin anlaşma şartlarına uymadığı ve 9 mahkumu idam edilmek üzere Şam’a göndereceği iddiaları üzerine Hama Cezaevinde mahkumlar ikinci kez ayaklandı. Mahkumlar Hama Polis şefi ve cezaevi müdürünün de yer aldığı 11 kişiyi ele geçirdi. Rejim güçlerinin cezaevine giden elektrik ve su bağlantısını tekrar keserken, jammerlarla bölgedeki iletişimi engellediği bildirildi. 2 günün ardından cezaevindeki son durum henüz netleşmiş değil. Uzun Süren Savaş ve Rejimin Zaafiyete Uğraması Yaklaşık 6 yılı aşkın bir süredir devam eden Suriye iç savaşının ardından rejim güçleri insan gücü anlamında ağır bir darbe alırken, 2011 yılında 300 bin civarındaki asker sayısının son dönemlerde 70 binin altına düştüğü belirtiliyor. Düzenli ordunun neredeyse yok olduğu Suriye rejiminin, son dönemlerde büyük oranda bağımsız hareket etmeye başlayan yerel liderler ve ailelerce kontrol edilen milis güçlere dönüştüğü iddia ediliyor. Bölgedeki en önemli kara ordularından birine sahip olan Suriye Arap Ordusu’nun 2015 yılı itibariyle 500’den fazla tankının muhalifler ve IŞİD tarafından ele geçirildiği tahmin ediliyor. Deniz gücü yok denecek kadar az olan Esed rejiminin, 2011 yılında 460 keşif ve savaş uçağı (çoğu Rus menşeili MİG ve Sukhoi modeli) 71 atak helikoptere sahip olduğu biliniyordu. 5 yılı aşan savaşın ardından Esed rejimine bağlı hava kuvvetlerinin 45 helikopterinin yanı sıra 30 savaş uçağının düştüğü ya da düşürüldüğü teyit edildi. Bunun yanı sıra 28 helikopter ve 51 savaş uçağı kaybedilen üslerde muhalifler ve IŞİD tarafından tahrip edildi. Rejimin savaş boyunca 300’den fazla pilotunu kaybettiği de kaydedilen istatistikler arasında. Hali hazırda SAO’nun Hava Kuvvetleri’nin geriye kalan kısmı 17 filodan oluşuyor. Suriye genelinde geniş hat savaşları ve uzun süreli yıpratma savaşı devam ederken, Esed rejimi artık bütünüyle İran liderliğindeki yabancı Şii milisler ve Rusya’nın hava gücüne bağımlı hale gelmiş durumda. Kontrol ettiği bölgelerde artık güvenliği sağlayamayan rejim güçleri, yaşadığı insan kaynağı sorunu sebebiyle cephe gerisine yeterince polis gücü konuşlandıramıyor. Bütünüyle yabancı ülke ve örgütlerin yanı sıra, kendi ülkesindeki milis güçlere dönüşen Esed rejimine bağlı güçler, hali hazırda ciddi bir güvenlik zafiyetiyle de karşı karşıya. Hama Cezaevinde yaşanan ayaklanma ve rejimin ayaklanmayı bastırmadaki başarısızlığı, rejim güçlerinin yaşadığı zaafiyeti ve demografik anlamda yaşadığı insan kaybını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Aynı cezaevinde daha bir kaç hafta içerisinde yeni bir ayaklanmayla üst düzey yetkililerin mahkumlarca ele geçirilmesi, rejimi oldukça zor durumda bırakmış durumda. Yaşanan bu son gelişmelerle birlikte gelecekte Esed rejiminin kontrolü altındaki bölgelerde güvenlik anlamında daha büyük sorunların yaşanabileceği tahmin ediliyor. IŞİD’in sahildeki Tartus’ta ve Ceble’de gerçekleştirdiği bombalı saldırılarsa, bu durumu ortaya koyan bir diğer çarpıcı gelişme.    
IŞİD, Suriye’nin Kuzeyinde Hangi Stratejiyi İzliyor?
