Yorum
Fırat'ın Doğusundaki Mevcut Durum Sürdürülebilir Mi? Kutluhan Görücü  
Fırat’ın Doğusundaki Mevcut Durum Sürdürülebilir Mi? Rusya’nın Suriye savaşına fiili olarak müdahil olmasının ardından Türkiye odak noktasını sınır hattını terör örgütlerinden temizlemek olarak belirledi. Bu politika gereğince de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirdi. Bu harekatların temel motivasyonu DEAŞ ve YPG unsurlarının Türkiye’nin sınır hattından uzaklaştırılmasıydı. Bu anlayışının bir gereği olarak Türkiye Fırat’ın doğusunda da YPG unsurlarını sınır hattından temizlemeye yönelik kararlılığını ortaya koyuyor ve kararlılığını Suriye’deki mevcut konjonktürü de dikkate alarak sürdürüyor. Bu bağlamda Afrin’de Rusya ile anlaşmaya vararak bir operasyon gerçekleştirdi; ABD ile ise Menbiç’te YPG’nin bölgeden çıkarılması için birlikte çalışıyor. Türkiye Fırat’ın doğusunda da benzeri operasyonları gerçekleştirmek için, ABD’nin bölgede YPG ile çalışmasını eleştiriyor ve YPG’nin PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu sıklıkla hatırlatıyor. DEAŞ’ın Ayn el Arab’a saldırmasıyla başlayan askeri ve siyasi ABD-YPG angajmanı, bu noktadan sonra giderek artmış ve ikili Suriye’de müttefik konumuna gelmişti. ABD bu ittifakı DEAŞ ile mücadele ve İran’ın sınırlandırılması üzerinden yürütürken, YPG/PKK ise bu birliktelik üzerinden meşruiyet sağlıyor ve alan kazanımlarını arttırmak istiyor. YPG/PKK ABD ile girdiği ilişki sayesinde ağır ve hafif silahlara sahip olurken, Suriye’de hayalini dahi kuramayacağı Rakka, Haseke ve Deyrizor’un doğusu gibi (Arap nüfusun yoğun olduğu) eyaletlerde kontrolü ele geçirdi. Şu sıralar ise Fırat’ın doğusunda Hecin kasabası ile Baghuz arasındaki DEAŞ varlığına yönelik olarak, ABD’nin hava desteği ile Fransız ve İtalyan unsurlarının topçu ve danışmanlık hizmetiyle operasyonlar yürütüyor. Son dönemde TSK’nın Ayn el Arab’dan Kamışlı’ya kadar sınır hattında YPG/PKK noktalarını topçu saldırılarıyla hedef almasının ardından, SDG aracılığıyla operasyonları askıya aldığını ilan etmiş, fakat ABD’nin baskısıyla, askıya alma sürecini sona erdirerek 11 Kasım’da yeniden askeri harekata başlayacağını açıklamıştı. Yapılan bu açıklamaya rağmen, henüz DEAŞ bölgelerine yönelik bir ilerleme girişiminde bulunmadı. Nitekim geçtiğimiz ay sonunda DEAŞ, iklim şartlarının ABD’nin hava saldırısı gerçekleştirmesine elverişsiz olması avantajını kullanarak YPG/SDG’nin son dönemde ele geçirdiği tüm alanları çok kısa bir sürede geri aldı ve bölgedeki mevcut konumunu korudu. Bu yaşananlar şunu göstermektedir ki YPG/SDG unsurları ABD hava desteği olmadan askeri anlamda bir önem arz etmemektedir. Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki YPG/PKK noktalarını ciddi topçu atışlarıyla hedef almasının ardından ABD, YPG/SDG unsurlarıyla sınır hattında birlikte devriye faaliyetleri yürüterek, Türkiye’nin bu hamlesinin karşısında olduğunu fiili olarak göstermek istedi. Bu fiili cevapta ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) ne derece rol aldığı ise ayrı bir konu. Fakat ABD bu süreci mevcut yapılar üzerinden devam ettiremeyeceğinin farkında olmalı ki PKK/KCK’nın üç liderinin yakalanması için para ödülü koyarak muhtemelen tansiyonu düşürmeyi ve Kandil dağ kadrosu ile PKK’nın Suriye kadrosu arasında bir ayrıma yol açmayı hedefliyor. Belki PKK’dan ayrışan bir yapıyı Suriye’de Türkiye’ye kabul ettirmek istiyor veyahut politika üretmek amaçlı zaman kazanmak arzusunda. Menbiç’te işletilen süreci de ağırdan alan ABD, Suriye konusundaki politik çıkmazını perdelemek, DEAŞ ile mücadeleyi söylem olarak canlı tutarak da bu perdelemeyi somutlaştırmak niyetinde. Nitekim Suriye’de oldukça kısıtlı bir bölgede bulunan DEAŞ varlığını tam anlamıyla ortadan kaldırmak için uzun süredir bir faaliyet göstermiyor. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye Suriye’de terörle mücadele hedefini gerçekleştirmek, etki alanında bulunan bölgelerde “Özgür Suriye” modelini ortaya koymak gayretinde. Hama’nın kuzeyindeki Morek’ten Cerablus’a ulaşan alanda varlığı bulunan Türkiye, Rusya ile vardığı Soçi mutabakatıyla görece olarak İdlib’de savaşı durdurdu. Afrin’den Cerablus’a uzanan kuşakta ise Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için çalışmalar yürütüyor; bölgenin yaşanabilir kılınması için altyapı hizmetleri gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu modeli Fırat’ın doğusunda da gerçekleştirmek arzusunda olan Türkiye, terör tehdidini de bertaraf etmek üzere askeri, siyasi ve toplumsal hazırlıklarını sürdürüyor. Özellikle Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin geri dönüşünün sağlanması ve Suriye’de yeni bir siyasi sürecin işletilmesi için, terör unsurlarının ortadan kaldırılmasını hem ulusal güvenliği için hem de yaşanacak siyasi sürecin sağlıklı işlemesi açısından elzem görüyor. Fırat’ın doğusundaki bir kente yönelik muhtemel bir TSK operasyonunun, Afrin’de gerçekleşen bir operasyondan askeri anlamda daha kolay neticeleneceğini öngörmek zor değil. TSK ile eğitimlerini her geçen gün arttıran ve daha da profesyonel olarak savaşa hazır olan Milli Ordu bileşenleri de bu askeri harekatları rahatlıkla icra edebilecek kapasitede. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi iki önemli ve kapsamlı harekatta tecrübe kazanan ve düzenli bir orduyla çalışma mantığını iyice kavrayan Milli Ordu unsurları, bu bölgelerde halkla kurdukları irtibatlar sayesinde nokta operasyonlar da gerçekleştirebilecektir. Nitekim YPG/PKK’nın kontrol ettiği bölgelerin çoğunluğu yoğun bir Arap nüfusa sahip ve bu nüfusun YPG/PKK karşıtı eylemleri son dönemde artmış durumda. Rakka’da aşiretlerin ortak bir bildiri yayınlayarak YPG’ye karşı olduklarını belirtmeleri ve ayrıca bildirilerinde Özgür Suriye bayrağını kullanmaları da önemli işaretler. Hatta bu aşiretlere bağlı milis yapılanmalarının, TSK ve Milli Ordu’nun ilerleyişine paralel olarak içeriden askeri faaliyetlere girişmeleri dahi söz konusu olabilir. Bu tip operasyonları askeri manada rahatlıkla icra edebilecek bir kapasiteye sahip olan Türkiye için bu noktada en önemli sorun, ABD’nin YPG/PKK unsurlarıyla girdiği siyasi ve askeri ilişkidir. PKK’nın ABD tarafından bir terör örgütü olarak tanımlanması, ABD’nin YPG ile girdiği angajmanı sürdürmesini zorlaştırıyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey (özel temsilci olarak atanmadan önce dile getirdiği gibi) atandıktan sonra da YPG/PYD’nin PKK’nın Suriye yapılanması olduğunu kabullenmişti. Ancak ABD tüm bu açık verilere rağmen bu ilişkinin taktik seviyede olduğunu ve amacının DEAŞ ile mücadele olduğunu ileri sürüyor. DEAŞ’ın Suriye’de neredeyse kontrol alanının kalmadığı bir denklemde, Türkiye ile ABD’nin anlaşması elbette daha muhtemel görünüyor. Keza bölgesel denklemde ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. İran’a karşı sürdürülen yaptırımlar, Körfez ülkeleriyle uzun vadeli politik beraberliğin sürdürülebilir olmaması ve Rusya ve İran’ın bölgede giderek alan kazanması karşısında Türkiye’ye olan ihtiyacı belirgin hale geliyor. Ayrıca Türkiye Suriye’deki varlığıyla kendi güvenliğini sağlarken, bir anlamda da Avrupa’nın Suriye’de siyasal pozisyon alabilmesini sağlayan temel gücü teşkil ediyor. Tüm bunlara rağmen ABD’nin politika yapımında etkili konumda olan CENTCOM, YPG/SDG’ye yapmış olduğu yatırımdan vazgeçmeme eğiliminde. Bu noktada Türkiye, Irak’ın kuzeyinde tecrübe ettiğini Suriye’nin kuzeyinde tecrübe etmemeye ve (yeni güvenlik konseptinin ruhuna uygun olarak) terörü kaynağında eritmeye kararlıdır. Türkiye’nin ortaya koyduğu siyasi anlayışla Suriye’de çözüme gitmeyen her süreç, bölgenin yapısı itibariyle istikrarsızlığa ve yeni tip terör unsurlarının alan kazanmasına olanak sağlayacaktır. Bu bağlamda, ABD’li siyasal elitler, CENTCOM’un bu anlayışına karşı bir politika üreterek Türkiye ile ortak bir çözümü ortaya koymalı ve icra etmelidir. Kutluhan Görücü’nün Anadolu Ajansı için yazdığı yazı
İran’ın Suriye’de Rusya Tarafından Sınırlandırılması Mehmet Erdoğan Erken  
İran’ın Suriye’de Rusya Tarafından Sınırlandırılması Tahran’da 7 Eylül’de düzenlenen zirve sonrasında, önce Soçi Mutabakatı sırasında ve şimdide 27 Ekim’de Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da düzenlenen; Rusya, Almanya ve Fransa’nın da katıldığı Suriye konulu dörtlü zirvede İran’ın yer almaması “İran’sız bir ‘Suriye Geleceği’ mi inşa edilmek isteniyor?” sorusunu akıllara getiriyor. Sona yaklaşıldığı var sayılan Suriye iç savaşında, başta İsrail olmak üzere hem bölge hem de bölge dışı birçok aktörün yeni kurulacak düzende İran’ın payını azaltıp, İran’ı bölgeden uzaklaştıracak politikalar izlemektedir. İran’ın Soçi Mutabakatına katılmamasının ana nedeni ise İran’ın tek taraflı politikalarından sadece İsrail, ABD, Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin değil; aynı zaman da Rusya’nın da rahatsız olmasıdır. İran bölgede tek taraflı bir politika izleyerek her geçen gün Suriye’de ki nüfuzunu artırmaya çalışmaktadır ve Suriye konusunda masada olan diğer aktörleri oldukça rahatsız etmektedir. İran’ın Rusya tarafından Suriye’den tecrit edilmesi süreci bu yazıda aktarılmaya çalışılacaktır. Rusya’nın Suriye’deki İran Politikalar 2015 yılında muhaliflerin hızla ilerlemesi nedeniyle rejim oldukça tedirgin olmuştur. Bu nedenle sahada var olan İran’ın yanı sıra Rusya’dan müdahale talebinde bulunmuştur. Buna göre Rusya havadan, İran ise karadan destek vererek rejimin çöküşünü engelleyecekti ki bunda başarılı olunduğu görülmektedir. Her iki tarafta Suriye’deki yedi yıllık iç savaş esnasında Esad rejimini desteklemiştir. Fakat bu süreçte İran ve Rusya arasında menfaat temelli birçok görüş farklılığı ortaya çıkmıştır. Bu görüş ayrılıklarına örnek vermek gerekirse; 29 Ocak 2018’de Putin ve Trump’ın Hamburg’daki buluşması sonrasında İsrail gazeteleri tarafından, Suriye’de İran nüfuzuna karşı İsrail’in serbestçe bombardıman yapmasına izin verildiği yazıldı.[1]Bu haberden yaklaşık bir hafta sonra İsrail Savunma Kuvvetleri, Suriye hava sahasını kullanarak İran’a ait bir insansız hava aracını (İHA) vurmuştur. Ayrıca Suriye’de İHA’yı kontrol eden personelin de içinde bulunduğu komuta-kontrol aracını bombalamıştır.[2]Ancak Moskova, bu saldırılar karşısında İsrail’i kınayan herhangi bir açıklama yapmamıştır.[3]Moskova’nın bu olay karşısındaki zayıf tepkisinin nedenlerinden birisi ise Mart 2016’da imzalanan ve Suriye sahasında Rusya-İsrail güvenlik ilişkilerini şekillendiren gizli anlaşmadır.[4]  Rus-İsrail savaş uçaklarının karşı karşıya gelmesini önlemeyi amaçlayan bu anlaşma, Rusya’nın Suriye hava operasyonlarında İsrail’in tarafsız kalmasını ve bunun karşılığında Rus savaş uçaklarının İsrail hava sahasını geçmesi durumunda takip edilmemesini öngörmektedir. Yine anlaşmaya göre, Suriye topraklarında İsrail’in ulusal güvenliğine yönelik bir tehdidin ortaya çıkması durumunda ve İran ile Hizbullah arasında yapılan silah sevkiyatlarını önlemek amacıyla, İsrail savaş uçaklarının Suriye topraklarında hava operasyonları düzenlemesi durumunda Rusya tarafsız kalacaktır.[5] Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 17 Mayıs’ta Soçi de Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad ile görüşmesinde; yabancı askeri güçlerin Suriye topraklarından çıkacağını vurguladı.[6]Putin’in açıklamalarından sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 30 Mayıs Çarşamba günü yaptığı açıklamada Suriye’nin Ürdün ve İsrail sınırı çevresinde bulunan yabancı güçlerin en kısa zamanda çekilmesi gerektiğini iki kez vurguladı.