Yorum
Türkiye’nin İdlib’deki Varlığı ve Olası Engeller Ömer Behram Özdemir  
Yorum / Suriye Gündemi DAEŞ’in Suriye’de Humus ve Deyr ez Zor çöllerindeki direncinin günden güne kırılması ve Irak’ta Anbar kırsalı haricindeki hakimiyet alanlarını kaybetmesi, artık bölgedeki aktörlerin hamlelerini DAEŞ sonrası dönemde avantaj elde etmek üzere planladığını göstermekte. Zira DAEŞ zayıflamasıyla beraber bölgedeki devlet ve devlet-dışı tüm aktörler için “müdahale meşruiyeti” sağlayan öncelikli tehdit gücünü kaybetti. Ve aktörler yeni hamlelerinde öncelikli tehdit ve müdahalelerini meşrulaştırma araçlarını güncelleyerek hareket etmeye başladılar. Deyr ez zor da ilk sinyalleri verilen olası Rejim-YPG çatışması ve Irak’ta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile Irak Ordusu-Haşdi Şabi arasında yaşanan gerilim ve çatışmalar en taze örneklerdir. Türkiye ise Fırat Kalkanı Harekatında DAEŞ ve YPG’den oluşan ikili tehdide karşı inisiyatif alarak Suriye topraklarında harekat başlatmıştı. DAEŞ Türkiye topraklarında gerçekleştirdiği terör eylemleriyle Türkiye için bir ulusal güvenlik sorunu haline gelirken örgütün Türkiye-Suriye sınır hattındaki varlığı Ankara için çok daha köklü bir tehdit olan PKK’nın güçlenmesine alan açması açısından oldukça zararlıydı. Hâlihazırda Suriye’nin kuzeyinde PKK-YPG güçlerinin DAEŞ’den ele geçirerek hakimiyet kurduğu pek çok şehir ve kasabanın DAEŞ öncesi dönemde Türkiye destekli muhaliflerin olduğunu göz önüne alırsak DAEŞ’in Suriye’deki varlığının Türkiye’nin Suriye’deki politikasına darbe vurup üstüne YPG’ye alan açtığı görülmüştür. Bu yüzden Fırat Kalkanı Harekatı hem DAEŞ’i sınır bölgesinden süpürmek hem de YPG’nin ileride tüm güney sınırımıza yerleşmesinin önünü kesmek işlevini görüyordu. İdlib İntikali’nin Amacı: Hedefte Kim ve Ne var? Bugün ise Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) birliklerinin İdlib’e intikali sürecini yaşıyoruz. Her ne kadar bu sürecin amacı Ankara ve Moskova tarafından Astana sürecinde mutabık kalınan ateşkesin tesisi olsa da – TSK tarafından yapılan ilk açıklamada bölgeye intikal eden birliklerden “Gerginliği Azaltma Kontrol Gücü” olarak söz edilmekte- Türkiye’nin kısa ve orta vadede İdlib’deki varlığının kısıtlı olmayacağı ve imkanlar dahilinde günden güne artacağı öngörülebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarındaki Afrin vurgusuyla birlikte bakıldığında TSK unsurlarının Hayat Tahrir-i Şam (HTŞ) ile herhangi bir sürtüşme yaşamadan Daret İzze hattı üzerinden YPG’nin Afrin’den İdlib’e olası yolu üzerine konuşlanması bu hamlenin önceliğinin rejim-muhalif çatışmasını önlemekten ziyade YPG’nin önüne bir set daha çekmek olduğu yorumuna bizi ulaştırmakta. DAEŞ’e karşı mücadele adı altında çok sayıda aktörün hamleleri ve kurdukları ittifaklar sonrasında şimdi taraflar ileride kurulacak nihai müzakere masasına elleri en güçlü şekilde oturmak için hareket etmekteler. Türkiye’nin Fırat Kalkanı bölgesindeki muhalif unsurları birleştirme ve bütünleşik bir muhalif ordusu kurma çalışmaları, Fırat Kalkanı bölgelerinin Türkiye tarafından hem altyapı hem de kurumsal olarak inşası ve İdlib’de nüfuzunu daha da arttırma çabaları birbirinden bağımsız manevralar değildir. TSK’nın Fırat Kalkanı bölgesinde kurduğu askeri üslerle birlikte Türk devletinin sağlık, eğitim ve emniyet alanındaki inşa edici faaliyetleri de Türkiye’nin bu bölgelerde kalıcı bir yapı kurmak arzusunda olduğunu göstermekte. Türkiye’nin Suriye’de hakimiyet kurduğu bölgelerin güçlenmesi Türkiye’nin son kertede Suriye’nin geleceği söz konusu olduğunda göz ardı edilmesi zor bir aktör olarak masaya oturmasını sağlayacaktır. Bu minvalden bakıldığında İdlib harekatının ve Türkiye’nin süregelen İdlib politikasının da İdlib’deki Türkiye etkisini arttırmaya yönelik ilerleyeceği öngörülebilir. Ankara Esad rejimi ve müttefiklerinin İdlib’e saldırması ve ele geçirmesiyle Suriye’de kendisini masa dışında bulabileceğinin farkında. Keza böyle bir senaryoda ciddi bir mülteci akınına uğranması da bir başka tehdit oluşturmaktadır. Bu yüzden Ankara bir yandan kendi askeriyle İdlib’de alan hakimiyetini arttırırken diğer yandan ise yerel unsurlar üzerinden nüfuzunu arttırmak istemektedir. İdlib’deki en güçlü grupların başında gelen HTŞ bu açıdan Türkiye’nin İdlib’deki nüfuzunun artması açısından engel oluşturmaktadır. Lakin Ankara yeni bir düşman edinmek yerine HTŞ’yi orta vadede grup içinden kopmalar ve İdlib’deki sivil desteğin Türkiye destekli muhaliflere ciddi şekilde kaymasıyla pasifize etmek arzusunda olduğu düşünülebilir. Zaten bölgeye intikal eden TSK unsurlarının HTŞ ile çatışmadan bölgeye girişi ve bu süreçte HTŞ ile yapılan görüşmeler Türkiye’nin HTŞ ile zorda kalmadıkça çatışmama prensibine sahip olduğunu göstermiştir. TSK’nın Rotası: Genişle ve Kalıcı Ol Her ne kadar resmi ağızlardan teyit edilmiş olmasa da sahadan gelen çok sayıda iddia TSK unsurlarının ilerleyen süreçte Batı Halep’ten Anadan’a kadar olan mevkiye, İdlib merkezi ve güneyinde ise Ebu Zuhur ve Taftanaz gibi askeri üslere yerleşeceğini ileri sürmekte. Bu iddialar gerçekleşir mi? Gerçekleşse de ne kadar bir süre içerisinde gerçekleşir? Bunlar şimdilik net cevabı olmayan sorular. Lakin Türkiye 6 yıllık Suriye savaşı tecrübesinde iki şeyi tecrübe etti ki bu tecrübeler Türkiye’nin inisiyatif almasını zorunlu kılmakta: Muhaliflerin çok parçalı yapısının muhalif bölgelerdeki askeri direnci zayıflatması ve ateşkes dönemlerinin rejim ve müttefiklerinin muhalif bölgelere başlattığı büyük saldırıların hazırlık aşamaları olarak kullanılmaları. Türkiye tek parçalı sağlam bir yapıya sahip olmayan İdlib muhaliflerinin askeri direncine olası bir Rus destekli İran-Baas rejimi saldırısında da çok güvenmeyecektir. Bu yüzden kısa ve orta vadede TSK unsurlarının sadece Afrin-İdlib hattında değil aynı zamanda Batı Halep’teki cephe hattında ve İdlib’in merkezi ve güneyinde konuşlanması bu bölgelere karşı Rejim-İran ortak saldırı ihtimalini zayıflatacaktır. Böylece muhalifler ve İdlib halkı üzerinde TSK etkinliğini arttırılarak HTŞ’nin zayıflaması veya daha uyumlu hale gelmesi yolunda Türkiye’nin istediği bir ortam sağlanabilir. Taftanaz, Ebu Zuhur, Hamidiye ve Vadi el Deyf gibi TSK’nın makul maliyetlerle tekrar işler hale getirebileceği askeri üs bölgeleri Ankara için doğal bir yayılma yol haritası oluşturabilir. Bu ilerlemenin bir sonraki aşaması güneyde Maarat Numan’a kuzeyde Cisr eş-Şugur’a yerleşebilecek TSK unsurları olacaktır. Böylesi bir senaryonun gerçekleşmesi haline Türkiye İdlib’e Hama-Halep-Lazkiye üçgeninden gelebilecek her türlü tehdit ve tacizin önüne geçmiş olacağı gibi rejime karşı müzakere masasında elini oldukça güçlendirecektir. Afrin’in güney kırsalında gerçekleşecek kısıtlı bir TSK harekatı Azez-Bab hattı ile