Analiz-Haber / Suriye Gündemi PYD/YPG’nin başını çektiği ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin Rakka’ya yönelik operasyonu, Mayıs 2016’nın son haftasında başladı. IŞİD’in gösterdiği direnç ve YPG güçlerinin çok da istekli olmaması, Rakka niyetiyle başlayan operasyonun Cerablus’un güneybatısında, IŞİD kontrolünde bulunan Münbic şehrine yönelmesine sebep oldu. Suriye sahasında tarafların kısa dönemli taktiklerini çatışma alanlarını takip ederek gözlemlemek mümkün. Fakat orta ve uzun vadeli stratejilerini anlamak için bu kısa dönemli taktiklerin seyrini çıkararak değerlendirme yapmak gerekiyor. ABD destekli koalisyon güçlerinin hava saldırılarının hedefinin IŞİD’i Suriye içlerinde belli bir bölgeden çıkamaz hale getirmek olduğunu, YPG’nin de Türkiye sınırının tamamını ele geçirmeyi amaçladığını, bu uzun dönemli gözlemlerden anlayabilmek mümkün. Burada büyük ölçüde soru işareti olan IŞİD’in ne yapmaya çalıştığı.Çıkarları doğrultusunda Suriye rejimi ile hatta istihbaratıyla bile yakın ilişki içinde olabilen, PYD/YPG ile Halep kuzeyinde sınır olduğu Ahras’ta iki komşu devlet gibi petrol ticareti yapabilen IŞİD’in kendisine yönelen son kapsamlı saldırılara karşı izlediği yol dikkat çekici. PYD/YPG’nin Rakka’yı ele geçirmeye yönelik harekatının başarılı olamayacağı, asıl hedefin Cerablus ve Münbic olduğu, IŞİD dahil Suriye sahasındaki herkesin malumu. Ancak kapsamlı bir saldırı halinde IŞİD’in Halep kuzeyinde, Münbic’te ve Rakka’da aynı anda savaşmak zorunda kalması, bunlar olurken bağlantı noktalarının hava saldırılarıyla kesilebilecek olması, IŞİD’in bekleyen büyük tehlikelerdi. IŞİD bu tehlikeleri minimize etmek amacıyla Mayıs 2016’nın son haftasında Halep kuzeyinde muhaliflere yönelik saldırılarını artırdı ve Mare ile Azez’in bağlantısını keserek muhaliflerin bağını kopardı. Muhaliflerin Türkiye desteği ile Azez-Cerablus arasında güvenli bir bölge oluşturma amacı bir yana, bölgede tutunması bile oldukça zor bir duruma geldi. IŞİD’in PYD/YPG ile temas hattı olmasına rağmen onlarla savaşmayıp muhalifleri hedef almasını sadece komplo teorileriyle açıklamak çok gerçekçi olmayacaktır. IŞİD’in Halep kuzeyinde muhalifleri bertaraf etmeye yönelik saldırılarının şu amaçları taşıdığını söylemek gerekir: Halep kuzeyinde muhalifleri savaşamaz hale getirerek IŞİD’e katılmaya zorlamak ve yeni güçlerle Afrin’den gelecek PYD/YPG’ye karşı direnç oluşturmak. PYD/YPG’nin Fırat Nehri civarından, Muhaliflerin de Halep kuzeyinden başlayacak saldırıları öncesi batıdaki tehdidi bertaraf ederek Fırat boyunca sadece PYD/YPG’ye yoğunlaşmak. Münbic ve Rakka’dan aynı anda PYD/YPG ile savaşarak düşmanının gücünün de bölünmesini sağlamak. Bahsedilen hedeflerin Türkiye’nin sınır güvenliğini daha da riskli hale getireceğini, hatta Kilis ve çevresindeki yerleşimlerin daha büyük tehdit altına gireceğini söylemek mümkün. ABD’nin PYD/YPG’ye verdiği açık destek sonucu ABD ile yaşanan sorunlar ve Rusya ile ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin dar bir hareket alanında hamle yapmaya çalıştığını görüyoruz. Mevcut denklemle ortaya çıkan muhtemel senaryoyu bozabilecek ihtimal, Türkiye’nin bölgede yaşananlara karşı yapacağı sürpriz hamle olacaktır. Bu analiz, Selim Çelik tarafından Suriye Gündemi için kaleme alınmıştır… 
Başlamadan Biten “Kuzey Rakka Operasyonu”