[7] İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi ise Rus yetkililerin, yabancı güçlerin Suriye’den çıkması yönündeki açıklamalarına şu şekilde cevap verdi: “Hiç kimse İran’ı bir şeye zorlayamaz. İran, bağımsız bir ülkedir. Bölgede ve dünyada dış politikasını milli çıkarları ekseninde belirlemektedir. İran gerektiği kadar ve Suriye devleti istediği sürece orada kalacaktır.” ifadelerini kullandı.[8] Şam çevresindeki tüm muhalif alanları ele geçiren rejim güçleri, zayıf halka olarak gördükleri güney cephesine yöneldi ve Dera’ya önemli sayıda askeri güç sevk etti. Bu gelişme Rusya’yı ABD ve İsrail’le bir müzakere masasına itti. Buna dair İsrail televizyonunda bir haberde Rusya ve İsrail, diplomatik görüşmeler neticesinde, Suriye’nin İsrail sınırındaki güney bölgelerinde kontrolün yeniden Suriye rejim güçlerine geçmesi konusunda anlaşmaya varıldığını, ayrıca sınır bölgelerinde, İran, Lübnan Hizbullah’ı ya da herhangi bir yabancı birliğin yer almayacağı konusunda da mutabık kalındığı aktarıldı.[9] Sonuç olarak Suriye iç savaşında stratejik ittifak ilişkisi inşa etmiş olan Rusya ile İran arasındaki menfaat çatışması her geçen gün daha da belirgin hâle gelmiştir. Lakin Rusya Suriye’de İdlib sonrası ABD ile yaşanacak pazarlıkta elinin güçlü olması için İran’ı kaybetmek istemiyor. Dahası, Suriye sonrası Ukrayna sahnesi açılacaksa, orada da yanında olacak, en azından karşısında olmayacak tarafı seçmeyi tercih ediyor.[10] Suriye’de Yeni Rusya-İran İlişkileri: Tecrit Politikası Yazının başında belirtildiği üzere Tahran Zirvesi’nin ardından Suriye konulu iki önemli toplantıda iki garantör ülke olan Türkiye ve Rusya’nın olması, üçüncü garantör ülke İran’ın ise olmayışı ve Dera bölgesindeki gelişmelerde de görüldüğü gibi İran’ın Suriye’den bypass edilmesinin amaçlandığı söylenebilir. Rusya’nın bunu başarabilmesindeki ana nedenleri ise; Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrasında, ekonomik olarak zor zamanlar geçiren İran’ın, Suriye’deki harcamaları nedeniyle halkı tarafından çok yoğun bir şekilde protesto edilmesi ve ayrıca ekonomik krizi atlatabilmek için Rusya’ya ihtiyaç duyduğu için Moskova yönetimine taviz vermek zorunda kalmasıdır. Ayrıca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da ifade ettiği gibi: “İran’la tam olarak bazı konularda örtüşemiyoruz. ABD’nin beklentisi de Türkiye-Rusya-İran arasında bir çatlak yaşanması. Taraflar bu çatlağı oluşturmamak için çaba sarf ediyorlar.” Bu çatlağın oluşması için ABD ve İsrail yönetimleri, İran’ın tecrit edilmesi karşılığında Rusya’ya ve Esad yönetimine taviz vereceklerine anlaşmışlardı. Ayrıca Moskova, Suriye denkleminde, Batı’ya açılan bir pencere olarak gördüğü İsrail’i önemli bir aktör olarak algılıyor ve İran’la Hizbullah’ı maliyetsiz bir şekilde dengeleyebilmek için de bu iki oluşumu İsrail’e yem etmeyi tercih edebilir.[11] Son olarak ise Rusya kendisini ABD gibi bir süper güç olarak görmektedir. Tahran’ı kendisine denk olarak görmemektedir. Bu Rusya’nın İran’a yönelik politikalarının şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle Kremlin, Batılı güçler (özellikle Washington) ile olan ilişkilerini dengelemek için Tahran’ı bir mihenk taşı olarak kullanmaktadır. Sonuç olarak, İsrail’in yanı başında Suriye’de var olan nüfuzunu daha da genişleten İran, Batılı devletler tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Batılı devletlerin yanına menfaatleri nedeniyle Rusya da eklenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Moskova yönetimi de az önce bahsedilen nedenlerden ötürü İran’ın Suriye’deki etkisini kırmayı hedeflemektedir.İran karşıtı koalisyonun yanısıra, iki garantör ülke Türkiye ve Rusya, Suriye konusunda Fransa ve Almanya gibi yeni aktörleri oyuna sokarak İran’ı Suriye konusunda tedricen uzaklaştırmayı hedefledikleri söylenebilir. Lakin yaklaşık dört senedir Suriye’de Esad rejimi için büyük harcamalarda bulunan İran’ın Suriye’den eli boş bir şekilde nasıl terk ettirileceği ise hâlâ daha merak konusudur.   Kaynakça: [1]https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/suriyenin-gelecegi-socide-mi-cenevrede-mi-belirlenecek/1045551[2]https://iramcenter.org/suriyede-ufukta-bir-iran-israil-catismasi-mi-var/[3]https://ria.ru/syria/20180210/1514370288.html[4]https://topwar.ru/108676-istochniki-rossiya-i-izrail-zaklyuchili-taynoe-soglashenie-o-kodekse-povedeniya-v-nebe-nad-siriey.html[5]https://www.iramcenter.org/israilin-suriyedeki-saldirilari-ve-rusyanin-sessizligi/[6]https://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2018/05/russia-putin-withdraw-foreign-forces-syria-assad-netanyahu.html[7]https://www.radiofarda.com/a/Lavrov-on-Pullback-of-non-Syrian-forces-from-border-with-Israel/29259494.html[8]              http://jamejamonline.ir/online/3300184498829622882/قاسمی-تا-زمانی-که-سوریه-بخواهد-در-این-کشور-باقی-می%E2%80%8Cمانیم[9] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-ve-rusyanin-suriyenin-guney-siniri-konusunda-anlastigi-iddiasi/1159277[10] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/putinin-zor-secimi/1253763[11] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/israil-rusya-iliskileri-ve-turkiye-icin-imkanlar/1264069
Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler Ömer Özkizilcik  
Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler Türkiye ve Rusya arasında varılan Soçi Mutabakatı’nın İdlib bölgesinde uygulanması hususunda Türkiye ve Rusya’ya büyük görev düşmektedir. Mutabakat’ın uygulanması Türkiye açısından bazı riskler ve zorluklar barındırmaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin Soçi mutabakatının uygulanması noktasında elinde birçok araç bulunmaktadır. Mutabakatın hayata geçmesi konusunda en büyük meydan okumalar propaganda savaşı, M-4 ve M-5 otoyolların ticarete açılması ve silahsızlandırılmış bölgenin inşası olacaktır. Propaganda Savaşıİdlib bölgesindeki halkın büyük çoğunluğu, sivil ve askeri muhalefet Türkiye’nin Suriye politikasını ve özellikle İdlib’e yönelik olası bir saldırıyı önlemek üzere gösterdiği çabaları takdir etmektedir. Türkiye Tahran ve Soçi zirveleri arasında attığı adımlar ile bölgedeki nabzı kendisi açısından olumlu etkilemiştir. Her cuma gerçekleşen halk gösterilerinde Türk bayrakları kullanılıyor olması bu açıdan önemli bir göstergedir.Soçi zirvesinden çıkan mutabakat ilk başlarda İdlib’de büyük bir sevinçle karşılanırken, bazı söylentiler ve propaganda girişimleri Türkiye’ye ve mutabakata karşı bakışları olumsuz etkilemiştir. Öncelikle Soçi mutabakatı bağlamında tüm Suriye muhalefetinin silahları teslim edeceği söylentisi, hiçbir dayanağı olmamasına rağmen, İdlib’de etkili olmuştur. Nitekim Türkiye destekli Ulusal Özgürleştirme Cephesi dahi yayınladığı beyanatta silahlarını teslim etmeyeceklerini bildirmeye kendisini mecbur hissetmiştir. Birçok benzer beyanatın yayınlanması sonrasında, İdlib içindeki silahları teslim etme söylentisi bitmiştir.Bir sonraki aşamada ise, Rusya’nın Suriye muhalefeti tarafından kontrol edilecek bölgelerde devriye gezeceği, M-4 ve M-5 otoyolunda güvenliği sağlayacağı ve Esed rejimin İdlib’deki kurumlar üzerinde kontrolü sağlayacağı söylentileri yeni bir paniğe sebebiyet vermiştir. Bu söylentiler üzerine Türk yetkililer ile Suriye muhalefeti arasında görüşmeler yapılmış ve bunun gerçekleşmeyeceği kamuoyuna duyurulmuştur.Soçi mutabakatı bağlamında var olan son iddia, silahsızlandırılmış bölgenin sadece muhalefetin kontrol ettiği bölgelerde kurulacağıdır. Silahsızlandırılmış bölgenin sınırları teknik heyetler arasında müzakere ediliyor olması ve kararlaştırılmamış olması, bu söylentinin devam etmesine sebebiyet vermektedir.Soçi mutabakatı bağlamında ortaya çıkan söylentileri küçümsemek büyük bir yanılgı olacaktır. Bölgedeki dinamiklerin Türkiye’nin aleyhine değişmesi durumunda Türkiye’nin bölgede atacağı adımlarda birtakım riskler ve tehlikeler ortaya çıkabilir. Söylentilerin kaynağı belli olmasa bile, bir amaç doğrultusunda kasıtlı olarak ortaya atılmış olması göz ardı edilmemelidir. Bu durumda Soçi Mutabakatı’nın Suriye muhalefeti ve İdlib halkına şeffaf bir şekilde iletilmemiş olması ihtimali akla gelmektedir. M-4 ve M-5 Otoyolların Ticarete AçılmasıTürkiye açısından Soçi mutabakatı bağlamında belki de uygulanması en zor madde M-4 ve M-5 otoyollarının (Şam-Halep ve Lazkiye-Halep hattının) serbest ticarete açılmasıdır. M-4 ve M-5 otoyolların Suriye ekonomisi için büyük önem taşımaktadır.İdlib bölgesinden geçen M-4 ve M-5 otoyolları üzerinde Suriye muhalefetinin ve Heyet Tahriru’ş-Şam (HTŞ) gibi radikal örgütlerin kontrol noktaları bulunmaktadır. Kontrol noktalarından alınan geçiş ücretleri silahlı gruplar için önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadır. Bu gelir kaynağını ele geçirmek için İdlib’deki silahlı gruplar arasında zaman zaman çatışmalar yaşanmıştır. Özellikle M-4 ve M-5 otoyollarının rejim tarafından kontrol edilen bölgelere bitiştiği sınır hattındaki kontrol noktaları adeta ülke içerisinde ‘sınır kapısı’ olarak faaliyet göstermektedir. Ebu Zuhur, Morek, Kafr Hamra, Raşidin ve Kürt dağında ‘sınır kapıları’ bulunmaktadır.Türkiye’den Soçi Mutabakatı bağlamında M-4 ve M-5 otoyollarındaki kontrol noktalarını kaldırması ve ‘sınır kapıları’nda alınan haciz ve geçiş ücretlerini sonlandırması beklenmektedir. Bu ise bölgede varlık gösteren silahlı grupların önemli bir gelir kaynağını kaybetmesi manasına gelmektedir. Bu durum Türkiye’nin bölgedeki silahlı gruplara alternatif bir gelir kaynağı sağlamaması durumunda, önemli sorunlara sebebiyet verebilir. Suriye muhalefetine Türkiye kaynaklı bir maddi gelir sağlandığı takdirde, Türkiye’nin bölgedeki etki alanı genişleyecektir.Diğer bir sorun ise M-4 ve M-5 otoyollarının açılması ile beraber yaşanacak güvenlik sorunudur. Rejim ve muhalefet bölgeleri arasındaki etkileşimin artması ile birlikte rejim güçlerinin, PKK’nın ve DAEŞ’ın İdlib bölgesine sızması kolaylaşacaktır. Özellikle PKK’nın İdlib üzerinden Afrin’e sızma girişiminde bulunması muhtemeldir. Bunu engellemek için Türkiye’nin güvenlik önlemleri alması gerekecektir.Diğer yandan İdlib bölgesindeki terör hücre yapılanmalarının M-4 ve M-5 otoyollarını kullananlara yönelik saldırıları olabilir. Otoyolları kullananların güvenliği Soçi mutabakatı ile Türkiye’nin sorumluluğu altında olacaktır. Silahsızlandırılmış bölgenin inşasıSoçi mutabakatı bağlamında kararlaştırılan silahsızlandırılmış bölgenin İdlib’de inşa edilmesi önünde üç temel engel bulunmaktadır. Birinci engel, silahsızlandırılmış bölgenin sınırlarıdır. Silahsızlandırılmış bölge yukarıda belirtilen söylentilerdeki gibi sadece Suriye muhalefeti bölgelerinde kurulacak olursa, Türkiye’nin bölgedeki aktörleri ikna etmesi oldukça zorlaşacaktır.Diğer bir sorun ağır silahların silahsızlandırılmış bölgeden çekilmesidir. Suriye muhalefetinin ana savunma hatları, hatta neredeyse savunma hatlarının tamamı sınır bölgesindedir. Ağır silahların çekilmesi sonrasında yaşanacak olası ani bir rejim saldırısında askeri muhalefetin savunma hatları hızla çökebilir. Bu endişeyi bertaraf etmek üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silahsızlandırılmış bölgeye yoğun bir askeri sevkiyat gerçekleştirmesi gerekmektedir. Suriye muhalefetinin ağır silahları geri çekmesi sonrasında oluşacak boşluğu Türk askeri doldurmalıdır.Silahsızlandırılmış bölgenin inşası bağlamında Türkiye’nin önündeki en büyük meydan okuma radikal gruplardır. Cephe hattının büyük