Yorum
Tel Rıfat ve Çevresi Ne Olacak? Kutluhan Görücü  
Tel Rıfat ve Çevresi Ne Olacak? TSK ve TSK destekli Özgür Suriye Ordusunun başlatmış olduğu Zeytin Dalı Harekatının 58. gününde Afrin kentinde, Mabatlı kasabasında ve Afrin’in kuzey ve batı ceplerinde yer alan yerleşim birimlerinde kontrolün sağlanması[1] ile birlikte operasyonu takip eden Türk kamuoyu ve uluslararası kamuoyunda hakim soru: ‘’Tel Rıfat ve Minnag hava üssü bölgelerine yönelik TSK ve ÖSO operasyon yapacak mı’’ oldu. TSK ve ÖSO yetkililerinden operasyonun sınırına ve süresine ilişkin net bir açıklamanın olmaması ve Zeytin Dalı Harekatı boyunca Tel Rıfat ve yakın çevresine yönelik fiziki bir ilerlemenin gerçekleştirilmemiş olması da bu bölgenin geleceği konusunda soru işaretlerini arttıran bir başka etken oldu. Tel Rıfat ve çevresinin geçmişi Bu bölgenin geleceğini değerlendirmeden önce bölgenin tarihselliğine, nitelik ve niceliğine bakılması bu noktada elzem görünmektedir. Tel Rıfat ve çevresi, Suriye savaşı öncesi ve sonrasında da Arap nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir bölge olmasıdir ve 2016 yılının Şubat ayına değin Suriyeli muhaliflerin elinde bulunmuştur. Rusya’nın hava desteği ile birlikte YPG bölgeyi ÖSO’dan ele geçirmiştir.[2]Aynı zamanda bu bölge, Fırat Kalkanı operasyonu ve Halep’in rejim tarafından ele geçirilmesinden önce Halep ve Türkiye arasında bağlantıyı sağlamakta idi. Bu bakımdan Halep’in kuşatılması sürecine gidilmeden önce Rusya’nın bu bölgede YPG’nin alan kazanmasına destek olması rejimin daha rahat bir şekilde Halep’e odaklanmasına olanak tanımıştır.  Rusya’nın vermiş olduğu hava desteği, YPG’nin Afrin kantonu olarak lanse ettiği bölgede, Rusya’nın YPG ile ilişkilerini geliştirmesine de zemin oluşturmuştur. Rusya bu yardımı ile birlikte, Afrin ve çevresinde asker konuşlandırmış ve mobilize ettiği birlikler ile bölgedeki varlığını göstermiştir. Bu durum aynı zamanda ABD’nin Suriye’deki vekalet gücü konumunda bulunan YPG’yi rejim eksenli uzlaşının yanında yer almasına yönelik Rusya’nın stratejisinin bir parçası olmuştur. TSK ve TSK destekli ÖSO’nun gerçekleştirmiş olduğu Fırat Kalkanı operasyonu sürecinin sonunda Rusya ile YPG bir anlaşma gerçekleştirmiştir. Anlaşma kapsamında Rusya Menbiç’e askeri sevkiyat gerçekleştirmiş ve YPG’ye kalkan olmuştur. Rusya’nın Menbiç hamlesi, Rusya’nın YPG’ye yönelik izlediği stratejiyi gösteren önemli verilerdendir.[3] Ancak Rusya, İran ve Türkiye’nin başlatmış oldukları Astana süreci sonundaki gelişmeler ve YPG’nin ABD eksenli tavrında bir değişiklik olmaması Zeytin Dalı Harekatı’nın zeminini oluşturmuştur. Elbette ki icra edilen harekat salt olarak bu nedene bağlamak doğru olmayacaktır. Ancak Tel Rıfat ve Afrin’in, Türkiye ve Rusya bağlamında ciddi bir öneme haiz olduğu gerçeği de önümüzde durmaktadır. YPG’nin Tel Rıfat bölgesinde bulunan Ayn Dakka köyünde pusuya düşürdüğü 50’ye yakın ÖSO milisinin naaşlarını bir tır dorsesinin arkasına koyarak Afrin caddelerinde sergilemesi ise ÖSO tarafında YPG’ye olan nefreti arttırmıştır.[4] Bölgenin YPG tarafından ele geçirilirken yoğun Rus bombardımanına uğraması bölgede bulunan onlarca sivilin hayatını kaybetmesine ve onbinlercesinin de Azez veya Türkiye’ye göç etmesine sebebiyet vermiştir.[5] Afrin ve YPG kontrolünde bulunan çevre bölgelerinden hem Türkiye’nin sınır şehirlerine hem de ÖSO’nun kontrolünde bulunan Azez ve Mare kentlerine yönelik YPG’nin gerçekleştirmiş olduğu havan ve roket saldırıları bölge halkının tepkisine neden olmuş ve TSK’nın bölgeye operasyon yapmasına yönelik çağrıda bulunan gösterilerin yapılmasına sahne olmuştur. Nitekim Türkiye’nin destekleri ile ekipmanları sağlanan ve askeri eğitime tabi tutularak oluşturulan Suriye Milli Ordusu[6] içerisinde binlerce Tel Rıfat ve çevresinden milislerin bulunduğu bilinmektedir. Bu noktada Zeytin Dalı Harekatının ulusal, uluslararası ve bu yönüyle de yerel dinamiklere sahip olduğu gerçeği önümüzde durmaktadır. Zeytin Dalı Harekatı ile gelinen son durum Zeytin Dalı Harekatı kapsamında TSK ve ÖSO’nun Afrin kenti merkezini ve kırsalda bulunan kasaba ve köylerinin ele geçirilmesi ile birlikte TSK’nın önünde operasyona devam edebileceği Afrin güneyinde birkaç yerleşim bölgesi ile birlikte Tel Rıfat ve çevresi bulunmaktadır. Tel Rıfat, Minnag hava üssü ve çevresine yönelik fiziki bir ilerleme kat edilmemesine karşın bu bölgelerde Türk hava kuvvetlerinin ve topçu birliklerinin hedefinde olmuş ve bölge zaman zaman vurulmuştur. Afrin kentinde YPG’nin savunma hatlarının kısa sürede kırılması ve yıllardır yapılan hazırlıkların TSK ve ÖSO’nun ilerleyişini durduramayışı PYD/YPG tarafından bölgeye İran destekli Esad rejimi milislerinin çağrılmasına sebebiyet vermiştir. İran destekli rejim milislerinin bölgeye göndereceği konvoya yönelik Türk hava kuvvetleri ve topçu birlikleri engelleme faaliyetlerinde bulunmuş ve irili ufaklı sızmalar dışında bölgeye YPG bünyesi dışından militan girişi yapılamamıştır. Giriş yapan ve cephelere giden rejim yanlısı milislerinin akıbeti TSK ve ÖSO tarafından kısa sürede etkisiz hale getirilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu noktada önemli husus, Türkiye’nin Esad rejimine ve Şii militanlara karşı tavizsiz bir duruş sergileyerek YPG’ye desteğe gelenler arasında ayrım gözetmemesidir. Nitekim Esad rejimine bağlı milisler ile İran destekli Şii milislerin Tel Rıfat’a geldiği yönünde ki bilgilerin ardından TSK’nın bölgeye yönelik hava operasyonu gerçekleştirmesi de bu bölgelerin geleceği noktasında bize ipuçları vermektedir. Zeytin Dalı Harekatının önemli bir safhası geride kalmış iken Tel Rıfat ve çevresi büyük önem taşımaktadır. Tel Rıfat ve Minnag bölgesinin YPG’nin elinde kalması durumunda Türkiye’nin Fırat’ın batısındaki sınır güvenliğini tam manası ile sağlamış olamayacağı söylenebilir. Bu nedenle bu bölgelerin YPG’nin hakimiyetine bırakılarak operasyonun sonlandırılması mümkün gözükmemektedir. Bu bölgelerin Rusya ile birlikte Esad rejimine devri bir seçenek olarak öne çıksa da, rejimin Afrin’de ve diğer bölgelerde TSK ve ÖSO’ya karşı tutumu Türkiye için risk oluşturmakatadır. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Dairesi’nin verdiği bilgilere göre, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Afrin bölgesinden 75 bin sivil Tel Rıfat bölgesine göç etmiştir.[7] Tel Rıfat’ın geleceği Yukarıda bahsini ettiğimiz yerel dinamiklerde hesaba katıldığında ÖSO’nun Tel Rıfat ve çevresinde hakimiyet kurulmasına yönelik isteği belirgindir. Zeytin Dalı Harekatı boyunca açıklamalarda bulunan ÖSO yetkililerinin ve ÖSO bünyesindeki savaşçıların servis edilen görüntülerde Afrin’den sonraki hedefin Tel Rıfat olacağı yönündeki beyanları da bu bölgeye yönelik operasyon olasılıklarını arttıran önemli verilerdir. Türkiye’nin öncelik olarak YPG’nin Fırat nehrinin batısından tamamen temizlenmesini amaçlayan anlayışı, Menbiç’e yönelik kararlı söylemleri, icrasına başlanmış bir operasyonda eksik nokta bırakılmamasını doğuracaktır. Tüm bu nedenler bir arada düşünüldüğünde Tel Rıfat, Minnag, Deyr Cemal, Şeyh İsa başta olmak üzere bu bölgelerin ve çevre yerleşim birimlerinin YPG’den arındırılması en muhtemel sonuç olarak gözükmektedir. Tel Rıfat ve çevresi Rusya ve rejim açısından Halep merkezinin güvenliği açısından önem taşımaktadır. Suriyeli muhaliflerin Halep’in yarısını ele geçirdikleri operasyona öncülük eden Liva el Tevhid grubunun merkezi de Tel Rıfat’ta idi. İdlib bölgesindeki gözetim noktaları, Fırat Kalkanı Harekatı bölgesi ve Afrin’de TSK ve ÖSO’nun varlığı Halep merkezinin 3 cepheden kuşatılması anlamına gelmektedir. Tel Rıfat’ın kaderi Türkiye ve Rusya arasında siyasi müzakere sonucu belirlenmesi öngörülmektedir. Türkiye ve Rusya arasındaki müzakerelerin 4 farklı sonucu olabilir. 1- Bölgenin TSK ve Milli Ordu tarafından kontrol edilmesi. 2- Bölgenin Rusya ve Rejim yanlısı milisler tarafından kontrol edilmesi. 3- Bölgenin taraflar arası bölüşülmesi. 4- Bölgenin TSK ve Milli Ordu tarafından kontrol altına alınması ve ardından Milli Ordu’nun bölgeden çekilip sadece yerel polis güçlerin Tel Rıfat ve çevresinde varlıklarına devam etmesi. Tel Rıfat için ne tür bir senaryonun gerçekleşeceği bilinmemektedir. Fakat Zeytin Dalı Harekatı’nın 58. gün içerisinde Afrin şehir merkezini ele geçirmesi sonucunda Tel Rıfat ve çevresi askeri anlamda kolay bir hedeftir. TSK ve Milli Ordu bölgeyi kısa bir süre içerisinde kontrol altına alma imkanına sahiptir. Diğer yandan bölgenin Türkiye’nin onayı olmadan rejim ve rejim yanlısı milislere devredilmesi düşük bir ihtimaldir. Nitekim Türkiye bölgede bir oldu bittiği kabul etmeyeceğini ispatlamıştır. Dipnotlar [1] 58. Gününde Zeytin Dalı Harekatı, Suriye Gündemi, http://www.suriyegundemi.com/2018/03/18/58-gununde-zeytin-dali-harekati/[2] YPG, Tel Rıfat’ın tamamını ele geçirdi, Haberturk, http://www.haberturk.com/haber/haber/1196601-ypg-tel-rifatin-tamamini-ele-gecirdi[3]  YPG, Menbiç’in batısından çekildi: O köyleri Esad’a bıraktı, Mynet, http://www.mynet.com/haber/dunya/ypg-menbicin-batisindan-cekildi-o-koyleri-esada-birakti-2909606-1[4]YPG, ÖSO üyelerinin cesetlerini teşhir etti, Al Jazeera Turk, http://www.aljazeera.com.tr/haber/ypg-oso-uyelerinin-cesetlerini-teshir-etti[5] YPG, Tel Rıfat’ın tamamını ele geçirdi, Haberturk, http://www.haberturk.com/haber/haber/1196601-ypg-tel-rifatin-tamamini-ele-gecirdi[6] Ayrıntılı bilgi için bknz: Suriyeli Muhaliflerden Milli Ordu çatısı altında birleşme hamlesi, Suriye Gündemi, http://www.suriyegundemi.com/2017/09/20/suriyeli-muhaliflerden-milli-ordu-catisi-altinda-birlesme-hamlesi/[7] https://reliefweb.int/sites/reliefweb.int/files/resources/Afrin%20Fact%20and%20figures%2018%20March2018_2.pdf
Suriye’de ABD Menşeili SDG Kandırmacası