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Uzun süredir YPG liderliğindeki SDG’nin IŞİD’e karşı bir operasyona girişeceği beklenirken, operasyonun Menbic’e ya da Rakka’ya yapılacağı spekülasyonları yapıldı. Türkiye’nin kırmızı çizgileri ve ABD’ye ilettiği itirazlar sebebiyle Menbic operasyonunun askıya alınıp, Rakka’ya yönelineceği, ABD CENTCOM komutanı General Joseph Vogel’in YPG-SDG kontrolündeki Kobani’yi ziyaret etmesiyle anlaşıldı. Saldırıyla ilgili özellikle YPG’nin çok fazla ön plana çıktığını ve Arap Rakka şehrine yönelik bir “Kürt işgalinin” yaşanacağı iddialarına karşın, YPG’li yetkililer taarruza katılan güçlerin önemli bir bölümünün Araplardan oluştuğunu dile getirdi. SDG’de Arap gruplar olarak Liva Cund el-Harameyn, Elviyat Aşair Anza, Ceyş el-Süvvar, Liva el-Tahrir, Cephe Süvvar Rakka ve Liva Ahrar Rakka gibi gruplar ön plana çıkarken, bazı iddialara göre bu grupların operasyona katılan 20 bin kişilik gücün yaklaşık 5 binini oluşturduğu öne sürüldü. Bu tartışmalar yaşanırken, Kobani’nin güneyi ve Rakka’nın kuzeyinde yer alan Ayn el-İsa çevresine yapılan yığınak ve sevkiyatın ardından 24 Mayıs’ta operasyona start verildi. İlk aşamada Ayn İsa’nın biraz güneyindeki el-Hişa’ya saldıran SDG, ilk aşamada köye girmeyi başarsa da, IŞİD’in güçlü direnişi ve karşı taaruzuyla köyü ele geçirmeyi başaramadı. IŞİD düzenlediği intihar saldırısındaysa çok sayıda SDG mensubunu öldürdüğünü açıkladı. Daha doğuda Bir Hammud yönünden saldırıya geçen SDG, kısa sürede köyde kontrolü ele geçirdi. Tel el-Siman’a da girmeyi başaran SDG güçleri, yaklaşık 2 günün ardından bölgede yaklaşık 4 köye girmeyi başardı. Yaklaşık 10 kilometrelik bir ilerleme gerçekleştiren SDG, Rakka’ya 40 kilometre kadar yaklaştı. Buna karşın IŞİD güçlü bir direniş gösterirken, SDG saflarında ağır kayıplar yaşandı. Koalisyon güçlerinin hava desteğinin yeterli olmadığını öne süren SDG, daha fazla destek istedi. Operasyonun 3. günündeyse SDG’nin operasyona son verdiği ve bölgedeki ağır silahlarını çekmeye başladığı bilgisi geçildi. IŞİD’in 26 Mayıs gecesi kuzey Halep’te muhaliflere yönelik başlattığı ani taarruzla pek çok bölgeyi ele geçirmesinin ardından YPG-SDG’nin yönünü Menbic’e çevirdiği açıklandı. Kuzey Halep’teki Gelişmeler ve Menbic Manevrası Operasyonun başından beri gerek YPG liderliğindeki SDG’nin isteksizliği, gerekse saldırıya karşı özellikle Arap ağırlıklı muhalefetten gelen tepkiler nedeniyle Rakka operasyonunun geleceği daha en başında tartışılmaya başlanırken, bazı spekülasyonlara göre saldırıda yalnızca sınırlı bir ilerlemenin ardından Menbic’e yönelik bir manevranın yapılacağı gündeme getirildi. Özellikle YPG’nin batıdaki Afrin’e ulaşma amacı ve Suriye-Türkiye sınırını Hatay’ın güneyi hariç bütünüyle ele geçirme amacı güttüğü öne sürülse de, gerek demografik dezavantajlar, gerekse mevcut askeri gücü sebebiyle bu durumun kolay olmadığı düşünülüyordu. Buna karşın ABD öncülüğündeki koalisyonun sağladığı güçlü destekle önemli ilerlemeler kaydeden grup, hali hazırda bu amacına neredeyse ulaşmış bulunuyor. ABD öncülüğündeki koalisyonun Rakka’ya odaklandığı bir dönemde Mare hattında hava saldırılarını neredeyse durdurması sebebiyle IŞİD bu boşluğu iyi değerlendirerek yeni bir taarruza girişti. Kafr Kalbin ve Kalcibrin de dahil Azez-Mare arasındaki 2 köy de dahil yaklaşık 6 köyü ele geçiren IŞİD, bölgedeki muhalif bölgeyi 2’ye böldü. Bab el-Selam(Öncü Pınar) sınır kapısına dayanan IŞİD’in burayı da ele geçirmesi halinde bölgedeki muhalif bölge 3’e bölünmüş olacak. Güneyde kalan Mare ise hali hazıda