İdlib’in birbiriyle karadan bağlı hale gelmesini sağlayarak Afrin’deki YPG unsurlarını bir ada misali 4 taraftan Türkiye ve müttefikleriyle kuşatacak. Aynı zamanda böyle bir hamle Halep’teki rejim unsurlarının Batı Halep, İdlib kırsalı ve Fırat Kalkanı bölgesiyle komşu olması anlamına gelmektedir. Türkiye ileride Suriye’de masaya daha güçlü oturmak adına gücü mukabilince bölgedeki askeri varlığını sağlamlaştırmak için uğraşacaktır. Tüm bu senaryolar içerisinde Türkiye’nin önünde hem yerel hem de uluslararası aktörlerin oluşturabileceği engeller mevcut. Rusya’nın, Türkiye’nin daha fazla İdlib ve çevresinde güçlenmemesi için zaman zaman rejimin tacizlerine göz yumabileceği eski tecrübelerimize bakılınca oldukça muhtemel gözükmekte. Keza ABD’nin Türkiye’yi provoke etmek adına YPG-PKK unsurlarını kullanması da akla ilk gelen ihtimallerden. Ama terörle mücadele adına HTŞ unsurlarına saldırma adı altında İdlib’deki diğer muhalif yapıları hedef alarak sivil kitleyi infiale sokacak eylemler gerçekleştirme ihtimalini de gözden kaçırmamak lazım. Türkiye’nin İdlib ve Halep (kırsal) bölgelerindeki kararlı siyasetinin askeri olarak kalıcı bir yerleşime dönmesi başta ABD olmak üzere Suriye’deki pek çok aktör tarafından arzu edilmeyen bir sonuç olacaktır. Bu yüzden TSK’nın askeri kaynaklarının PKK ile Türkiye içerisinde çatışmalarda kullanıldığı bir senaryo Türkiye’nin rakipleri açısından daha idealdir. Rakka harekatı bitmiş olmasına karşın YPG’ye yapılan ciddi ağır silah yardımını TSK’nın Suriye içerisinde –ve hatta ileride Irak içerisindeki- varlığından bağımsız olarak okumak eksik tahlillere yol açacaktır. Ankara mümkün olan en düşük maliyet ve en hızlı süreç ile Suriye’de birliklerini tahkim etme politikasını sürdürecektir. Burada rakiplerinin ellerindeki opsiyonlar belliyken Türkiye’nin karşılaştığı engellere verdikleri reaksiyonlar İdlib ve Fırat Kalkanı bölgesinin geleceğini belirleyecektir. Türkiye İdlib’de geniş çaplı bir tahkimat ile bölgede muhaliflerin kontrolündeki askeri üslere konuşlanarak Rusya’nın sahip olduğuna benzer şekilde Suriye’de kalıcı bir aktör haline gelebilir. İdlib ile Azez-Carablus-Bab hattının karadan birleşmesi ise kuzeybatı Suriye’de Türkiye’nin başat aktör konumuna gelmesi anlamına gelecektir. Ki böylesi bir durum Esad rejimi için ya müzakere masasında ciddi tavizler verilmesi ya da Türkiye’ye ileride toprak kaybetmemek Ankara ile bir çatışmaya girilmesi arasında bir seçim anlamına gelecektir.
Suriye Siyasi Muhalefeti ve 2. Riyad Toplantısı Tartışmaları
Yorum / Suriye Gündemi Bir yandan Suriye’deki çatışmalar devam ederken, diğer taraftan siyasi platformlarda muhalefeti dizayn etme çabalarının da devam ettiği görülmektedir. Suriye içsavaşı  öncesindede dağınık olan Suriye muhalefeti, devrimin başlamasından bu yana sürekli kendi içinde evrilmiş, sahadaki gelişmelere ve değişimlere paralel olarak şekillenmiştir. Ayrıca siyasi ve askeri muhalefet arasındaki fikir uyuşmazlığı, muhalefetin kronik sorunu olmaya devam etmiştir. Suriye’deki çatışmaların başlamasıyla beraber Suriye muhalefetinin daha da kenetlenmiş olarak bir araya gelmesi beklenirken aksine daha da parçalandığı görülmektedir. Başta Suriye içindeki ve  dışındaki (Diaspora) muhalefet olarak ayrılan siyasi muhalifler, zamanla değişik platformlarda ayrı yapılar teşkil etmiş ve muhtelif siyasi çizgileri benimsemiştir. Suriye’nin içindeki muhalefet Demokratik Değişim İçin Ulusal Koordinasyon Komitesi yapısı altında birleşirken, Suriye’nin dışındaki muhalefet büyük oranda Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) altında toplanmıştır. Kasım 2012’de Doha’da oluşturulan SMDK, Suriye muhalefetinin en büyük siyasi platformu olmuş, muhalefeti çeşitli platformlarda temsil etmiş ve altında Suriye Geçici Hükümeti de dahil olmak üzere birçok yapı yer almıştır. Doha’da oluşturulmasına rağmen merkezi İstanbul olan SMDK’nın ilk başkanlığını Moaz El-Hatip üstlenmiş, Ocak 2015’ten Mart 2016’ya kadar ise başkanlığı Halit Hoca yapmıştır. Şuan başkanlık görevini Riad Seyf  yürütmektedir.. Fakat 2015 yılının sonuna doğru SMDK’nın etkinliği azalmaya başlamıştır. Bununla beraber, 9-10 Aralık 2015’te Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen konferans, muhalefetin  ‘Yüksek Müzakere Heyeti(YMH) adlı yeni bir temsilci yapısı oluşturmasıyla sona ermiştir. Yüksek Müzakere Heyeti’nde hem Suriye içindeki ve dışındaki siyasi muhalif gruplar hem de askeri gruplar yer almıştır. Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) 9 kişiyle, Ulusal Koordinasyon Komitesi 5 kişiyle, Askeri gruplar ise 10 kişiyle yer almış, ayrıca heyette 8 bağımsız kişi bulunmuştur. Riyad Konferansı her ne kadar muhalefeti tek bir çatı altında bir araya getirmeye çalıştığı iddia edilse de, SMDK’yı zayıflattığı gibi bütün muhalefet yapılarını bir araya getiremediği de bir gerçektir. Zira Kahire ve Moskova platformları olarak adlandırılan iki siyasi muhalif topluluk, Yüksek Müzakere Heyeti’nde yer almayıp bu yapının dışında kalmayı tercih etmiştir. Nitekim Riyad konferansından sonra açıklanan siyasi bildiride Esed’in yönetimden çekilmesi ısrarlı bir şekilde vurgulanmıştır. Buna karşın Kahire Platformu ve Moskova Platformu’nun ise bu konuda daha belirsiz bir tutumu benimsediği bilinmektedir. Yüksek Müzakere Heyeti, Esed’in gitmesi ve Suriye’nin güvenlik aygıtlarının yeniden yapılanması gibi ‘Devrimin İlkeleri’ olarak tanımladığı prensipler  konusunda taviz vermese de, siyasi anlamda bir başarı elde ettiğinden bahsetmek oldukça zordur. Rusya’nın müdahalesi sahada yarattığı yeni denklem ve akabinde başlatılan Astana süreci YMH’yi ve genel olarak Suriye’nin siyasi muhalefetini daha da etkisizleştirmiştir. Rusya’nın ısrarı üzerine Suriye siyasi muhalefeti Astana sürecinin dışında tutulmuştur. , Görüşmelere katılan askeri muhalefet gruplarının ise sahada yaşadıkları gerilim, masada kullanabilecekleri potansiyele  olumsuz olarak yansıdığı görülmektedir. Geçen Ağustos ayında ‘Devrimin İlkeleri’ konusu tekrar gündeme gelmiş ve YMH’ne bu konuda ‘daha rasyonel’ bir yol benimsemek için baskı yapıldığı iddia edilmiştir. Suudi Arabistan başkenti Riyad’ı merkez alan Yüksek Müzakere Heyetinin 2017 Ağustos ayında düzenlenen toplantısında Suudi Arabistan Dışişleri bakanı El-Cubair’in; Esed’in iç savaş sonrasında kalıcı olmasının bir gerçek olduğu ve bu gerçekle yüzleşilmesi gerektiğini ifade ettiği  iddia edilmiştir. Bunun akabinde Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı haberi yalanladı ve Esed konusunda tutumunu değişmediğini söyledi. Fakat Yüksek Müzakere Heyeti üyesi George Sabra; El-Cubair’in bölgede ve Suriye’de yeni gelişmeler yaşandığını ve Esed’in devrilmesinin artık öncelik olmadığını ifade ederek, muhalefetin de  bununla yüzleşmesi  gerektiğini vurguladığını