Analiz
Hama Cezaevi Ayaklanması ve Güvenlik Açığı
Analiz-Haber / Suriye Gündemi İnsan hakları örgütleri ve çeşitli organizasyonlarca sıklıkla insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen Esed rejiminin kontrolündeki pek çok cezaevinde on binlerce mahkum bulunduğu raporlara yansıyor. Bunlardan öne çıkan Hama Cezaevindeki, çoğunluğunu “siyasi tutukluların” oluşturduğu 1200 mahkum, 2 Mayıs’ta bir ayaklanma başlattı. Ayaklanma nedeni olarak, Hama Cezaevindeki 4 “terör” tutuklusunun sürekli işkence ve insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen Şam yakınlarındaki Sednaya Cezaevi’ne nakledileceği haberi olduğu sanılıyor. Uzun süre devam eden ve tutukluların cezaevinin kontrolünü ele geçirdiği ayaklanmanın bir süre önce anlaşmayla sona erdiği bildirilirken, 28 Mayıs’ta yeni bir ayaklanmanın başladığı bölgedeki kaynaklarca rapor edildi. Ayaklanmanın Başlangıcı Hama Cezaevinde toplamda yaklaşık 1200 mahkum bulunurken bu mahkumların büyük bir çoğunluğunu (850) “terörizm” suçlaması altındaki siyasi tutuklular oluşturuyor. 850 kişilik siyasi tutuklunun 441’i henüz yargılanmış değil. Hapishanedeki suçluların geriye kalanını oluşturan 350 mahkumsa, hırsızlık, uyuşturucu satıcılığı ve cinayet gibi suçlamalarla cezaevinde bulunuyor. 2 Mayıs’ta 4 siyasi tutuklunun Sednaya Hapishanesi’ne nakledilmek için koğuşlarından alınacağı sırada aynı bölümde yer alan mahkumlar ayaklanarak tutukluları almaya gelen 9 polisi ele geçirdi. Kısa sürede ayaklanma hapishanenin diğer kısımlarına da sıçrarken, mahkumlar bölmeleri ayıran kapıları yıkarak hapishanedeki fırın ve mutfağı ele geçirdi. Mahkumlar ana kapıya yığınak yaparak tahkim ederken, hapishanenin çatısı hariç bütün bölümlerini ele geçirdi. Polis ve özel güçleri bölgeye sevk ederken rejim güçleri, aynı gün öğleden sonra gaz bombaları ve gerçek mermilerle hapishaneye yönelik saldırıya geçti. Çatı ve ana kapı da dahil hapishanenin etrafında mevzi alan rejim güçleri, içeriye girmeye çalışsa da başarısız olarak geri çekilmek zorunda kaldı. Mahkumlardan hafif şekilde yaralananlar olsa da yaşamını yitiren olmadı. Müzakereler Rejimin hapishaneye girememesi ve ayaklanmayı bastıramamasının üzerine rejim güçleri ve mahkumlar arasında müzakereler başladı. İlk aşamada mahkumların taleplerini reddeden rejim güçleri, hapishaneye giden elektrik ve su bağlantısını kesti ve tekrar saldırıya geçti. Ancak bu saldırı da sonuçsuz kaldı. Bunun üzerine tekrar müzakerelere dönüldü. Yapılan anlaşmaya göre ilk aşamada 32 mahkum Salı günü serbest bırakılırken, bu mahkumlardan 8’i, Suriye Kızılayı gözetiminde muhaliflerin kontrolündeki Kalat el-Madık’a transfer edildi. Geriye kalan 24 mahkumsa rejim kontrolünde bulunan köylerine gönderildi. Çarşamba günü rejim güçleri tekrar hapishaneye saldırsa da içeri girmeyi başaramadı. Perşembe günüyse müzakerelerde Kızılayın arabuluculuğu rejim tarafından bloke edildi. Kalat el-Madık’a gönderilecek 2. grup mahkumu ise hapishane müdürü teslim alarak Kızılayın cezaevini terk etmesini istedi. Mahkumlar Kızılay ya da uluslararası organizasyonların garantörlüğünü isterken, müzakerelerde rejime güvenmediklerini açıkladı. Müzakereler sonucu 491 mahkumun