IŞİD ve YPG tarafından kuşatma altına alınmış durumda. Muhaliflerin oldukça çaresiz kaldığı bu saldırı sonucu, YPG-SDG hızlı bir biçimde Rakka’daki güçlerini Menbic’e kaydırmaya başladı. IŞİD’in ani hamlesiyle iyice çöküşün eşiğine gelen Azez koridorundaki muhalif bölgeyi ele geçirmek için YPG-SDG’yle IŞİD arasında yarış başladı. YPG’nin Azez’in batısında da güçlerini mobilize ederek yığınak yapmaya başladığı gözlemlenirken, IŞİD’den önce Azez’i almak için harekete geçebileceği düşünülüyor. Buna karşın YPG ve IŞİD’in bölgede Ahras, Kafr Nasih köylerinde birbirine saldırmaması ise dikkat çekiyor. Rakka Operasyonunun İptali ve Kuzey Halep’teki Muhtemel Senaryolar Kuzey Halep’te Türkiye destekli muhalif gruplar zayıf halka olarak zor bir hatta uzun süredir tutunmaya çalışırken, gün geçtikçe çevrelerindeki kemer daralıyor. IŞİD’in doğudan, YPG’ninse batıdan saldırıları sonucu iyice sıkışan Kilis Operasyon Odası’na bağlı muhaliflerin, Türk Ordusu’nun sağladığı topçu desteği ve koalisyon güçlerinin sağladığı hava saldırılarına rağmen bölgede gün geçtikçe kan kaybettiği görülüyor. ABD öncülündeki koalisyon güçlerinin hava saldırılarındaki düzensizlik ve bunun IŞİD taarruzlarıyla arasındaki korelasyonsa dikkat çekiyor. Son bir haftada koalisyon uçakları Mare hattında yalnızca 7 hava saldırısı gerçekleştirirken, Rakka’nın kuzeyindeki saldırılar 20 civarında gerçekleşti. Koalisyonun asıl ağırlığıysa her gün onlarca hava saldırısı gerçekleştirdiği Irak’a verdiği anlaşılıyor. Türkiye ile ABD arasında gerginliğe sebep olan bu durum karşısında özellikle IŞİD avantaj elde etmeye çalışırken, kuzey Halep’teki muhalifleri bölgeden bütünüyle çıkarmaya çalışıyor. Türkiye’nin YPG’nin Fırat’ın batısına geçirilmemesi ısrarı sebebiyle ABD’nin bilinçli olarak bölgede muhaliflere desteği sınırlı tuttuğu düşünülüyor. Son günlerde ABD’li askerlerin YPG armalı üniformalarla basına yansıyan görüntüleriyse, iki ülke arasındaki gerginliği iyice artırdı. Adı açıklanmayan üst düzey bir Türk yetkili, ABD ile Türkiye arasında Suriye konusunda büyük bir güvensizlik yaşandığını ifade etti. Son dönemlerde Türkiye’nin PKK bağlantılı YPG ile ilgili dile getirdiği endişelere ABD’nin kayıtsız kaldığı ve YPG’yi Suriye’de müttefik olarak desteklemesinin iki ülke arasında büyük bir güven bunalımına yol açtığı görülüyor. Hali hazırda IŞİD’in kuzey Halep’teki son hamlesiyle ABD’nin bundan sonra Türkiye’nin Fırat’ın batısıyla ilgili itiraz ve rezervlerini göz ardı ederek YPG-SDG’nin Menbic’e yönelik saldırasına destek verebileceği düşünülüyor. Türkiye’nin, ısrarla YPG-SDG’nin Rakka’ya saldırması konusunda ABD’ye baskı yaparken, özellikle kuzey Halep’teki son gelişmelerle birlikte de facto bir durumla karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. YPG’nin kuzey Halep’i öncelikleri arasında gördüğü anlaşılırken, ancak bu bölgede ilerleyerek 3 kantonu birleştirmesinin ardından Rakka’nın kuzeyine tekrar yöneleceği düşünülebilir. Hali hazırda YPG-SDG hakimiyetindeki bölgelerin Haseke bölgesinde önemli petrol yataklarına sahip olduğu bilinse de, kuzeyde Türkiye, güneyde IŞİD’le çevrili bu bölgenin tarıma elverişli olmaması sebebiyle Fırat deltasında yer alan verimli Rakka bölgesine ilerlemek isteyebileceği de göz önünde bulundurulması gereken noktalardan birisi. Su sorunun üst düzeyde yaşandığı bölgede, özellikle Fırat havzasının hakimiyeti, bölgedeki yerel aktörler arasında önemli bir rekabet konusu.    