Suriye’de ABD menşeili SDG kandırmacasıSuriye’deki silahlı çatışmaların başlangıcından beri ABD Türkiye’ye ülkede önemli bir rol vermeyi hiçbir zaman istemedi. Türkiye ABD’ye kendi sınırlarındakilerle birlikte Rakka ve Deyr ez-Zor’daki DAEŞ unsurlarını temizlemeyi birkaç kez teklif ettiyse de ABD bu teklifleri reddetti.[1] Öte yandan, ABD PKK’nın Suriye kolu olan YPG’yi gizlice eğitti ve donattı. Su götürmez hamiliğiyle ABD bu terörist oluşuma meşruiyet sağlamak için elinden geleni yaptı. Türkiye DAEŞ’e karşı savaştığı bahanesiyle ABD tarafından desteklenen YPG’ye şiddetle karşı çıktığında ise ABD örgüte kısıtlı sayıda Suriyeli Arap ve Türkmen eklemlendirerek ismini Suriye Demokratik Güçleri (SDG) olarak değiştirdi. SDG en başından beri YPG’nin silahlandırılarak Fırat’ın batısındaki geniş toprakları ele geçirmesini ve en nihayetinde Suriye’yi etnik temelli bir ayrışmaya götürmesini amaçlayan bir ABD maşası. Buradaki asıl plan ise sınırı kontrol altında tutarak Türkiye’nin Suriye’deki hareketliliğini engellemek ve Arap dünyası ile bağını kesmekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkça ifade ettiği üzere, “DAEŞ’i icat eden kimse, PYD’yi de kuran odur”.[2] ABD DAEŞ’e karşı savaş bahanesiyle YPG’yi SDG olarak yeniden isimlendirerek NATO ortağı Türkiye’nin bölgeye erişimini ve Ortadoğu siyasetindeki yükselişini stratejik olarak engellemeye çalıştı. ABD tarafından kurulmuş olan SDG’nin demokratikliği Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ile yarışacak cinsten. Her ikisi de “demokratik” kelimesini kullanıyorlar; bunun sebebi ise ABD Özel Harekât Komutanı General Raymond Thomas’ın açıklamasında gizli: “Demokrasiyi araya bir yere sıkıştırmalarının dahiyane bir fikir olduğunu düşündüm. Bu onlara biraz güvenilirlik sağladı.”[3] ABD NATO müttefikliği ve stratejik ortaklık kılıfında Suriye’nin kuzeyinde bir terör devleti kurmanın tohumlarını atmayı planladı; Kuzey Irak ise halihazırda onlarca senedir PKK tarafından istila edilmiş durumdaydı. ABD’nin yakın tarihte dünyanın çeşitli coğrafyalarında pek çok terörist ve militan örgüte destek verdiği iyi bilinen bir gerçektir; Güney Amerika, Ortadoğu, Güney Afrika ve Orta Asya’da devlet dışı teröristlere verdiği şeytani destek ortadadır.[4] Hem Trump hem de Obama yönetimleri çeşitli durumlarda çoğu tutulmayan pek çok söz vermişlerdi. Türkiye ABD’nin Suriye’deki oyununu fark ettiğinde, öncelikle Rusya’yla olan ilişkilerini düzeltti; ardından Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlatarak El Bab bölgesini DAEŞ’ten temizledi ve kurtarılmış 2225 kilometrekarelik alanın yönetimini Suriye Geçici Hükümeti’ne devretti.[5] Trump yönetiminin de Suriye’de Obama’nın izinden gittiği sonucuna varan Türkiye Suriye sınırındaki PKK/YPG unsurlarını temizlemek adına Afrin’i hedef alan Zeytin Dalı Operasyonu’nu başlattı. Bir noktada Türkiye’nin Menbiç’i de YPG unsurlarından temizlemesi bekleniyor. Rakka ve Deyr ez-Zor bölgelerinin ABD destekli kuvvetler tarafından biraz savaşarak ama daha çok müzakere ve güvenli geçiş sağlanması yoluyla DAEŞ’ten temizlenmesinden ve YPG kontrolüne giren bölgelerde kısmi normalleşme yaşandıktan sonra, bahsi geçen bölgelerde yaşayan Suriyeli Arap çoğunluk ve Türkmen azınlık YPG’nin onlara kendi topraklarında küçümseyici bir yaklaşımda bulunmasına kızmaya başladı.[6] Menbiç ve birkaç başka kasabada yerli Arapların protesto gösterilerine başladığı haberleri yayıldı. Suni bir oluşum olan SDG’nin içinde bulunan Arapların ve Türkmenlerin DAEŞ’in çekilmesinin ardından YPG’ye karşı tutum alacakları başından belliydi. Bu bağlamda ilk büyük kırılma SDG tuğgenerali ve sözcüsü Türkmen Talal Silo’nun Kasım 2017’de YPG’den ayrılması ve Azez’de konuşlanmış Türkiye destekli Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) katılmasıyla yaşandı.[7] ABD YPG ve PKK arasındaki organik bağı koparmayı başaramamışken SDG projesi de çuvallamış oldu. Bu başarısızlıklardan sonra SDG’yi Esad’a karşı kapsayıcı bir Suriyeli muhalif grubu olarak lanse etmesi, teröre karşı tutarsız yaklaşımı ve Türkiye’ye verdiği pek çok sözü tutmaması ABD’yi zor duruma soktu. Türkiye ABD’nin Suriye’deki SDG blöfünü gördü ve herkese gösterdi. Bu blöfü görerek Türkiye ABD’nin Suriye’yi küçük devletlere ayrıştırma planını bozmak açısından önemli bir pozisyona gelebilir, tıpkı ABD ve İsrail’in Irak’ı Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) referandumuyla bölme planını boşa çıkardığı gibi. Eğer ABD Suriye’yi ve Irak’ı bölmeyi başarırsa bu operasyonun Doğu Akdeniz ve Irak ile sınırlı kalmayacağı ve Ortadoğu’da daha büyük kırılmalara ve balkanlaşmaya yol açacağı kesin. Ortadoğu’da yeni Sykes-Picot anlaşmaları gerçekleştirmeyi planlayan günümüzün Lawrenceları etkinleştirilecektir, fakat bu ABD için çocuk oyuncağı olmayacak; zira bundan sonra Suriye’yi bölmeye yönelik şeytani planını gerçekleştirmeye çalışırken Türkiye’nin kuvvetli direnciyle karşılaşacak. Yine de, Ortadoğu’da 21. yüzyılda bile uşaklık edecek kişiler ve gruplar açısından bir eksiklik yok maalesef. Bu noktada Rusya’nın, ABD’nin planına karşı duruşunun ne olacağı önem taşıyor. Acaba şu ana kadar Suriye’de umduğundan fazlasını alan Rusya söylemi aşıp Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumasına fiilen yardım edecek mi? Rusya halihazırda Tartus Deniz Üssü’nü kuvvetlendirdi ve Lazkiye’de Humeymin Hava Üssü’nü kurdu; yakında da İdlib’de Ebu Zuhur Üssü’ne sahip olacak. Dolayısıyla, şu noktada Rusya payını çoktan almış durumda; benzer şekilde şu an 185.000 kilometrekarelik Suriye’nin yarısına tekabül eden rejim kontrolü altında bulunan bölgede faaliyet gösteren İran da öyle.[8] Fırat’ın doğusundaki ABD kontrolü altındaki görece sakin bölgenin aksine, bahsi geçen gerilimi düşürme bölgelerinde çatışmalar halen devam etmekte. ABD Türkiye’nin Afrin’i temizleme konusundaki kararlılığına karşı Menbiç’teki kadar kuvvetli bir tepki göstermedi, zira YPG’nin Afrin’i ele geçirmesinde Rusya yardımcı olmuştu. ABD Fırat’ın doğusundaki bölgeleri takviye etmek adına batıdaki bölgeleri mümkün olduğunca elinde tutmaya çalışacak. Afrin’in ve muhtemelen Menbiç’in kurtarılmasından sonraki en belirgin sorun ABD destekli YPG’nin kontrolü altındaki geniş bölgenin geleceği olacaktır. Ciddi diyalog sürecinin başlamasından ve üç büyük tarafın masaya oturmasından önce görünen o ki Rusya destekli Esad rejimi Suriye’nin mevcut topraklarının %55’ini, ABD destekli YPG yaklaşık %25’ini ve Türkiye destekli Suriye muhalefeti ise %15-20’sini kontrol edecek.[9] Türkiye, kontrolü altındaki bu bölgeye halihazırda topraklarında bulunan yaklaşık 3,5 milyon Suriyeli ile birlikte İdlib, Hama ve Halep’ten göç edenleri yeniden yerleştirecek. ABD ve YPG ise kontrol ettikleri bölgede İran’ın da sıkıntısını çektiği bir durum ile karşı karşıya. Hiçbir şart altında, görece küçük Kürt nüfusu Fırat’ın batısındaki geniş bölgede sayıca çok olan Arap nüfusunu ikame edemeyecek.[10] İnsanlar DAEŞ’ten kurtarılmış bu bölgelere yerleştikçe, çoğunluğu oluşturan Suriyeli Araplar azınlıkta kalan YPG’nin yönetimine karşı ayaklanacaklardır. Kürtler YPG’nin kontrol ettiği Afrin ve Menbiç gibi bölgelerde halen azınlıkta. Bunun haricinde, YPG bölgedeki kontrolünü takviye etmek adına Araplara yönelik etnik temizlik de dahil pek çok zulüm gerçekleştirdi. İnsanları evlerini terk etmeye zorladılar ve bu bölgelere Kürtleri yerleştirerek demografi mühendisliğine soyundular. Şimdi ise, zorla evlerinden çıkarmak suretiyle mağdur ettikleri insanların dostları ve akrabaları Afrin’e dönmek için hazırlanıyor ve Menbiç, Rakka ve Deyr ez-Zor’un SDG-YPG’den temizlenmesini bekliyorlar. ABD oluşturduğu milislere meşruiyet sağlamaya çalışırken pek çok zorluğa göğüs germek durumunda kaldı. Medya süren savaşın haricinde, ABD Türkiye’nin Suriye’deki askeri ve stratejik hamlelerine de karşılık vermek zorunda. Türkiye ABD destekli kuvvetlerin elinde olan Menbiç ve Batı Fırat’taki topraklara yönelik hamlelerinde YPG’ye yardım eden ABD askeri personelinin varlığından dolayı fazladan zorluklarla karşılaşabilir. Fakat kesin olan şu ki; ABD’nin Suriye’de YPG/PKK/SDG konusundaki bocalamaları Türkiye’yi NATO’nun güvenlik yapısı haricinde kendi milli çıkarlarını korumasına gözeten bir politika izlemesine yol açmıştır. Dipnotlar [1] https://www.nytimes.com/2016/09/08/world/middleeast/erdogan-raqqa-syria-isis.html[2] https://www.tccb.gov.tr/en/news/542/87373/whoever-invented-daesh-is-the-one-who-established-pyd.html[3] https://www.reuters.com/article/us-mideast-crisis-usa-ypg/u-s-general-told-syrias-ypg-you-have-got-to-change-your-brand-idUSKBN1A62SS?il[4] http://www.worldbulletin.net/news-analysis/178142/the-phenomenon-of-daesh-a-treacherous-imperial-design[5] http://aa.com.tr/en/middle-east/free-syrian-army-subgroups-unite-to-form-national-army/1019002[6] https://www.cbsnews.com/news/report-us-allowed-isis-fighters-escape-raqqa-sdf-deal/[7] https://in.reuters.com/article/mideast-crisis-syria-defection/senior-official-in-u-s-backed-syria-forces-defects-to-turkey-rebels-idINKBN1DF2GG[8] https://themoscowtimes.com/articles/putins-goals-in-syria-went-beyond-saving-assad-60121[9] http://www.aljazeera.com/indepth/interactive/2015/05/syria-country-divided-150529144229467.html[10] https://www.ft.com/content/40dabd50-d072-11e7-b781-794ce08b24dc
HTŞ İçindeki El Kaide Ayrışması
HTŞ İçindeki El Kaide Ayrışması Kuzey Suriye’de Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ve El Kaide destekçileri arasındaki güncel durum çokça tartışılan bir konu. 2012’de Suriye’de başkaldırı silahlı çatışmaya döndükten sonra ortaya çıkan militan muhalif hiziplerden biri El Nusra Cephesi oldu. Varlığını 23 Ocak’ta duyurmasından kısa bir süre sonra örgütün El Kaide ile kuvvetli bağları olduğundan şüphelenildi. Aynı yıl 10 Aralık’ta ABD tarafından Irak El Kaidesi’nin bir paravanı olarak terörist örgüt ilan edildi. 2013 Nisan’ında Irak İslam Devleti olarak adlandırılan Irak El Kaidesi’nin lider vekili Ebubekir el-Bağdadi’nin El Nusra Cephesi’ni kendilerinin kurduklarını ve bu örgüt ile birleşerek Irak ve Şam İslam Devleti’ni meydana getireceklerini açıklaması üstüne paravanlık iddiası teyit edilmiş oldu. Kendi örgütünü kurtarmak için hızla hareket eden El Nusra Cephesi lideri Ebu Muhammed el-Cavlani (Ahmet eş-Şara) daha önce Irak El Kaidesi aracılığıyla dolaylı olarak bağlı olduğu El Kaide’ye doğrudan bağlılığını beyan etti. 2014’ten itibaren ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin Daeş ve El Nusra Cephesi’ni El Kaide bağlantıları sebebiyle hedef alması ve 2015’te Rusya’nın da askeri olarak rejimin yanında yer alması ile birlikte silahlı muhalifler daha önce hiç olmadığı kadar askeri ve siyasi olarak birleşme ihtiyacı hissettiler. El Nusra Cephesi diğer silahlı hiziplerle birlik çağrısını desteklediğini duyurdu. Fakat diğer hiziplerin tüm silahlı muhalefetin kara listeye alınmaması adına El Nusra Cephesi’nin El Kaide ile olan bağlarını koparması konusundaki ısrarı bu birlikteliğin gerçekleşmesine engel oldu. El Nusra Cephesi 2016 yılının Temmuz ayında El Kaide’den ayrıldığını duyurdu ve ismini Şam Fethi Cephesi (ŞFC) olarak değiştirdi. ŞFC oluşumu Ocak 2017’de meydana çıkacak ve Suriye muhalefetinden birkaç hiziple birleşmek suretiyle kurulacak Heyet Tahrir Şam’ın bir prototipiydi. Gerçekleşen birleşme halen El Kaide’ye bağlı olan eski El Nusra Cephesi yeni ŞFC militanlarının tepkisini çekti ve tedrici şekilde yüksek rütbeli şahıslarla birlikte kimi taburların örgütten ayrılmalarına yol açtı. Bazı analistler bu hizipleşmenin büyük oranda şişirme olduğunu ve bunun HTŞ’nin kendisi ile El Kaide arasına mesafe koyduğunu[1] göstererek uluslararası seviyede meşruiyet kazanmaya yönelik bir oyun olduğunu iddia ediyorlar. Bu ayrışmanın rol olduğu iddiasının ABD Dışişleri Bakanlığı’nca halihazırda desteklendiğinin[2] unutulmaması gerek. Diğerleri ise daha aleni olan iki taraf arasında karşılıklı tartışmaların örgütsel bölünmüşlüğe kanıt olduğu görüşünü savunuyor ve bu ilişkiyi El Kaide ile Daeş arasındaki ayrışmaya benzetiyor. Aslında El Kaide ve Daeş arasındaki ayrışma, Daeş’i El Kaide’nin sahip olduğu kötü şöhretten korumaya yönelik bir medya stratejisiyken ilerleyen zamanlarda geri dönüşü olmayan bir gerçekliğe dönüşmüştü[3]. Eğer bir araştırmacı HTŞ ve El Kaide ayrışmasının gerçek olmadığına dair gizli istihbarat belgelerine veya aralarındaki gizli yazışmalara ulaşılamıyorsa, bu durumun doğruluğunu ancak var olan herkese açık bilgileri toplayarak ve analiz ederek teyit edebilir. El Nusra Cephesi’nin El Kaide ile ilişiğini nasıl kestiğine yönelik sürecin tarihçesi ihtilaflı taraflar[4] tarafından ayrılığın meşruiyeti[5] ve bu ayrılığın tasdik edilip edilmediğine dair yapılan açıklamalarla[6] birlikte başka bir yazıda detaylandırılmıştı. El Kaide destekçilerinin 27 Kasım’da tutuklanıp iki hafta sonra serbest bırakılmalarının[7] ardından, örgütler arasındaki anlaşmazlıkta gelinen son nokta HTŞ oluşumuna ve El Kaide’nin merkezi yönetiminden kopmaya karşı olan El Kaide destekçileri ile HTŞ arasında uzlaşma teşebbüsüdür. 6 Ocak’ta HTŞ’ye ve El Kaide’ye bağlı bireylerin raporlarına göre HTŞ lideri Ebu Muhammed el-Cevlani ve Suriye’deki El Kaide lider vekili Ebu Humam el-Suri (namıdiğer Faruk eş-Şami, gerçek adı Samir Hicazi) arasında bir anlaşma sonlandırılmış durumda. Anlaşmaya başkanlık eden kişinin El Kaide konsey üyesi Ebu Abdülkerim el-Masri olduğu biliniyor. Bu anlaşma pek çok El Kaide militanı ve destekçisi tarafından HTŞ’nin boyunduruğuna girmek ve El Kaide’nin Suriye’deki bağımsızlığını fiilen sona erdiren bir gelişme olarak algılandığı için kızgınlıkla karşılandı. Resmi olarak yayınlanmamasına karşın, HTŞ’ye bağlı bir hukukçu tarafından bir kısmı sızdırılan ve birkaç toplantı ardından tamamlanan anlaşmaya göre:
Batı'nın Görmediği Tehdit: YPG'ye Katılan Yabancı Savaşçılar Ömer Özkizilcik  
Batı’nın Görmediği Tehdit: YPG’ye Katılan Yabancı Savaşçılar Dünyanın birçok ülkesinden yabancı savaşçılar farklı motivasyonlarla Suriye’deki savaşa katıldılar. Yabancı savaşçılar Suriye içerisinde önemli sorunlara sebep olmuşlardır. Bilhassa yabancı savaşçılar Suriye’de birçok savaş suçuna karışmışlardır. Fakat yabancı savaşçıların vatandaşı olduğu ülkeler açısından, asıl güvenlik tehdidi yabancı savaşçıların ülkelerine geri dönmeleridir. DAEŞ ile savaşmak için ve solcu ideolojiyi desteklemek üzere pek çok yabancı savaşçı PKK/YPG saflarına katılmış bulunmakta. Batı’daki genel algı YPG’ye katılan yabancı savaşçıları destekler vaziyettedir. Fakat asıl gerçek şu ki; YPG’ye katılan yabancı savaşçılar başka bir terör örgütüne karşı savaşmak için, ayrı bir terör örgütüne katılmıştır. PKK/YPG’ye katılanların birçoğu radikal sol ideolojisinin getirdiği motivasyon ile katılmıştır. İdolojik motivasyon ile PKK/YPG’ye katılanlar, özellikle PKK’nın uyguladığı terör saldırı yöntemlerini öğrenerek ileride Batı’ya karşı büyük bir tehdit oluşturabilir. 2014 senesinde YPG’ye katılan yabancı savaşçıların çoğunluğunun önceliği DAEŞ ile savaşmak iken, 2015’ten sonra katılımların asıl sebebi git gide ideolojik motivasyon olmuştur. ABD bugün YPG’yi desteklediği gibi, zamanında Afgan Mücahitlerini destekliyordu. Afgan Mücahitlerine katılan yabancı savaşçılar arasından Usame bin Ladin gibi şahsiyetler ortaya çıkıp, Afganistan denklemi dışında El-Kaide’yi kurmuşlar ve kendilerinin gerçek düşmanı olan Amerika Birleşik Devletlerine karşı saldırılarda bulunmuşlardı. Afganistan örneği başarılı bir model ve eğitim merkezi haline gelip tüm dünyadaki terörizm faaliyetlerini tetiklemiştir. Aynı durum solcu radikal örgütler için Suriye’de gerçekleşebilir. YPG/PKK’yı başarılı bir model olarak gören radikal solcular için; gerçek düşmanın Avrupa yönetim tarzında yönetilen ‘kapitalist’ rejimler olduğunu belki birileri hatırlar. Yabancı savaşçılar’ın PKK/YPG’ye katılımı Uluslararası düzeyde başarılı bir medya kampanyası izleyen YPG; Rusya, Suudi Arabistan ve Avrupa’daki ofisleri üzerinden hem sosyal medya hemde konvasyonel medya üzerinde propagandalarını hedef kitlelerine ulaştırdılar. YPG’nin Batı’ya yönelik medya kampanyasında ana unsurlar; grubun özellikle DAEŞ’e karşı mücadele ettiği üzerine kuruludur. Diğer tüm islamcı gruplara ve muhafazakar müslümanlara karşı olan mücadelesi ve düşmanlığı ise DAEŞ ile mücadele kılıfı altında gerçekleşmektedir. YPG propaganda açısından kadın-hakları, demokrasi, çoğulculuk, ekonomik adalet ve çevre dostluğu gibi evrensel değerlere verdikleri sözde önemi öne çıkarmaktadır. YPG’nin başarılı medya kampanyasının da etkisiyle bir çok yabancı savaşcı YPG’ye katıldı. Henry Jackson Society’de çalışmış Kyle Orton’un verdiği bilgilere göre; YPG saflarında Kürt olmayan yabancı savaşçıların net sayısını vermenin zor olduğunu ifade ederek, toplam sayının şuan 1200 civarında olduğu belirtilmektedir. Kyle Orton ayrıca YPG saflarındaki yabancı savaşçıların sayısının 2016’dan sonra çok yükseldiğini ve çoğunluğunun genç yaşlarda olduğunu belirtti. YPG saflarındaki yabancı savaşçıların %60’dan fazlası 30 yaş altında ve %80’den fazlası 40 yaş altında. Türkiye-Suriye sınırında inşa edilen duvar sonrası, YPG’ye katılan yabancı savaşçıların iki ayrı güzergahı bulunmakta. Birincisi Süleymaniye üzerinden Kandil’e geçip, oradan kaçakcılar vasıtasıyla Suriye’ye geçenler. Diğeri ise Sincar veya Fis Habur sınır kapısı üzerinden YPG’ye katılanlardır, bunların bazıları gazeteci kimliği altında bölgeye gidip YPG’ye katılmaktadır. ABD liderliğindeki uluslararası koalisyon YPG’yi DAEŞ’e karşı desteklediğini söylese de YPG Suriye’nin kuzeyinde şuan Abdullah Öcalan’ın ‘demokratik konfederalizm’ adlı aşırı radikal solcu devlet modelini uygulamaya koyuyor. Bu devleti veya devletçiği oluşturabilmek için PKK’nın Suriye kolu olan YPG, kendi aşırı solcu ve intihar saldırını meşrulaştıran ideolojisini yaymaya çalışıyor. Radikal unsurlar için Afganistan tecrübesi ve örneği gibi, YPG’nin kurmaya çalıştığı yapılanma tüm dünyadaki radikal solculara silah ve terör eylemleri ile nasıl bir devlet kurulabileceğinin örneğini oluşturuyor. Ayrıca YPG saflarındaki yabancı savaşçılar kendi ülkelerine döndüklerinde bu ideolojiyi ve tecrübenin propagandasını yapabilir. Radikal solcular için gerçek düşmanın kapitalist/emperyalist sistemin olduğunu hatırlamak zor olmayacaktır. Bu durumda Batıda terör saldırıların gerçekleşmesini kimse olağan dışı karşılamayacaktır. İntihar saldırısı tehlikesi İntihar saldırıları terörist saldırıların arasında en tehlikeli ve en radikal biçimi olarak nitelendirilebilir. 11 Eylül saldırıları veya Fransa‘daki yalnız kurt saldırılarında, intihar, teröristler için bir önkabul idi. İntihar saldırılarının; saldırıda hayatlarını kaybedenlerin ve toplumun üzerindeki psikolojik etkisi oldukça büyük olmaktadır. YPG saflarındaki yabancı savaşçılar intihar saldırılarını uygulayan ve benimseyen bir yapılanmanın ideolojisiyle kaynaşıyorlar. DAEŞ gibi örgütler intihar saldırılarını sözde dini argümanlarla meşrulaştırırken, PKK‘nın meşrulaştırma yöntemi Batı‘da daha fazla insana hitap edebilir. Bunun temel sebebini, Batı‘nın genel toplum anlayışının dini olmayan argümanlara karşı daha açık olması oluşturmaktadır. Nitekim Batı‘da müslümanların bir azınlığı oluşturduğu düşünüldüğünde DAEŞ’in argümanları ile Batı‘da terör eylemi gerçekleştirmesi gerektiğinde önce seküler olan birisinin inancını değiştirmek ve sonrasında radikalize etmesi gerekiyor. Radikal solcular için bu durum doğrudan ideolojik indoktrinasyon ve radikalleştirmeye yöneltme ile gerçekleşebilir. Terör örgütü PKK’nın uluslararası desteği arkasına almış olmasının kendisine kattığı meşruluk ile Batı‘daki radikal solcular için ideal bir örnek teşkil edebilir. Özellikle de YPG saflarındaki yabancı savaşçıların memleketlerine geri döndüklerinde. PKK/YPG’nin intihar saldırıları ile kanlı geçmişi PKK‘nın Suriye kolu olan YPG, Türkiye‘ye karşı savaşmış ve Türkiye‘de terör eylemlerinin emrini vermiş üst düzey PKK‘lı yöneticiler tarafından yönetilmektedir. PKK‘nın intihar saldırılarını terör eylemlerinde kullanmaya başlaması Haziran 1996‘da, Abdullah Öcalan‘ın şahsi kararı sonrasında gerçekleşmiştir. 1996 ile 1999 yılları arasında gerçekleştirilen intihar saldırılarının çoğunluğnu kadınlar gerçekleştirmiştir. Nitekim bu saldırıların 15‘inden 11‘i kadınlar tarafından yapılmıştır. İntihar saldırılarını gerçekleştirenlerin yaşları 17 ila 27 yaş arasındaydı ve hiç birinin profesyonel eğitimi yoktu. Genellikle fakir ailelerden gelen intihar eylemcilerinin okul eğitimide erken dönemlerde sonlanmıştır. 10 yaşlarında ailelerinden ayrılarak PKK saflarına zorla alınan kadınlar intihar saldırıları için uygun bir araç haline getirilmiştir. PKK‘nın intihar saldırılarındaki tutumu, PKK‘nın propagandasında çokça öne çıkartılan cinsiyet eşitliğine ve kadın haklarına verdiği ‘büyük önemi’ de göstermektedir. PKK halen aktif olarak intihar saldırılarına başvurmaktadır. Örneğin, PKK‘nın kolu olan TAK, 13 Mart 2016‘da Ankara‘da gerçekleştirdiği intihar saldırısında 37 vatandaşımızın  hayatını kaybetmesine sebep olmuştu. İntihar eylemcilerinden birisinin YPG saflarında eğitim alan Seher Çağla Demir olduğu belirlendi. Ayrıca 9 Ekim‘de PKK‘nın askeri kontrol noktasına yönelik gerçekleştirdiği intihar saldırısında 10 asker ve 8 sivil şehit olmuş, 10 asker ve 16 sivil yaralanmıştır. İntihar saldırıları yabancı savaşçıların katıldığı PKK‘nın radikal ideolojisini gösteren en önemli sembollerden birisidir. Bazı araştırmacılar ve uzmanlar DAEŞ tarafından kullanılan intihar eylemcilerinin motivasyonunu ahiret inancı ve 72 huri ile açıklamaya çalıştı. Fakat DAEŞ‘in sözde dini motivasyonunun aksine PKK örneğinde intihar saldırılarının din ile değil, radikal ideoloji ile alakalı olduğunu göstermesi PKK‘nın Marxist-Leninist veya solcu radikal ideolojilerin nerelere varabileceğini gösteren önemli bir örnekliği oluşturmaktadır. İntihar saldırıları yabancı savaşçılar tarafından benimsenirse? Almanya Hamburg‘daki G-20 görüşmelerinde radikal solcular kapasiteleri ve stratejileri sınırlı olsa da, şiddete meyilli olduklarını göştermişlerdi. Radikal solcular arabaları yaktılar, mağazaları yağmaladılar ve polis güçleri ile sokak çatışmalarına girdiler. Alman güvenlik güçleri arasında radikal solcuların üyelerini eğittiklerini, molotof kokteylinin yapımını ve dükkanları nasıl yağmalanacağını öğrettikleri bilinmektedir. Hatta radikal solculara G-20 görüşmeleri öncesinde bir Alman üniversitesinde hazırlık yaptırılıp eğitim vermişlerdi. Şuan radikal solcular Avrupa için bir tehdit oluştururken bu tehditin YPG saflarında savaşmış yabancı savaşçıların ülkelerine döndüklerinde hangi boyutlara varacağı kestirilememektedir. Silah eğitimi alan, savaş tecrübesi kazanan, milis yapılanmasını öğrenen, bomba yapımını öğrenen ve intihar saldırıların nasıl gerçekleşeceğini bilen yabancı savaşcıların bilgileri ve deneyimleri Batı‘daki radikal solcuların kapasitelerini geliştirecek ve onları şiddette üst boyutlara taşıyacaktır. Suriye radikal solcuların Afganistan’ına mı dönüşecek? Daha önce de belirtildiği gibi, Afganistan’daki deneyim ve El-Kaide kamplarında verilen eğitim, şiddet açısından radikal örgütlerin yeteneklerini ve stratejilerini büyük ölçüde geliştirdi. Afganistan, tüm dünyadaki El-Kaide ve El-Kaide ile ilintili örgütler için başarılı bir modeldi. Krizler ve savaşlar sayesinde, ideolojilerini teşvik etmek, yeni üyeleri kendi saflarına katmak ve eğitmek için bir ortam bulan radikal örgütler, özellikle Ruslara karşı savaşan tecrübeli elemanlar sayesinde, gerçek düşman olan Batı‘ya karşı yeni elemanlar yetiştirdiler. Tıpkı Afganistan deneyimi gibi Suriye radikal solcular için bir merkez haline gelme potansiyeline sahiptir. Hatta bugün bile radikal solcular YPG kontrolündeki alanlarda örgütlenmiş ve üyelerini eğitmek için kamplar kurmuşlardır. YPG saflarında savaşan yabancı savaşçılar, ideolojilerini teşvik etmek için kendi ülkelerindeki bir krizi veya savaşı bekleyebilir ve yeni üyeleri gerçek düşmanları olan kapitalist yönetime sahip Avrupa ülkelerine karşı eğitebilir. YPG safındaki yabancı savaşçılar hep Ortadoğu’da kalmayacaklar. Uluslararası kamuoyu ve özellikle batı dünyası genellikle DAEŞ’e katılan yabancı savaşçıların dönüşünü konuşmakta. Fakat YPG saflarındaki yabancı savaşçıların vatanlarına dönmeleri konusu gündeme nadiren gelmekte. YPG safındaki yabancı savaşçılar konusunda uluslararası kamuoyunda farkındalığın artması gerekmektedir.