serbest bırakılması yönünde anlaşmaya varılırken, ayaklanmanın sona erdiği bildirildi. Bölgedeki aşiret liderlerinden Şeyh Navaf el-Melhem, anlaşmaya kendisinin arabuluculuk yaptığını açıkladı. İkinci Ayaklanma Rejim güçlerinin anlaşma şartlarına uymadığı ve 9 mahkumu idam edilmek üzere Şam’a göndereceği iddiaları üzerine Hama Cezaevinde mahkumlar ikinci kez ayaklandı. Mahkumlar Hama Polis şefi ve cezaevi müdürünün de yer aldığı 11 kişiyi ele geçirdi. Rejim güçlerinin cezaevine giden elektrik ve su bağlantısını tekrar keserken, jammerlarla bölgedeki iletişimi engellediği bildirildi. 2 günün ardından cezaevindeki son durum henüz netleşmiş değil. Uzun Süren Savaş ve Rejimin Zaafiyete Uğraması Yaklaşık 6 yılı aşkın bir süredir devam eden Suriye iç savaşının ardından rejim güçleri insan gücü anlamında ağır bir darbe alırken, 2011 yılında 300 bin civarındaki asker sayısının son dönemlerde 70 binin altına düştüğü belirtiliyor. Düzenli ordunun neredeyse yok olduğu Suriye rejiminin, son dönemlerde büyük oranda bağımsız hareket etmeye başlayan yerel liderler ve ailelerce kontrol edilen milis güçlere dönüştüğü iddia ediliyor. Bölgedeki en önemli kara ordularından birine sahip olan Suriye Arap Ordusu’nun 2015 yılı itibariyle 500’den fazla tankının muhalifler ve IŞİD tarafından ele geçirildiği tahmin ediliyor. Deniz gücü yok denecek kadar az olan Esed rejiminin, 2011 yılında 460 keşif ve savaş uçağı (çoğu Rus menşeili MİG ve Sukhoi modeli) 71 atak helikoptere sahip olduğu biliniyordu. 5 yılı aşan savaşın ardından Esed rejimine bağlı hava kuvvetlerinin 45 helikopterinin yanı sıra 30 savaş uçağının düştüğü ya da düşürüldüğü teyit edildi. Bunun yanı sıra 28 helikopter ve 51 savaş uçağı kaybedilen üslerde muhalifler ve IŞİD tarafından tahrip edildi. Rejimin savaş boyunca 300’den fazla pilotunu kaybettiği de kaydedilen istatistikler arasında. Hali hazırda SAO’nun Hava Kuvvetleri’nin geriye kalan kısmı 17 filodan oluşuyor. Suriye genelinde geniş hat savaşları ve uzun süreli yıpratma savaşı devam ederken, Esed rejimi artık bütünüyle İran liderliğindeki yabancı Şii milisler ve Rusya’nın hava gücüne bağımlı hale gelmiş durumda. Kontrol ettiği bölgelerde artık güvenliği sağlayamayan rejim güçleri, yaşadığı insan kaynağı sorunu sebebiyle cephe gerisine yeterince polis gücü konuşlandıramıyor. Bütünüyle yabancı ülke ve örgütlerin yanı sıra, kendi ülkesindeki milis güçlere dönüşen Esed rejimine bağlı güçler, hali hazırda ciddi bir güvenlik zafiyetiyle de karşı karşıya. Hama Cezaevinde yaşanan ayaklanma ve rejimin ayaklanmayı bastırmadaki başarısızlığı, rejim güçlerinin yaşadığı zaafiyeti ve demografik anlamda yaşadığı insan kaybını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Aynı cezaevinde daha bir kaç hafta içerisinde yeni bir ayaklanmayla üst düzey yetkililerin mahkumlarca ele geçirilmesi, rejimi oldukça zor durumda bırakmış durumda. Yaşanan bu son gelişmelerle birlikte gelecekte Esed rejiminin kontrolü altındaki bölgelerde güvenlik anlamında daha büyük sorunların yaşanabileceği tahmin ediliyor. IŞİD’in sahildeki Tartus’ta ve Ceble’de gerçekleştirdiği bombalı saldırılarsa, bu durumu ortaya koyan bir diğer çarpıcı gelişme.    