açıklamıştı. Aralık 2017 düzenlenmesi planlanan 8. Cenevre  toplantısı öncesinde  devam eden tartışmalar, ikinci bir Riyad  konferansının düzenlenmesi gerektiği yönünde bir beklentiye yol açtı. Moskova ve Kahire platformlarını Yüksek Müzakere Heyeti’ne (YMH) katarak tek bir delegasyon oluşturulamaya yönelik muhalefetin üzerinde baskı olduğu iddia edilmiştir. Yüksek Müzakere Heyeti, Moskova ve Kahire platformları ile  21 Ağustos’ta Riyad’da bir araya gelmişti, fakat Suriye’nin geleceği ve özellikle Esed’in geleceği üzerinde anlaşılamadığı söylenmişti. Bunun akabinde Suriye Muhalif Yüksek Müzakere Heyeti (YMH), 15 Ekim 2017 tarihinde Riyad’da toplanmış ve 2. Riyad konferansını ele almıştır. Toplantıdan sonra YMH tarafından yayınlanan açıklamada ‘Suriye Devriminin İlkeleri’ yanı sıra Suriye’de siyasi geçişin önemi belirten ‘1. Cenevre  Bildirisi’ tekrar vurgulanmıştı. YMH’nin başkanı Riyad Hicab Esed’in gitmesi başta olmak üzere ‘Devrim İlkeleri’ konusunda taviz vermeyeceğini açık bir şekilde ifade etti. Riyad Hicab geçen Eylül ayında ilkelerin değiştirildiği takdirde YMH başbakanlığını bırakabileceğini ima etmişti.   Bunun üzerine YMH’nin başkanlığı için yeni isimlerin (Nasır Hariri, Ahmet Cerba ve Halit Mahamit) konuşulduğu iddia edilmiştir. Suriye’nin eski Bakanı Kadri Cemil’in başkanlık ettiği Moskova Platformu ve Suriye Dışişleri Bakanlığının eski sözcüsü Cihat Makdisi’nin içinde bulunduğu Kahire Platformu, muhalefet delegasyonunun gelecek Cenevre konferansı öncesi  genişletilmesi kararını desteklemiştir. Fakat genişletme  müzakerelerinin Riyad yerine Cenevre’de yapılmasının daha iyi olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine Ekim 2017’de Riyad’da düzenlenmesi beklenen 2. Riyad  konferansının ilerleyen bir zamana ertelendiği anlaşılmaktadır. Riyad konferansı tartışmaları, Astana sürecinden bağımsız olarak devam ederken, Rusya’nın öncülüğünde ve 2017 Kasım ortasında düzenlenmesi beklenen Humeymim Konferansı hazırlıklarına da devam edilmektedir. Siyasi çözümünden ziyade sahadaki askeri çözüme odaklanan Astana sürecinin ivme kazanmasıyla beraber, Cenevre sürecinin önemi görece gerilemeye başlamıştır. Özellikle BM Suriye Özel Temsilcisi ve ABD tarafından Astana sürecinin Cenevre sürecinin bir alternatifi olmadığı ifade edilmektedir. Fakat sahadaki gerçeklerin Astana süreci kapsamında dizayn edildiği ortadır. Bu gelişmeler, yapısal sıkıntılar ve temsil meşruiyeti krizi yaşayan Suriye siyasi muhalefetinin Esed’in iktidarda kalması konusunda uğradığı baskılar ile beraber değerlendirildiğinde, Suriye muhalefetin pozisyonu gerilediği ve etkinliğinin azaldığı görülmektedir.
Türkiye, Esad rejimiyle görüşmeli mi? Galip Dalay  
Yorum / Suriye Gündemi ESAD REJİMİYLE GÖRÜŞME TÜRKİYE’NİN ELİNİ ZAYIFLATIR, GÜÇLENDİRMEZ… Sevr sendromuna benzer bir şekilde, Türkiye’nin artık bir Suriye sendromu var. Siyaseti ve dış politikayı şekillendiren bir sendrom bu. Haliyle bu durum, ilgili politika başlıklarında sağlıklı kararlar alınıp daha uzun boylu düşünmeyi engelleyen bir durum ortaya çıkarıyor. Suriye’yle alakalı yapılan birçok tartışmanın dayandığı psikolojik zemin bu sendromu açık bir şekilde dışa vuruyor. Bu da Suriye’yi rasyonel bir zeminde tartışmanın imkanlarını ortadan kaldırıyor. Zaten konuyla alakalı tartışmalar bugüne kadar hep ifrat ve tefrit kıskacında cereyan etti. Suriye krizinin çözümü için Esad’la görüşülmeli tezini savunanlar benzeri bir savrulmayı temsil ediyor. Bu tez Ankara kulislerinde dillendirilmeye, muhafazakar medyada ya doğrudan ya da dolaylı bir şekilde yazılıp çizilmeye başlandı. Aslında Türkiye, Esad rejimiyle zaten görüşüyor. Tabii ki dolaylı olarak. İran’la ve Rusya’yla yaptığımız müzakerelerin hepsinde masada görünmeyen fakat hakikatte orada olan başka bir taraf daha var: Esad rejimi. Halep’in düşmesinde de, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun icra edilmesinde de, çatışmasızlık bölgelerinin dizaynında da, Türkiye’nin İdlib operasyonunda da bu böyleydi. Madem ki durum bu, Esad rejimiyle görüşmeliyiz diyenler, ne demiş oluyorlar? Muhtemelen doğrudan Esad ve Esad rejimiyle görüşülmesini salık veriyorlar. Soru şu: Esad’la doğrudan görüştüğümüzde hangi meseleyi onunla çözmeliyiz? İran ve Rusya’yla müzakerelerde elde edemeyip de Esad’la yapacağımız müzakerelerde elde edeceğimiz ne var? Esad, Türkiye’ye hangi taahhütte bulunabilir ve bunu ne ölçüde yerine getirebilir? Bu görüşmelerde Türkiye Esad’a ne sunacaktır? Bu durum,  ittifak ilişkileri için ne ifade eder? Yine, Esad’la görüşme Türkiye’nin Ortadoğu’da yaşadığı sıkışmayı ne ölçüde azaltır? Esad’la görüşülmeli tezini savunanların hiçbirisi henüz bu tezini yukarıdaki sorular ışığında temellendirebilmiş değil. Bunun yerine, bu tezi dile getirenler, ortaya ham hayaller koyuyorlar. Bu hayallerin başında da Şam, Tahran ve Moskova’yla varılacak ortak bir mutabakatla PYD’nin Suriye’deki kazanımlarının geri döndürülebileceği beklentisi geliyor. Bu pek gerçekçi gözükmüyor. ABD’nin aksine Rusya, sadece PYD’yi değil, PKK’yı da terörist örgüt olarak görmüyor. Dahası, Türkiye’yi bir yıl kadar süreyle Suriye’de fiili olarak saha dışınaitmek için çaba sarfeden aktör bizzatihi Rusya’nın kendisiydi. Rusya, PYD’ye hem Menbiç’te hem de Afrin’de doğrudan koruma kalkanı sağladı. Buna ilaveten, her ne kadar İran 2004 yılında PKK’yı terörist örgütler listesine dahil etmiş olsa da 2011’in Eylül ayından itibaren PKK’nın İran kolu PJAK ile vardığı süresiz ateşkes antlaşmasını revize etmek isteyeceğine dair bir işaret vermiyor. Nitekim, İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Hüseyin Bagheri başkanlığındaki 10 kişilik askeri heyetin Türkiye ziyaretinin hemen akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, PKK’ya yönelik İran ile ortak bir askeri harekatın gündemde olduğunu dile getirmişti. Bunun üzerine İran’ın askeri bir kolu olan Devrim Muhafızları da PKK’ya karşı şu an için Türkiye’yle ortak bir operasyon planlamadıklarını belirtip PKK’nın İran’a sorun çıkartması durumunda operasyon yapılacağını açıkladılar. PKK da bu konuda özellikle hassas davranıyor. Her ne kadar PYD’nin Suriye’de elde ettiği iktidar alanı ve ABD’yle ilişkileri, hem İran hem de Suriye rejiminin kabul edebileceklerinin ötesine geçmiş olsa da durum, henüz ikisi arasında direk ve sistematik bir askeri çatışmaya yol açacak mahiyette değil. PYD ile rejim arasında ciddi bir iktidar mücadelesi yaşanmadığı sürece de İran için PYD yönetilebilir bir başlık olarak kalacak gibi duruyor. Dilsel, tarihsel ve siyasal gerekçeler nedeniyle Türkiye’yle Suriye Kürtleri birbirlerine daha yakın. Buna karşın, benzer gerekçeler nedeniyle Irak ve İran Kürtleri arasındaki bağlar mevzubahis Kürtlerin Türkiye ve Suriye’deki Kürtlerle bağlarından daha sağlam ve daha tarihi