Suriye Barış ve Çatışma Denkleminde Rusya’nın Hava Sahası Kartının Rolü Necdet Özcelik  
Suriye Barış ve Çatışma Denkleminde Rusya’nın Hava Sahası Kartının Rolü Zeytin Dalı Harekâtının (ZDH) üçüncü haftasında harekât alanında ve çevresinde harekâtın seyrine etki eden bir seri gelişme meydana geldi. Askeri durumda değişiklik yaratan bu gelişmeler şöyle sıralanabilir:  Rus Hava Kuvvetlerine ait bir avcı uçağının İdlib üzerinde 3 Şubat 2018 tarihinde düşürülmesi, Türkiye’nin Halep’in batısında yer alan gerginliği azaltma bölgelerindeki gözlem noktalarının açılması için faaliyetlerini arttırması ve Deyr ez-Zor’daki ABD-PKK/PYD ittifakı ile Rusya-Suriye ittifakı arasında 7 Şubat 2018 tarihinde yaşanan çatışmalar. Şüphesiz bu gelişmelerin sadece Türkiye’nin ZDH’I üzerine değil, aynı zamanda Suriye’deki çatışma/güvenlik ortamı üzerinden bölge jeopolitiği üzerinde de bir takım etkiler yaratacağı beklenebilir. Rus Hava Kuvvetlerine ait SU-25 savaş uçağının yakın hava desteği görevi esnasında İdlib’te kısa menzilli yerden havaya bir füze (MANPADS) ile düşürülmesi Rusya’nın Türkiye’den İdlib’teki çatışmasızlık bölgesindeki etkinliğini arttırması için bir argümana dönüştü. Rusya bu argümanı Türkiye’ye Afrin Harekatı için açtığı Suriye Hava Sahasını kapatmak suretiyle verdiği desteğin şartlarını hatırlattı. Bu bağlamda bakıldığında Türkiye’nin Afrin’deki harekâtında 4-8 Şubat tarihleri arasında önemli bir ilerleme sağlanmadığı söylenebilir. Karadaki unsurların ilerleyişinin  özellikle Afrin gibi dağlık arazilerde hava kuvvetlerinin ateş desteğinin önemli olduğu bir kez daha kanıtlanmış oldu. Öyle ki hava sahasının açılmasını müteakip 9 Şubat 2018’de harekâtın güneybatı sektöründeki Cinderesi bölgesinde ZDH birlikleri önemli askeri hedefleri ele geçirdi. Rusya, hava sahasını kapatmakla Türkiye’nin İdlib’teki gerginliği azaltma misyonunu hızlandırmaya zorladı. Türkiye’nin Atme-İzza hattında teşkil edilen gözlem noktalarına ilave olarak Idlib’in doğusundaki M-5 karayolu hattı üzerindeki el-Eis ve Tel Tukan’da iki ilave gözlem noktasının ivedilikle tesis etmeye başlaması da Rusya’nın hava sahasıyla ilgili tavrıyla ilgili olmakla beraber Türkiye’nin İdlib’teki Suriyeli muhaliflerin kazanımlarını korumaya ve sahadaki etkinliğini artırmaya yöneliktir. Rusya açısından bakıldığında, İdlib’teki çatışma ortamının istikrarlaştırılmasının kendine göre rasyonel nedenleri var. Bunların birincisi, İdlib’teki çatışmanın maliyetinin her geçen gün artması ve askeri yöntemlerin siyasi çözüme hizmet etmeyecek kadar dar bir alana sıkışmış olması. İkincisi, İdlib özelindeki çatışma ortamının Türkiye vasıtasıyla siyasi müzakere kıvamına dönüştürülmesi ve önümüzdeki süreçte ortaya çıkabilecek problemlerin sorumluluğunun da Türkiye’ye devretmiştir. En önemlisi ise Suriye genelindeki çatışmaların Deyr ez-Zor özelinde Irak-Suriye hattına kayması ve bundan sonraki çatışmaların bu bölgede ABD-Rusya ekseninde gelişme ihtimalinin kuvvetlenmesi. Suriye Hava Sahasının Türk Hava Kuvvetlerine kapatılmış olması PKK/YPG unsurlarının Fırat Nehrinin doğusundan gelerek Afrin’deki terör unsurlarını takviye etmesine neden oldu. Bunun TSK’nın Afrin’deki harekâtı üzerinde operatif handikaplara neden olduğu görülse de PKK/YPG’nin Fırat’ın doğusundaki konsolidasyonu üzerinde stratejik boyutta olumsuz etkilerini görmek mümkün. Menbiç ve Fırat’ın doğusundan 1500 kişilik PKK/YPG’li terörist grubun Afrin’e gitmiş olmasının Deyr ez-Zor sektöründeki PKK/YPG ile Suriye Rejimi arasındaki çatışmalarda ve bu bölgedeki ABD ve Rusya arasındaki jeopolitik rekabette ABD için olumlu sonuçları olmayacak. Fırat’ın doğusundan Afrin’e gidecek her bir PKK/YPG’li ABD’nin bu örgüte yaptığı yatırımların boşa gitmesi anlamına geliyor. ABD’nin Suriye-Irak sınır hattının Fays Habur ile Ebu Kamal arasındaki bölümünü PKK/YPG’li teröristlere kontrol ettirmek suretiyle Irak-Suriye sınırındaki geçişkenliği ve İran etkisini önleme çabası böylelikle boşa çıkmış olacak. Öte yandan PKK/YPG’nin Fırat’ın doğusunda konsolide halini muhafaza edememesi, Suriye rejiminin Fırat Nehrinin doğusunda ve Deyr ez-Zor bölgesinde yeniden etkinlik kazanmasına neden olacak ki bu da ABD için ayrı bir yenilgi anlamına gelecek.  ABD’nin Fırat’ın doğusu Stratejisini bozmak için Rusya’nın Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG’lilerin Afrin’e kaydırılmasını sağlamak maksadıyla Türkiye’nin Afrin’deki harekâtı için açtığı hava sahasını zaman zaman kapatmak ve Suriye Rejimini araçsallaştırmak suretiyle PKK/YPG’lilerin Fırat doğusunda çözmek için önümüzdeki günlerde de benzer manipülasyonlara başvuracağı beklenebilir. Suriye’deki genel resme bakıldığında, Rusya’nın Türkiye’ye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu ve bu nedenle Türkiye’nin terörle mücadelesi için Suriye’de alan açtığını söylemek mümkün. Rusya’nın bu tavrı Türkiye için fırsatlarla birlikte sınamalar da sunmakta. Türkiye’nin Afrin’deki harekât etkinliğini Rusya’nın öne sürdüğü koşullara bağlı olması önemli bir faktör. Zira hava kuvvetlerinin şemsiyesi altında ZDH’nin hızını ve etkinliğini arttırıyor. Buna ilave olarak, Türkiye’nin askeri faaliyetlerini İdlib içlerinde derinleştirmesi harekât alanında düşman tehdidinin sayıca ve karakterce artmasına neden olmakta ve TSK’nın harekât görevlerinin de çeşitlenmesine neden oluyor. Suriye rejimi ve İran destekli gruplarla TSK arasında 5 Şubat 2018 tarihinde el-Eis bölgesinde yaşan silahlı temas gibi çatışma olasılıkları oldukça kuvvetleniyor. Ayrıca, derinleşen ve genişleyen askeri harekâtlar için gerekli olan personel, ikmal, bakım ve lojistik faaliyetlerin de dikkatle yönetilmesi gerekiyor. İran destekli Şii milislerden gelen risklerin azaltılması için İdlib’te Rusya’nın aktif rolü önem kazanırken, TSK’nın harekat ve idari etkinliğini arttırması için de Suriyeli muhalifler ve yerel halkla yakın bir işbirliği devam ettirip geliştirmeye ihtiyaca olduğu görülüyor. Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı McMaster’ın ziyaretinin ve önümüzdeki günlerde ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın Türkiye’ye yapacağı ziyaretinin Afrin ve Menbiç özelinde Türkiye’ye bir askeri öneri kapsamında gelişeceği beklenebilir. Önerinin, ABD’nin taktik bir manevrayla Fırat Nehrin’in batısındaki PKK/YPG etkinliğini azaltmak suretiyle, örgütün Fırat Nehri’nin doğusundaki konsolide halini muhafaza etmeye yönelik bir gayreti hayata geçirmeye çalışacağı kuvvetle muhtemel. Anlaşıldığı kadarıyla, ABD topraklandırdığı terör örgütünün kontrolü altındaki alanı muhafaza etmekle ilgili ciddi bir kapasite sorunuyla karşı karşıya kaldığını görmüş durumda. Bu hamlenin işe yaramadığı noktada, ABD askerlerinin sayısının Suriye topraklarında arttıracağı da beklenebilir. Aslına bakılırsa, ABD Irak’taki aktif birliklerinden bir kısmını Suriye’ye kaydırmaya başlamakla fiilen Suriye’de ABD askeri varlığını arttırmaya başladı, ancak bunun yeterli ve sürdürülebilir bir hamle olmadığını bildiği için PKK/YPG’lileri daha çok marjinalleştirme yolunu tercih ettiği söylenebilir. Rusya’nın Hava Sahası Kartını oynamakla; (i) Türkiye’nin Afrin Harekatının etkinliğini belirleyebilmekte ve Türkiye’yi İdlib’teki gerginliği azaltma konusunda zorlayabilmekte, (ii) PKK/YPG’li terörsitlerin Fırat doğusundan Afrin’e mobilize olmalarını teşvik edebilmekte ve ABD’nin Fırat Doğusundaki etkinliğini zayıflatabilmekte, (iii) Suriye Rejimi/İran güçlerine açık çek vererek İsrail uçağını düşürmelerine sağlayabilmekte ve ABD-İsrail İttifakına Meydan okuyabilmekte. Ancak, Rusya’nın klasik hava savunma sistemlerinin etkinliği, Suriyeli Muhaliflerin daha konvansiyonel olmayan yöntemlerle Rus Hava üstünlüğüne Meydan okumasına neden olamamaktadır. The Aviationist’e göre Rusya Eylül 2015’ten bu yana toplam konvansiyonel olmayan yöntemlerle 11 hava aracı kaybetti. Rusya için hava sahası üstünlüğü ne kadar önemliyse, İdlib’teki istikrar ve PKK/YPG’nin çözülmesi ondan daha önemli.    