IŞİD, Suriye’nin Kuzeyinde Hangi Stratejiyi İzliyor?
Analiz-Haber / Suriye Gündemi PYD/YPG’nin başını çektiği ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin Rakka’ya yönelik operasyonu, Mayıs 2016’nın son haftasında başladı. IŞİD’in gösterdiği direnç ve YPG güçlerinin çok da istekli olmaması, Rakka niyetiyle başlayan operasyonun Cerablus’un güneybatısında, IŞİD kontrolünde bulunan Münbic şehrine yönelmesine sebep oldu. Suriye sahasında tarafların kısa dönemli taktiklerini çatışma alanlarını takip ederek gözlemlemek mümkün. Fakat orta ve uzun vadeli stratejilerini anlamak için bu kısa dönemli taktiklerin seyrini çıkararak değerlendirme yapmak gerekiyor. ABD destekli koalisyon güçlerinin hava saldırılarının hedefinin IŞİD’i Suriye içlerinde belli bir bölgeden çıkamaz hale getirmek olduğunu, YPG’nin de Türkiye sınırının tamamını ele geçirmeyi amaçladığını, bu uzun dönemli gözlemlerden anlayabilmek mümkün. Burada büyük ölçüde soru işareti olan IŞİD’in ne yapmaya çalıştığı.Çıkarları doğrultusunda Suriye rejimi ile hatta istihbaratıyla bile yakın ilişki içinde olabilen, PYD/YPG ile Halep kuzeyinde sınır olduğu Ahras’ta iki komşu devlet gibi petrol ticareti yapabilen IŞİD’in kendisine yönelen son kapsamlı saldırılara karşı izlediği yol dikkat çekici. PYD/YPG’nin Rakka’yı ele geçirmeye yönelik harekatının başarılı olamayacağı, asıl hedefin Cerablus ve Münbic olduğu, IŞİD dahil Suriye sahasındaki herkesin malumu. Ancak kapsamlı bir saldırı halinde IŞİD’in Halep kuzeyinde, Münbic’te ve Rakka’da aynı anda savaşmak zorunda kalması, bunlar olurken bağlantı noktalarının hava saldırılarıyla kesilebilecek olması, IŞİD’in bekleyen büyük tehlikelerdi. IŞİD bu tehlikeleri minimize etmek amacıyla Mayıs 2016’nın son haftasında Halep kuzeyinde muhaliflere yönelik saldırılarını artırdı ve Mare ile Azez’in bağlantısını keserek muhaliflerin bağını kopardı. Muhaliflerin Türkiye desteği ile Azez-Cerablus arasında güvenli bir bölge oluşturma amacı bir yana, bölgede tutunması bile oldukça zor bir duruma geldi. IŞİD’in PYD/YPG ile temas hattı olmasına rağmen onlarla savaşmayıp muhalifleri hedef almasını sadece komplo teorileriyle açıklamak çok gerçekçi olmayacaktır. IŞİD’in Halep kuzeyinde muhalifleri bertaraf etmeye yönelik saldırılarının şu amaçları taşıdığını söylemek gerekir: Halep kuzeyinde muhalifleri savaşamaz hale getirerek IŞİD’e katılmaya zorlamak ve yeni güçlerle Afrin’den gelecek PYD/YPG’ye karşı direnç oluşturmak. PYD/YPG’nin Fırat Nehri civarından, Muhaliflerin de Halep kuzeyinden başlayacak saldırıları öncesi batıdaki tehdidi bertaraf ederek Fırat boyunca sadece PYD/YPG’ye yoğunlaşmak. Münbic ve Rakka’dan aynı anda PYD/YPG ile savaşarak düşmanının gücünün de bölünmesini sağlamak. Bahsedilen hedeflerin Türkiye’nin sınır güvenliğini daha da riskli hale getireceğini, hatta Kilis ve çevresindeki yerleşimlerin daha büyük tehdit altına gireceğini söylemek mümkün. ABD’nin PYD/YPG’ye verdiği açık destek sonucu ABD ile yaşanan sorunlar ve Rusya ile ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin dar bir hareket alanında hamle yapmaya çalıştığını görüyoruz. Mevcut denklemle ortaya çıkan muhtemel senaryoyu bozabilecek ihtimal, Türkiye’nin bölgede yaşananlara karşı yapacağı sürpriz hamle olacaktır. Bu analiz, Selim Çelik tarafından Suriye Gündemi için kaleme alınmıştır… 