bir zemine dayanıyor. Bu nedenle, İran, PYD’li Kürtlerin Suriye’deki iktidar alanını genişletmesinde büyük bir kaygı duymazken, Irak Kürtleri’nin bağımsızlık referandumunu direk olarak ulusal güvenlik tehditi olarak kodlayıp, referendumdan sonra onlara askeri olarak müdahale etti (Irak ordusu, Haşdi Şabi milisleri ve İranlı Devrim muhafızları aracılığıyla). Yani, PYD’nin gelişip serpilmesinde ABD’nin politikaları kadar Rusya ve İran’ın politikaları da etkili oldu. Bugün her iki aktörün PYD’ye dair rahatsızlıkları olmakla birlikte, bu aktörlerin PYD politikalarını 180 derece revize edip Türkiye’yle PYD-karşıtı bir koalisyona girişeceklerine dair pek bir emare yok. Tabii ki bu durum her iki aktörün Türkiye’nin Suriye’deki PYD bölgelerine yönelik sınırlı bir operasyonuna göz yummayacakları manasına gelmiyor. Yumabilirler. Fakat sınırlı bir operasyonun da Türkiye’nin hangi derdine deva olacağı büyük bir muamma. Peki Türkiye, Rusya ve İran’la ilişkilerinde elde edemeyip de Esad’la ilişkilerinde elde edebileceği ne var? Üniter bir Suriye’nin inşasını mı? PYD’nin saha dışına itilmesini mi? Varlığından sıkça bahsedilen ABD’nin Suriye veya bölge vizyonunun akamete uğratılmasını mı? Muhtemelen bu reçeteyi önerenler bunlardan biri veya birkaçını elde etmeyi hedefliyorlar. Bunu da ‘realizm’ adına yapıyorlar. Ya da sahanın gerçekliğinin hatırına… Aslında, bu reçeteyi kendilerine ne realist bir okuma ne de sahanın gerçekliği dayatıyor. Birincisi, muhalefet tamamıyla ortadan kaldırılsa dahi Esad’ın ülkenin bütününde iktidarını yeniden tesis edecek ne gücü ne de insan sermayesi var. Suriye’nin çoğunluğunu oluşturan Sünnilerin sosyal ve siyasal krizle birlikte marjinalleşmesi olanca hızıyla devam ediyor. Bu da Suriye’de sürdürülebilir bir Esad iktidarının yeniden tesisini neredeyse imkansız bir misyona dönüştürüyor. Zaten, bütün gaddarlıklarına rağmen, bölgedeki yeni tarz otoriterlik eskisi kadar sağlam bir zemin üzerine oturmuyor. Esad’ın Suriye’nin post-kriz döneminin ana aktörü olmayacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Esad, İran ve Rusya için şu anda güçlü bir pazarlık başlığını oluşturuyor, geleceği inşa edecek aktörü değil. İkincisi, siyasal kimlikler üzerinden yaşanan iç savaşların sonucunda üniter ve merkezî yapısını koruyabilen devlet pek bulunmuyor. Bu aşamada, hedefi Suriye’de üniter ve merkezî devleti tekrardan tesis etmek olan bütün siyasal reçeteler, akıntıya karşı kürek çekmekle eş anlamlı bir görüntü arz ediyor. Bunun yerine, Suriye’de bölünmeyi hızlandırmayacak ve kimlik çatışmalarını daha da derinleştirmeyecek idari üniteler üzerinden bir iktidar paylaşımı üzerine çalışılmalıdır. Üçüncüsü, Suriye’de PYD’nin üzerinde etkili ana aktör ABD’dir. Türkiye ile Suriye rejimi arasında yaşanan yakınlaşmanın Türkiye açısından anlamlı olabilmesi için rejimin artık PYD ve SDG hedeflerine saldırması gerekecektir. Bu, rejimin ABD’yle çatışmayı göze alması manasına geliyor. Bu kadar kırılgan bir rejim için bunun pek akıllı bir strateji olmayacağı ortadadır. Yine, eğer Türkiye – Rusya – İran ve Rejim; PYD/SDG-karşıtı ittifak oluşturursa, bu adımın ABD’nin PYD-SDG’ye sunduğu desteği kesmekten ziyade daha da arttırmasına yol açabilir. Çünkü böylesi bir girişim, ABD tarafından Suriye’deki nüfuz alanının doğrudan hedef alınması olarak algılanacaktır.. ABD’nin, Suriye’de PYD-SDG’ye yaptığı bunca yatırımdan sonra, bunlardan vazgeçmesini beklemek pek gerçekçi olmaz. Özellikle de SDG ile Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında ilişkilerin kurulduğu bir dönemde (Daha yakın dönemde Rakka’nın IŞİD’den tamamıyla temizlendikten sonra Suudi Bakanın Brett McGurk ile birlikte bölgeyi ziyaret etmesi SDG ile Körfez arasında gelişen ilişkilere de güçlü ipuçları sunuyor), yani SDG’nin bölgesel jeopolitik yarılmanın bir kampıyla yakınlaştığı bir dönemde, ABD’nin PYD-SDG yatırımlarına sırtını dönmesini beklemek pek sahici durmuyor. Buraya kadar sürekli Türkiye’nin ihtiyaç ve taleplerine vurgu yaptık. Türkiye,  eğer mevzubahis aktörlerle masaya oturursa, onlardan sadece istediklerini değil, onlara ne verebileceğini de ortaya koymak durumunda kalacaktır. Burada listenin başında da Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere  sunduğu destek yer alacaktır. Esad’la ilişki kuran, onunla belli konularda ortak bir siyaset geliştirmek isteyen Türkiye, aynı anda muhalefeti destekleyen ana ülke konumunu sürdüremeyecektir. Bu sürecin bir sonucu olarak Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonu’yla oluşturduğu güvenli bölgeyi, rejime devretmek zorunda kalabilir. Zaten bu alandaki stabilizasyon siyaseti (özellikle Al Bab bölgesinde) tam da istenildiği şekilde ilerlemiyor. Bu Türkiye’nin Suriye’de, üzerinde nüfuz sahibi olduğu tek aktörü de kaybetmesi manasına gelecektir. Son yıllarda bölgede Türkiye’yle alakalı gelişen söyle bir algı var: Türkiye’nin müttefiklerine, müttefiklerinin de Türkiye’ye olan sadakat düzeyleri düşük. Böylesi bir adım Türkiye’ye dair olan bu algıyı daha da perçinler. Bunun da Türkiye’nin bölgesel siyasetinin sadece bugünü için değil, yarını için de etkileri olacaktır. Ve bu sürecin sonunda, Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonu güçlenmekten ziyade daha da zayıflayacaktır. Peki son dönemde buna benzer tezlere kaynaklık eden zemin nedir? Birincisini, yukarıda da detaylı bir şekilde belirttiğim üzere, Türkiye’nin karşılaştığı tehditleri ve bunun yarattığı güvenlik sendromunu aşmak için girişilen kısa-devre çözüm arayışları oluşturuyor. İkinci olarak ise, Arap isyanlarının yaşadığı dönüşümün sonucu olarak bölgede zamanın tekrardan 2011 yılının öncesine ayarlandığına dair gelişen yaygın fakat yanlış kanaat geliyor. Bunu açacak olursak, geçen 6-7 yılda Ortadoğu’daki mücadelenin ana aksını Arap Baharı’nın doğurması muhtemel bölgesel düzenle toplum-devlet ilişkilerinin niteliğini şekillendirmek oluşturdu. Bu yeni dönemde ise aktörler, zaman, enerji ve kaynaklarını post-Arap Baharı döneminin ulusal ve bölgesel nizamını şekillendirmeye hasrediyorlar. Bölgesel siyasette saatler tekrardan Arap Baharı öncesi döneme ayarlanıyor gibi gözüküyor. Bu da bölgesel gelişmelerin en azından eksik okunduğuna işaret ediyor. Son 5-6 yılda bölgede hem çok şey değişti, hem de çok az şey. Bu nedenle, herşeyin eskiye çok benzediği bir dönemde, aslında hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Görüntü, gerçekliğin kendisini örten bir işlev görüyor. Türkiye’nin karşılaştığı güvenlik tehditlerini bertaraf etmek için Esad’la görüşmeli tezi mevzubahis bu görüntüye hakikat muamelesi yapıyor. Bu aşamada, Esad’la görüşme, Türkiye’nin herhangi bir derdine derman olmayacaktır. Tam aksine, böylesi bir adım Türkiye’nin Suriye’de elinde bulundurduğu tek kartı da yitirmesine yol açabilir.