DAEŞ’in İdlib’teki varlığının tarihselliği Kutluhan Görücü  
DAEŞ’in İdlib’teki varlığının tarihselliği DAEŞ’in elde ettiği kontrol sahası kazanımlarından önce örgütün İdlib’teki geçmişe dönük varlığına, nasıl ve ne şekilde ilerleme kaydettiğine bakılması mevcut durumun anlaşılmasına ve kavranmasına yardımcı olacaktır. Keza örgütün İdlib’teki varlığı belirli bir tarihselliğe dayanmaktadır. 2015 yılının Mart ayında ‘’Fetih Ordusu’’ çatısı altında birleşen muhaliflerin şehri ele geçirmesi[1] ile birlikte İdlib yaklaşık 3 yıldır muhaliflerin kontrolü altındadır. Ve DAEŞ, bu 3 yıllık süre zarfı içerisinde hiçbir zaman İdlib’te bu manada bir toprak kontrolü sağlayamamıştır. Ancak şehir içerisinde hücre yapılanmaları kurarak suikast ve canlı bomba saldırısı gerçekleştirecek kapasiteye sahip olmuştur. Birçok kez de bu tür saldırılar gerçekleştirerek muhalif örgütlenmelerin lider kadrosu başta olmak üzere muhalifleri hedef almıştır. Nitekim Halep’in rejim tarafından kuşatmaya alınmasından sonra, 2016 yılının Aralık ayının sonuna doğru, bölge halkı içerisinde muhalif örgütlenmeleri hedef alan gösteriler düzenlenmiştir. Bu gösteriler sırasında bir takım kişiler DAEŞ bayrakları ile birlikte ‘’Halk İslam Devletini istiyor’’ sloganları eşliğinde gösteriler düzenlemiştir.[2]4 Temmuz 2017 tarihinde İdlib’te bir ‘’Kur’an öğretim merkezine’’ gerçekleştirilen bombalı araçlı[3] saldırı sonrası başta Heyet Tahriru’ş Şam (HTŞ) olmak üzere Ahraru’ş Şam’da DAEŞ hücrelerine yönelik baskınlarda bulunmuş, DAEŞ’in İdlib üst düzey yönetimi dahil olmak üzere birçok militan yakalanmıştır. Bu baskınlar sırasında bombalı araç, suikast silahları, canlı bomba saldırısı gerçekleştirmek üzere hazırlanmış yelekler ile birlikte bu üretimi sağlamaya yönelik kimyasal emtialar ele geçirilmiştir.[4]Gerçekleştirilen tüm baskınlara rağmen İdlib’te DAEŞ varlığının tamamen etkisiz hale getirildiği söylenemez. Nitekim bu baskınlardan sonra da İdlib şehrinde bombalı araç saldırıları gerçekleşmiş[5] ancak üstlenen olmamıştır. DAEŞ’in genel manada İdlib’te saldırılarını üstlenmeme gibi bir eğilim içerisinde olması da hücre yapılanmalarının tam anlamı ile bitirilemediğine dair bir işaret olarak değerlendirilebilir. DAEŞ’i İdlib’e Götüren Süreç 7 Ekim 2017 tarihinde HTŞ’nin rejim ve müttefiklerini Ebu Dali köyü içerisinde kuşatmaya alması ve Hama kuzeyindeki kazanımlarını ilerletmesi rejimi kaygılandıran bir durum olmuştur. 8 Ekim’de HTŞ’nin Ebu Dali’de kontrolü sağlamasının ardından rejim Ukayribat bölgesinde 40 gün kuşatma altında tuttuğu DAEŞ’e bir koridor açarak Hama kuzeyinde HTŞ’nin elinde tuttuğu köylere geçmesine olanak tanımıştır. Beklenmedik bir saldırı ile karşılaşan ve rejim ile savaşmaya odaklanmış HTŞ, bölgeden hızla çekilmek zorunda kalmış ve böylelikle DAEŞ onlarca köyü kontrolü altına alarak İdlib’e kadar uzanacak hakimiyetine başlamıştır. Bu süreç Türkistan İslam Partisi’nin de destek sağladığı rejime yönelik operasyonun durmasına, HTŞ’nin DAEŞ’in ilerleyişini durdurmaya yönelik saldırılar düzenlemesine sebep olmuştur. HTŞ, DAEŞ karşısında da başarı yakalamış ve onlarca köyü geri alarak kontrol sağlamıştır. Ancak bu süreç tekraren DAEŞ’in rejime koridor açması ile birlikte sekteye uğramış ve rejimin HTŞ’ye yönelik operasyonlara başlamasına zemin oluşturmuştur. Rejiminde açılan bu koridor ile HTŞ-DAEŞ arasındaki savaşa dahil olması bazı ÖSO gruplarının da savaşa katılmasına neden olmuştur.[6] Çatışmalar rejim lehine devam etmiş, HTŞ karşısında oldukça kayıp veren DAEŞ’in yeniden mobilize olmasına ve gücünü tahkim etmesine sebebiyet vermiştir. Bu sürecin rejim lehine devam ederek sürmesinde, muhalifler arasındaki güç mücadelesi ve çatışmaların olduğu söylenebilir. Nitekim bu yaşanan çatışmalara Suriye muhalefetinin büyük bölümü katılmamıştır. Bu noktada HTŞ içerisinde yaşanan krizlerde HTŞ’nin savaşa gönderecek birlik bulmasında yaşadığı sıkıntılarda etkilidir. Özellikle de El Kaide lideri Eymen Ez-Zevahiri’nin yayınladığı ses kaydı sonrası[7] HTŞ içerisindeki (kaba tabir ile) El Kaideci-HTŞ’ci ayrımı, tutuklanan muhalif liderler ve onların destekçisi olan genç militanların savaşlara katılmaması ciddi sonuçlara neden olmuştur.[8] Bu süreç HTŞ içerisinde ses kayıtları hadisesinden sonra oluşan bölünmelere yenisini eklemiş bu sefer de El Kaideci kanat örgütten ayrılarak Ceyşul Badiye ve Melahim gruplarını kurmuşlardır.[9] Rejimin Ebu Zuhur operasyonu bağlamında DAEŞ’in İdlib’teki Varlığı ve Geleceği  28 Aralık 2017 tarihinde Rusya’nın yoğun hava desteği ile rejimin Ebu Zuhur havaalanını kontrol altına almak amaçlı başlattığı operasyon DAEŞ’in bölgede ilerlemesinin temel kaynağını oluşturmuştur. İdlib ve Hama kırsalını Halep batısından ve İdlib’in güney batısından gerçekleştirilen kuşatma planını devreye sokan rejim bu saldırı taktiği ile başaralı olmuş ve hızla ilerleme katetmiştir. [10] Özellikle bu süreçte Rusya’nın yalnızca cephe noktalarını değil İdlib kasabalarında sivilleri de hedef alan hava saldırılarında bulunması, onlarca sivilin hayatını kaybetmesi[11] ve on binlercesinin bölgeden göç etmesi[12], HTŞ’nin hem DAEŞ hem de Rusya destekli rejim saldırılarına karşı koymakta başarısız olması diğer muhalif gruplarında cephe hatlarına gelmesine neden olmuştur. Birçok muhalif grup konvoylarla cephe hattına gelerek rejimin hızlı ilerleyişine darbe vurmuş ve ilerleme sağlayarak birçok köyü yeniden ele geçirmiştir. DAEŞ’de muhaliflerin maruz kaldığı bu geniş çaplı operasyondan faydalanarak çok ciddi çatışmalar yaşanmadan birçok köyü muhaliflerden ele geçirdi. Muhalifler etkin bir şekilde savunma yapmasına karşın rejim ilerlemeyi sürdürmüştür. Özellikle Halep batısından da daraltılan muhaliflerin Halep güneybatısı kırsalında ve Kuzey Hama kırsalındaki alanları kontrol edemez noktaya gelmiş 18 Ocak 2018 tarihinde DAEŞ, bu bölgede çok ciddi ilerleme kaydederek onlarca köyü muhaliflerden ele geçirmiştir. Bu bölgelerin ele geçirilmesinden sonra DAEŞ,  İdlib güneyinde rejimin elinde bulunan Sincar kasabasına yönelerek bu bölgede de birçok köyü rejimden ele geçirerek İdlib kırsalındaki hakimiyetini genişletmiş ancak Sincar’da etkinlik kuramamıştır. DAEŞ, bu süreçte resmi haber ajansı olan Amak Ajansını da daha aktif bir şekilde kullanmış ve bölgeden İdlib/Hama eyaletleri başlıkları ile yayım yapmıştır. Son durumda DAEŞ’in bölgede elinde tuttuğu kırsal alan İdlib, Hama ve Halep eyaletlerinin kesiştiği bir nokta bulunmaktadır ve örgütün bu üç eyaletin kırsalında hakimiyeti söz konusudur. Ağırlığı Hama kırsalında olsa da rejim Sa’an batısından DAEŞ topraklarına yönelik saldırıları örgütü İdlib’e kanalize olmaya sevk edecektir. Nitekim rejimde DAEŞ’in kendisinin onu yönlendirebileceği şekilde bölgede varlığını devam ettirmesini istemekte ve böylelikle muhalif noktaları daha rahat bir şekilde ele geçirebilmektedir. Özellikle de Astana’da varılan çatışmasızlık anlaşmalarında DAEŞ ve El Kaide’nin ayrı tutulması ve bu şekliyle DAEŞ’in bölgede varlığı rejime hukuki zeminde kazandırmaktadır.[13] Aynı zamanda DAEŞ’in düzenli ordulardan farklı olarak yıpratıcı ve kayıp verdirici saldırıları muhalifler mevzileri sarsmakta ve ek savaşçı ihtiyacı doğurmaktadır. Bu nedenle rejimin Ebu Zuhur askeri havaalanı hedeflerinden sonra muhtemel İdlib operasyonu için DAEŞ hem hukuki hem de askeri anlamda elini güçlendirecek unsur olacaktır. Son durumda İdlib’te bulunan muhaliflerle sınır bağlantısının arasında rejim bulunsa da ilerleyen süreçte rejimin Hama’da yaptığı gibi bir koridor açması şaşırtıcı olmayacaktır. DAEŞ’in İdlib kırsalında ilerlemesi İdlib içerisinde bulunan hücre yapılanmalarının da aktifleşmesine neden olabilir. Ve İdlib’te bulunan DAEŞ destekçisi militanların güvenli yol buldukları takdirde DAEŞ’e katılmak maksadıyla Güney İdlib’e yönelmelerine sebebiyet verebilir. Tüm etkenler göz önüne alındığında kısa vadede DAEŞ’in bu bölgeden çıkarılması mümkün görünmemektedir. Dipnotlar [1] Syrian rebel capture Idlib city in joint offensive, Al Jazeera, http://www.aljazeera.com/news/2015/03/syrian-rebels-capture-idlib-city-joint-offensive-150328142110241.html[2] https://twitter.com/Nidalgazaui/status/809750622094454784[3] İdlib’de Kur’an kursuna saldırı: 7 ölü, 16 yaralı, Habertürk, http://www.haberturk.com/dunya/haber/1552386-idlib-de-kur-an-kursuna-saldiri-7-olu-16-yarali[4] Ayrıntılı bilgi için bkz: Halid Abdurrahman, Tahriru’ş Şam’dan İdlib Kentindeki IŞİD hücre evlerine baskın, Suriye Gündemi, http://www.suriyegundemi.com/2017/07/18/tahrirus-samdan-idlib-kentindeki-isid-hucre-evlerine-baskin/[5] İdlib’te HTŞ’ye yönelik canlı bomba saldırısı, MepaNews, (12.10.2017), http://www.mepanews.com/haberler/9943-idlib-te-hts-ye-yoenelik-canli-bomba-saldirisi.html?platform=hootsuite,  ‘At least 23 killed’’ in car bomb blast in Idlib city in Syria, Independent, (07. 01. 2018), http://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/syria-idlib-attack-explosion-terrorism-isis-assad-a8146851.html[6] Hama’da son durum, Suriye Gündemi, (23.11.2017), http://www.suriyegundemi.com/2017/11/23/hamada-son-durum-23-kasim-2017/[7] Zevahiri’den Suriye’de dengeleri değiştirecek açıklama, MepaNews, https://www.mepanews.com/haberler/11521-el-kaide-lideri-dr-eymen-ez-zevahiri-den-suriye-aciklamasi-tam-metin.html[8] HTŞ’den tutuklamalar hakkında açıklama: Davamız için her meşru yolu kullanacağız, MepaNews, https://www.mepanews.com/haberler/11413-hts-den-tutuklamalar-hakkinda-aciklama-davamiz-icin-her-mesru-yolu-kullanacagiz.html[9] Jaysh al-Badiya and al-Malahim, BBC Monitoring, https://monitoring.bbc.co.uk/product/c1domcfl#section2[10] Bu sürece kadar DAEŞ-HTŞ-Rejim eksenli Hama savaşındaki ayrıntılı bilgi için bknz: Halid Abdurrahman, Hama’daki DAEŞ varlığı ve değişen güç dengeleri, Suriye Gündemi, http://www.suriyegundemi.com/2017/12/11/hama-daes-varligi-ve-bolge-degisen-guc/[11] İdlib’e hava saldırıları: 24 ölü, Anadolu Ajansı, http://aa.com.tr/tr/dunya/idlibe-hava-saldirilari-24-olu/1024975[12] Hama’dan 80 bin kişi İdlib’in kuzeyine göç etti, Anadolu Ajansı, http://aa.com.tr/tr/dunya/hama-dan-80-bin-kisi-idlib-in-kuzeyine-goc-etti/1023816[13] Astana’dan çıkan sonuç muhalifleri memnun etmedi, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/astana-dan-cikan-sonuc-muhalifleri-dunya-2384361/    
İsrail’in Suriye politikası: sınırlı müdahaleci yaklaşım 