Bir Savaş Taktiği Olarak İşkence
Analiz-Haber / Suriye Gündemi İnsanlık tarihi boyunca çeşitli sebeplerle çatışan güçler arasında, bir savaş taktiği olarak işkence kullanılagelmiştir. Zaman zaman istihbarat toplamak ve bireysel düzeyde psikolojik baskıyla sonuç almayı amaçlayan işkence yöntemlerinin yanı sıra, özellikle modern çağlarda endüstriyel düzeyde işkencenin bir savaş yöntemi olarak geliştirildiğine şahit olundu. Yakın tarihlerde Nazi Almanya’sı, özellikle Stalin dönemi olmak üzere Sovyet Rusyası, Pol Pot rejimi v.b. örneklerde işkencenin toplu bir biçimde belli insan gruplarına karşı uygulandığı görülüyor. Daha yakın dönemlerdeyse özellikle ABD önderliğinde 11 Eylül sonrası başlatılan “teröre karşı savaş”, devamında yaşanan Afganistan ve Irak işgalleri, Ebu Gureyb cezaevi, Guantanamo gibi patlak veren çok sayıda skandalla gündeme gelen işkence endüstrisi, özellikle son dönemlerde Suriye’de başlayan halk ayaklanması ve iş savaşla birlikte bambaşka bir boyuta taşındı. Geçtiğimiz günlerde Londra merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü(SOHR)’nün Suriye’de Esed rejimi tarafından hapishanelerde 60 bin kişinin öldürüldüğü haberiyle konu tekrar gündeme taşındı. Daha önce 21 Ocak 2014 tarihinde Suriye rejimi tarafından gerçekleştirilen işkenceler sonucu yaşamını yitiren 11 bin kişinin fotoğrafının yayınlandığı “Sezar Raporu”nun ardından 2 yıl sonra yine rejim kaynaklarına dayandırılarak açıklanan yeni rakamlar, rejim kontrolünde bulunan hapishanelerdeki işkence endüstrisinin boyutlarını gözler önüne serdi. Rejim Hapishanelerinde 60 Bin Kişi Can Verdi SOHR’un Esed rejimine bağlı Hava Kuvvetleri İstihbaratı ve Devlet Güvenlik Teşkilatının yanı sıra, Sednaya Hapishanesi içerisindeki kaynaklara dayanarak verdiği bilgilere göre, 18 Mart 2011’den başlayarak 21 Mayıs 2016’ya kadar rejim güçleri tarafından 60 bin tutuklu işkence altında can verdi. Ölenlerin büyük bir kısmı direk fiziksel işkence altında can verirken, bir kısmı açlık ve gerekli tıbbi malzemelerin sağlanmaması sebebiyle hayatını kaybetti. SOHR yine kendi kaynaklarına dayanarak, aynı tarihler arasında 14 bin 456 tutuklunun ölümünü bizzat kaydederken, bu rakamlar arasında 18 yaş altı 110 genç ve 53 kadın bulunuyor. Yaşamını yitiren tutukluların cesetleri bazı hallerde ailelerine teslim edilirken, bazı cesetler ailelerine teslim edilmedi ve ailelerine yakınlarının öldüğü haber verilirken, ölüm sertifikası çıkartmaları talep edildi. Yine SOHR’a göre ailelerin bir kısmı, ölen yakınlarının “muhalifler tarafından çatışmada öldürüldüğü” yönünde bir raporu imzalamaya zorlandı. SOHR elde edilen bilgileri “şoke edici ve ürkütücü” olarak nitelerken, uluslararası topluma, özellikle Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a, BM Güvenlik Konseyi’ne ve İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el-Hüseyin’e çağrıda bulunarak, bu yaşananlar karşısında acil müdahale çağrısında bulundu. Hali hazırda rejim hapishanelerinde 200 bin dolayında