Başlamadan Biten “Kuzey Rakka Operasyonu”
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Uzun süredir YPG liderliğindeki SDG’nin IŞİD’e karşı bir operasyona girişeceği beklenirken, operasyonun Menbic’e ya da Rakka’ya yapılacağı spekülasyonları yapıldı. Türkiye’nin kırmızı çizgileri ve ABD’ye ilettiği itirazlar sebebiyle Menbic operasyonunun askıya alınıp, Rakka’ya yönelineceği, ABD CENTCOM komutanı General Joseph Vogel’in YPG-SDG kontrolündeki Kobani’yi ziyaret etmesiyle anlaşıldı. Saldırıyla ilgili özellikle YPG’nin çok fazla ön plana çıktığını ve Arap Rakka şehrine yönelik bir “Kürt işgalinin” yaşanacağı iddialarına karşın, YPG’li yetkililer taarruza katılan güçlerin önemli bir bölümünün Araplardan oluştuğunu dile getirdi. SDG’de Arap gruplar olarak Liva Cund el-Harameyn, Elviyat Aşair Anza, Ceyş el-Süvvar, Liva el-Tahrir, Cephe Süvvar Rakka ve Liva Ahrar Rakka gibi gruplar ön plana çıkarken, bazı iddialara göre bu grupların operasyona katılan 20 bin kişilik gücün yaklaşık 5 binini oluşturduğu öne sürüldü. Bu tartışmalar yaşanırken, Kobani’nin güneyi ve Rakka’nın kuzeyinde yer alan Ayn el-İsa çevresine yapılan yığınak ve sevkiyatın ardından 24 Mayıs’ta operasyona start verildi. İlk aşamada Ayn İsa’nın biraz güneyindeki el-Hişa’ya saldıran SDG, ilk aşamada köye girmeyi başarsa da, IŞİD’in güçlü direnişi ve karşı taaruzuyla köyü ele geçirmeyi başaramadı. IŞİD düzenlediği intihar saldırısındaysa çok sayıda SDG mensubunu öldürdüğünü açıkladı. Daha doğuda Bir Hammud yönünden saldırıya geçen SDG, kısa sürede köyde kontrolü ele geçirdi. Tel el-Siman’a da girmeyi başaran SDG güçleri, yaklaşık 2 günün ardından bölgede yaklaşık 4 köye girmeyi başardı. Yaklaşık 10 kilometrelik bir ilerleme gerçekleştiren SDG, Rakka’ya 40 kilometre kadar yaklaştı. Buna karşın IŞİD güçlü bir direniş gösterirken, SDG saflarında ağır kayıplar yaşandı. Koalisyon güçlerinin hava desteğinin yeterli olmadığını öne süren SDG, daha fazla destek istedi. Operasyonun 3. günündeyse SDG’nin operasyona son verdiği ve bölgedeki ağır silahlarını çekmeye başladığı bilgisi geçildi. IŞİD’in 26 Mayıs gecesi kuzey Halep’te muhaliflere yönelik başlattığı ani taarruzla pek çok bölgeyi ele geçirmesinin ardından YPG-SDG’nin yönünü Menbic’e çevirdiği açıklandı. Kuzey Halep’teki Gelişmeler ve Menbic Manevrası Operasyonun başından beri gerek YPG liderliğindeki SDG’nin isteksizliği, gerekse saldırıya karşı özellikle Arap ağırlıklı muhalefetten gelen tepkiler nedeniyle Rakka operasyonunun geleceği daha en başında tartışılmaya başlanırken, bazı spekülasyonlara göre saldırıda yalnızca sınırlı bir ilerlemenin ardından Menbic’e yönelik bir manevranın yapılacağı gündeme getirildi. Özellikle YPG’nin batıdaki Afrin’e ulaşma amacı ve Suriye-Türkiye sınırını Hatay’ın güneyi hariç bütünüyle ele geçirme amacı güttüğü öne sürülse de, gerek demografik dezavantajlar, gerekse