İsrail’in Suriye Politikası: Sınırlı Müdahaleci Yaklaşım Suriye İç Savaşı, ülkenin kaderini tayin etme sürecinde uluslararası aktörlerin yerel grupları gölgede bıraktığı bir senaryo üzerinden okunmaya devam ediyor. Savaşın ilk safhalarında, uzun vadeli jeopolitik amaçlar, güvenlik-prestij ekseninde oluşturulan amaçlara tercih edilmediği için, çoğu uluslararası aktör Suriye’ye yönelik politikalarını tarafsızlık çerçevesinde oluşturdu ve Suriye güvenliğinde biçilen roller rejim ve muhaliflerle sınırlı tutuldu. Bahsi geçen güvenlik ekseninin temel taşları bölgesel istikrar ve huzurun bozulması ve DAEŞ ve Heyet Tahrir uş Şam (eski adı “Nusra Cephesi” olan “Şam’ın Fethi Cephesi” ve benzer çizgideki örgütlerden teşkil olmuştur) gibi örgütlerin hâkimiyet alanını artırması olarak tanımlanabilir. Bu noktada Türkiye gibi İç Savaş’a sınır komşusu olan bölgesel ülkelerin göç ve göç uzantılı ulusal problemleri de güvenlikleştirdiği görülmüştür. Savaşın giderek daha fragmente bir hal alması sonrası ise, güvenlik-prestij eksenine yönelişi ve önleyici müdahaleleri beraberinde getirmiştir. Tüm bu süreçler yaşanırken, öncelikli tehdit algısını terör örgütleri ve bu örgütlerin yarattığı terör dalgası üzerinden değil, İran ve İran’ın artırdığı etki alanı üzerinden şekillendiren bir ülke var: İsrail. Suriye Sahasında İsrail 2012 yılının Ocak ve Mayıs aylarında Hizbullah’a giden silahları sebep göstererek, Suriye’ye yönelik hava saldırıları düzenleyen İsrail, İç Savaş’ın herhangi bir safında net anlamda yer almaktan kaçınmıştır. İlk hava saldırıları bağlamında İsrail, sahada Hizbullah ile savaşan muhalif unsurlara dolaylı destek sağlayarak, kısmi-bölgesel güvenlik çemberi oluşturma stratejisi izlemiştir [i]. Yine de İsrail’in bu desteğini uzun vadeli ve açıktan bir destek olarak okumak doğru olmayacaktır.. Aslen İran’dan Lübnan’daki Hizbullah’a yönelik yapılan her türlü silah ve mühimmat ağını yıkma temelinde bir politika geliştirilmiştir. İsrail Savunma Eski Bakanı Moshe Ya’alon’un da ifade ettiği gibi İsrail, Suriye’yi kimin yöneteceği ya da Esedli veya Esedsiz geçiş süreçleri gibi tartışmalara taraf olmamıştır [ii]. Bu sebeple sınırlı sayıda önleyici müdahalede bulunmuş, İran destekli milislerin Suriye’deki varlığı ve Hizbullah militanlarının Suriye genelindeki mobilizasyonunu engellemeyi öncelemiştir. Bu tablodan da anlaşılacağı gibi, İsrail’in Suriye’ye yönelik dış politika yapım sürecinin asli unsuru, askeri çatışma sürecinin çözümsüzlüğünü temel alan sınırlı müdahaleci bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımı 4 temel başlıkta analiz etmek yerinde olacaktır: İran yayılmacılığını engellemek, İran-Hizbullah arasında gerçekleştirilen silah transferinin önüne geçmek, Golan Tepeleri ve civarında kısmi-bölgesel güvenlik çemberi oluşturmak, Rusya’nın siyasi ve askeri etki alanını minimize etmek. İran Yayılmacılığı: Öncelikli Tehdit İsrail için asli tehlike “Tahran’dan Şam’a ve  Beyrut’a uzanan stratejik bir yaydır” diyen İsrail’in ABD Eski Büyükelçisi Michael Oren, Şam yönetimini bu yayın en önemli unsuru olarak gördüklerini vurguluyor[iii]. Rejim’in devamlılığı İsrail’in dış politika tercihleri arasında listelenmese de radikal grupların oluşturacağı terör sebebiyle öncelikli tehdit sıralamasına koyulmayan Şam yönetiminin İran’a sağladığı hareket serbestisi ve İran destekli milislerin yayılmacı politikaları, İsrail dış politikasını bir labirente çevirmiştir. İran destekli milislerin Suriye içerisindeki varlığı İsrail’i iki sebepten ötürü etkiliyor: Golan tepeleri yakınında İran’ın yeni askeri bir cephe oluşturması ve Hizbullah’a yapılan ileri teknoloji silah sevkiyatı. İsrail’in 1967 yılında işgal ettiği Golan Tepeleri hakkında Başbakan Netanyahu’nun “Sonsuza dek İsrail’in parçası olarak kalacak” açıklaması uluslararası kamuoyunda büyük tepki toplamıştı [iv]. Uluslararası kamuoyu tarafından İsrail’in ilhakının tanınmadığı Golan Tepeleri, İsrail ile Suriye sınırını teşkil ediyor olması bakımından önem arz ediyor. Kuneytra kasabasının kuzeyinde Golan tepeleri sınırına inen rejim güçleri ile İsrail arasında Dera vilayetinde varlık gösteren muhalif unsurlar ve DAEŞli militanlar yer alıyor. DAEŞ ile mücadeleyi sürdürmek ve İran-destekli rejim güçlerinin sınıra inmesi arasında bir nevi “kaybet-kaybet”  yaklaşımı yatmakta, İsrail de bu bağlamda sınırlı müdahale stratejisi ile var olan çatışma sürecini sürdürerek fayda sağlamaktadır [v]. Hizbullah’a Yönelik Silah Transferleri İran’ın bugüne kadar güdümlü füze, karadan karaya füze ve İHA gibi askeri silah ve ekipmanları Hizbullah’a aktardığı rapor edilmiş durumda. İran öncelikle İsrail üzerinde baskı kurmak, sonrasında ise kendi nükleer tesislerine yönelik olası saldırılar konusunda caydırıcılık yaratmak adına bu politikayı benimsiyor. Bu sevkiyat Hizbullah’ın İsrail’e yönelik askeri kapasitesini genişlettiği gibi, ülkenin güneyinde olası karışıklıkları tetikleme ve bu karışıkların İsrail’e sıçramasına sebep olma gibi sonuçlar da doğurabilir. İsrail’i kısa ve orta vadede çatışma alanına sürükleyebilecek bu sürece karşı İsrail, tespit edilen sevkiyatları ve Hizbullah’a ait olduğu belirtilen mühimmat depolarını hedef alarak, düzensiz hava saldırıları düzenlemektedir. İran yayılmacılığını önleme hedefiyle iç içe geçmiş olan bu süreç, İsrail’in Suriye’ye yönelik yaklaşımının ikinci ayağını oluşturmaktadır. Golan Tepeleri: Kısmı-Bölgesel Güvenlik Çemberi Golan tepeleri civarında tehdit oluşturan tek unsur İran-destekli militanlar değil aynı zamanda terör örgütü DAEŞ’tir. İsrail’li General Yair Golan bir enstitüye yaptığı açıklamada, DAEŞ’in İsrail’e oluşturduğu tehdidin İran ile kıyaslanamayacağını, DAEŞ’i bir sorun olarak görmekle beraber İsrail’in bu minvaldeki terör örgütleriyle uzun süredir çatışma içerisinde olduğunu vurgulayarak bu iddianın aksi istikametinde bir görüş ortaya koymuştur [vi]. Yine de düşük seviyeli tehdit algısı bağlamında İsrail’in DAEŞ’e yönelik 2 senaryoyu değerlendirdiği iddia edilebilir. Öncelikle DAEŞ’in Lübnan’a inmesi ve potansiyel çatışmaların kıvılcımını yakması değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım İsrail için kısmi kabul görmektedir. Keza DAEŞ’in Lübnan’da varlık göstermesi kısa vadede İsrail’e tehdit olmayıp, aksine Hizbullah’ı oyalayacak dolaylı bir strateji olarak benimsenebilir. Yine de uzun vadede çatışmaların İsrail sınırında belirmesi ihtimali akılda tutulmalıdır. İkinci senaryo ise DAEŞ’in İsrail’e direkt bir tehdit unsuru olmasıdır. Hali hazırda Dera’nın güneybatısında Golan tepeleri sınırında varlık gösteren DAEŞ’e yönelik önemli saldırılar düzenlenmemiş, sınıra yakın noktada yaşayan insanları koruma odaklı bir yaklaşım benimsenmiştir [vii]. DAEŞ ile muhalifler arasında süregelen çatışma ortamı, DAEŞli militanların dikkatlerini büyük oranda Suriye’ye vermesine, İsrail’e yönelik saldırıların sayısının da düşük seviyelerde olmasına yol açmaktadır. Bu sebeplerden ötürü de, İsrail’in çözümsüzlüğü temel alan bir yaklaşımla sınırlı müdahalelerini sürdüreceği öngörülmektedir. Rusya: Dolaylı Tehdit İsrail’in Suriye’ye yönelik yaklaşımının son unsuru ise Rusya’nın askeri ve siyasi varlığını minimize etmek olarak tanımlanabilir. Bu dolaylı bir strateji olmakla beraber, İsrail’in İran temelli öncelikli hedeflerini gerçekleştirme sürecinde katalizör görevi görmektedir. Rusya’nın Suriye’deki varlığı Esed rejiminin koruyuculuğu anlamına gelmekte, bu da İran’ın ülkedeki varlığını perçinlemektedir. Yine Rusya’nın rejim güçlerine sağladığı silah ve mühimmatın Hizbullah’ın eline geçmesi İsrail için tehdidin katsayısını artırmaktadır. İsrail yönetimi anti-tank silahları ve karadan karaya füzelerin bu yolla Hizbullah’ın eline geçtiğini çokça vurgulamıştır [viii]. Buna ek olarak Rusya’nın askeri etki araçları ile Suriye’de nüfuzunun artması, Rus hava savunma sistemlerinin İsrail’e bir engel teşkil etmesi anlamına gelebilir. Hizbullah’a silah transfer süreçlerinin tespiti durumunda Suriye hava sahasına giren İsrail uçaklarının böylesi bir tehditle karşı karşıya olması İsrail için istenen bir durum değildir. Bu sebepler göz önüne alındığında, Rusya’nın bölgedeki varlığını minimize etmek İsrail’in –öncelikli olmasa dahi- Suriye’ye yönelik yaklaşımının bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Yine de İsrail’in Rusya’ya yönelik bu hedefinin söylemsel düzeyin ötesine geçmeyen bir hareket tarzıyla gerçekleştiğini de vurgulamak gerekir [ix]. Dürzi Nüfus ve İç Siyasete Etkisi İsrail’in Suriye’ye yönelik dış politika yaklaşımının asli 4 unsuru haricinde, Suriye’deki Dürzilerin durumu ve bundan kaynaklı İsrail’de ikamet eden Dürzilerin hükümete olan baskısı da dikkate değerdir. İsrail ordusunun beşeri sermayelerinden biri olan Dürzi nüfus, özellikle 2015 ve sonrasında Cebel el-Dürzi ve civarında yaşayan Dürzilerin hayati risk altında olması sebebiyle üst düzey hükümet yetkilileri ile yoğun görüşme trafiği sürdürmüştür. Bu noktada Dürzilere insani koridor açılması İsrail iç siyasetinin gündem maddelerinden biri haline gelmiştir [x].  İsrail’in ABD’den Dürzilere yönelik yardım talebi ve İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin Dürzilere yardım yapmaya ve tehlikeyi bertaraf etmeye hazır olduğuna dair açıklaması bu bağlamda değerlendirilebilir [xi]. Sonuç ve Değerlendirme 2018’in ilk günlerinde düzenlediği hava saldırısı ile Suriye’de kendini yeniden gösteren İsrail’in Suriye’ye uzun vadeli ve direkt müdahalesi, İsrail açısından olumlu bir sonuç doğurmamaktadır. Temelde savunmacı, zaman zaman önleyici bir saldırı stratejisi izleyen İsrail’in, Rusya’nın bölgedeki hâkimiyeti göz önüne alındığında sık aralıklarla hava saldırıları düzenleyemeyeceği de öngörülebilir. Yine rejim güçleri ve İran destekli grupları cezalandırıcı ve caydırıcı politikalar izlenmesinin ötesine geçilmesi de beklenen bir durum değildir. İç Savaş, Türkiye, Lübnan ya da Ürdün’e yönelik göç dalgalarının sorumlusu olsa da, İsrail’e yönelik doğrudan bir akım oluşturmamış, İsrail dolaylı güvenlik tehditleri üzerinden politikasını şekillendirmiştir. Bu sürecin İsrail için sıkıntısız olduğunu söylemekse yanlıştır. İran’ın artan yayılmacılığı ve DAEŞ arasında yeri geldiğinde bir kaybet-kaybet stratejisi izleyen İsrail, bu süreci olabilecek en zararsız şekilde atlatmak için askeri çatışma sürecinin çözümsüzlüğünü temel alan sınırlı müdahaleci bir yaklaşım geliştirmiştir. Böylece İsrail, sahada çatışan grupların topraklarını hedef almasını öteleyecek ve muhtemel silah transferi süreçlerini engelleyerek, Hizbullah’ın Suriye İç Savaşı sebebiyle kaybettiği gücü yeniden kazanmasının önüne geçecektir. Dipnotlar [i] Macaron, Joe. “Israel, Hezbollah playing Russian roulette in Syria.” Al-Monitor. Kasım 2, 2017. https://www.al-monitor.com/pulse/en/originals/2017/11/israel-hezbollah-russia-syria-iran-golan-conflict.html (23 Ocak 2018 tarihinde erişildi.).[ii] Hanauer, Larry. Israel’s Interests and Options in Syria. Perspective, RAND Corporation, 2016.[iii] Williams, Dan. «Now Israel Says It Wants To Whack Syria’s Assad.» Business Insider. 17 Eylül 2013. http://www.businessinsider.com/israel-wants-to-topple-assad-regime-2013-9 (12 Ocak 2018 tarihinde erişildi).[iv] Ahren, Raphael. «Netanyahu vows Golan Heights will remain part of Israel forever.» Times of Israel. 17 Nisan 2016. https://www.timesofisrael.com/netanyahu-vows-golan-heights-will-remain-part-of-israel-forever/ (15 Ocak 2018 tarihinde erişildi).[v] Thompson, Leigh, ve Dennis Hrebec. «Lose-Lose Agreements in Interdependent Decision Making.» Psychological Bulletin 122, no. 3 (1996): 396-409.[vi] «İGK Başkan Yardımcısından İsrail’in Kürt Siyasetine İlişkin İpuçları.» Suriye Gündemi. 12 Eylül 2017. http://www.suriyegundemi.com/2017/09/12/igk-baskan-yardimcisindan-israilin-kurt-siyasetine-iliskin-ipuclari/ (16 Ocak 2018 tarihinde erişildi).[vii] Osborne, Samuel. «ISIS and Israel clash for first time after jihadis open fire on IDF.» Independent. 27 Kasım 2016. http://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/isis-israel-fight-clash-first-time-syria-golan-heights-a7441866.html (16 Ocak 2018 tarihinde erişildi).[viii] «Russia assures Israel: We’re not passing weapons to Hezbollah.» Arutz Sheva. 2 Şubat 2016. https://www.israelnationalnews.com/News/News.aspx/207401 (11 Ocak 2018 tarihinde erişildi).[ix] «İsrail Rusya’yı uyardı: “Suriye’de çatışmayalım”.» CNN Türk. 22 Eylül 2015. https://www.cnnturk.com/dunya/israil-rusyayi-uyardi-suriyede-catismayalim (12 Ocak 2018 tarihinde erişildi).[x] Raydan, Noam ve Matthew Levitt. «Syria’s Druze Under Threat.» Washington Institute. 17 Haziran 2015. http://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/syrias-druze-under-threat (15 Ocak 2018 tarihinde erişildi).[xi] Webb, Whitney. “Israel Offers To Occupy Syrian Town To Protect Local Druze Population.” MintPress News. Kasım 8, 2017. http://www.mintpressnews.com/israel-occupy-syria-town-near-golan-heights-protect-druze/234146/ (15 Ocak 2018 tarihinde erişildi).