Suriyeli Mülteciler Krizi Bitiyor mu? Yavuz Güçtürk  
Yorum – Suriye Gündemi   Yakın tarihin en büyük mülteci krizlerinden biri olan Suriye İç Savaşı’nın ortaya çıkardığı iç ve dış zorunlu göç krizi, yaşanan iç savaşın yoğunluğunun azalmasına paralel bir biçimde, 2017 yılında büyümesini yavaşlattı. Nitekim Uluslararası Göç Örgütü (IOM) 11 Ağustos 2017’de yaptığı açıklamada 2017’nin ilk 7 ayında yaklaşık 600 bin Suriyelinin terk ettiği köy ve kentlere geri döndüğünü açıkladı. Evine dönenlerin yaklaşık yüzde 93’ü Suriye içinde başka bir bölgeye göç etmek zorunda kalanlardan iken, yüzde 7’si ise Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Irak gibi komşu ülkelerdendi. Dönüş yapan Suriyelilerin yüzde 27’si gayrimenkullerini korumak için, yüzde 25’i ülkelerindeki ekonomik durumun düzelmeye başladığına inandıkları için, geri kalanlar ise göç ettikleri yerde ekonomi ve güvenlik daha kötüleştiği ya da uyum sorunu yaşadıkları için evlerine geri geldiklerini belirtmekte.[1] Bu gelişme her ne kadar umut verici olsa da Suriyeliler halen ülkelerini terk etmekte ve yakın zamanda evlerine dönüşünün önünde engeller bulunmakta. Rakamlarla Suriyeli Mülteciler 2017 itibarıyla Suriye nüfusunun yaklaşık yarısı yaşadığı yerden göç etmek zorunda kalmış durumda. 6,3 milyon Suriyeli ülke içinde başka bir bölgeye göç etmek zorunda kalırken, 5 milyondan fazla Suriyeli ülke dışına çıkmak zorunda kaldı.[2] Toplam 11 milyonu aşan mülteci ile Suriye dünyada en büyük mülteci kaynağı ülke konumunda. 2017’de yaşanan geri dönüşlere karşın ülke dışına göç eden Suriyeli mültecilerin sayısı artmaya devam etmekte. Nitekim BM’nin Suriyeli mülteciler için oluşturduğu veri bankası, IOM’un açıklama yaptığı dönemden bu yana artış olduğunu gösteriyor. 6 Temmuz 2017 itibarıyla ülkesi dışında mülteci konumunda bulunan kayıtlı Suriyeli sayısı 5.136.969 iken 19 Ekim 2017 itibarıyla bu sayı 5.306.503’e ulaştı.[3] Bu nüfusun yaklaşık yarısını kadınlar ve 18 yaş altı çocuklar ve oluştururken, yaklaşık 460 bini Suriye’ye komşu ülkelerdeki kamplarda, geri ise kalanı kendi imkânları ile yerleşim merkezlerinde ikamet etmekte. Büyük bir kısmı Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’ta bulunan Suriyelilerin yaklaşık 970 bini ise 5 yılı aşkın süredir devam eden İç Savaş sırasında Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışarak sığınma başvurusu yaptı. Kitlesel Geri Dönüşler Başlıyor mu? Başta ev sahipliği yapan ülkeler olmak üzere, dünya kamuoyunda mültecilere ilişkin başlıca sorular “Ülkelerine geri döne(bile)cekler mi? Ne zaman ülkelerine dönecekler?” vb. şeklinde. Çoğu zaman ise mültecilik ile göçmenlik arasındaki fark göz ardı edilerek, bu kişilerin keyfi olarak ülkelerini terk ettikleri görüşü sıklıkla dile getirilmekte. Burada şu farkı açık bir şekilde ve sıklıkla dile getirmek gerekmektedir: Mülteci, ölüm korkusundan, tecavüzden, zulme uğrayacağından vb. haklı sebeplerle yaşadığı toprağı terk eden kişidir. Kendi iradesiyle, herhangi bir zorlama olmadan ekonomik, kültürel vb. nedenlerle yaşadığı yerden ayrılan göçmenden farklıdır. Kısaca, göçmen yaşadığı yerden ayrılmayı tercih ederken, mülteci yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalandır. Bu çerçevede, Suriyelilerin mülteci olduğu ve yaşanan iç savaş nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldıkları unutulmamalıdır. Bugün ise İç Savaş sona ermemiş sadece çatışmaların yoğunluğu ve çatışma alanları azalmıştır. Silahlı çatışma sona ermeden Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) gözetiminde kapsamlı bir geri dönüş programının başlatılmasına imkân yoktur. Dönüşün Önündeki Engeller Çatışmaların sona ermesi mültecilerin dönüşü için ilk adımdır. Bundan daha önemlisi ise mültecilerin evlerine dönebildiklerinde yaşayabilecekleri bir yere ihtiyaçlarının olmasıdır. Ülkenin en büyük ikinci kenti Halep başta olmak üzere birçok yerleşim yerinin iç savaş sırasında büyük ölçüde yıkılması ve altyapının büyük oranda tahrip olması nedeniyle kitlesel bir göç kısa vadede gerçekleşemez. Hâlihazırda ülke nüfusunun yarıdan fazlasının insani yardıma muhtaç olduğu göz önüne alınırsa, barınma, sağlık, beslenme gibi alanlarda altyapının yeniden kurulması yıllar alacaktır. 2. Dünya Savaşı sonrası yürürlüğe konan ve Avrupa’nın yeniden imarını amaçlayan Marshall Planı benzeri bir programın Suriye için de uygulanabileceği yönündeki öneri ise sadece çatışmaların sona ermesi ile değil siyasi bir uzlaşma ve asgari istikrar gerektirdiği için kısa vadede uygulanabilir gözükmüyor.[4] İç Savaş sırasında yaşanan ölümlerden büyük ölçüde sorumlu olan, buna rağmen iktidarını koruyacağı öngörülen Esed rejiminin mültecilerin geri dönüşü için ne derece teşvik edici olacağı da tartışmalıdır.[5] Geri dönüş için altyapının kurulması durumunda ise güven ortamının sağlanması gerekecektir. Mülteciler geri döndüklerinde herhangi bir baskı görmeyeceği konusunda kendilerini güvende hissetmezlerse gönüllü olarak geri dönmeyeceklerdir. Nitekim İç Savaş süresince büyük kayıplar yaşayan gerek Suriye Ordusu gerekse YPG-SDG gibi silahlı grupların geri dönen Suriyeli genç erkekleri zorunlu askerliğe sevk etmesi, gittikleri bölgeyi kontrol altından tutan rejim ya da diğer silahlı güçler tarafından işkence ya da infaz edilmeleri olasılığı[6] ve etnik ve dini gerilimler nedeniyle saldırıya uğrama korkusu Suriyelilerin geri dönüşünün önündeki ilk akla gelen engellerdendir. Mültecilerin sığındıkları ülkelerde kalış süresinin uzaması ile ülkelerine geri dönüşü arasında da ters orantı bulunmaktadır. BMMYK’nın raporu da, 2016 yılında dünya genelinde 60 milyonu aşkın mülteciden sadece 500 bininin ülkelerine geri dönebildiğini belirtiyor.[7] Suriye İç Savaşı öncesi dünyanın en büyük mülteci kaynağı ülke olan Afganistan geri dönüş konusunda bir diğer örnek. Afgan mülteciler 1979’daki Sovyet işgalinin ardından ülkeden kaçmaya başlamışlardı. 2002 yılından beri BM ve uluslararası kamuoyunun desteği ile milyonlarca Afgan ülkesine dönmesine karşın, halen komşu ülkeler Pakistan ve İran’da 2,5 milyonun üzerinden Afgan mülteci yaşamakta.