mevcut askeri gücü sebebiyle bu durumun kolay olmadığı düşünülüyordu. Buna karşın ABD öncülüğündeki koalisyonun sağladığı güçlü destekle önemli ilerlemeler kaydeden grup, hali hazırda bu amacına neredeyse ulaşmış bulunuyor. ABD öncülüğündeki koalisyonun Rakka’ya odaklandığı bir dönemde Mare hattında hava saldırılarını neredeyse durdurması sebebiyle IŞİD bu boşluğu iyi değerlendirerek yeni bir taarruza girişti. Kafr Kalbin ve Kalcibrin de dahil Azez-Mare arasındaki 2 köy de dahil yaklaşık 6 köyü ele geçiren IŞİD, bölgedeki muhalif bölgeyi 2’ye böldü. Bab el-Selam(Öncü Pınar) sınır kapısına dayanan IŞİD’in burayı da ele geçirmesi halinde bölgedeki muhalif bölge 3’e bölünmüş olacak. Güneyde kalan Mare ise hali hazıda IŞİD ve YPG tarafından kuşatma altına alınmış durumda. Muhaliflerin oldukça çaresiz kaldığı bu saldırı sonucu, YPG-SDG hızlı bir biçimde Rakka’daki güçlerini Menbic’e kaydırmaya başladı. IŞİD’in ani hamlesiyle iyice çöküşün eşiğine gelen Azez koridorundaki muhalif bölgeyi ele geçirmek için YPG-SDG’yle IŞİD arasında yarış başladı. YPG’nin Azez’in batısında da güçlerini mobilize ederek yığınak yapmaya başladığı gözlemlenirken, IŞİD’den önce Azez’i almak için harekete geçebileceği düşünülüyor. Buna karşın YPG ve IŞİD’in bölgede Ahras, Kafr Nasih köylerinde birbirine saldırmaması ise dikkat çekiyor. Rakka Operasyonunun İptali ve Kuzey Halep’teki Muhtemel Senaryolar Kuzey Halep’te Türkiye destekli muhalif gruplar zayıf halka olarak zor bir hatta uzun süredir tutunmaya çalışırken, gün geçtikçe çevrelerindeki kemer daralıyor. IŞİD’in doğudan, YPG’ninse batıdan saldırıları sonucu iyice sıkışan Kilis Operasyon Odası’na bağlı muhaliflerin, Türk Ordusu’nun sağladığı topçu desteği ve koalisyon güçlerinin sağladığı hava saldırılarına rağmen bölgede gün geçtikçe kan kaybettiği görülüyor. ABD öncülündeki koalisyon güçlerinin hava saldırılarındaki düzensizlik ve bunun IŞİD taarruzlarıyla arasındaki korelasyonsa dikkat çekiyor. Son bir haftada koalisyon uçakları Mare hattında yalnızca 7 hava saldırısı gerçekleştirirken, Rakka’nın kuzeyindeki saldırılar 20 civarında gerçekleşti. Koalisyonun asıl ağırlığıysa her gün onlarca hava saldırısı gerçekleştirdiği Irak’a verdiği anlaşılıyor. Türkiye ile ABD arasında gerginliğe sebep olan bu durum karşısında özellikle IŞİD avantaj elde etmeye çalışırken, kuzey Halep’teki muhalifleri bölgeden bütünüyle çıkarmaya çalışıyor. Türkiye’nin YPG’nin Fırat’ın batısına geçirilmemesi ısrarı sebebiyle ABD’nin bilinçli olarak bölgede muhaliflere desteği sınırlı tuttuğu düşünülüyor. Son günlerde ABD’li askerlerin YPG armalı üniformalarla basına yansıyan görüntüleriyse, iki ülke arasındaki gerginliği iyice artırdı. Adı açıklanmayan üst düzey bir Türk yetkili, ABD ile Türkiye arasında Suriye konusunda büyük bir güvensizlik yaşandığını ifade etti. Son dönemlerde Türkiye’nin PKK bağlantılı YPG ile ilgili dile getirdiği endişelere ABD’nin kayıtsız kaldığı ve YPG’yi Suriye’de müttefik olarak desteklemesinin iki ülke arasında büyük bir güven bunalımına yol açtığı görülüyor. Hali hazırda IŞİD’in kuzey Halep’teki son