tutuklu bulunduğu belirtilen açıklamada, uluslararası toplumun Suriye temsilcisi Staffan de Mistura’ya, bu meselenin Viyana görüşmelerinde masada pazarlık konusu yapılacak bir mesele olmadığı ve rejimden söz konusu insani durumla ilgili koşulsuz tutukluların serbest bırakılmasının talep edilmesi gerektiği vurgulandı. Konuyla ilgili Aljazeera’ye açıklamalarda bulunan İnsan Hakları Örgütü(HRW)’ne bağlı Beyrut’ta bulunan araştırmacı Nedim Huri’ye göre SOHR’un haberiyle ilgili verilen rakamların kanıtlanması bir yana, Esed rejiminin “yaygın işkencede” bulunduğu ifade edildi. Huri’ye göre yalnızca 2 yıl önce ki Sezar Raporu’nda 11 bini direk fotoğraflarla ortaya konulan, 28 bin tutuklunun ölümünün kayıt altına alındığı belirtilirken, konuyla ilgili herhangi bir gelişmenin olmadığı ve uluslararası toplumun bu duruma sessiz kaldığı iddia edildi. Sezar Raporu Esed rejimine bağlı askeri cezaevlerinde görev yapan “Sezar” kod adlı Suriye muhalefetiyle çalışan bir kişinin, 2011 Mart’ıyla 2013 Ağustos ayları arasında kayıt altına aldığı fotoğraflar, 6 aylık bir incelemenin ardından 2014 Ocak ayında medyayla paylaşıldı. 31 sayfalık raporda 11 bin kişinin ölümü kayıt altına alınırken, fotoğrafları sızdıran “Sezar” kod adlı kişi, 2013 Ağustos ayında güvenlik gerekçesiyle gizlice ülke dışına çıkarıldı ve ismi gizlendi. Raporu hazırlayanlar arasında deneyimli isimler, Desmond Lorenz de Silva, Geoffrey Nice ve Profesor David Crane yer alıyor. otoğrafların içeriği oldukça rahatsız edici bulunurken, cesetler üzerinde belirgin işkence izlerine rastlandı. Bazı cesetlerin gözleri oyulmuşken, bazılarının boğulduğu ve elektriğe maruz bırakıldığı gözlemlendi. BM Suriye Soruşturma Komisyonu başkanı Paulo Sergio Pinheiro’ya göre; tutuklulara yönelik devasa boyutlardaki işkencenin Suriye rejiminin insanlık suçu işlemedeki sorumluluğunu ortaya koyduğu ifade edildi. Uluslararası Af Örgütü’nün 2015 Kasım ayında yayınladığı benzer bir raporda Esed rejiminin 65 bin kişinin “ortadan kaybolmasından” sorumlu olduğu açıklandı. Bir Savaş Taktiği Olarak İşkence Endüstriyel düzeyde işkencenin görüldüğü özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi Almanya’sının sistematik olarak başvurduğu ve “geliştirdiği” yöntemlerin, günümüzde farklı çatışma alanlarında kullanılmaya devam edildiği sanılıyor. 100 bin Avrupalı Yahudi’nin gaz odalarında ölümünden sorumlu bulunan Avusturyalı savaş suçlusu Alois Brunner, Hafız Esed döneminde Suriye’ye gelirken, rejim tarafından işkence yöntemleri geliştirmesi amacıyla görevlendirildiği düşünülüyor. 