Fırat Kalkanı Harekâtı’ndan alınan dersler ışığında Afrin Harekâtı Can Acun  
Fırat Kalkanı Harekâtı’ndan alınan dersler ışığında Afrin Harekâtı TSK’nın Afrin bölgesinde PKK’nın Suriye yapılanması olan PYD/YPG terör örgütüne karşı Suriyeli muhaliflerin desteği ile bir harekât başlatması artık an meselesi. Afrin harekâtı için askeri açıdan farklı senaryolar söz konusu: Afrin’in tamamen terörden temizleyecek kapsamlı bir harekât ya da bölgedeki YPG varlığını tamamen kuşatmaya alacak şekilde etrafındaki Tel Rıfat ve Minnig gibi bölgelerin ele geçirilmesi alternatifleri mevcut. Askeri harekâtın kapsamını Rusya ile yürütülen müzakereler belirleyecek gibi. Moskova’nın Ankara’yı görece daha küçük çaptaki bir harekâta ikna çabası içinde olduğu biliniyor. Ancak Türkiye’nin Afrin’deki terör tehdidini kalıcı şekilde bertaraf edebilmesi için kapsamlı bir temizlik harekâtının gerekliliği de ortada.Nihayetinde TSK uzun süredir bölgeye askeri güç intikal ederken İdlib’de,Afrin’in güneyinde de üstlenerek bölgeyi çevrelemiş durumda. Yine kendisine müzahir binlerce Suriyeli muhalif unsuru eğit-donattan geçirerek PYD/YPG tehdidine karşı harekete geçmeyi bekliyor. Türkiye 15 Temmuz darbegirişiminin hemen akabinde başlattığı ve bölgedeki terör örgütleri DEAŞ ve PYD/YPG’yi temizlediği Fırat Kalkanı Harekâtı’na (FKH) benzer şekilde yeni bir adım atmanın eşiğinde. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarih verecek kadar net ifadeleri ve ardından gelen MGK kararı Türkiye adına harekât için geri sayımın başladığını gösteriyor. Fırat Kalkanı tecrübesiTürkiye’nin Afrin’e düzenleyeceği harekâtı askeri açıdan FKH ile kıyasladığımızda bazı benzerliklerin yanı sıra farklı yönleri olacağını da görüyoruz. FKH’de zaman zaman PKKYPG unsurlarıyla karşı karşıya gelinmiş olmakla birlikte temelde DEAŞ’a karşı yürütülen askeri harekâtta 2 bin 200 km2’lik bir alan terör örgütünden temizlenirken topoğrafik açından genelde düz alanlarda yürütülen mücadele nihayetinde el-Bab ve etrafındaki meskûn mahal çatışmaları neticesinde sonlandırılmıştı. TSK ve Suriyeli müzahir muhalif unsurlar harekâtboyunca PKK’nın yanı sıra rejim güçlerinin de sık sık tacizine maruz kalmış, DEAŞ’ın hibrid ve asimetrik savunma taktiklerine karşı mücadele ederken yine terör örgütünün sivilleri canlı kalkan olarak kullanmasından ötürü yavaş ve titiz bir şekilde hareket etmişti. DEAŞ harekât boyunca düzinelerce bombalı araç/intihar saldırısı gerçekleştirirken antitank silahlarını da etkili bir şekilde kullanması harekâtın en büyük meydan okumaları olarak ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin ilk kez sınır ötesinde bu tarz bir meskûn mahal çatışmalarının içine girmiş olması dolayısıyla tecrübeli insan gücü ve askeri donanımlara ilişkin bazı handikaplar da kendisini göstermişti. Eğit donat süreçlerinin ilk aşamalarında olan Suriyeli muhalifler de yeteri kadar etkinlik gösterememişti. Ancak FKH’den elde edilen tecrübe ile birlikte ilgili ihtiyaçların karşılanması Türkiye’nin Afrin harekâtında elini ciddi anlamda güçlendirmiş durumda. Afrin HarekâtıTerör örgütü PYD/YPG 2011 devriminin hemen akabinde rejimle yaptıkları anlaşma ile Afrin’i ele geçirmiş ardından bu bölgeyi 2013’te kanton ilan etmişti. Daha sonra ise uçak düşürülme hadisesi sonrasında Rus hava desteği ile Tel Rıfat-Minnig hattını da ÖSO’dan ele geçirerek Arap nüfusu bölgeden tehcir eden örgüt çok uzun süredir olası bir Türkiye askeri harekâtına karşı hazırlık yapmakta. Sondönemlerde Rusya’nın da kontrol noktaları oluşturmaya başladığı Afrin ve etrafında PKK’nın kontrolünde yaklaşık 1.400 km2’lik bir alan söz konusu. Bu alan Fırat’ın doğusundaki PYD/YPG’den coğrafi olarak yalıtılmış olsa da buradaki terör örgütü de diğer alanlarda olduğu gibi KCK Suriye yürütme konseyinin emirkomutası altında yerel olarak Kandil’den emir alan Halil Tefdem, Ahmed Hudro, Mahmud Berhudan, Behcet Abdo, Nocin gibi PKK’lı isimler tarafından idare edilmekte.Afrin’deki sayıları 5-6 bin civarında olduğu değerlendirilen PKK/YPG’liler ile birlikte birkaç yüz civarındaki Ceyşu’s-Suvvar unsurunun DEAŞ’a benzer şekilde asimetrik savaş teknikleri hibrid yöntemlerle TSK ve muhalifleri durdurmaya çalışacağı değerlendirilebilir. Terör örgütünün bölgede çok uzun süredirsiperler kazdığı, tünel hatları oluşturduğu, EYP’lerle tuzaklamalar yaptığı, belli alanları zırhlı araçlara karşı mayınladığı biliniyor. Yine ABD’nin Fırat’ın doğusunda YPG’ye sağladığı antitank silahlarını bölgeye naklederek bir direnç gösterme çabasında olması da beklenebilir. Bölge coğrafyası topoğrafik açıdan değerlendirildiğinde terör örgütü mensuplarının özellikle orta ve kuzeybatı kesimlerinin dağlık olmasından yararlanma çabası içine girerek bu bölgelerde de direnç gösterme olasılığı söz konusudur. Ancak gerek Tel Rıfat ve Minnig bölgesi gerekse Afrin merkezine uzanan düz ovalarda TSK ve müzahir muhalif unsurların teknik imkânları ve ateş gücü karşısında ciddi bir direnç gösterebilmesi pek mümkün görünmüyor. Türkiye FKH’den elde ettiği tecrübeve başta antitank silahlarına karşı olmak üzere asimetrik-hibrid çatışmalarda kullanabileceği etkili çözümler ve SİHA’lar gibi yeni donanımlarla Afrin harekâtı için geçmişe nazaran çok daha iyi bir yerde olduğunu da unutmamak gerek.Bu bağlamda terör örgütünün görüntüyü kurtarabilmek adına göstereceği kısmi bir direnç sonrasında çok kayıp vermemek için dağlık alanlar ve meskûn mahallere çekilerek özellikle Afrin merkez ve diğer yoğun yerleşim yerlerinde sivilleri canlı kalkan olarak kullanmaya çalışması daha olası gözükmekte. Örgüt bu taktik adımların akabinde bir kara propaganda süreci başlatarak hem Türkiye içinde ajitasyon yapmaya çalışacak hem de uluslararası kamuoyu oluşturarak ABD ve Rusya’nın Türkiye’yi durdurabilmesi için çaba gösterecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin Afrin harekâtı için medya ve propaganda unsurlarına da en az askeri unsurlar kadar önem vermesi gerekmekte. Kaynak: Sabah 
Afrin operasyonunun boyutları Ömer Özkizilcik  
Afrin operasyonun boyutları Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan AK Parti Tokat 6. Olağan İl Kongresi’nde “Önümüzdeki günlerde inşallah, Fırat Kalkanı Harekatı ile ilk adımını attığımız güney sınırımızı terörden arındırma operasyonunu Afrin’le devam ettireceğiz” açıklaması üzerine dikkatler Afrin üzerine döndü. Erdoğan son yaptığı açıklamasında, “TSK, en kısa sürede Afrin ve Münbiç meselesini Allah’ın izniyle halledecektir. Hazırlıklarımız tamamlanmıştır harekat her an başlayabilir. Ardından da sıra diğer bölgelere gelecektir.” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu minvaldeki açıklamaları ve Feylak uş Şam sözcüsü Muaz Ebu Ömer’in Baladi News’e verdiği demeçlerde; 20 bin ÖSO savaççısının Afrin operasyonu için hazır olduğunu ve yakında başlayacağını açıklaması, Afrin operasyonu beklentisini artırdı. Diğer taraftan Rusya ve ABD’nin olası bir Afrin operasyona karşı hamleleri ve tutumları önem arz etmektedir. Rusya’nın tutumu Türkiye’nin uzun süredir Afrin’e yönelik hazırlıkları sürdürdüğü ve söylem bazında Afrin meselesini sürekli sıcak tuttu. Afrin bölgesindeki YPG militanlarının Rusya’nın askeri üslerine ev sahipliği yapmaları dolayısıya, Türkiye Afrin operasyonunu başlatamadı. Rusya’nın Afrin bölgesinde 5 tane askeri üs bulundurduğu bilinmekte. Rusların askeri üsleri, YPG’nin Türkiye destekli Suriyeli muhaliflerle olan sınır bölgelerine yakın yerlerde bulunmaktadır. Türkiye’nin Afrin operasyonu için Ruslarla anlaşma sağladığına yönelik birçok iddia bulunsa da, bu iddiaların doğrulamak oldukça güçtür fakat Afrin operasyonu gerçekleştiği senaryoda, Rusların verdikleri tepkiler bu soruya ışık tutacaktır. Diğer yandan Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un yaptığı son açıklamalarda, Rusya’nın Afrin operasyonuna karşı olduğu görülmektedir.[1] Lavrov’un ifadelerinin Fırat Kalkanı Harekatı örneğindeki gibi söylem düzeyinde kalıp kalmayacağı önemli bir soru işareti. Rusların Afrin Operasyonu esnasındaki tutumları ve bölgedeki varlığı operasyon önünde oluşabilecek en büyük engellerin başında gelmektedir. Lavrov açıklamalarında ayrıca ABD’nin YPG üzerinden gerçekleştirmeyi planladığı 30 bin kişilik “Sınır Koruma Ordusu’nun” Suriye’nin toprak bütünlüğüne zarar vereceğini ve ABD’den açıklama beklediklerini ifade etti.[2] Amerika’nin muhtemel tepkileri Olası bir Afrin operasyonu karşısında ABD’nin vereceği tepki ayrı bir merak konusu. ABD, PKK/YPG’nin yönettiği Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) sahadaki müttefikleri olarak görmektedir. ABD Tabka bölgesinde YPG güçlerini Esad rejimi ve rejim yanlısı milislere karşı hava saldırısı ile korumuştu. Ayrıca ABD, YPG üzerinden uzun dönemli Suriye üzerinde etki alanı oluşturmayı ve YPG bölgelerini ABD kuvvetleri ile korumayı planladığı bilinmektedir.[3] Nitekim DAEŞ Suriye’de önemli ölçüde geriletilmiş olsa da, Pentagon 2018 senesi için YPG’ye olan resmi destek planlamasını 2017 senesindeki 430 milyon dolardan, 500 milyon dolara yükseltti.[4] ABD’nin son dönemlerde YPG’ye birçok ağır ve hafif silahı teslim ettiği ve bunların arasında zırhlı araçlar ve anti-tank güdümlü füzeler bulunduğu bilinmektedir.[5] ABD ayrıca YPG militanlarına askeri eğitim verdi ve eğitim kapsamında birçok keşkin nişancı yetiştirdi. İlaveten, ABD Afrin haricinde YPG bölgelerinde birçok askeri üs kurdu.[6] YPG’nin olası karşı hamleleri Türkiye’nin Afrin operasyonu başlatması durumunda, YPG militanlarının Türkiye-Suriye sınırı boyunca hareketlenip, Türkiye içindeki hedeflere karşı saldırı gerçekleştirme ihtimali düşüktür. YPG’nin Türkiye sınırına yönelik saldırıları Türkiye’nin Suriye sınırına ördüğü duvar ve güvenlik önlemleri sayesinde ciddi bir tehlike arz etme ihtimali azdır. Ayrıca bu şekilde bir saldırının ABD’yi NATO müttefiği olan Türkiye karşısında zor duruma düşereceği kesindir. Bu sebeplerden dolayı YPG’nin Suriye sınırları içinde saldırıya geçmeyi tercih etmesi muhtemeldir. Ayrıca PKK üzerinden Türkiye sınırları içerisinde terör saldırıları gerçekleştirilebilir. Fakat Türk güvenlik güçlerinin son dönemlerdeki operasyonlarının başarıları sayesinde, PKK terör eylemlerin sayıları ve etkileri sınırlı olacaktır. YPG’nin Suriye sınırları içerisinde saldırı gerçekleştireceği muhtemel bölge Fırat Kalkanı Harekatı ile kurtarılan Kuzey Halep’teki bölgelerdir. Bu durumda YPG Menbiç bölgesi üzerinden El-Bab ve Cerablus hattına doğru saldırı başlatabilir. Bu durumda TSK ve Türkiye destekli Suriyeli muhaliflerin batıda ve doğuda aynı anda savaşması gerekecektir. Bölgedeki Suriyeli muhaliflerin kapasitesi YPG’nin kapasitesinin altındadır. YPG’nin kapasitesinin daha üstün olmasının temel sebebi ABD’nin askeri ve lojistik desteğidir. Fakat TSK’nin bölgedeki varlığı sebebiyle, güç dengesi YPG’nin aleyhinedir. Ayrıca YPG’nin zorla silah altına aldığı gençler ve SDG bünyesindeki Arap unsurların birçoğu Türkiye destekli Suriyeli muhaliflere karşı savaşmayı reddedecektir. YPG’nin Menbiç üzerinden saldırmasının YPG açısından diğer bir zorluğu ise bölgedeki Arap aşiretlerin YPG aleyhtarlığıdır. YPG güçlerinin iki Arap aşiret mensubunu işkence sonucu öldürmesi sonrasında bölgedeki tansiyon yükselmiş, gösteriler düzenlenmiş ve grev yapılmıştır.[7] Ayrıca Arap aşiretler kendi aralarında önemli bir toplantı gerçekleştirilerek askeri güç kurmuştur. Kendi ifadelerine göre savaşçı sayıları 5 bini bulmakta ve hızla artmaktadır. Hedefleri arasında YPG ile mücadele ve Türkiye ile işbirliği bulunmaktadır.