hamlesiyle ABD’nin bundan sonra Türkiye’nin Fırat’ın batısıyla ilgili itiraz ve rezervlerini göz ardı ederek YPG-SDG’nin Menbic’e yönelik saldırasına destek verebileceği düşünülüyor. Türkiye’nin, ısrarla YPG-SDG’nin Rakka’ya saldırması konusunda ABD’ye baskı yaparken, özellikle kuzey Halep’teki son gelişmelerle birlikte de facto bir durumla karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. YPG’nin kuzey Halep’i öncelikleri arasında gördüğü anlaşılırken, ancak bu bölgede ilerleyerek 3 kantonu birleştirmesinin ardından Rakka’nın kuzeyine tekrar yöneleceği düşünülebilir. Hali hazırda YPG-SDG hakimiyetindeki bölgelerin Haseke bölgesinde önemli petrol yataklarına sahip olduğu bilinse de, kuzeyde Türkiye, güneyde IŞİD’le çevrili bu bölgenin tarıma elverişli olmaması sebebiyle Fırat deltasında yer alan verimli Rakka bölgesine ilerlemek isteyebileceği de göz önünde bulundurulması gereken noktalardan birisi. Su sorunun üst düzeyde yaşandığı bölgede, özellikle Fırat havzasının hakimiyeti, bölgedeki yerel aktörler arasında önemli bir rekabet konusu.    
Bir Savaş Taktiği Olarak İşkence
Analiz-Haber / Suriye Gündemi İnsanlık tarihi boyunca çeşitli sebeplerle çatışan güçler arasında, bir savaş taktiği olarak işkence kullanılagelmiştir. Zaman zaman istihbarat toplamak ve bireysel düzeyde psikolojik baskıyla sonuç almayı amaçlayan işkence yöntemlerinin yanı sıra, özellikle modern çağlarda endüstriyel düzeyde işkencenin bir savaş yöntemi olarak geliştirildiğine şahit olundu. Yakın tarihlerde Nazi Almanya’sı, özellikle Stalin dönemi olmak üzere Sovyet Rusyası, Pol Pot rejimi v.b. örneklerde işkencenin toplu bir biçimde belli insan gruplarına karşı uygulandığı görülüyor. Daha yakın dönemlerdeyse özellikle ABD önderliğinde 11 Eylül sonrası başlatılan “teröre karşı savaş”, devamında yaşanan Afganistan ve Irak işgalleri, Ebu Gureyb cezaevi, Guantanamo gibi patlak veren çok sayıda skandalla gündeme gelen işkence endüstrisi, özellikle son dönemlerde Suriye’de başlayan halk ayaklanması ve iş savaşla birlikte bambaşka bir boyuta taşındı. Geçtiğimiz günlerde Londra merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü(SOHR)’nün Suriye’de Esed rejimi tarafından hapishanelerde 60 bin kişinin öldürüldüğü haberiyle konu tekrar gündeme taşındı. Daha önce 21 Ocak 2014 tarihinde Suriye rejimi tarafından gerçekleştirilen işkenceler sonucu yaşamını yitiren 11 bin kişinin fotoğrafının yayınlandığı “Sezar Raporu”nun ardından 2 yıl sonra yine rejim kaynaklarına dayandırılarak açıklanan yeni rakamlar, rejim kontrolünde bulunan hapishanelerdeki işkence endüstrisinin boyutlarını gözler önüne serdi. Rejim Hapishanelerinde 60 Bin Kişi Can Verdi SOHR’un Esed rejimine bağlı Hava Kuvvetleri İstihbaratı ve Devlet Güvenlik Teşkilatının yanı sıra, Sednaya Hapishanesi içerisindeki kaynaklara dayanarak verdiği bilgilere göre, 18 Mart 2011’den başlayarak 21 Mayıs 2016’ya kadar rejim güçleri tarafından 60 bin tutuklu işkence altında can verdi. Ölenlerin büyük bir kısmı direk fiziksel işkence altında can verirken, bir kısmı açlık ve gerekli tıbbi malzemelerin sağlanmaması sebebiyle