98 yaşında, 2010 yılındaki ölümüne kadar Suriye’de bulunan Brunner, İkinci Dünya Savaşı sırasında Schutzstaffel(SS) komutasında işkencelerden sorumlu olarak görev yaparken, aynı dönemde edindiği bilgileri Suriye’deki Baas rejimine de aktardığı sanılıyor. Sistematik işkenceyle özellikle Nazi Almanya’sının milyonlarca Yahudi’yi öldürdüğü sanılırken, insan hakları örgütlerince günümüzde Esed rejiminin benzer ölçekte işkenceyi kullandığı öne sürülüyor. İşkencenin yalnızca işkenceye uğrayan kişinin değil, aynı zamanda işkenceye uğrayan tutuklunun yakınlarında da büyük bir yıkıma sebep olduğu sanılırken, bu şekilde Esed rejiminin muhaliflerin direnme gücünü bastırmak istediği öne sürülüyor. Çoğu kere tutuklu yakınlarının hapishanedeki yakınlarının ölüp ölmediğinden haberdar olamaması ve araştırmaya korkması sebebiyle, psikolojik anlamda oldukça zorlu bir sürecin yaşandığı sanılıyor. Savaşın yıkıcı boyutlarını ortaya koyan ve insanlık suçu olarak nitelenen işkencenin, böylesi çatışmalarda taktikselleştirilerek sistematik ve endüstriyel bir düzeyde belirli bir toplum kesimine karşı uygulanması ve uluslararası toplumun yetersiz kalan tepkisi, bu düzeyde bir saldırıya maruz kalan toplumlarda daha sert tepkilerin oluşmasına neden oluyor. Son rakamlara göre 200 bine ulaşan tutuklu ve hali hazırda 60 bini bulan işkence altında can veren insan sayısı nedeniyle, yakın bir gelecekte Suriye’de bir barış perspektefinin oldukça zor olduğu anlaşılıyor.  
Suriye’deki Filistinli Mülteciler
Analiz / Suriye Gündemi  2011 Mart ayındaki halk ayaklanması başlamadan önce, Suriye, Ürdün’den sonra en çok Filistinli barındıran ülke olarak ön plana çıkıyordu. 2011 yılında Suriye’deki Filistinli mültecilerin sayısı yaklaşık 600 bine ulaşırken, bu nüfusun çoğunluğu, dedeleri 1948 savaşı sonra Suriye’ye iltica etmiş kişilerden oluşuyordu. Filistinli mültecilerin büyük bir kısmı (510 bin) Birleşmiş Milletler’e ait bir ajans olan UNRWA’ya kayıtlıydı. Söz konusu nüfus her ne kadar 70 yılı aşkın bir süredir Suriye’de bulunuyorsa da, hala mülteci statüsünde sayılmaktaydı. Bunun yanında siyasi haklar hariç Suriye hükümeti Filistinli mültecilere Suriyeli vatandaşlarının sahip olduğu pek çok hakkı tanımıştı (çalışma, eğitim, sağlık hizmetleri v.b.). Suriye’deki Filistinli mültecilerin yarısı Şam’da (yaklaşık 42%) yaşarken, geriye kalan nüfus muhtelif şehirlere dağılmış vaziyettedir (Halep, Humus, Hama, Deraa, Lazkiye). Suriye genelinde 13 Filistin mülteci kampı bulunmaktadır, bunların en büyüğü Şam’da bulunan ve halihazırda uzun süredir Esed rejimi tarafından kuşatma altında bulunan Yermuk Kampıdır. Kampların dışında Filistinlilerin yoğun olarak yaşadığı 14 mahalle bulunmaktadır. Suriye’deki Halk Ayaklanması ve Filistinliler 2011 Mart ayında rejime karşı başlatılan halk ayaklanması ve sonrasında gelişen olaylar Filistinli mülteciler için oldukça çetin bir dönemin başlangıcı olmuştur. Suriyelilerle birlikte yaşayan ve benzer duygu ve talepleri paylaşan Filistinli mülteciler, meşruiyetinin büyük bir kısmını İsrail’e karşı mücadele üzerinden kuran Esed rejiminin halkın taleplerine karşı şiddetle karşılık veren bir siyaseti benimsemesiyle, büyük oranda Esed rejimiyle karşı karşıya gelmiştir. Buna karşın Filistinli mültecilerin ve temsilcilerinin sergilediği tavırlara baktığımızda, ortak ve tek bir tavırdan bahsedebilmek mümkün görünmemektedir. Mültecilerin büyük bir kısmı, ‘misafir