çoğunluğu Türkiye’ye müzahir Suriye muhalefeti tarafından kontrol ediliyor olsa da Güney Halep, Lazkiye cephesi ve Morek-Surman arasındaki cephe hattı HTŞ gibi terör örgütü olarak tanımlanan gruplarca kontrol edilmektedir. Soçi mutabakatına göre tüm silahsızlandırılmış bölgenin bu tarz radikal gruplardan temizlenmesi gerekmektedir.Radikal gruplara karşı askeri seçenek masada olsa da Türkiye farklı yollarla radikal grupların silahsızlandırılmış bölgeden İdlib’in merkezine doğru geri çekilmesini sağlayabilir. Türkiye bölgedeki müttefikleri ve elde ettiği büyük halk desteği ile beraber bölgedeki radikal grupları cephe hattından çekilmeye ikna etme potansiyeline sahiptir. Nitekim kendi ideolojisi ve halk desteği arasında bir denge kurmaya çalışan HTŞ, Soçi Mutabakatı’nın yıkılması ve İdlib’e rejim tarafından geniş çaplı bir askeri harekatın başlatılması durumunda günah keçisi olmaktan çekinmektedir.Bölgedeki diğer radikal gruplar ise genellikle yabancı savaşçılardan oluşan gruplardır. İdlib’de Suriyelileri korumak adına var olduğunu iddia eden yabancı savaşçılar, aynı zamanda İdlib’in olası saldırıdan korunmasını sağlayacak Soçi mutabakatını baltalamaları durumunda Suriyelilerin tepkisinden çekinmektedir. Özellikle ülkelerine geri dönme fırsatı olmayan, İdlib’de aileleri ile beraber yaşayan yabancı savaşçılar, İdlib’deki Suriyeli halkı kendilerine düşman edip, son yaşam alanlarını da kaybetmek istememektedirler.Diğer taraftan El-Kaide’ye bağlı Hurras Ed Din grubu ile Çeçenlerden oluşan Ensar Ed Din grubu Soçi mutabakatına uymayacaklarını ve Soçi mutabakatını reddettiklerini açıkladılar. Silahsızlandırılmış bölgenin inşası esnasında, Suriye muhalefetinin alandan ağır silahlarını çekmesinden istifade etmeye çalışmaları tehlikesi bulunan bu tarz radikal gruplara karşı Türkiye’nin güç kullanması gerekebilir. Özellikle Türk askerinin silahsızlandırılmış bölgelerde devriye görevi sırasında, terör saldırıları gerçekleştirebilecek bu yapılara karşı mücadele edilmesi gerekecektir. Bunu gerçekleştirmek adına Türkiye bölgede kendine yakın olan Ulusal Özgürleştirme Cephesi ile birlikte hareket edebilir. SonuçSoçi mutabakatı Türk diplomasisinin bir başarısı olarak ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, BM ve İdlib halkı tarafından memnuniyetle karşılanmış olsa da Türkiye’nin Soçi mutabakatını uygulaması önünde ciddi meydan okumalar bulunmaktadır. Türkiye bu zorlukları aşabilmek için Mutabakatın uygulanması konusunda şeffaf bir politika izlemelidir. Türkiye İdlib’deki Suriye muhalefetine yeni gelir kaynağı elde edecekleri imkanlar sunmak durumunda kalabilir. Böylelikle hem Türkiye bölgede daha etkin olacaktır, hem de Türkiye destekli gruplar diğer radikal gruplara karşı daha güçlü bir konumda olacaktır. Radikal gruplara yönelik Türkiye bir taraftan askeri seçeneği gündemde tutmalı, diğer taraftan mutabakata karşı adım atmamaları için gerekli önlemleri almalıdır.   Bu yazı 8 Ekim 2018 tarihinde Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) web sayfasında “Soçi Mutabakatı Sonrası Beklentiler” başlığı ile yayınlanmıştır.
HTŞ ile mücadele nasıl olabilir?
Türkiye’nin Rusya ile Soçi’de imzaladığı Soçi mutabakatı ile İdlib’e yönelik olası saldırı engellenmiş oldu. 3 milyon üzerinde sivilin yaşadığı İdlib’e yönelik olası bir saldırıyı kararlı bir duruş ile engellemeyi başaran Türkiye, hem insani, hem güvenlik hemde uluslararası arenada önemli bir kazanç elde etmiştir. Fakat Türkiye’nin fiili olarak İdlib bölgesinin ve bölgede yaşayan insanların hamisi konumuna yükselmiş olması, Türkiye için farklı riskleri ve imkanları doğurmaktadır. Türkiye’nin orta ve uzun vaade de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatları bölgelerinde uyguladığı politikayı İdlib’e de uygulaması söz konusu olabilir. Böylelikle Türkiye, Suriye içerisinde 5 milyondan fazla bir nüfusu güvenlik altına almış olacaktır. HTŞ resmi olarak Soçi’ye yönelik bir beyanat daha yayınlamamış olsa da ve resmi olarak Astana sürecine karşı olsa da, sahada de-facto olarak Türkiye’nin taleplerini karşılamaya yönelik adımlar atmaktadır. Fakat HTŞ Türkiye’nin İdlib bölgesindeki politikalarını baltalayabilecek ve Türkiye’yi uluslararası arenada zor duruma sokabilecek potansiyele sahiptir. Türkiye’nin İdlib’te istediği politikaları uygulayabilmek için HTŞ’ye yönelik strateji belirlemeli ve uygulamalıdır. Rusya, İran, ABD ve AB ülkeleri Türkiye’den HTŞ’nin İdlib’te elimine edilmesini beklemesi ise Türkiye’ye artı bir baskı unsuru olarak önümüze çıkmakta. Türkiye’nin kendi milli menfaatleri doğrultusunda Türkiye’nin terör listesinde bulunan HTŞ sorununu çözmesi gerekmektedir. Türkiye için HTŞ sorununu çözmek adına iki temel strateji öne çıkmaktadır. Birinci seçenek Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı’na benzer kısa vadeli etkin, maliyeti büyük ve uzun vaadeli riskli bir askeri operasyon iken, ikinci istihbari ve siyasi seçenek ise daha uzun vadeli ve az maliyetlidir. Askeri Seçenek HTŞ’yi İdlib bölgesinde elimine etmek için sert bir yöntem olarak askeri seçenek bulunmaktadır. Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı ile büyük ve önemli bir tecrübe kazanan Türkiye, İdlib’te de benzer bir harekat ile HTŞ’yi elimine edebilir. Fakat HTŞ’nin yapısı ve yerel dinamikler itibariyle, İdlib’te olası bir harekat hem Fırat Kalkanı Harekatı hem de Zeytin Dalı Harekatı’ndan çok daha farklı olacaktır. HTŞ yapı itibariyle 13 bin civarında bir askeri güce sahiptir. HTŞ yönetimi ve HTŞ savaşçıları 90% oranında Suriyelidir. Örgütün lideri Muhammed el Cevlani de Suriyelidir. İdlib bölgesinde birçok aşiret HTŞ ile ortak hareket etmektedir. Ayrıca HTŞ’nin İdlib bölgesinde himaye ettiği ve resmi olarak HTŞ’ye bağlı olmasalar bile HTŞ ile beraber hareket eden 3–5 bin civarında bir askeri güç bulunmaktadır. Genellikle yabancı savaşçılardan oluşan bu yarı-bağlı gruplar arasında Türkistan İslam Partisi, Cund uş Şam, Ensar el İslam bulunmaktadır. HTŞ içerisindeki yapılar ve HTŞ’ye yarı bağlı olan grupların büyük çoğunluğu ise Türkiye’ye karşı düşmanca bir tutum içerisinde olmadıkları da belirtilmelidir. Nitekim İdlib bölgesinde bulunan 12 Türk gözetim noktasına ve Türk askerine karşı saldırı olmamış, hatta HTŞ ve yukarıda belirtilen gruplar Türk gözetim noktaları ve sevkiyatların gerçekleşen bazı bölgelerde alan güvenliğini sağlamıştır. Ayrıca HTŞ ve HTŞ’ye yarı bağlı grupların savaşçılarının önemli bir kesimi Türk ordusuna karşı savaşmayı ret edebileceği de öngörülmektedir, özellikle HTŞ ve diğer gruplara ideolojik sebeplerden ziyade, pragmatik sebeplerden dolayı katılanlar. Fakat ideolojik olarak Türkiye’nin HTŞ’ye olası bir askeri operasyonunda Türk askeri ile savaşmayı meşrulaştırmaya hazır bir kitle olduğunun da altını çizmek gerekir. Türkiye’nin HTŞ’ye karşı harekat düzenlemeye karar verdiği esnada sahadaki kontrol alanları ve Türkiye’ye müzahir grupların etkisi harekatı kolaylaştıran etkenlerden olacaktır. HTŞ genellikle Türkiye sınırında konuşlanmış iken, Türkiye’nin desteklediği grupların birleşimi sonucunda kurulan çatı yapılanma Ulusal Özgürleştirme Cephesi (UÖC) ise güney İdlib’te ve Batı Halep’te yoğun bir varlığı bulunmaktadır. Ayrıca Afrin üzerinden Türkiye’nin eğittiği ve donattığı Milli Ordu güçleri de Afrin üzerinden HTŞ’ye karşı ayrı bir cephe açabilir. Askeri harekat öncesinde tüm Türk gözetim noktaların tahkim edilmesi ve UÖC tarafından korunması elzemdir. Nitekim HTŞ’ye karşı cephe açıldığı takdirde, Türkiye’nin İdlib bölgesindeki 12 gözetim noktası tehlike altında olacaktır. Gözetim noktaların Türkiye’ye tahliyesi ise Esed rejimin önünü açacaktır. HTŞ’ye karşı askeri operasyonda Türk askeri ve Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhaliflerin önemli kayıplar vereceği öngörülebilir. Birçok HTŞ savaşçısı savaşmayı ret ederek silah bıraksa bile, dogmatik olanlar, ideolojik saikklerle hareket edenler ve yabancı savaşçılar Türkiye’ye karşı amansız bir mücadele verecektir. Harekatın başarılı olmasından sonra ise HTŞ’nin yeraltına ineceği ve Türkiye’ye karşı özellikle İdlib’te terör saldırıları düzenlemesi ve gerilla savaşı yürütmesi olasıdır. Her ne kadar Türkiye’nin Suriye muhalefetini bir kalkan ve yereldeki müttefik olarak kullanması Türkiye’nin elini güçlendiriyor olsa da, HTŞ’nin askeri kapasitesi PKK/YPG ve DAEŞ’ten oldukça farklıdır. İstihbari ve Siyasi Seçenek Türkiye için HTŞ ile mücadele etmek adına ikinci seçenek daha uzun vadeli bir strateji iken, daha az maliyet doğuracaktır. Ayrıca Suriye askeri muhalefeti çatışma ile zayıflamayacaktır. Türkiye’nin bir seneyi geçkindir HTŞ’ye yönelik izlediği stratejinin devamı olarak HTŞ’nin kendi içerisinde bölünmesi ve ılımlılaşması sağlanabilir. Nitekim İdlib’teki Suriye muhalefeti de benzer bir strateji izlemektedir. Eski Nusra örgütünün El-Kaide’den ayrılmasında Suriye muhalefetin baskısı önemlidir. HTŞ’nin eski Nusra ve bazı diğer grupların birleşmesi sonucunda kurulmasından sonra, örgüt birçok kriz yaşamıştır. Ahrar uş Şam ile yürüttüğü güç mücadelesinden galip olarak çıkmış görünse de, HTŞ’den büyük kopuşlar yaşanmıştır. Nureddin Zengi Hareketi, Ceys el Ahrar, Ensaruddin HTŞ’den ayrılmıştır. Böylelikle HTŞ, El-Kaide’den ayrılmış eski Nusra’yı oluşturan gruplara indirgenmiştir. Fakat HTŞ’nin bu başarısızlığı ve HTŞ’nin İdlib’te Türk gözetim noktaların kurulmasını kabul etmesi ile birlikte HTŞ içerisinde El-Kaide’ye biatlarını bozmak istemeyenler örgütten ayrılmış ve Hurras Ed Din’i kurmuşlardır. Türkiye’nin HTŞ’ye karşı izlediği böl-yönet stratejisi devam ettiği takdirde HTŞ içerisinde yeni kırılmaların yaşanması olasıdır. HTŞ içerisindeki dogmatik/ideologcu gruplar ile pragmatik gruplar ayrışabilir. Özellikle Soçi anlaşmasının sahada uygulanması ve HTŞ’nin Türkiye’nin baskıları sonucunda isim değiştirmesi, daha radikal olan HTŞ kanadının gruptan ayrılmasını izleyecektir. HTŞ içerisindeki tartışmalar istihbari olarak doğru yönetildiğinde, HTŞ’nin pragmatik kanadı örgütü lağvetmeye kadar ilerleyebilir. Özellikle HTŞ içerisindeki tartışmaları etkilemek önemli olacaktır. Ayrıca HTŞ içerisinde Ebu Yakzan el Masri gibi daha radikal ve dogmatik liderleri etkisiz hale getirecek bazı adımlar atılabilir. Böylelikle HTŞ içerisindeki tartışmalarda pragmatik kanat giderek güçlenir. Ayrıca HTŞ içerisindeki tartışmalara Hurras Ed Din ve Ürdün’deki Ebu Muhammed el Makdisi’nin propagandası etki etmektedir. Türkiye’nin İdlib’teki Hurras Ed Din örgütünü elimine ettiği ve Ürdün ile yaptığı anlaşma sonucunda Makdisi’nin sesini kısdığı bir senaryoda, HTŞ içerisindeki tartışmalarda pragmatik kanat daha fazla güçlenecektir. Sonuç Türkiye’nin güncel dinamikler göz önünde bulundurulduğunda askeri olarak harekat düzenlemesi gereken asıl aktör PKK/YPG’dir. Soçi mutabakatının sahada uygulanması sonrasında HTŞ’ye karşı istihbari ve siyasi seçeneğin uygulanması tercih edilmelidir. Nitekim Türkiye askeri olarak HTŞ’ye karşı bir harekat düzenlediğinde, rejim ve PKK/YPG bu durumdan istifade etmeye çalışacaktır ve harekatın ciddi bir maliyeti olacaktır. Fakat tüm ihtimaller göz önünde bulundurularak, HTŞ’ye karşı olası bir askeri operasyon hazırlıkları yapılmalıdır. Türkiye, HTŞ’ye bir yandan askeri seçeneği sopa olarak gösterirken, diğer yandan kendisini lağvetmesi durumunda Türkiye destekli Ulusal Özgürleştirme Cephesi bünyesinin altında varlıklarını kontrollü bir şekilde devam ettirebilme imkanı sunduğu takdirde, az bir maliyetle İdlib’teki HTŞ sorunu çözülecektir.  