[8] Afrin bölgesindeki askeri harekat Afrin bölgesini, Afrin şehir merkezi ve çevresindeki Kürt nüfus yoğunluğunun olduğu bölgeler ile Tel Rıfaat, Minnag Askeri üssü çevresindeki Arap nüfus çoğunluğunun bulunduğu bölgeler olarak ikiye ayırmak gerekmektedir. Tel Rıfaat ve çevresindeki yerel halk YPG işgali sonucunda göç etmek zorunda kalmıştır. Türkiye sınırındaki Azaz’a yakın kamplarda yaşamını devam ettiren yerel halkın, kendi evlerine dönmek için Türkiye’ye ve ÖSO’ya destek vereceği kesindir. Bölgenin büyük oranda sivil nüfustan arındırılmış olması, insani açıdan askeri operasyonu kolaylaştırmaktadır. Fakat YPG uzun süredir Afrin operasyonu beklediği için bölgede birçok hendek kazmıştır. TSK’nın hendek operasyonları tecrübesi ve başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Tel Rıfaat ve çevresinin alınması çok fazla zor olmayacaktır. Sivillerin bölgede bulunmaması Türkiye’deki hendek operasyonlarına kıyasla askeri operasyonu kolaylaştıran en önemli etkendir. Afrin şehri ve çevresinde Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde sivillerin yaşaması, askeri operasyonu zorlaştıran en önemli etkendir. YPG bölgedeki sivil nüfusu kalkan olarak kullanacaktır. Dolayısıyla siviller için tahliye koridorunun açılması gerekecektir ve operasyon süresinin uzaması ihtimal dahilindedir. TSK’nın bu yönde tecrübeli ve eğitimli olmasına rağmen, ÖSO güçlerin bu yönde eğitim ve tecrübe eksikliği mevcuttur. Ayrıca Afrin bölgesindeki dağlık araziler, PKK tecrübesi de göz önünde bulundurulursa, YPG’nin bölgede gerilla taktiği ile vur-kaç saldırıları düzenlemesine olanak sağlamaktadır. Bu duruma karşın SİHA ve İHA’lar ile bölgeyi tarayan TSK güçleri, sınır hattı boyunca bulunan topçu birlikleri veya hava saldırıları ile YPG’nin saldırılarını önleyebilir. Afrin’deki halk neredeyse Suriye devriminin başlangıcından itibaren YPG kontrolü altında yaşamaktadır. Bölgeden birçok sivil Türkiye’ye kaçmış olsa da, halkın genelinde YPG’nin ideolojik indoktrinasyonun etkileri bulunmaktadır. Özellikle Türkiye aleyhinde propaganda yapıldığı göz önünde bulundurulursa, Afrin şehri ve çevresinde asayişi sağlamak diğer bölgelere kıyasla daha zor olacaktır. Afrin bölgesinde ayrıca birkaç mülteci kampı bulunmaktadır. Kampların ve Afrin genelindeki insani yük de operasyon sonrası Türkiye’nin insani yardım faaliyetlerini artırmasını beraberinde getirecektir. Afrin operasyonu için askeri açıdan hiçbir engelleyici durum bulunmazken, özellikle Rusya ve ABD ile devam eden temaslar sonucu operasyonun hedefleri ve sınırları belirlenecek gibi durmaktadır. Düzenlenecek Afrin operasyonunda sadece Arap nüfus bölgelerinin operasyon sonucunda kontrol altına alındığı takdirde, Afrin bölgesindeki YPG varlığı Türkiye ve Türkiye destekli muhalifler tarafınca ablukaya alınmış olacak. Dış dünya ile irtibatları Türkiye tarafından kesilmiş olacaktır. Olası Afrin operasyonunda, Türkiye bölgedeki YPG varlığını tamamen yok etme veya bölgedeki YPG varlığını abluka altına alma arasında karar vermesi gerekmektedir. Dipnotlar [1]https://sputniknews.com/russia/201801151060754517-lavrov-press-conference/?utm_source=https://t.co/QmhgH7MChv&utm_medium=short_url&utm_content=g3kq&utm_campaign=URL_shortening[2]https://www.dailysabah.com/politics/2018/01/15/ypg-led-army-on-syria-border-could-end-up-splitting-syria-russia-says[3]https://www.dailysabah.com/mideast/2018/01/12/senior-us-diplomat-discloses-american-plans-for-future-of-sdf-held-territories[4]http://www.suriyegundemi.com/2017/06/15/pentagonnun-2018-yili-suriye-icin-butce-planlamasi/[5]http://www.thedrive.com/the-war-zone/10164/us-gives-syrian-kurds-combat-vehicles-mortars-anti-tank-weapons-and-more[6]http://www.suriyegundemi.com/2017/11/18/turkiye-suriye-siniri-son-durum-18-kasim-2017/[7]http://qasioun-news.com/en/news/show/124682/A_Conflict_Between_Menbij_Residents_And_PYD_After_The_Killing_Of_Two_Young_Men[8]http://qasioun-news.com/en/news/show/125054    
DAEŞ’ın Irak ve Suriye’den Sina’ya geçişi mümkün mü? Kutluhan Görücü  
DAEŞ’ın Irak ve Suriye’den Sina’ya geçişi mümkün mü?Ensar Beytül Makdis / Sina Vilayeti’nin Tarihsel Süreci Tarihsel anlamda Sina’ya radikal İslami düşüncenin girişi 1970’lere kadar dayanmaktadır. İrili ufaklı birçok militarist gruba ev sahipliği yapan Mısır ve Sina’da en etkili olan örgüt, 2000’lerin başlarında kurulan el-Tevhid vel-Cihad oldu. Örgüt üzerinde diğer militarist grupların katılımı ile birlikte önemli bir birleşim gerçekleşmiş ve bölgenin en etkili grubu olmayı başararak sansasyonel saldırılarda bulunmuşlardı. Özellikle 2004-2005 yıllarını takiben turistlere yönelik gerçekleştirdikleri saldırılar ile dünyada gündem olmayı başarmışlardı. Ancak örgüt, 2011 devrimi gerçekleşmeden lider kadrosunu kaybetmiş, üyeleri de hapsedilerek tasfiye edilmişti. Daha sonrasında devrim dönemi asayiş boşluklarını değerlendiren örgüt elemanları hapishanelerden çıkıp Ensar Beytül Makdis’i bugünkü adıyla Sina Vilayeti örgütünü meydana getirdiler.[1] Mısır’da Arap Baharı gösterilerinin başladığı, Hüsnü Mübarek rejiminin devrildiği dönemde kurulduğu bilinen örgüt, İsrail’e, Mısır güvenlik güçlerine ve sivillere yönelik gerçekleştirdiği saldırılar ile kendi duyurdu. Kuruluş amacının İsrail’e yönelik saldırılar gerçekleştirme ve Beytül Makdis’i -bugün bilinen adı ile Mescid-i Aksa’yı- özgürleştirme doktrinleri üzerine olduğu söylenebilir. Ancak Muhammed Mursi iktidarının askeri darbe neticesinde devrilmesi ile beraber ve Mısır Ordusunun sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamlar sebebi ile kendilerini Müslümanların koruyucusu konumunda görerek eylemlerini güvenlik güçlerine yöneltmişlerdir.[2]Aşağıda gerçekleştirdiği önemli eylemlerin kronolojik çizelgesi verilen örgüt, bu olayları takip eden yıllarda oldukça kanlı eylemler gerçekleştirdi. 9 Nisan 2014 tarihinde ABD tarafından da terörist gruplar listesine alındı.[3] Başta Birleşik Krallık olmak üzere birçok devlet de Ensar Beytül Makdis örgütünü teröristler gruplar listesine ekledi.[4] ABD’nin Ensar Beytül Makdis örgütünü terörist grup olarak nitelendirdiği açıklamasında örgütün resmi olarak El Kaide üyesi olmadığı ancak onların ideolojisinden izler bulunduğunu söylemektedir.[5] 3 Şubat 2014 tarihinde El Kaide lideri Eymen ez- Zevahiri yaptığı açıklamada DAEŞ ile bir bağları kalmadığının açıklamasını yapmıştı.[6] Bu süreç tüm dünyada ki gruplar arasında DAEŞ’in Irak ve Suriye haricinde bağlılık yeminleri almasına zemin oluşturmuştu. Bu bağlılık yemini verenlerin arasında özellikle Sina yarımadasında faaliyet gösteren Ensar Beytül Makdis de yer aldı. Örgüt 10 Kasım Pazartesi sabahı yayınladığı 9 dakikalık video ile DAEŞ’e ve ‘’Halife’’ Ebubekir El Bağdadi’ye bağlılıklarını sunan bir açıklama yayınladı.[7] Ve adını Sina Vilayeti olarak değiştirdi. Yayınlanan ses kaydında örgüt hem Mısır halkına seslendi ve silahlı direniş çağrısı yaptı hem de Müslüman Kardeşlerin yöntemlerini eleştirerek ;“Mısır halkına sesleniyoruz. Kafirlerin getirdiği demokrasi size yaramayacak. Utanç verici sivil, barışçıl hareketler size fayda getirmeyecek. Daha önce böyle yapan insanlara neler olduğunu gördünüz” açıklamasında bulundu. DAEŞ militanlarının Irak ve Suriye’den Sina’ya geçişi mümkün mü? DAEŞ militanlarının Irak ve Suriye’den Sina bölgesine geçtiği ile alakalı birçok iddia ortaya atıldı.[8][9] DAEŞ’in Irak ve Suriye’de hakimiyet kaybederken buna mukabil olarak Sina, Afganistan, Mısır gibi bölgelerde etkili saldırılarda bulunması bu iddiaların tetikleyicisi oldu.  Özellikle 305 kişinin hayatını kaybettiği Kuzey Sina’daki el Ariş kentinde Rawda camisine yönelik saldırı bu iddiaların ortaya atılmasının altyapısına katkı sağladı.[10] Bu iddiaların ortaya atılmasının temel sebeplerini DAEŞ’in Irak ve Suriye’de ciddi manada alan hakimiyetinin kaybetmesinin ardından gelmesi ve Sina gibi bölgelerde DAEŞ’e bağlılığını bildirmiş örgütlenmelerin etkinliğini arttırması etkili olmuştur. Keza Irak ve Suriye’de DAEŞ’in büyük kanlı saldırılarının azalması medya ve siyasileri de diğer bölgelerde gerçekleşen saldırılara dikkat kesilmeye yöneltmiş olduğu söylenebilir. Özellikle Sina bölgesinin tarihsel manada bu tarz yapılanmaların ve terör saldırılarının yaşandığı bir bölge olduğu gerçeğinin atlanması ve sanki DAEŞ, Sina’da bir anda ortaya çıkmış gibi bir algının olması da kamuoyunu bu yöndeki iddiaları dikkate değer bulmaya sevk etmiş görünmektedir. Ancak gerçek şudur ki DAEŞ, Sina bölgesinde, yukarıda belirtildiği yıllardır oldukça etkili saldırılar gerçekleştirmiştir. Bu gerçekliğin varlığı da DAEŞ militanlarının Irak ve Suriye sahasından Sina bölgesine geçemeyeceği anlamı taşımamaktadır. Bilinmektedir ki örgüt Irak’ta Ürdün ve Suudi Arabistan’a ve Suriye’de de yine Ürdün’e geçişin gerçekleşebileceği sınır bölgelerinde bu geçişleri gerçekleştirebileceği tecrübeye sahiptir. Suudi Arabistan veya Ürdün’e geçişin ardından vadi ve çöl yolları kullanılarak Sina’ya varabileceği sahil noktalarına ulaşılabilir. DAEŞ militanları için en uygun yolun da bu olduğu söylenebilir. Bölgedeki kaçakçılık faaliyetleri de göz önüne alındığında hala ciddi bir finansmana sahip örgütün bu avantajını kullanabilmesi de muhtemeldir. Bir diğer yol olarak da Irak ve Suriye’de kimliğini gizleyebilmiş veya sahte/yeni bir kimlik edinebilmiş militanların turist olarak Mısır’a seyahat edeceği ve ardından da Sina’ya geçiş yapabileceği ihtimalidir. Direkt olarak Sina bölgesine gerçekleşebilecek bir uçuşun şu aşamada oldukça şüphe çekeceği ihtimali, militanları Mısır üzerinden geçmeye yöneltebilir. Keza Sina Vilayeti haricinde Mısır Vilayeti olarak faaliyet gösteren DAEŞ’e bağlı bir yapılanmanın da olduğu ve ciddi saldırılar gerçekleştirdiği de bilinmektedir. Bu hücre yapılanmaları ile koordineli bir şekilde Sina bölgesine geçişin daha da kolaylaşabileceği düşünülebilir. Fakat kamuoyunun algısına yansımış bir şekilde kitlesel bir geçişin söz konusu olamayacağı da aşikardır. Bu kitlesel geçişin yaşanamayacak olmasının nedenleri; coğrafi şartların uygunsuzluğu, mesafenin uzunluğu ve bölgeler arasında hala devlet teşekkülünün asgari şartlarını yerine getirmeye gayret eden devletlerin varlığı şeklinde sıralanabilir. Tüm bu söylemlere ek olarak şu soruyu da akıllara getirmek gerekmektedir; DAEŞ militanları tecrübe kazandıkları, savaştıkları ve ait oldukları (Irak ve Suriye kökenliler) toprakları bırakıp neden Sina bölgesine geçmek istesin? Ayrıca Irak ve Suriye’de savaşmanın, Mısır ordusu ile savaşmaktan daha kolay olduğu ve hakimiyet hedeflerine ulaşmak noktasında bulundukları coğrafyanın siyasi ve askeri olarak daha avantajlı olduğu da aşikardır. Bu nedenlerle örgütün kitlesel bir geçişten ziyade, Sina Vilayeti’nin finansman ve eğitim noktasındaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere militan gönderebileceği ihtimali daha olası gözükmektedir. Dipnotlar [1] ByR. Green, ISIS In Sinai And Its Relations With TheLocal Population, TheMiddle East Media ResearchInstitute,https://memri.org/reports/isis-sinai-and-its-relations-local-population-%E2%80%93-part-i[2] Helena Burgrova, Insecurity in Sinai and Beyond Why the Egyptian Counter terrorism Strategy is Failing, Deutsche Gesellschaftfür Auswärtige Politik e.V., (Ocak 2016) https://dgap.org/en/article/getFullPDF/27538[3] Terrorist Designation of Ansar Bayt al-Maqdis, US Departmant of State Diplomacy in Action, https://www.state.gov/j/ct/rls/other/des/266557.htm[4] BBC’s profile of Ansar Bayt al Maqdis out of date, BBC Watch, https://bbcwatch.org/2014/04/17/bbcs-profile-of-ansar-bayt-al-maqdis-out-of-date/[5] Terrorist Designation of Ansar Bayt al-Maqdis, US Departmant of State Diplomacy in Action, https://www.state.gov/j/ct/rls/other/des/266557.htm[6] El Kaide: IŞİD ile ilgimiz yok, Aljazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/haber/el-kaide-isid-ile-ilgimiz-yok[7]Ensar Beytul Makdis IŞİD’e biat etti, Aljazeera Türk, http://www.aljazeera.com.tr/haber/ensar-beytul-makdis-iside-biat-etti[8] DEAŞ’ı Sina’ya taşıdılar, Yeni Şafak, https://www.yenisafak.com/dunya/deasi-sinayatasidilar-2842709[9] Hüseyin M. El Kabani, ABD gözetiminde Rakka’dan Sina’ya giden üç yol, Anadolu Ajansı, http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/abd-gozetiminde-rakkadan-sinaya-giden-uc-yol/1015285[10] Mısır’da camiye saldırı: ’27’si çocuk 305 kişi hayatını kaybetti’, BBC Türkçe, http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42109067[11] Erdoğan’dan Rakka’dan çıkarılan DAEŞ’li teröristler için flaş iddia, Habertürk, http://www.haberturk.com/erdogan-dan-flas-deas-iddiasi-1742154