bir ülkede olaylara karışılmasının bir şeyi değiştirmeyeceği gibi, kendi aleyhlerine bir sonuç doğuracağı’ gerekçesiyle tarafsız kalmayı tercih etti. Fakat diğer yandan Filistinlilerin bir kısmı muhaliflerin yanında yer alırken, rejim saflarında savaşmayı tercih edenler de oldu. Deraa’da yaşayan Filistinliler 15 Mart 2011’de başlayan olaylara aktif bir şekilde katılırken, 23 Mart tarihinde muhaliflerin yanında hayatını kaybeden ilk Filistinli Visam el-Gul oldu. Başlangıçta ayaklanmaya lojistik ölçekte yardım sunan Filistinliler, ayaklanmanın silahlı bir boyut kazanmasıyla daha önemli bir rol oynamaya başladı. Zira daha önceleri FKÖ içinde bulunan ve Lübnan’da gerilla savaşına katılmış eski Filistinli ‘fedailer’, bu konuda bir tecrübesi bulunmayan Suriyeli muhaliflerle tecrübelerini paylaştı. Bu durum Suriyeli muhalifler tarafından takdirle karşılandı. Deraa’da Suriyeli muhaliflerin yapılanmasının içinde yer alan Filistinli mülteciler, Şam’da ve özellikle Yermuk Kampında ayrı bir yapılanmaya gittiler. ‘Beyt el-Makdis Tugayları’ adı altında örgütlenen grubun, çoğu Suriye ayaklanmasının ardından Katar’a yerleşen HAMAS Hareketi’nin eski mensupları tarafından kurulduğu iddia edildi. Beyt el-Makdis grubu Guta ve Şam’ın güneyinde bulunan diğer muhalif gruplara askeri eğitim sağlarken, rejim tarafından kuşatma altına alınan Yermuk Kampı’nın çoğunu 2012 yılından 2015 yazına kadar kontrolü altında tuttu. 2015 yazında IŞİD’in kampa girişiyle Beyt el-Makdis grubu kampın küçük bir bölümüne sıkıştı. Öte yandan Esed rejimi saflarında savaşan Filistinli gruplar da bulunuyordu. Esed rejimiyle seksenli yıllardan bu yana yakın ilişkileri bulunan Ahmed Cibril liderliğinde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi FHKC-Genel Komuta en önemli grup olarak ön plana çıktı. FHKC-GK özellikle 2012 yılında Yermuk Kampındaki rejim karşıtı ayaklanmanın bastırılmasında önemli rol oynadı. Grup, halihazırda bir kısmı muhalifler bir kısmı IŞİD’in kontrolünde bulunan kampın kuşatılmasında, rejim saflarında yer almaya devam ediyor. Esed rejimi saflarında savaşan Filistinli mültecilerden oluşan başka bir grup ise Halep merkezli ‘Kudüs Tugayı’. Halep’in doğusunda bulunan Neyrab mülteci kampında kurulan örgüt, kampta bulunan Filistinli gençlerden oluşuyor. Hizbullah militanlarınca eğitim gördükleri öne sürülen mülteci gençlerin, ayda 200 dolar maaş aldığı iddia ediliyor. Grup rejim tarafından çoğunlukla Halep cephe hatlarında konuşlandırılırken, geçtiğimiz hafta muhaliflerin Halep çevresinde düzenlediği taarruzda 50’ye yakın mensubunun hayatını kaybettiği sanılıyor. Suriye’de 5 yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan iç savaşta, Londra merkezli Suriye’deki Filistinliler İçin Aksiyon Grubu’nun 2016 Mart ayında yayınladığı bir rapora göre; şimdiye kadar 3,100 Filistinlinin hayatını kaybederken, 1060 Filistinli tutuklanmış ve yaklaşık 150 bin Filistinli mülteci Suriye’yi terk edip bir başka ülkeye iltica etmek zorunda kalmıştır.