ABD/PKK İttifakının Yeni Suriye Planı Kutluhan Görücü  
ABD/PKK İttifakının Yeni Suriye Planı Suriye’de tüm gözler İdlib’e odaklanmışken, Suriye’nin kuzeyinde de önemli gelişmeler yaşanmaktadır. ABD destekli YPG/SDG unsurlarının DAEŞ’i Irak sınırından çıkarmış olması, DAEŞ’in Fırat nehrinin doğu kıyısındaki Hajin kasabası ile al Bağhuz köyleri arasına sıkışması ve uluslararası koalisyon destekli YPG/SDG’nin bu bölgeye yönelik de saldırılarına devam etmesi Suriye’nin kuzeyi ve doğusunun kontrol anlamında DAEŞ’ten arınma sürecinin sonuna yaklaşıldığını göstermektedir. Ancak belirtilmelidir ki DAEŞ’in bölgedeki kontrol varlığının bitirilmesi, bölgeden tam anlamıyla çıkartılmış veya bitirilmiş anlamı taşımamaktadır. Nitekim DAEŞ, son haftalarda başta Rakka olmak üzere Haseke ve Deyr ez Zor’da YPG/SDG unsurlarına yönelik suikast ve EYP saldırılarını arttırmış durumdadır. DAEŞ’in bu yönde artan eylemleri YPG/SDG unsurlarını Rakka’da gece sokağa çıkma yasağı getirecek konuma getirmiştir. DAEŞ’in Fırat’ın batısında Humus vilayeti ve Deyr ez Zor vilayetlerine bağlı çöl arazisinde de varlığı bulunmakta iken bu bölgelerde de rejim veya İran destekli Şii milislere yönelik saldırılarına sahne olmuştur. DAEŞ’in bu stratejisi DAEŞ 2.0 olarak başka ve geniş çaplı bir konunun parçasıdır. Bu nedenle bu analizde bu konuya odaklanılmayacaktır. Geçtiğimiz haftalarda rejim ile SDG/YPG arasındaki Şam’da gerçekleşen görüşmelerde somut bir sonucun alınamadığı görülürken, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ve Demokratik Suriye Meclisi (DSM), Suriye’nin kuzeyinde ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ ilan etti. SDG’nin atmış olduğu bu adım Şam’daki görüşmelerin gidişatını ve ABD’nin bu görüşmelere koyduğu şerhi de gösteren bir dizi gelişme yaşandı. ABD, Esed rejimi ile SDG/YPG arasındaki görüşmeleri ilk etapta desteklerken, rejimin SDG’nin dolayısıyla ABD’nin taleplerini karşılamaması ABD’nin görüşmelere olan şerhini ortaya çıkarmıştır. ABD, uluslararası koalisyon çerçevesinde YPG’ye yönelik silah ve ekipman desteğini geçtiğimiz hafta içerisinde yüzlerce tır ve kamyon ile birlikte artırırken, Suriye’nin kuzeyinde bulunan üslerine hava savunma, radar sistemlerini getirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’inde yıl sonunda Suriye’den ayrılmak gibi bir durumun söz konusu olmadığı, İran, Suriye’den çıkarılıncaya ve DAEŞ tamamen ortadan kaldırılıncaya dek Suriye’deyiz minvalindeki açıklamaları kısa vadede ABD’nin bölgeden ayrılmayacağını gösteren gelişmeler olarak okunabilir. Rejim ile SDG/YPG arasında gerçekleşen görüşmelerden olumlu bir neticenin ortaya çıkmaması, ABD’nin rejimin petrol şirketlerine uyguladığı yaptırımı ve SDG’nin rejime petrol satışını durdurması gibi hamleleri beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelere müteakip olarak Kamışlı’da YPG unsurları ile rejim arasında yaşanan çatışmalar ve YPG unsurlarının 13 rejim askerini öldürmesi, YPG’nin Şam görüşmelerinden istediği sonucu elde edemediği ve bu yönde Şam’a karşı el yükseltme girişimi olarak da okunabilir. Nitekim uluslararası koalisyon yetkililerinin Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kırmızı bülten ile aradığı Ferhad Abdi Şahin/Şahin Cilo ile bir görüşme gerçekleştirmesi ve Şahin Cilo’yu uluslararası koalisyonun resmi hesaplarından ‘General Mazlum’ ismiyle anması, ABD’nin, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki YPG/SDG varlığına karşı somut olan tutumuna yönelik duruşunu hala dikkate almadığını göstermektedir. Ayrıca PKK içerisinde ‘Amerikancı’ kanadı temsil ettiği düşünülen Şahin Cilo’nun yeniden göz önüne alınması Suriye’nin kuzeyinde YPG/SDG’nin gelecek siyasetine ilişkin bir ipucu olarak da okunabilir. İlan edilen ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ diğer yerel meclisleri birleştirerek ortak bir meclisi ve yönetimi öngörmektedir. Bu anlamda bölgede yerelden merkeze doğru bir güç kaymasını görebiliriz. Bu hamle YPG’nin idari ve siyasi yönetim sürecini de daha da merkezileştireceği ve Şam ile girilecek müzakerelerde daha güçlü bir görüntü ve pozisyon çizmeyi hedeflediği olarak da okunabilir. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in ‘Esed’in Suriye’nin geleceğinde yeri yok ancak Esed’i göndermek ABD’nin işi değil’ yönündeki açıklamaları ABD’nin kısa vadede Esed rejimine yönelik herhangi bir askeri veya siyasi hamle gerçekleştirmeyeceğini göstermesi bakımından değerli görünmektedir. Ancak Esed’in varlığına politik olarak karşı çıkması da Batılı devletler ile birlikte ‘özgür’ Suriye söylemine devam edeceğini göstermektedir. Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda bu gelişmeler yaşanırken, Fırat’ın batısında, İdlib ve Halep’te ise rejim ve YPG arasında bir askeri angajmanın yaşandığı görülüyor. Özellikle son günlerde Esed rejiminin Tel Rıfat, Şahba ve Deyr Cemal bölgesine yapmış olduğu askeri sevkiyatlar ve Esed rejimin YPG unsurlarını olası İdlib harekatına yönelik eğitimlere dahil ettiği iddiaları, Fırat’ın batısında farklı senaryoları da beraberinde getiriyor. SDG/YPG kanadından Afrin’e yönelik askeri hamle söylemleri ve TSK’nın da bölgeye gerçekleştirdiği askeri sevkiyatlar, Fırat’ın batısında krizin tek odak noktasını İdlib olmaktan çıkaracağa benziyor. Afrin bölgesindeki YPG hücrelerinin son haftalarda Türkiye destekli muhaliflere karşı arttırdığı saldırıları ile birlikte okunduğunda söz konusu bu gelişmeler daha da anlam kazanmaktadır. Aynı zamanda Türkiye’nin de Tel Rıfat üzerindeki beklentileri devam etmekte. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde, Menbiç ve Tel Rıfat’ta beklenilen gelişmelerin yaşanmadığını belirtmişti. İran ve Rusya destekli Esed rejiminin olası İdlib operasyonuna yönelik, Türkiye siyasi ve askeri hamleleri ile ön almaya çalışırken YPG/PKK’nın bölgedeki faaliyetlerine karşı da teyakkuzdadır. Menbiç’te süreç istenildiği gibi ilerlememiş olmasına rağmen ABD ile varılan mutabakat son derece değerlidir. Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye’de son dönemece girilirken, el avantajı yakalamak istediği görülmektedir. Türkiye, Morek’ten Cerablus’a kadar uzanan muhalif bölgelerde gücünü tahkim ederek, ABD, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusundaki varlığını sağlamlaştırarak ve radar sistemleri ile bölgeyi fiili olarak uçuşa kapatarak, Rusya ise üslerini korumaya ve İdlib ile birlikte Suriye’de nihai zaferini ilan ederek olası siyasi sürece eli güçlü gitmek istiyor. Tüm bunlarla birlikte bölgenin istenmeyen adamı konumuna gelmiş İran ise Suriye’de girmiş olduğu maliyetlerin karşılığını kalıcı bir kazanıma taşımak istiyor. Buna mukabil olarak Esed rejimi de son muhalif bölgesi sayılabilecek İdlib’i de Rusya ve İran’ın desteği ile ele geçirerek 7 yıllık savaşın ‘kaybetmeyeni’ olarak kendini ilan etmek istiyor. Suriye’nin doğusunda, batısında veya kuzeyinde gerçekleşen tüm denklemler Türkiye’yi doğrudan etkilemekte. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’de PKK/YPG ile mücadelesini sürdürebilmesi için Suriyeli muhaliflerin Suriye sahasında kalması son derece öneme haizdir. Bu bakımdan İdlib’in korunması, bir bakıma Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı’nın korunmasına, Menbiç’te sağlanan mutabakatın işlerliğini kaybetmemesine ve Fırat’ın doğusunda PKK/YPG’ye yönelik olası hamleler açısından son derece önemlidir.