[8] Özetle, Suriyelilerin ülkelerine dönüşleri başlamış olsa bile kitlesel geri dönüşler için henüz erken olduğu, onlara ev sahipliği yapan ülkelerdeki siyasetçiler ve medya mensuplarınca dikkate alınmalıdır. Bu çerçevede, mültecilerin orta ve uzun vadede ülkede kalacaklarından hareketle entegrasyon için  eğitim, iş hayatı, güvenlik vb. birçok alanda eşzamanlı ve koordineli kapsamlı çalışmalar yürütülmelidir. Vatandaşlar ve mülteciler arasında olası gerginliklerin önüne geçmek için mültecilerin uzun bir süre daha geri dönemeyeceği, dahası iyi yönetildiği takdirde göçün bir “sorun” değil eğitim, kültür, ekonomi vb. her alanda topluma katkı sağlayabilecek bir değer olduğu her kesime anlatılmalıdır. Yavuz  GüçtürkLisans ve yüksek lisansını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümünde tamamladı. İnsan hakları alanında çeşitli sivil toplum örgütlerinde raportör ve uzman olarak çalıştı. Halen Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümünde doktora çalışmasına devam etmektedir. Dipnotlar [1]   “Over 600,000 Displaced Syrians Returned Home in First 7 Months of 2017”, IOM Press Release, 11.08.2017. [2]  “Syria Emergency”, UNCHR, 30.05.2017. [3]  “Syria Regional Refugee Response”, http://data.unhcr.org/syrianrefugees/regional.php, 25.10.2017. [4]   Stephanie Nebehay, “No Syrian ‘Marshall Plan’ but rather protracted war: Red Cross”, Reuters, 02.06.2017. [5]   Jeff Crisp, “It’s Far Too Early to Talk of Return for Syrian Refugees”, Chatham House, 10.08.2017. [6]   Malak Chabkoun, “Can refugees return to Syria, as many want them to?”, Al Jazeera, 30.07.2017 [7]   “Global Trends: Forced Displacement in 2016”, UNCHR, 19.06.2017. [8]  Belquis Ahmadi ve Sadaf Lakhani, “The Afghan Refugee Crisis in 2016”, The United States Institute of Peace, 27.02.2017.
Türkiye’nin İdlib Hamlesi ve Olası Afrin Operasyonu Can Acun  
Yorum / Suriye Gündemi Yazar: Can Acun Türkiye’nin İdlib Hamlesi ve Olası Afrin Operasyonu Genel Kurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre 8 Ekimde başlayan keşif çalışmalarının ardından TSK’ya bağlı askeri birlikler 12 Ekim itibariyle Suriye’nin İdlib bölgesine intikal etmeye başladılar. Atme bölgesinden içeri giren zırhlı birlikler Daret İzze bölgesine doğru ilerleyerek burada İdlib’in Afrin sınırı boyunca konuşlanmaya başladılar. 6.Astana görüşmelerinde varılan mutabakat çerçevesinde İdlib çatışmazlık bölgesine dahil edilirken garantör ülke olarak Türkiye’nin İdlib içerisinde konuşlanması kararı alınmıştı. Şimdi Türkiye adım adım İdlib’de çeşitli temas hatlarında konuşlanarak bu bölgelerde çatışmaların durdurulmasını temin etmeye çalışacak. Tüm provokasyonlara rağmen TSK’nın bölgedeki muhalif unsurlarla yapılan başarılı görüşmelerle kan dökülmeden İdlib’e girmesi büyük önem arz ediyor. Bundan sonraki süreçte siyasi olarak çatışma yaşanmadan götürülebilirse hem İdlib Türkiye’nin sağlayacağı güvenlik şemsiyesi altına girmiş olacak hem de Türkiye Suriye’de askeri ve siyasi olarak eli güçlenmiş olacak. Ayrıca ABD ve Rusya’nın kalkan olmasından ötürü doğrudan Afrin ve PKK/PYD bölgelerini hedef alamayan Türkiye için İdlib hamlesi Afrin’e olası bir operasyonun da önündeki engelleri de kaldırabilir. Muhaliflerin Son Kalesi İdlib Birçok muhalif unsurun bir araya gelerek oluşturdukları Fetih Ordusu tarafından özgürleştirmiş olan İdlip, Kuzey Hama, Batı Halep ve Kuzey Lazkiye’yi de içine alarak muhalifler için Fırat Kalkanı bölgesiyle birlikte artık son kale konumunda olan bir yer. Kuşatma altındaki diğer bölgelerden yaşanan göçlerle birlikte nüfusu 2 milyonun üzerine çıkmış durumda. Coğrafi büyüklüğü, barındırdığı nüfus ve askeri grupların yanı sıra Türkiye ile sınır hattında olması itibariyle muhaliflerin hala en büyük kazanımı konumunda. Hem askeri hem de siyasi açından Suriye’nin geleceğinde rol sahibi olmak isteyen muhalifler içinde elde tutmaları gereken en önemli bölge. Ancak İdlib son zamanlarda özellikle DAEŞ tehdidinin giderek minimize edildiği bir konjonktürde Heyeti Tahrir-i Şam (HTŞ)’ın varlığı bahane edilerek hem Rejim/İran/Rusya hem de ABD-PYD/YPG koalisyonlarının açık hedefinde olan bir bölge aynı zamanda. İdlib’in her iki koalisyon tarafından da hedef alınmasının Türkiye için yaratacağı ciddi tehditler söz konusu. Öncelikle muhaliflerin kapsamlı şekilde hedef alınacağı böyle bir askeri hamlede büyük bir insani kriz yaşanması çok olası,  çok sayıda sivilin hayatını kaybedeceği bir denklemin ardından 2,5 milyon sivilin büyük bir kısmının Türkiye’ye kaçarak mülteci konumuna düşeceği ön görülebilir. İdlib’in kaybedilmesi ise Suriye devriminin tamamen biteceği anlamına gelir ve Suriye’nin geleceğinin şekillenmesinde muhaliflerin rolü minimize olur. PYD/YPG unsurlarının ise ABD desteği ilerlemesi yine açık bir şekilde Türkiye ulusal güvenliği büyük ölçüde tehdit edecektir. Dolayısıyla bu bölgenin çatışmazlık bölgelerine dahil edilerek Türkiye’nin koruması altına girmesi büyük önem arz etmekte. Türkiye’nin İdlib hamlesinin elbette ciddi riskleri de mevcut. Öncelikle Suriye’de aktör olan ve gelişmeleri kendi çıkarı için manipüle etme kabiliyeti olan tüm aktörler Türkiye’nin HTŞ yapılanması ile çatışmaya girmesini arzuluyorlar. Her ne kadar HTŞ çatı yapılanması son dönemlerde içinde bulunan birçok grubun ayrılmasıyla ciddi oranda zayıflamış olsa da hala İdlib sathındaki en büyük askeri güç konumunda. TSK ve ona müzahir muhalif unsurlarla HTŞ’nin bir çatışma sarmalına girmesi bölgede büyük bir kaosa neden olacakken Türkiye’nin de uzun bir süre enerjisinin tüketecek bir gelişme olacaktır.  Türkiye’nin İdlib sonrasında gerçekleştirmeyi düşündüğü Afrin operasyonunu da engelleyecektir. TSK’nın İdlib’deki Hareket Alanı (Mavi) Olası Afrin Operasyonu Türkiye İdlib bölgesinde çatışmalar yaşanmadan suhulet yolu ile temas hatlarında konuşlanmayı başarabilmesi sahada elini güçlendirecekken, olası bir Afrin operasyonunun da önünü açacak önemli bir gelişme olacaktır. İlk olarak Astana süreci adına çok önemli bir adım olan İdlib’in çatışmazlık bölgesine dahil edilebilmesi Türkiye-Rusya ilişkilerini Suriye bağlamında güçlendirecek bir etki yaratacaktır. Afrin bölgesinde ABD’den ziyade Rusya-Rejim kalkanı olduğunu değerlendirdiğimizde Rusya Afrin konusundaki tutumunu Türkiye lehine değiştirebilir, ya da yumuşatabilir. Türkiye’nin Afrin operasyonunu desteklemese dahi bunu engellemeye yönelik bir hamle yapmaması dahi Türkiye için yeterli olacaktır. İkinci olarak ise Afrin bölgesi artık TSK tarafından Güneyden’de kuşatılmış durumda.  Daret İzze’ye kadar ilerleyen TSK unsurları bölgeye hakim bir tepe olan Şeyh Bereket’te konuşlanarak askeri açından ciddi bir avantaj elde etmiş durumdadır. Atme’nin hemen Kuzeyin ’deki Cinderes’ten Tel Rıfat’a değin bir koridor açılacak şekilde gerçekleştirilecek askeri müdahale ile kısa sürede Fırat Kalkanı bölgesiyle İdlib bir birine bağlanabilir. Askeri derinlik sağlandıktan sonra ise adım adım Afrin’de kuşatılmış olan PKK unsurları elimine edilebilecektir. Dolayısı ile 2.5 milyon sivilin yaşadığı, muhaliflerin son kalesi İdlib’in mevcut denklemde HTŞ ile çatışmalar yaşanmadan Türkiye’nin güvenlik şemsiyesi altına girmesinin hem muhalifler adına hem de Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından çok önemli kazanımları olacaktır. Ancak hem dışarından hem de HTŞ içerisindeki bazı radikal grupların TSK-HTŞ çatışması yaşanması için provakatif eylemlere girişilebileceğini öngörerek teenni ile hareket edilmesi önem arz ediyor. Türkiye muhalifler arasındaki koordinasyonu temin ederek adım adım İdlib’te konuşlanmaya devam etmeli.