hayatını kaybetti. SOHR yine kendi kaynaklarına dayanarak, aynı tarihler arasında 14 bin 456 tutuklunun ölümünü bizzat kaydederken, bu rakamlar arasında 18 yaş altı 110 genç ve 53 kadın bulunuyor. Yaşamını yitiren tutukluların cesetleri bazı hallerde ailelerine teslim edilirken, bazı cesetler ailelerine teslim edilmedi ve ailelerine yakınlarının öldüğü haber verilirken, ölüm sertifikası çıkartmaları talep edildi. Yine SOHR’a göre ailelerin bir kısmı, ölen yakınlarının “muhalifler tarafından çatışmada öldürüldüğü” yönünde bir raporu imzalamaya zorlandı. SOHR elde edilen bilgileri “şoke edici ve ürkütücü” olarak nitelerken, uluslararası topluma, özellikle Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a, BM Güvenlik Konseyi’ne ve İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el-Hüseyin’e çağrıda bulunarak, bu yaşananlar karşısında acil müdahale çağrısında bulundu. Hali hazırda rejim hapishanelerinde 200 bin dolayında tutuklu bulunduğu belirtilen açıklamada, uluslararası toplumun Suriye temsilcisi Staffan de Mistura’ya, bu meselenin Viyana görüşmelerinde masada pazarlık konusu yapılacak bir mesele olmadığı ve rejimden söz konusu insani durumla ilgili koşulsuz tutukluların serbest bırakılmasının talep edilmesi gerektiği vurgulandı. Konuyla ilgili Aljazeera’ye açıklamalarda bulunan İnsan Hakları Örgütü(HRW)’ne bağlı Beyrut’ta bulunan araştırmacı Nedim Huri’ye göre SOHR’un haberiyle ilgili verilen rakamların kanıtlanması bir yana, Esed rejiminin “yaygın işkencede” bulunduğu ifade edildi. Huri’ye göre yalnızca 2 yıl önce ki Sezar Raporu’nda 11 bini direk fotoğraflarla ortaya konulan, 28 bin tutuklunun ölümünün kayıt altına alındığı belirtilirken, konuyla ilgili herhangi bir gelişmenin olmadığı ve uluslararası toplumun bu duruma sessiz kaldığı iddia edildi. Sezar Raporu Esed rejimine bağlı askeri cezaevlerinde görev yapan “Sezar” kod adlı Suriye muhalefetiyle çalışan bir kişinin, 2011 Mart’ıyla 2013 Ağustos ayları arasında kayıt altına aldığı fotoğraflar, 6 aylık bir incelemenin ardından 2014 Ocak ayında medyayla paylaşıldı. 31 sayfalık raporda 11 bin kişinin ölümü kayıt altına alınırken, fotoğrafları sızdıran “Sezar” kod adlı kişi, 2013 Ağustos ayında güvenlik gerekçesiyle gizlice ülke dışına çıkarıldı ve ismi gizlendi. Raporu hazırlayanlar arasında deneyimli isimler, Desmond Lorenz de Silva, Geoffrey Nice ve Profesor David Crane yer alıyor. otoğrafların içeriği oldukça rahatsız edici bulunurken, cesetler üzerinde belirgin işkence izlerine rastlandı. Bazı cesetlerin gözleri oyulmuşken, bazılarının boğulduğu ve elektriğe maruz bırakıldığı gözlemlendi. BM Suriye Soruşturma Komisyonu başkanı Paulo Sergio Pinheiro’ya göre; tutuklulara yönelik devasa boyutlardaki işkencenin Suriye rejiminin insanlık suçu işlemedeki sorumluluğunu ortaya koyduğu ifade edildi. Uluslararası Af Örgütü’nün 2015 Kasım ayında yayınladığı benzer bir raporda Esed rejiminin 65 bin kişinin “ortadan kaybolmasından” sorumlu olduğu açıklandı. Bir Savaş Taktiği Olarak İşkence Endüstriyel düzeyde işkencenin görüldüğü özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi Almanya’sının sistematik olarak başvurduğu ve “geliştirdiği” yöntemlerin, günümüzde farklı çatışma alanlarında kullanılmaya devam edildiği sanılıyor. 