Suriye krizinde yeni safha: İdlib Can Acun  
2011’den bu yana devam etmeden ve yakın tarihte yaşanan en kanlı çatışmalardan birisi olan Suriye krizinde Esed rejiminin ve müttefiklerinin askeri kazanımlarının ardından İdlib bölgesi Esed karşıtlarının son kalesi konumuna geldi. İdlib eyaletinin yanı sıra mücavirindeki Batı ve güney Halep ile birlikte sınırlı düzeyde Kuzey Hama ve Kuzey Lazkiye’de Türkmen ve Kürt Dağları civarını kapsayan bu alan yedi yıldır Esed rejimine karşı savaşanların komuta-kontrol ve askeri güç dinamikleri açısından merkezi konumunda bulunuyor. Muhaliflerin Halep’i, Doğu Guta ve Kuzey Humus gibi bölgeleri kaybetmesinin yanı sıra, son dönemlerde Dera ve Kuneytra’da da elimine edilmesi sonrasında rejim ve müttefikleri açısından İdlib yeni hedef olarak tezahür etti. Yaklaşık 3 milyon sivilin yaşadığı bölge Türkiye açısından olası mülteci akınlarından korunmaktan, Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH) ve Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH) bölgelerindeki nüfuzuna, PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile yürütülen mücadeleden, Suriye’nin geleceğine ilişkin müzakerelerde söz sahibi olmaya kadar geniş bir spektrumda önem arz etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin mezkûr tehditleri göz önüne alarak İdlib konusunda pro-aktif adımlar atma mecburiyeti söz konusu. Bu bağlamda iki husus öne çıkmaktadır, Türkiye muhalif-içi dengelerde ağırlığını koyarak muhalifleri tek bir çatı altında toplayabilmeli, radikal unsurlar ile muhalifleri tamamen ayrıştırmayı başarmalıdır. Ayrıca rejim üzerinde nüfuz sahibi olan Rusya ile Astana süreci bağlamında askeri diplomasi yürüterek bölgeye yönelik bir askeri harekât zemininin oluşmasını engellemek durumundadır. İdlib’e yönelik kapsamlı bir askeri harekâtın katastrofik sonuçlarını ve olası maliyetini Rusya’nın önüne koymak durumundadır. Muhalif içi dengeler Muhaliflerin kendi içinde de oldukça parçalı bir halde bulunduğu İdlib bölgesinde yerel dengeler de bölgenin geleceği açısından son derece kritik bir öneme sahip. Zaman zaman birbirleriyle çatışan muhalif unsurlar, ideolojik ayrışmanın yanı sıra güç mücadelesinin içine de sürüklenmiş durumdalar. Tek bir çatı altına birleşemeyen muhalifler Heyet-i Tahrir el-Şam (HTŞ), Cephet’ül Tahrir Suriye gibi yapıların yanı sıra, Feylak eş-Şam ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) önde gelen gruplarından oluşan yapıların bir araya gelerek oluşturduğu Vataniye Cephesi gibi önemli gruplardan oluşuyordu. Temmuz 2018’de Suriye Özgürleştirme Cephesi, Vataniye Cephesi, Ceyş’ül Ahrar, Sukur’üş Şam Tugayları bir araya gelerek Cephet’ül Vataniye lil-Tahrir (Özgürleştirme Milli Cephesi) oluşturuldu. Böylelikle İdlib’de HTŞ ve Özgürleştirme Milli Cephesi çatısı altında iki ana kamptan bahsetmek mümkün oldu. Türkiye rejim ve müttefiklerinin bölgeye müdahale etmek için araçsallaştırdıkları HTŞ ve Hurasaddin gibi Astana süreci dışında kalan radikal grupların siyasi manevralarla elimine edilmesi için çaba sarf ederken, FKH ve ZDH’de öne çıkan Milli Ordu ve müttefiklerinin İdlib’te de etkinliğini artırmaya gayret etti. Ancak gelinen aşamada HTŞ yapılanması hala varlığını korurken, rejim ve Rusya HTŞ’nin mevcudiyeti üzerinden İdlib’e geniş kapsamlı bir askeri harekât hazırlığına girişmiş durumda. Türkiye Özgürleştirme Milli Cephesi’nin HTŞ aleyhine İdlib’deki ağırlığını artırması için hızlıca harekete geçmeli, eğer bu engellenemez ise rejim/Rus/İran harekâtının da sadece İdlib sınır hattında HTŞ ve iltisaklı gruplara yönelmesini sağlamakdurumunda. Ayrıca Türkiye Astana süreci kapsamında oluşturduğu İdlib’deki 12 askeri noktasını tahkim ederek buradaki varlığını güçlendirmeli. Belirleyici aktör Rusya Rejimi İdlib’i yeniden kontrol etme niyetini açık şekilde ortaya koysa da sahadaki gerçeklik ve askeri kapasite açısından farklı dinamiklerin belirleyici olduğu da görülmektedir. Rejimin İdlib’e kapsamlı bir harekât düzenlemek için askeri kapasitesinin yetersiz olduğu ve bu bağlamda karada İran’a ve havada ise Rusya’ya bağlı olduğu değerlendirilebilir. İdlib’in Astana süreci bağlamında çatışmasızlık bölgesi olduğu ve Türkiye’nin de bölgede 12 askeri noktaya sahip olduğu göz önüne alındığında rejimin tek taraflı bir adım atma kabiliyetinin bulunmadığı görülmektedir. Yine büyük fotoğrafta rejim siyasi, askeri ve iktisadi açıdan Rusya ile kurduğu asimetrik ilişki göz öne alındığında olası bir İdlib harekâtının Rusya’nın yaklaşımına bağlı olduğu görülmektedir.Bu bağlamda Türkiye Rusya ile yürüteceği askeri diplomasi ile İdlib’e yönelik kapsamlı bir askeri harekatı önlemek durumundadır. Rusya Türkiye’ye HTŞ ve iltisaklı grupları üzerinden İdlib’de baskı yaparken, Türkiye’nin İdlib’deki radikal yapılanmaların elimine edilebilmesi için gösterdiği çabayı yok saymakta ve Türkiye’ye bazı tekliflerde bulunarak olası bir askeri harekâtı kabullendirmeye çalışmaktadır. Rusya İdlib’e yönelik bir harekâtın Astana sürecini bitireceği gibi Suriye’nin geleceği açısından siyasal bir çözüm bulunması şansını da tamamen yok edeceğini görmek durumundadır. Muhaliflerin topraksızlaştırıldığı bir senaryoda ülke sathında gerilla savaşı devam edecek, Şam’da ülkenin etnik ve mezhebi dengelerini yansıtacak kapsayıcı ve kuşatıcı bir iktidarın oluşma şansı tamamen yok olacaktır. Bu durumdan en fazla zarar görenlerin başında da Rusya gelecektir.Nihayetinde yaklaşık 3 milyon sivilin yaşadığı ve muhalifler için her anlamda son kale konumuna gelen İdlib’in muhafazası; Suriye’nin geleceğinde siyasal bir çözümü hayata geçirecek, yeni bir siyasal yapının inşası için önem arz etmektedir. Türkiye açısından da yukarıda zikredilen saikler açısından ayrıca önemi ortadadır. Kaynak: Sabah
İdlib'in kaderi Türkiye'ye bağlı Ömer Özkizilcik  
İdlib’in kaderi Türkiye’ye bağlı Esed rejimi ve Rusya’nın Güney Suriye’deki gerilimi azaltma bölgesini lağvedip Suriyeli muhalif unsurların kontrol ettiği Dera’daki tüm bölgeleri ele geçirmesi sonrası dikkatler İdlib’e çevrilmiş durumda. Dera’daki gerilimi azaltma bölgesi ABD, Rusya ve Ürdün arasında mutabık kalınan bir anlaşmaya dayanmaktaydı. İdlib bölgesindeki gerilimi azaltma bölgesi ise Rusya, İran ve Türkiye garantörlüğünde devam eden Astana görüşmeleri kapsamında Mayıs 2017’de ilan edilmişti. Türkiye’nin Astana süreci doğrultusunda İdlib’te inşa ettiği 12 gözetim noktasına rağmen yerel halk arasında İdlib’e bir askeri saldırı endişesi bulunmaktadır. Özellikle Rusya’nın hava üstünlüğü İdlib bölgesinin güvenliği için sorun teşkil etmektedir. Astana süreci bağlamında Türkiye’nin İdlib için karar vermesi ve adım atması gerekmektedir. Bu noktada İdlib için iki farklı senaryo ortaya çıkmaktadır; İdlib’ten çekilmek veya İdlib’i temizlemek. Türkiye’nin Gözetim Noktaları Türkiye Astana süreci kapsamında İdlib bölgesinde rejim ve Suriye muhalefeti arasındaki cephe hattı boyunca 12 gözetim noktası kurmuştur. Türkiye’nin inşa ettiği 12 gözetim noktası cephe hattında olası ateşkes ihlallerini raporlamakta ve ateşkesin devamlılığını gözetlemektedir. Türk askerinin sahadaki varlığı ile İdlib bölgesinde bazı ufak çaplı istisnalar haricinde taraflar arası çatışmalar durmuştur. Rusya ve İran ise rejim tarafında gözetim noktaları kurmuştur. Rusya 10, İran ise 7 gözetim noktası inşa etmiştir. Türkiye, İran ve Rusya’nın İdlib gerilimi azaltma bölgesinin cephe hatlarına kurdukları gözetim noktaların temel amacı sınır hattındaki çatışmaları durdurmak ve tarafların alan kaybedip kazanmasını engellemektir. Gözetim noktaları sınır hattında ne kadar etkili ise de, cephe arkasına düzenlenen hava harekâtlarına karşı işlevsizdir. Fakat Türk gözetim noktaların varlığı devam ettiği sürece rejim güçleri ve rejimi destekleyen tarafların İdlib bölgesini ele geçirmeye yönelik kara harekâtı gerçekleştirmesi mümkün görülmemektedir. İdlib bölgesindeki Türkiye’ye yönelik sivil halktaki algı ise iyimserdir. Türk gözetim noktalarının güvence ve huzur manasına geldiği ve Türk gözetim noktalarının İdlib’e karşı olası bir saldırıyı engelleyeceği düşüncesi hâkimdir. Ayrıca sivil halk, Türk gözetim noktaların kurulması ile birlikte İdlib’e yönelik hava saldırılarının da son bulmasını ümit etmektedir. Türkiye’nin gözetim noktaları bağlamında, Türkiye’nin İdlib’e yönelik politikası için belirleyici diğer bir unsur ise İdlib’te faaliyet gösteren aktörler ve bu aktörlerin Astana süreci kapsamındaki rolleri ve etkileridir. İdlib’teki Aktörler İdlib’teki aktörler, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), Huraşiddin, Cephet Tahrir Suriye (CTS) ve Ulusal Özgürleştirme Cephesi (UÖC) olmak üzere dört ana kategoride ele alınabilir: Heyet Tahrir el Şam: Muhammed el-Cevlani liderliğindeki eski Nusra örgütü, El-Kaide ile bağlarını koparma kararı aldıktan sonra kendi ismini Cephet Fetih Şam olarak değiştirmiştir. İkinci bir adımda ise Cephet Fetih Şam, birkaç başka grup ile beraber HTŞ’yi kurmuştur. HTŞ’nin kuruluşundan sonra HTŞ’deki iç karışıklıklar, fikir ayrılıkları ve HTŞ’nin özellikle Ahrar’uş Şam’a karşı saldırgan tutumu HTŞ’den birçok grubun ve kişinin ayrılmasına yol açmıştır. Bazı eski Nusra gruplarının HTŞ’den ayrılması sonucunda Huraşiddin kurulmuştur. Huraşiddin: HTŞ’nin kuruluşunu ve El-Kaide’den ayrılışını doğru bulmayan ve El-Kaide’ye biatını bozmayan eski Nusra içerisindeki birçok grup HTŞ’den ayrılmıştır. Muhammed el-Cevlani’nin kararlarına karşı çıkan grup ile HTŞ arasında birçok sürtüşme ve karşılıklı atışmalar yaşanmıştır. Huraşiddin’i kuran gruplar eski Nusra grupları arasında savaşta en etkili olan gruplardan oluşmaktadır. Özellikle “Badiye Cephesi” olarak tanınan grup, Nusra’nın askeri operasyonlarında en önde yer alan ün kazanmış bir yapılanmaydı. Huraşiddin, El-Kaide’ye olan bağlılığını devam ettirmektedir ve El-Kaide’nin Suriye’deki yeni yapılanmasıdır. Cephe Tahrir Suriye: HTŞ’nin saldırgan tutumuna ve beklenen HTŞ saldırılarına karşı, Ahrar’uş Şam ve Nureddin Zengi Hareketi arasında kurulmuş bir savunma paktıdır. Zeytin Dalı Harekâtı devam ederken HTŞ’nin Nureddin Zengi Hareketi’ne Batı Halep’te düzenlediği geniş çaplı saldırı üzerine CTS savunma paktı harekete geçmiş ve HTŞ’yi geri püskürtüp HTŞ kontrolündeki birçok bölgeyi ele geçirmiştir. CTS ile HTŞ arasında yaşanan çatışmalarda Sukur el-Şam grubu CTS’nin yanında yer almıştır, fakat resmi olarak CTS’nin parçası değildir. CTS ve Sukur el-Şam Türkiye yanlısıdır ancak Türkiye tarafından doğrudan desteklenmemektedir. Ulusal Özgürleştirme Cephesi: Türkiye’nin İdlib’te doğrudan desteklediği grupların Türkiye’nin yönlendirmesi ile kurduğu bir çatı yapılanmasıdır. 28 Mayıs 2018 tarihinde İdlib ve çevresinde faaliyet gösteren 11 muhalif grubun birleştiklerini duyurması ile birlikte “Ulusal Özgürleştirme Cephesi” kurulmuştur. Yeni oluşum içerisinde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonuna katılan Feylak’uş Şam ve Zeytin Dalı operasyonuna katılan Ceys el-Nasr ve 23. Fırka (Tümen) da bulunmaktadır. UÖC bileşenlerinin tamamının Türkiye tarafından desteklendiği bilinmektedir. UÖC’de ne derece merkezi emir-komuta zinciri bulunduğu ise şüphelidir. UÖC gerçek manada bir birliktelikten çok, bir şemsiye yapılanmasıdır. Ayrıca UÖC bileşenlerin ortak hareket ettiğinde İdlib’te önemli bir güç merkezi oluşturmaktadırlar. 