Astana Sonrası Suriye’de İnsan Hakları Yavuz Güçtürk  
Yorum / Suriye Gündemi  Yazar: Yavuz Güçtürk Suriye’de rejim ve muhalifler arasında ateşkes sağlanması konusunda Türkiye, Rusya ve İran tarafından yapılan görüşmeler 30 Aralık 2016’da bir ateşkes ilanı ile sonuçlanmış, bunu Kazakistan’ın başkenti Astana’da Rusya, Türkiye ve İran’ın arabuluculuğunda düzenlenen görüşmeler takip etmişti. Akabinde 25 Ocak 2017’de bu üç ülkenin ateşkesin denetlenmesi için üçlü bir mekanizma kurmaya karar verdiği Astana Bildirgesi açıklandı.[1] Suriye’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturulmasını öngören ve Türkiye, Rusya ve İran tarafından imzalanan Astana anlaşması ise 6 Mayıs 2017 itibariyle yürürlüğe girdi. Anlaşma ile belirlenen bölgelerde çatışmasızlık bölgeleri oluşturulurken söz konusu bölgelerde çatışan taraflar arasında hava unsurları dâhil her türlü silah kullanımının durdurulması ve bölgelere acil ve kesintisiz insani yardım akışının sağlanması amaçlandı.[2] Çatışmasızlık bölgeleri koalisyonun savaş uçaklarına kapalı olurken, DAİŞ ve “diğer terör grupları” ile mücadeleye devam edileceği belirtildi. Astana sonrası Suriye İç Savaşı’nın yoğunluğu azalırken, ölü ve yaralı sayısı da gözle görülür bir biçimde düştü. Şubat 2016 itibariyle yaklaşık 470 bin kişinin öldüğü, yüz binden fazla kişinin kayıp ya da tutuklu olduğu savaşta milyonlarca nüfusun üçte biri ülke içinde yerinden olurken, 5 milyona yakın kişi de ülkeyi terk etmişti.[3] Öte yandan 2017 yılının ilk yarısında ölü sayısı Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) adlı örgüt tarafından 5381 sivil olarak, Suriye İhlal Dokümantasyon Merkezi (VDC) tarafından ise 3965’i sivil olmak üzere 5924 olarak açıklandı.[4] Savaşın yoğunluğu ve geçtiğimiz yıllara göre ölü sayısı azalmasına karşın sivillere yönelik ağır insan hakları ihlalleri, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar halen sürmekte. Ölümler SNHR’nin raporuna göre 2017’deki sivil ölümlerinin yüzde 38’i (2072 kişi) Rejim ve İranlı milislerin saldırılarında, yüzde 18’i (1008 kişi) Koalisyon güçlerince, yüzde 16’sı (866 kişi) DAİŞ ve El Nusra Cephesi tarafından, yüzde 12’si Rusya’nın saldırıları sonucu, yüzde 3’ü PYD tarafından ve yüzde 2’si silahlı muhalifler tarafından, yüzde 10’u ise tanımlanamayan saldırılarda ya da sınır boylarında yaşanan çatışmalarda öldürüldü. Ölenlerin 1159’u çocuk, 742’si ise kadındı. Rapor’da özellikle rejim ve Rusya tarafından yapılan saldırıların geniş ölçekli bir biçimde sivilleri ve sivil yerleşim yerlerini hedef aldığı belirtilerek insanlığa karşı suç ve savaş suçu işlendiği ifade edildi. VDC’nin raporunda ise sırasıyla Halep, Şam’ın banliyöleri, Dara, İdlib, Hama ve Deyru’z Zor en çok ölümün yaşandığı bölgeler olarak açıklanırken, ölümlerin 2124’ü hava saldırılarında, 2061’i ateşli silah, 832’i bombardıman sonucu öldüğü belirtildi. Kimyasal Saldırılar Saldırılarda sadece konvansiyonel silahlar kullanılmadı. Astana sonrası sağlanan ateşkese rağmen rejim kimyasal silah kullanmaya devam etti. İç Savaş’ın başından itibaren Suriye’de gerçekleşen 33 kimyasal silah saldırısının 27’sinden rejimin sorumlu olduğunu belirten BM’nin Suriye Bağımsız Araştırma Komisyonu, Nisan 2017’de Han Şeyhun kasabasındaki sarin saldırısından da Suriye hava kuvvetlerinin sorumlu olduğuna ilişkin net kanıtlar olduğunu açıkladı.[5] Bu saldırı Ağustos 2013’de Guta’da gerçekleştirilen kimyasal saldırısından sonraki en ölümcül saldırı idi. İnsan Hakları İzleme Örgütü Rejim’in 2016’nın sonlarından itibaren kimyasal silahları yaygın ve sistematik bir biçimde kullandığını, saldırıların savaş uçakları, helikopterler ve roketlerle yapıldığını belirtti.[6] SNHR ise 2017’de Rejim’in en az 9 kimyasal saldırısı gerçekleştiğine ilişkin bir rapor açıkladı.[7] 2017’de Kimyasal silah kullanıma ilişkin bir suçlama da geçmişte Rejim’in kimyasal silah kullanımını “kırmızı çizgi” olarak gören ABD’ye karşı yapıldı. ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı koalisyona ait savaş uçaklarının Musul ve Rakka’da beyaz fosforlu bomba kullandığı medyada yer alırken, Uluslararası Af Örgütü henüz kimyasal silah kategorisine girmese de ölümcül olabilen bu silahın kuşatma altında sivillerin de bulunduğu bir kentte kullanımının savaş suçu olarak nitelendirilebileceğini belirtti.[8] Hava Saldırıları Suriye’de hava saldırıları Rejim, Rusya ve ABD öncülüğündeki Koalisyon güçleri olmak üzere 3 farklı grup tarafından gerçekleştiriyor. Rejim ve Rusya 2015 ve 2016’da muhalif silahlı güçler ve DAİŞ’e karşı saldırılar yaparken, Koalisyon DAİŞ ve terör örgütü olarak nitelendirdiği El Nusra gibi örgütlere saldırılardan bulundular. Güdümlü ya da güdümsüz füzelerle gerçekleştirilen hava saldırılarına zaman zaman Akdeniz’deki savaş gemilerinden de destek verilmekte. Rusya’nın saldırıları 2016’da sivillerin daha çok ölümüne neden olurken,  2017’de Koalisyon’un öne geçtiği görülmekte.[9] Nitekim 2017’de en ölümcül saldırı 16 Mart 2017’de ABD tarafından Halep’te gerçekleştirildi. Muhaliflerin kontrolündeki Etarib ilçesindeki Cina köyündeki bir camiye, yatsı namazı vakti düzenlenen saldırıda en az 42 kişi öldü. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, bölgeye hava saldırısı gerçekleştirdiklerini kabul etse de camiyi değil El Kaide yöneticilerine ait bir toplanma yerini hedef aldıklarını iddia etti.[10] Bu vakanın AB ordusunun sistematik bir ihmalkârlığından kaynaklandığı ve gelecekte de benzer vakaların olabileceği Pentagon’un konuyla ilgili bir basın açıklamasında ortaya çıkan ifadelerden açıkça anlaşılıyor. Cami saldırısındaki ölümlere ilişkin olay yerinin ziyaret edilip tanıklarla görüşülüp görüşülmediği sorulduğunda, hava saldırılarına ilişkin tanıklarla veya mağdurlarla nadiren görüşüldüğü yanıtı verilmekte.