28 Mayıs tarihinde Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ne yeni katılımlar olmuştur. Ceys el Ahrar ve Sukur uş Şam yanısıra Cephe Tahrir Suriye de Ulusal Özgürleştirme Cephesi’ne katılmıştır. Böylelikle İdlib’teki Astana sürecinin dışında kalmayan tüm aktörler bir şemsiye altında toplanmıştır.CTS’nin UÖC’ye katılması ile birlikte İdlib’teki aktörler 3 ana kategoriye inmiştir. Astana Sürecinin Dışında Kalan Aktörler İdlib’teki gerilimi azaltma bölgesi Astana süreci kapsamında ilan edilmiştir. Türkiye, İran ve Rusya garantörlüğündeki Astana süreci DAEŞ ve Nusra gibi terör örgütlerini kapsamamaktadır. HTŞ ve Huraşiddin’in Rusya, İran ve dünya kamuoyu tarafından Nusra’nın devamı olarak tanımlanmasından dolayı HTŞ ve Huraşiddin resmi olarak Astana süreci kapsamında ilan edilen gerilimi azaltma bölgesinin dışında kalmaktadır. Diğer yandan Astana sürecinin başlangıcında Rusya tarafından ilan edilen “ılımlı muhalefet” ve Astana’ya bilfiil katılan Suriyeli muhalif gruplar Astana süreci kapsamında gerilimi azaltma bölgesince kapsanmaktadır. Anlaşma gereğince Rusya, İran ve Esed rejimi İdlib bölgesinde varlık gösteren HTŞ ve Huraşiddin haricindeki gruplara saldırı düzenlememelidir. HTŞ ve Huraşiddin’in varlığı İdlib bölgesinde devam ettiği sürece Türkiye’nin Rusya, İran ve Esed rejimine karşı eli daha zayıftır. Zira Rusya, İran ve Esed rejimi İdlib bölgesini hava saldırıları ve füzeler ile hedef alabilir ve saldırıların hedefinin HTŞ veya Huraşiddin olduğunu iddia edebilir. Nitekim Rusya, Doğu Guta’daki kısıtlı HTŞ varlığını bahane göstererek bölgedeki Suriyeli muhalefeti tamamen hedef almış ve imha etmiştir. İdlib bölgesinde HTŞ ve Huraşiddin’in varlığı ise Doğu Guta’ya göre çok daha yaygındır. Ulusal Özgürleştirme Cephesi bileşenleri Astana sürecine katılmaktadır ve Rusya tarafından Astana süreci kapsamında resmen muhatap olarak kabul edilmiştir. Astana süreci ile beraber kurulan gözetim noktaları, İdlib’teki aktörler ve Astana sürecindeki rolleri bağlamında, Türkiye’yi Astana süreci kapsamında karar vermeye ve adım atmaya zorlamaktadır. Nitekim bir yandan Türkiye İdlib’in güvenliği için garantör olmuştur, diğer yandan ise HTŞ ve Huraşiddin gibi örgütler Astana süreci kapsamını dışındadır ve meşru hedeflerdir. Türkiye’nin aynı anda İdlib’i koruyup, HTŞ ve Huraşiddin’e karşı adım atması Astana süreci kapsamında mümkün görünmemektedir. İdlib İçin Alternatif Senaryolar Türkiye’nin İdlib’e olası bir saldırıyı uzun vadede engellemek için önüne iki ayrı senaryo çıkmaktadır. Türkiye’nin İdlib’ten çıkması, gözetim noktalarından çekilmesi ve İdlib’in rejim güçleri tarafından ele geçirilmesi birinci alternatiftir. İkinci alternatif ise Türkiye’nin İdlib bölgesini radikal unsurlardan temizlemesi ve Suriye’deki kontrol alanını genişletmesidir. a)Türkiye’nin İdlib’ten Çıkması Muhtemel gözükmeyen birinci senaryoda İdlib’e yönelik Rusya ve rejim baskılarına karşı Türkiye’nin geri atması mümkündür. Bu durumda Türk gözetim noktaları kısa bir süre içerisinde kaldırılıp Türk askerinin Türkiye’ye geri dönmesi sağlanabilir.  Rusya’nın hava gücü ve rejimin Suriye’deki tüm diğer cephelerde Suriyeli muhalifleri elimine etmiş olması İdlib’in kısa sürede rejimin kontrolüne geçmesine yol açacaktır. REACH kuruluşuna göre 3,6 milyon insanın yaşadığı İdlib bölgesine yönelik olası bir rejim saldırısında, Türkiye sınırına yeni bir mülteci akımı yaşanacaktır. İdlib bölgesindeki 3,6 milyon insandan 1,5 milyonunun rejimden kaçıp Suriye’nin diğer bölgelerinden İdlib’e sığınan ve burada kamplarda yaşayan insanlar olduğu düşünüldüğünde, Türkiye sınırına en az 1,5 milyon insanın akın etmesi muhtemeldir. Fakat rejimin Rusya hava desteği ile beraber İdlib’e saldırması halinde BM rakamlarına göre 2,5 milyon insanın Türkiye sınırına kaçması beklenmektedir. Türkiye dünyada en çok mülteci barındıran ülke iken, 2,5 milyonluk yeni bir mülteci akımının gerçekleşmesi durumunda büyük bir kriz yaşanacağı aşikârdır. Mülteci krizinin yanı sıra Türkiye’nin İdlib’i kaderine terk etmesi, Türkiye’nin Suriye sahasındaki kredibilitesinin sorgulanmasına yol açacaktır. Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgelerindeki insanların Türkiye’ye karşı güvenleri zedelenebilir. Ayrıca Türkiye’nin İdlib’te geri adım atması, rejimi ve Rusya’yı Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgelerine yönelik adımlar atmaya cesaretlendirecektir. Aynı zamanda Türkiye’nin İdlib’ten çıkması ve İdlib’in rejim güçlerinin eline geçmesi Türkiye’yi Suriye’nin geleceğin konuşulduğu alanlarda karar hakimiyetini etkileyecektir. b)Türkiye’nin İdlib’i Terör Unsurlarından Temizlemesi Türkiye’nin İdlib’i temizlemesi durumunda bölgedeki hakimiyetini tahkim edip, İdlib’i güvence altına alabilir. İdlib’teki DAEŞ hücrelerin temizlenmesi, Huraşiddin’in elimine edilmesi, son olarak ise HTŞ’nin kendini lağvetmesinin sağlanması veya HTŞ’nin doğrudan elimine edilmesi ile İdlib Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı bölgeleri gibi Türkiye’nin güvencesi altına girebilir. Birinci senaryoya kıyasen ikinci senaryo daha fazla Türkiye’nin sahada rol almasını gerektirmektedir fakat genel anlamda daha az risk barındırmaktadır. Türkiye’nin sahada daha etkili olmasını gerektirmektedir, fakat Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadede daha güçlü bir konuma sahip olmasını sağlayacaktır. Özellikle Suriye’nin geleceği üzerinde Türkiye oldukça etkin bir aktör olacaktır. Türkiye’nin daha güçlü konumu ise Türkiye’nin PKK ve Esed rejimine karşı yeni kazanımlar elde etmesinin önünü açacaktır. DAEŞ’in özellikle Hama bölgesindeki varlığı rejim güçleri tarafından elimine edilirken, birçok DAEŞ militanın da İdlib’e kaçışına izin vermiş  ve terörist unsurlar yer altına çekilerek İdlib’te saklanmıştır. İdlib’teki otorite boşluğundan yararlanan DAEŞ terör örgütü bölgede birçok suikast düzenlemektedir. DAEŞ özellikle HTŞ militanlarını hedef almaktadır. DAEŞ’in yollara ve arabalara EYP yerleştirdiği görülmektedir. DAEŞ’in bölgedeki varlığı sadece Suriyeli muhalifleri ve bölgedeki asayişi değil aynı zamanda Türk askerinin güvenliğini de tehdit etmektedir. DAEŞ hücrelerine karşı Cephet Tahrir Suriye operasyonlar düzenlemiş olsa da, İdlib bölgesinde DAEŞ’e karşı mücadeleyi HTŞ omuzlamaktadır. Türkiye hem kendi askerinin güvenliği hem de İdlib’te olası operasyonlar için DAEŞ hücrelerinin temizlenmesini sağlamalıdır. Bunu gerçekleştirmek için UÖC’yi aktif hale getirerek DAEŞ hücrelerine karşı operasyonlar düzenlenmelidir. Tüm bu operasyonların düzenlediği esnada Türk gözetim noktalarındaki Türk askerleri UÖC tarafından dışarıdan gelecek her türlü tehdide karşı korunmalıdır.Türkiye İdlib’i radikal unsurlardan temizlemek için DAEŞ’ten sonra Suriyeli muhalifler üzerinden El-Kaide’nin yeni Suriye kolu olan Huraşiddin’i hedef alarak  İdlib’ten elimine eden Türkiye, Rusya’ya karşı ve uluslararası arenada İdlib bölgesindeki El-Kaide varlığının sonlandırıldığını kanıtıyla iddia edebilecektir. Diğer bir faktör ise Türkiye’nin hem Rusya karşısında hem de dünya kamuoyu önünde El-Kaide ile mücadele ile ön plana çıkmasıdır. Böylelikle Türkiye Suriye muhalefetinin ayağındaki engeli imha etmiş olur ve Suriye muhalefetinin barış masasına daha güçlü ve arındırılmış bir şekilde oturmasını sağlar.HTŞ’nin Amerika Birleşik Devletleri tarafından resmen terör örgütü olarak ilan edilmesi, Aralık 2012 tarihinde ABD’nin Nusra’yı terör örgütü olarak ilan etmesine benzemektedir. Ayrıca Rusya, İran ve Türkiye arasında mutabık kalınan Astana anlaşmalarında HTŞ kapsam dışıdır. Rusya’nın Türkiye’ye baskı uygulayabilmesini engellemek için HTŞ’nin lağvedilmesi gerekmektedir.  HTŞ’nin bu konudaki tavrı tüm İdlib’in kaderini etkileyecektir. Türkiye gerektiğinde kendi güvenliği ve İdlib için HTŞ’yi ikna edecektir. Türk askerinin doğrudan İdlib’e girmesi ile İdlib bölgesi, Fırat Kalkanı Harekâtı ve Afrin bölgeleri gibi Türk himayesi altına girecektir. Böylelikle Türkiye İdlib bölgesinden Cerablus’a kadar uzanan bir kuşağı doğrudan kontrol edecektir. Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesindeki model İdlib’e de uygulanabilecektir. Kaynak: Ortadogudan
Dera’da Yaşanan Süreç ve Muhtemel Yansımaları Kutluhan Görücü  
Dera’da yaşanan süreç ve muhtemel yansımaları Rusya ve İran destekli Esed rejimi, Doğu Ğuta, Doğu Kalamun, Humus’un Kuzeyi ve Yermük Kampı bölgesinde hakimiyet kurduktan sonra yönünü Dera şehir merkezi ve çevresine çevirdi. Dera ve çevresi diğer çatışma bölgelerine nazaran yıllardır düşük yoğunluklu çatışmaların yaşandığı bir bölge idi. Bu durumun etkenleri arasında ABD ve Ürdün’ün Güney Suriye muhalifleri üzerinde etkili aktörler olması, bu durumun en önemli nedenleri arasında yer alır. 2017 yılında Suriye’de siyasi çözüm arayışları zemini üzerine oturan ve ilerleyen süreç ABD, Ürdün ve Rusya’nın; Dera ve Kuneytra’yı özel bir anlaşma kapsamına alarak ‘gerilimi azaltma bölgesi’ ilan etmesine sebebiyet verdi. Ancak devam eden süreçte ABD’nin Güney Suriye’deki muhaliflerden desteğini çekmesi üzerine Esed rejimi, bölgeye operasyonlara başladı. 10 Haziran 2018’de Esed rejimi ve rejim ile koordineli Şii milisler Güney Suriye, Dera’ya yönelik operasyonlara başlarken, Rusya’nın hava desteği ile ciddi ilerlemelere başlanması 25 Haziran tarihini bulmuştur. Rusya’nın hava desteği ile birlikte Dera’nın doğu kırsalında muhaliflerin kontrolündeki kırsal alanı ikiye bölen Esed rejimi ve rejime bağlı müzahir kuvvetler Dera’ya yönelik operasyonlarına hız verdi. Bu hızlı ilerlemelerin üzerine Rusya ve muhalifler arasında müzakere ve ateşkes süreci başladı. Rusya’nın ara buluculuğu ile muhaliflerle gerçekleştirilen ateşkes görüşmeleri 6 Temmuz itibari ile sonuç verdi. Bu anlaşmanın ana başlıkları şu şekildedir; Muhalifler ağır silahları teslim edecek, tam manası ile çözüm gerçekleşene dek hafif silahlar muhaliflerde kalacak Ürdün sınırı Rusya’ya dolayısıyla rejime bırakılacak; böylelikle stratejik önemi bulunan Nasib sınır kapısı dahil olmak üzere Ürdün sınırının yaklaşık %85’i rejim ve destekçilerinin kontrolüne girdi. Kuneytra ve Dera’nın batı kırsalı ile ilgili henüz netleşen bir anlaşma mevcut değil. Bu nedenle bu bölgelerdeki muhalif örgütlenmeler ağır silahlarını teslim etmezken, doğu kırsalında bulunan bazı askeri gruplar Dera’nın batısına geçti. Anlaşmayı kabul etmeyen muhalifler aileleri ile birlikte Kuzey Suriye’ye (İdlib ve Halep) tahliye edilecek Suriye’de genel bir çözüm oluşana dek muhaliflerin teslim ettiği bölgelere rejim ve rejime müzahir kuvvetler girmeyecek; Rus polis güçleri görev yapacak. (Bu maddeyi rejim bazı noktalarda ihlal etti) Rusya ve İran destekli Esed rejiminin Dera’ya yönelik gerçekleştirdiği askeri operasyonlar neticesinde yaklaşık 350 bin sivilin yerlerinden olduğu ve göç etmek üzere Ürdün sınırına gittiği ancak Ürdün yönetiminin sınır kapılarını açmaması üzerine geri döndüğü belirtilmekte. Bununla birlikte 270 gazetecinin de Dera ve çevresinde abluka altında kaldığı, gözaltı veya ölüm korkuları nedeni ile güvenli geçiş talep ettikleri bölgeden aktarılanlar arasında. Açlık ve susuzluğun yol açtığı rahatsızlıklar nedeni ile Deralı sivillerden en az 15 kişinin hayatını kaybettiği de bildirilmekte. Dera’ya yönelik Rusya ve İran destekli rejimin gerçekleştirdiği askeri operasyonlara binaen UNICEF’in yapmış olduğu açıklamaya göre hayatını kaybeden sivillerin sayısının en az 65 olduğu bilgisi paylaşıldı. 6 Temmuz itibariyle neticelenen ateşkes anlaşmasının sonucunda 12 Temmuz’da rejim ve destekçileri Dera il merkezine girerek rejim bayrağını astı. Dera, Suriye’deki muhalif gösterilerin ilk başladığı yer olması nedeniyle rejim bayrağının yeniden Dera kent merkezine asılmasının oldukça sembolik bir anlamı bulunmakta. Yaşanan bu hadise Suriye’deki siyasi geleceğin de habercisi konumunda. Güney Suriye’de muhaliflerin elinde bulunan Kuneytra kırsalı ve Tanf üssü hariç tutulduğunda, Suriye muhalefetinin kontrolünde bulunan bölgeler İdlib ve Afrin-Bab-Cerablus üçgeni olarak karşımıza çıkmakta. Rejimin Kuneytra’ya yönelik askeri operasyonları devam ederken, ilerleme kat ettiği de açıkça görülüyor. Önümüzdeki günlerde bu bölgelerde de bir ateşkes ve tahliye anlaşması görmemiz şaşırtıcı olmayacaktır. Suriye rejiminin özellikle tahliye anlaşmalarına sıcak baktığı biliniyor. Böylelikle rejim hem kontrol ettiği bölgelerde demografik düzeni sağlayabiliyor hem de güvenliği arttırabiliyor. Bu nedenle Kuneytra’da faaliyet gösteren başta HTŞ olmak üzere rejim hakimiyetinde yaşamak istemeyen muhaliflerin hafif silahları ile birlikte İdlib’e tahliyesi muhtemel. Nitekim Dera’daki muhaliflerin kısa bir süre içerisinde ateşkes ve anlaşma sürecine başlaması rejimin tüm dikkatini Kuneytra bölgesine vermesine sebebiyet verdi. Güney Suriye’de bu durumun yaşanmasındaki uluslararası aktörler olarak ABD ve Ürdün öne çıkıyor. Nitekim bu gelişmeler, ABD’nin İran’ın bölgede sınırlandırılması düzeyine indirgenen ve böylelikle tekil bir siyasi düzleme oturan bölge siyasetinin sonucu. Bununla birlikte Ürdün’ün Esed’in Suriye’deki iktidarının varlığından ziyade bölgede oluşabilecek istikrarı öncelemesi ve mülteci sorununu kontrol etmek istemesi diğer bölgesel faktörler arasında. Ortaya çıkan tabloda Ürdün, Esed rejiminin varlığını kabul ederken, Helsinki zirvesi ile birlikte Trump ve Putin de Suriye’de İran’ın sınırlandırılmasını sağlamak üzere mutabakat zeminini yakalamış görünüyor. ABD yönetiminin istikrarsız Suriye politikası ve maliyet yüklenmemek üzere kurulu anlayışı YPG/PKK’nın da Fırat nehrinin doğusunda hakimiyeti ele almasına ve DAEŞ ile mücadele üzerinden meşruiyet kazanmasına neden olmuştu. Menbiç’te ABD ile Türkiye arasında başlayan süreç, YPG/PKK’nın rejim ile işbirliğini arttırmasına ve Fırat’ın doğusundaki hakimiyet alanları üzerinde müzakerelere başlamasına sebebiyet verdi. ABD’nin bölgedeki varlığı sürdüğü müddetçe Esed rejiminin Fırat’ın doğusuna dönmesi mümkün görünmüyor ancak Trump’ın Suriye’den çıkmaya yönelik isteği muhtemel bir karara dönüşürse bu sürece Türkiye’nin müdahil olması gerekiyor. Oldukça griftleşen ve aktörlerin kısa vadeli çözümlere odaklandığı Suriye’de, Türkiye, YPG/PKK’nın Esed rejimi ile gireceği bir siyasi angajman ile birlikte meşru bir aktör görülmesinin önüne geçecek adımlar atmalı.
Türk gözetim noktalarına rağmen Rusya ve Rejim neden hala İdlib’i bombalıyor? Ömer Özkizilcik  
Türk gözetim noktalarına rağmen Rusya ve Rejim neden hala İdlib’i bombalıyor? Türkiye, Rusya ve İran’ın garantör olduğu Astana süreci kapsamında İdlib bölgesi gerilimi azaltma bölgesi olarak ilan edildi. Anlaşma kapsamında Türkiye 12, Rusya 10 ve İran 7 gözetim noktası inşa etti. Gözetim noktaları taraflar arası çatışmanın durmasını sağlamak için kurulmuştur. Nitekim Türkiye’nin gözetim noktalarını kurması ile beraber Rejim ve rejim yanlısı milisler İdlib bölgesine yönelik yeni bir askeri operasyon düzenlememiştir. Sınır hattındaki gerilimin azalmasına rağmen, Rusya ve rejim hava kuvvetleri İdlib bölgesine yönelik hava saldırıları düzenlemeye devam etmektedir. Örneğin Rusya veya rejimin Zerdana bölgesine yönelik düzenlediği hava saldırısında 25’e yakın sivil hayatını kaybetmiştir. Bir çok kesim tarafından sorulan soru: Türk gözetim noktaları ve Astana sürecine rağmen hava saldırıları neden durmuyor? Rusya, İran ve Rejim ilk defa bir anlaşmayı ihlal etmiyor Türkiye, İran ve Rusya garantörlüğünde devam eden Astana sürecin pürüzsüz ilerlediği ve tarafların anlaşmaların hepsine riayet ettiğini söylemek mümkün değildir. Astana süreci kapsamında İdlib gerilimi azaltma bölgesine ilaveten; Humus gerilimiz azaltma bölgesi, Guta gerilimi azaltma bölgesi ve Deraaa gerilimi azaltma bölgesi ilan edilmişti. Fakat Guta ve Humus bölgelerindeki Suriyeli muhalifler Rusya, İran ve rejim saldırılarına maruz kalmış ve sonunda tahliye anlaşmasına razı olmuşlardır. Guta ve Humus bölgelerinde abluka altında bulunan Suriyeli muhalifler ve siviller, Fırat Kalkanı Harekatı ve İdlib bölgesine tahliye edilmiştir. Rusya, İran ve rejim Astana süreci kapsamında ilan edilen gerilimi azaltma bölgelerine yönelik geniş kapsamlı operasyon başlatırken her zaman HTŞ’nin varlığını öne sürmüştür. Guta ve Humus bölgelerinde HTŞ’nin varlığı oldukça sınırlı olmasına rağmen bölgelere yönelik saldırılar devam etmiştir. Astana sürecine dahil olan Suriyeli muhalif grupların alanın büyük çoğunluğunu kontrol etmeleri, Rusya, İran ve rejimin masada yapılan anlaşmalardan ziyade, sahadaki fiili durumu önemsediklerini göstermektedir. Nitekim HTŞ’nin varlığı çok daha güçlü olduğu İdlib bölgesine yönelik Guta ve Humus’taki gibi saldırılar gerçekleşmemiştir. Türkiye’nin Humus ve Guta bölgelerin aksine, İdlib bölgesine doğrudan müdahale etme imkanına sahip olması ve sonrasında İdlib bölgesinde gözetim noktaları kurması, rejim ve rejim destekçilerini engellemiştir. Deraa bölgesinde ilan edilen gerilimi azaltma bölgesi ise tamamen Astana süreci ve Türkiye’nin dışında bir boyutta ilerlemektedir. İsrail’in Suriye’nin güneyinde İran ve İran yanlısı milisleri istememesi, Rusya ve İsrail arasında müzakerelere yol açmıştır. Ayrıca Ürdün’ün daha etkin olduğu Deraa bölgesinde, Rusya farklı bir strateji izlemektedir. Fakat rejim ve rejim yanlısı milislerin Deraa için büyük çaplı operasyon hazırlıkları içerisinde olduğu bilinmektedir. Nitekim Deraa’daki Suriyeli muhalifler de beklenen savaş için hazırlıklara başlamıştır. İdlib’teki gözetim noktalarının asli görevi Türkiye, İran ve Rusya’nın İdlib gerilimi azaltma bölgesinin cephe hatlarına kurdukları gözetim noktaların temel amacı sınır hattındaki çatışmaları durdurmak ve tarafların alan kaybedip kazanmasını engellemektir. Gözetim noktaları sınır hattında ne kadar etkili ise de, cephe arkasına düzenlenen hava harekatlarına karşı işlevsizdir. Rusya ve rejimin hava saldırıları Rusya ve rejim hava kuvvetleri İdlib bölgesi için ilan edilen gerilimi azaltma bölgesine yönelik hava saldırıların gerekçesi, Humus ve Guta bölgelerin ele geçirilmesinde gösterilen gerekçe ile aynıdır. Rusya ve rejim HTŞ’nin varlığını öne sürerek İdlib bölgesindeki hava saldırılarına devam etmektedir. Nitekim Astana sürecinde garantör ülkeler arasında mutabık kalınan anlaşmaya göre, HTŞ ve DAEŞ anlaşmanın kapsamı içerisinde değildir. Türk gözetim noktaları olmasa ve Türkiye’nin doğrudan müdahale imkanı olmasa, Rusya, İran ve rejim İdlib bölgesine yönelik kara harekatı başlatmaları öngörüle bilinir. Nitekim Rusya, İran ve rejimi İdlib’e saldırmaktan alıkoyan Türkiye’nin sahadaki etkisi ve Türkiye’nin karşı taraf için yol açabileceği yüksek maliyettir. Türkiye’nin desteği yüzünden İdlib’e yönelik kara harekatın maliyeti oldukça artacağından, Rusya, İran ve rejim Astana süreci kapsamında Türkiye ile beraber bir yol haritası belirlemeyi tercih etmiştir. Hava saldırılarına karşı ise Türkiye’nin eli oldukça zayıftır. Türkiye’nin Suriye hava sahası içerisindeki Rus ve rejim hava araçlarını durdurmak için elinde bir araç bulunmamaktadır. Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere MANPADS vermesi ise savaşın başından beri tartışılan fakat gerçekleşmeyen ve gerçekleşmesi neredeyse imkansız olan teorik bir alternatiftir. Türkiye’nin diplomatik olarak Rusya ve rejime baskı kurup hava saldırıların azalmasını ve bitmesini talep etse de, karşı taraf HTŞ varlığını öne sürerek hava saldırılarına devam etmektedir. HTŞ’yi ortadan kaldırmak Rusya ve rejimin hava saldırıları için HTŞ’yi öne sürmelerinden dolayı ve diğer mühim sebeplerden dolayı Türkiye, İdlib’teki HTŞ varlığını sonlandırmak için önemli adımlar atmaktadır. Nitekim HTŞ’nin İdlib’teki varlığı sadece Rusya ve rejim için bahane değil, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye politikası için ciddi bir meydan okumadır. Türkiye HTŞ’nin siyasi bürosu ile iletişime geçerek HTŞ’nin kendisini lağvetmesini talep ettiği birçok kaynak tarafından dillendirilmişti. Nitekim Türkiye’ye yakın olan Suriyeli muhalif gruplarca HTŞ’ye yönelik bu minvalde birçok talep olmuştur. HTŞ’nin kendisini lağvetmeyi ret ediyor olması, Türkiye’nin İdlib’teki politikasını zorlaştırmaktadır. Son dönemde HTŞ ile Ahrar uş Şam ve Nureddin Zengi Hareketi’nin kurduğu savunma paktı Cebhet Tahrir Suriye ve Sukur el Şam ile önemli çatışmalar yaşanmıştır. Çatışmaların şiddeti hafiflemiş olsa da, HTŞ İdlib’te zayıflamıştır ve birçok alan kaybetmiştir. Ayrıca İdlib bölgesindeki Feylak uş Şam, Ceys el Nasr, Ceys İdlib Hür, 1. Sahil Tümeni, 2. Sahil Tümeni, Fevc el Evvel, Ceys el Sani, Ceys el Nukba, Şüheda el İslam Darayya, Fırka el Hurriye ve 23. Fırka’nın birleşmesi sonucunda kurulan Ulusal Özgürleştirme Cephesi HTŞ ve Cephe Tahrir Suriye’nin yanında üçüncü bir güç merkezi olarak öne çıkmaktadır. Ulusal Özgürleştirme Cephesi’nin Türkiye tarafından desteklendiği bilinmektedir. İdlib bölgesindeki güç dengelerin değişmesi ve HTŞ’nin zayıflatılması durumunda, HTŞ sorunsalın daha kolay çözülebileceği muhtemeldir. Fakat bunu gerçekleştirebilmek için Ulusal Özgürleştirme Cephesi ile Cephe Tahrir Suriye’nin HTŞ’ye karşı müttefiklik kurması gerekmektedir. Diğer yandan HTŞ’nin zayıflaması El-Kaide ve DAEŞ gibi örgütleri İdlib bölgesinde güçlendirmektedir. Cephe Tahrir Suriye ile HTŞ arasındaki çatışmalar esnasında HTŞ içerisindeki El-Kaide kanadı gruptan ayrılarak Huraş Ed-Din örgütünü kurmuştur. Huraş Ed-Din örgütü İdlib gerilimi azaltma bölgesini gözetmeyerek cephe hatlarında rejim ve rejim yanlısı milislere karşı saldırılar düzenlemiştir. Huraş Ed-Din örgütü Türkiye’yi düşman unsur olarak görmesi diğer endişe verici bir durumdur. Sonuç 7 yılı geçkindir süren Suriye savaşından alınabilecek derslerden birisi, masada verilen sözlerin değil sahadaki fiili durumun belirleyici olduğudur. Rusya, İran ve rejim güçleri Astana sürecinde verdikleri sözlerden ziyade, sahadaki duruma göre hareket ettikleri görülmekte. İdlib bölgesinde çatışmalar büyük oranda durmuş olsa da, hava saldırılar devam etmektedir. Hava saldırıların devam etmesi Türkiye’nin garantör olarak konumunun sorgulanmasına yol açabilir. Nitekim İdlib’in bazı yerlerinde Türkiye’nin hava saldırılarını durdurması için gösteriler düzenlenmiştir. Türkiye’nin Rusya ve rejim hava kuvvetlerini Suriye hava sahası içlerinde fiilen durdurması mümkün olmadığından, diplomatik yollarla hava saldırılan mümkün olduğunca azalması için çabalaması gerekmektedir. Ayrıca HTŞ’nin ve diğer radikal örgütlerin İdlib’teki varlığını azaltarak, Rusya ve rejimin öne sürdüğü bahaneleri ellerinden almalıdır. Rus ve rejim tarafı ise Suriye’deki savaşın bitmesi ve barış görüşmelerin bir yere varabilmesi için hava saldırıların bitmesi gerektiği anlamalıdır.  