[11] 2015’te rejim karşıtlarına karşı Suriye’de ilk hava saldırısını gerçekleştiren Rusya geçtiğimiz yıla kıyasla saldırılarının yoğunluğunu azaltsa da asker/sivil ayrımı gözetmeden yerleşim yerlerini ağır bir şekilde bombalamaya Astana sonrası da devam etti. Rusya, rejimin askeri ilerleyişini kolaylaştırmak için yaptığı saldırılarda birçok katliam gerçekleştirdi. 10 Eylül 2017’de Deyru’z Zor kenti yakınlarında Fırat Nehri’ni botla aşıp çatışmalardan kaçmaya çalış sivillerin vurulması sonucu 34 kişinin öldürülmesi[12], 14 Haziran 2017’de Dara’nın güneyinde Rusya ve Suriye tarafından düzenlenen hava saldırısından bir okulun yakınında bulunana 10 sivilin yaşamını yitirmesi[13], 7 Şubat 2017’de muhaliflerin kontrolündeki İdlib’de düzenlenen saldırıda 21 sivilin ölümü başlıca vakalar arasında idi. Cezasızlık Sürecek mi? İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminde dünya genelinde işlenen savaş suçları, katliamlar, soykırımlar vb. suçlar ulus devletin ötesinde bu tür suçları araştıracak ve failleri cezalandıracak bir yapı olmadığı için çoğunlukla cezasız kalmış, yirminci yüzyılın sonunda Bosna ve Ruanda’da yaşanan katliamların ardından uluslararası toplum harekete geçmiş ve BM öncülüğünde hazırlanan Roma Statüsü ile savaş suçları ve insanlığa karşı suçları soruşturan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kurulmuştu. Yine bu dönemde Cunta sonrası ülkesini dikta rejimi ile yöneten Augusto Pinochet’in yargılanma girişimi de bundan böyle ülkesinden kaçsa bile insanlığa karşı suç işlemiş kişilerin dünyanın herhangi bir yerinde evrensel hukuk kurallarının işlediği bir mahkemece yargılanabileceğini göstermişti. Bununla birlikte yirmi birinci yüzyılın en çok ölüme yol açan savaşı olan Suriye İç Savaşı sırasında uluslararası hukukça tanımlanmış hemen her türlü suç işlenmesine rağmen UCM’nin BM Güvenlik Konseyi’nce harekete geçirilememesi Suriye’de gerek Astana öncesi gerekse sonrası işlenen ve işlenmeye devam edecek suçların cezasız kalacağını gösteriyor. Kimyasal saldırılar, varil bombaları, havadan ve Akdeniz’deki gemi ve denizaltılardan güdümsüz saldırılar sürerken, BM Suriye Araştırma Komisyonu işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili araştırma yapıp rapor yayınlamaya devam ediyor. Komisyon, savaşın tüm taraflarının savaş suçu işlediğine kuşku olmadığını ve her raporda sorumluların hesap vermesi gerektiğini belirtirken, Suriye’de gözlemlenen ihlallerin bugüne kadar gördükleri içinde en fenası olduğunu söyleyen Komisyon Üyesi Carla Del Ponte, “Bu taleplerin yerine getirilmemesi inanılmaz olur, skandal olur. Ancak bir şey olacağı da yok. Sadece laf, laf, hep laf” diyerek umutsuzluğu en açık bir şekilde dile getirmekte.[14] Yavuz Güçtürk Dipnotlar [1] Bildirge’nin tam metni için bkz. “Rusya Federasyonu, Türkiye Cumhuriyeti ve İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlarının Suriye İhtilafının Sonlandırılmasına Matuf Siyasi Süreci Yeniden Canlandırmak İçin Mutabık Kaldıkları Adımlara İlişkin Ortak Açıklama, 20 Aralık 2016, Moskova”, http://www.mfa.gov.tr/rusya-federasyonu_-turkiye-cumhuriyeti-ve-iran-islam-cumhuriyeti-disisleri-bakanlarinin-suriye-ihtilafinin-sonlandirilmasina-mat.tr.mfa, 13.09.2017. [2] Muhtıra’nın tam metni için bkz. “No: 139, 4 Mayıs 2017, Suriye’de Çatışmasızlık Bölgelerinin Oluşturulmasına Dair Muhtıranın İmzalanması Hk.”, http://www.mfa.gov.tr/no_-139_-suriye_de-catismasizlik-bolgelerinin-olusturulmasina-dair-muhtiranin-imzalanmasi-hk_.tr.mfa, 13.09.2017. [3] “Syria: Events of 2016”, Human Rights Watch, https://www.hrw.org/sites/default/files/syria_1.pdf, January 2017. [4] “Syrian Conflict In First Half Of Year”, Syrian Network For Human Rights, http://sn4hr.org/wp-content/pdf/english/5381_civilians_killed_in_the_first_half_of_2017_en.pdf,  01.07.2017; “Summary of the First 6 Months of 2017”, The Violations Documentation Center in Syria, http://vdc-sy.net/summary-of-the-first-6-months-of-2017/, 13.09.2017. [5] BM, çoğu kadın ve çocuk 80’den fazla kişi hayatını kaybettiği saldırıya ilişkin araştırmanın 43 görgü tanığı, kurban ve ilk yardım çalışanlarıyla yapılan röportajlara dayandığını kaydetti. Araştırma için uydu görüntüleri, bomba kalıntılarının fotoğrafları ve erken uyarı sistemlerinin raporları da incelendi. Bkz. “BM: Suriye hükümeti 20’den fazla kimyasal saldırı düzenledi”, BBC Türkçe, 6 Eylül 2017. [6] “Death by Chemicals: The Syrian Government’s Widespread and Systematic Use of Chemical Weapons”, Human Rights Watch, 01.05.2017. [7] No less than Nine Chemical Attacks since the Beginning of 2017, Syrian Network For Human Rights, http://sn4hr.org/wp-content/pdf/english/At_least_9_Kim_Chemical_since_the_beginning_of_2017_en.pdf, 05.04.2017. [8] “Syria: Expert analysis shows US-led coalition use of white phosphorus may amount to war crime”, Amnesty International, 16.06.2017. [9] 2016’da Rusya ve Rejim’in saldırılarında toplam 1384 sivil yaşamını yitirdi. Koalisyon’un Suriye ve Irak’taki saldırılarında ise toplam 452 sivil ölmüştü. 2017’nin ilk altı ayında ise Rusya ve Rejim’in saldırılarında 493 kişi yaşamını yitirirken, Koalisyon’un saldırılarında 924 sivil öldü. Bkz. “Suriye ve Irak’ta Sivillerin Ölümüyle Sonuçlanan Koalisyon ve Rusya Hava Saldırıları”, https://www.suriyegundemi.com/wp-content/uploads/2017/07/Koalisyon.png, 14.09.2017. [10] “ABD uçakları cami bombaladı”, Al Jazeera Türk, 17.03.2017. [11] Sarah Knuckey ve d., “Pentagon Admits Major Investigation Flaw: They Rarely Talk to Air Strike Witnesses or Victims”, Just Security, 29.06.2017. [12] “Suriye İnsan Hakları Gözlemevi: Rus hava saldırısında 34 sivil hayatını kaybetti”, BBC Türkçe, 11.09.2017. [13] “Syria: Airstrike on School Kills Civilians”, Human Rights Watch, 12.07.2017. [14] Imogen Foulkes, “Suriye’de işlenen savaş suçları yapanların yanına kâr mı kalacak?”, BBC Türkçe, 26.07.2017.