Zeytin Dalı Harekatı Hangi Mitleri Çürüttü?
Zeytin Dalı Harekatı Hangi Mitleri Çürüttü? 20 Ocak’ta Afrin’in YPG unsurlarından temizlenmesi amacıyla Zeytin Dalı Harekatı’nın başlatıldığı duyurulduğunda pek çok Batılı Suriye uzmanı ve analistin bu harekatın başarı ihtimaline dair şüpheleri vardı. YPG’nin Daeş’e karşı elde ettiği askeri başarılardan yola çıkılarak TSK’nın Afrin’de oldukça zorlanacağı ya da harekatın Türkiye’nin kapasitesinden ötürü kısıtlı kalacağı gibi iddialar bu şüphelerin temelini oluşturmaktaydı. Türkiye  tarafından eğitilmiş ÖSO unsurlarının 2 ay dolmadan Afrin şehir merkezini ele geçirmesi Türkiye’ye ve YPG’ye dair dolaşımda olan mitlerin yıkılmasına yol açtı. Peki Zeytin Dalı Harekatı hangi tezleri çürüttü? “YPG Suriye savaş sahasındaki en efektif silahlı yapı” YPG Ayn el-Arab’ın (Kobane) kuşatılmasıyla başlayan süreçte Ayn el-Arab, Tel Abyad, Menbic, Rakka ve Deirezzor’da Daeş’e karşı mücadelede Amerika’nın yoğun hava desteğinin (istatistik) yanında askeri eğitim ve mühimmat desteği ile birlikte öne çıkan bir aktör olarak sahnede yerini aldı. Daeş’e karşı sahada gerçekleşen askeri kazanımlara ek olarak Batı medyasında YPG’nin seküler bir “anti-cihatçı” güç olduğu vurgusu sürekli olarak kendine yer buldu. Batı’daki İslamofobik damarı hedef alan bu propaganda ciddi bir karşılık gördü. YPG’nin PKK ile olan bağları göz ardı edildi ve YPG Suriye’deki  işbirliği yapılacak yegane aktör olarak sunulmaya başlandı. Lakin YPG’nin sahadaki askeri kazanımlarında dengeleri değiştiren Amerikan desteği ikinci plana atılırken örgütün kadın savaşçıları gibi magazinsel ögeler söylemde ön plana çıktı. Amerikan hava desteği öncesi YPG’nin Haseke/Rakka/Ayn el-Arab’da Daeş’e karşı verdiği ciddi kayıplar adeta unutuldu. Bu illüzyon YPG’nin TSK gibi modern bir orduya uzun süre direnebileceği hatta kafa tutabileceği gibi tahminlere zemin hazırladı. Zeytindalı Harekatı’nda YPG’nin Daeş’e karşı savaştığı cepheler ile karşılaştırıldığında sahip olduğu dezavantajlar göz ardı edildi. Türkiye’nin Hatay ve Kilis üzerinden Afrin ve çevresiyle doğrudan sahip olduğu kara sınırı, Fırat Kalkanı bölgesinin Afrin ile sınırdaş olması gibi coğrafi avantajları ciddiye alınmadı. Keza Rusya’nın Suriye hava sahasını kullanmak hususunda TSK’ya engel olacağı beklentisi de bir başka hesap hatasıydı. Kısa bir dönem hariç TSK Suriye hava sahasını oldukça rahat ve etkin şekilde kullanırken YPG bu kez hava desteğine sahip olan güç değil hava desteği ile hedef alınan güç oldu. Şimdiye kadar rejimle YPG arasında yaşanan istisnai çatışmalar haricinde ciddi bir hava taarruzu yaşamayan YPG unsurları için TSK’nın bu etkinliği yeni bir tehditti ve YPG’nin hava saldırıları karşısındaki direnci test edilmemişti. Suriye rejimi ile kıyas edilmeyecek bir güce sahip olan Türk hava kuvvetleri F-16ları ve SİHAlarıyla ciddi bir fark yarattı. YPG’nin elde kalan yegane direnç noktası ise Afrin’in dağlık coğrafyası ve bu bölgede olası bir harekata karşı inşa edilen tüneller ve hendeklerden oluşan savunma hatlarıydı. Raco, Cinderes ve Burseya mevkilerinde YPG’nin  bir süre direnebilmesi ve TSK’ya kayıplar verdirmesi bu avantajın kısa vadeli sonuçları olsa da görüldüğü üzere TSK’nın dağlık bölgede savaş tecrübesi (bknz: Türkiye’nin güneydoğusu ve kuzey Irak) ile coğrafi konumu bu engelin hızlıca aşılmasını sağladı. Keza dağlık alanda savaş tecrübesi bulunmayan ÖSO’nun da sahada başarılı bir aktör olarak ortaya çıkması ÖSO’nun içinde bulunduğu olduğu dönüşüm sürecinin başarısını işaret etmektedir. “15 Temmuz sonrası TSK’da yaşanan tasfiyeler TSK’nın kapasitesini düşürdü” 15 Temmuz darbe girişimi sonrası orduda yaşanan tasfiyeler sonucu TSK’nın savaş kapasitesinin düştüğü iddiası da hatalı analizlerin bir diğer dayanağı oldu. Hava kuvvetleri ve kara kuvvetlerinin yaşanan tasfiyeler sonucu gücünü kaybettiği ve hatta Fırat Kalkanı Harekatının bu yüzden çok başarılı sayılamayacağı bu yüzden YPG gibi disiplinli bir yapıya karşı TSK’nın zorlanacağı tezleri Zeytin Dalı Harekatı ile çürütüldü. Fırat Kalkanı’nda TSK’nın yerli destekçileri (ÖSO) Zeytin Dalı Harekatı’na nazaran daha dağınık ve hazırlıksızdı. Ki buna rağmen YPG’ye nazaran çok daha ciddi bir direniş gösteren Daeş’e karşı TSK hem de darbe girişiminin hemen ardından oldukça başarılı bir sınav verdi. Menbic’in yoğun milis (YPG/SDG) ve hava desteğine rağmen yoğun çabalar sonucu alındığı göz önüne alınırsa Fırat Kalkanı mükemmel olmasa bile oldukça başarılı bir harekat olarak tarihe geçti. Ki TSK’nın Fırat Kalkanı harekatında hava gücünü Zeytin Dalı Harekatı’na nazaran daha az kullandığını ve ufak köylerde dahi Daeş’in bombalı araç saldırıları ve baskınlarıyla ciddi direniş gösterdiğini unutmamak gerek. Harekatın ilk günü 70’den fazla uçakla gerçekleştirilen gövde gösterisi, 10binin üzerinde ÖSO unsurunun TSK tarafından bu harekat için eğitilmesi TSK’nın ciddiyeti ve kapasitesine dair yeterli doneleri bize vermekte. Açık kaynaklardan görüldüğü üzere 6-8bin civarında TSK askeri unsuru ve yerel güçler (ÖSO) ile harekat gerçekleştirildi. Jandarma birlikleri de dahil olmak üzere 500bin civarında bir askeri güce sahip olan Türkiye’nin mevcut askeri gücünün %1’inden biraz fazla bir sayıda askerle bu harekatı zorlanmadan gerçekleştirmesi TSK’nın askeri kapasitesi ile alakalı yeterli fikri vermiştir. “ABD ve Rusya izin vermeden Türkiye sadece kısıtlı bir harekat yapabilir” Hem Fırat Kalkanı Harekatında hem de Zeytin Dalı Harekatında Türkiye’nin sahadaki askeri aktivitesinin yanında yoğun bir diplomasi yürüttüğü aşikar. Bununla birlikte söz konusu tez Türkiye’yi tamamen edilgen ve etkisiz bir aktör olarak kabul etmekteydi. Lakin Türkiye’nin özellikle İdlib başta olmak üzere muhalifler üzerinde sahip olduğu ciddi nüfuzun diplomasi alanında Türkiye’nin elinde koz olduğu bir gerçek. Türkiye ile birlikte hareket ederek kuzeydeki savaşın kendisi için maliyetini azaltmak isteyen Rusya aynı vakitte Türkiye-ABD arasındaki ilişkilerin mevcut gergin yapısından da istifade ederek kuzey batı Suriye’de ABD’yi masadan uzak tutmak istemektedir. Rusya’nın başta hava sahasını kapamak gibi Türkiye’ye maliyet çıkaracak kozları elinde mevcut. Buna karşın Türkiye’nin de İdlib ve Halep kırsalında risk alarak benzer şekilde Ruslara hiç de arzu etmedikleri şekilde maliyet çıkarma kapasitesi bulunmakta. Türkiye bu dengeleri gözeterek siyasi iradesi ve diplomasisi ile Zeytin Dalı Harekatını minimum maliyetle gerçekleştirirken diplomasi masasında tamamen edilgen bir aktör olmamış ve de bugün savaş sonrası müzakerelerde kendisine sağlam bir yer edinmiştir. Bugün Menbic üzerinde Türkiye ile ABD arasında gerçekleşen müzakereler ise Türkiye’nin sahadaki varlığı güçlendikçe diplomatik alanda da ABD’ye karşı elindeki kozların arttığını göstermekte. Bu açıdan Türkiye kapasite olarak Rusya ve ABD ile aynı güçte olmasa da kendi sınır hattına yakın bölgede diplomatik ağırlığı olan önemli bir güç olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak Zeytin Dalı Harekatı ile Türkiye Suriye’deki etkinlik alanını İdlib-Afrin-Azez-Carablus-Bab hattında genişletmiş ve kuzey Suriye’deki etkin bir aktör olarak konumunu güçlendirmiştir. TSK’nın Suriye’deki varlığının hudutları Lazkiye kırsalından, Hama kırsalına, Afrin’den Carablus’a kadar uzanmaktadır. Buradan yola çıkılarak Menbic ve Halep başta olmak üzere Kuzey Suriye’de yakın gelecekte karşılaşılacak senaryolarda Türkiye her zaman hesaba katılması gereken bir güç olarak ele alınmalıdır. Türkiye’yi masa dışı bırakarak hareket etmek Rusya’ya İdlib ve Halep’te yeni maliyetler çıkartabilir. ABD için ise YPG’ye verilen sınırsız desteğin devamı sadece Menbic-Tel Abyad-Rasulayn-Ayn el-Arab hattında Türkiye ile karşı karşıya gelmek sonucunu doğurmayıp iki ülke arasındaki ilişkilerin onarılamaz derecede zararı manasına da gelecektir. Türkiye için ise Zeytin Dalı Harekatı sonrası süreçte yapılması gereken ABD-Rusya  ve İsrail-İran gerginliklerinin Suriye’deki olası sonuçlarına hazırlıklı yakalanmak için Suriye’deki askeri varlığını tahkim etmek ve hakimiyet kurduğu bölgelerde daha da güçlenmektir. Zira ancak hazırlıklı aktörler fırsatları değerlendirebilir ve gelişen tehditleri bertaraf edebilir.