100 bin Avrupalı Yahudi’nin gaz odalarında ölümünden sorumlu bulunan Avusturyalı savaş suçlusu Alois Brunner, Hafız Esed döneminde Suriye’ye gelirken, rejim tarafından işkence yöntemleri geliştirmesi amacıyla görevlendirildiği düşünülüyor. 98 yaşında, 2010 yılındaki ölümüne kadar Suriye’de bulunan Brunner, İkinci Dünya Savaşı sırasında Schutzstaffel(SS) komutasında işkencelerden sorumlu olarak görev yaparken, aynı dönemde edindiği bilgileri Suriye’deki Baas rejimine de aktardığı sanılıyor. Sistematik işkenceyle özellikle Nazi Almanya’sının milyonlarca Yahudi’yi öldürdüğü sanılırken, insan hakları örgütlerince günümüzde Esed rejiminin benzer ölçekte işkenceyi kullandığı öne sürülüyor. İşkencenin yalnızca işkenceye uğrayan kişinin değil, aynı zamanda işkenceye uğrayan tutuklunun yakınlarında da büyük bir yıkıma sebep olduğu sanılırken, bu şekilde Esed rejiminin muhaliflerin direnme gücünü bastırmak istediği öne sürülüyor. Çoğu kere tutuklu yakınlarının hapishanedeki yakınlarının ölüp ölmediğinden haberdar olamaması ve araştırmaya korkması sebebiyle, psikolojik anlamda oldukça zorlu bir sürecin yaşandığı sanılıyor. Savaşın yıkıcı boyutlarını ortaya koyan ve insanlık suçu olarak nitelenen işkencenin, böylesi çatışmalarda taktikselleştirilerek sistematik ve endüstriyel bir düzeyde belirli bir toplum kesimine karşı uygulanması ve uluslararası toplumun yetersiz kalan tepkisi, bu düzeyde bir saldırıya maruz kalan toplumlarda daha sert tepkilerin oluşmasına neden oluyor. Son rakamlara göre 200 bine ulaşan tutuklu ve hali hazırda 60 bini bulan işkence altında can veren insan sayısı nedeniyle, yakın bir gelecekte Suriye’de bir barış perspektefinin oldukça zor olduğu anlaşılıyor.  
Suriye’deki Filistinli Mülteciler
Analiz / Suriye Gündemi  2011 Mart ayındaki halk ayaklanması başlamadan önce, Suriye, Ürdün’den sonra en çok Filistinli barındıran ülke olarak ön plana çıkıyordu. 2011 yılında Suriye’deki Filistinli mültecilerin sayısı yaklaşık 600 bine ulaşırken, bu nüfusun çoğunluğu, dedeleri 1948 savaşı sonra Suriye’ye iltica etmiş kişilerden oluşuyordu. Filistinli mültecilerin büyük bir kısmı (510 bin) Birleşmiş Milletler’e ait bir ajans olan UNRWA’ya kayıtlıydı. Söz konusu nüfus her ne kadar 70 yılı aşkın bir süredir Suriye’de bulunuyorsa da, hala mülteci statüsünde sayılmaktaydı. Bunun yanında siyasi haklar hariç Suriye hükümeti Filistinli mültecilere Suriyeli vatandaşlarının sahip olduğu pek çok hakkı tanımıştı (çalışma, eğitim, sağlık hizmetleri v.b.). Suriye’deki Filistinli mültecilerin yarısı Şam’da (yaklaşık 42%) yaşarken, geriye kalan nüfus muhtelif şehirlere dağılmış vaziyettedir (Halep, Humus, Hama, Deraa, Lazkiye). Suriye genelinde 13 Filistin mülteci kampı bulunmaktadır, bunların en büyüğü Şam’da bulunan ve halihazırda uzun süredir Esed rejimi tarafından kuşatma altında bulunan Yermuk Kampıdır. Kampların dışında Filistinlilerin yoğun olarak yaşadığı 14 mahalle bulunmaktadır. Suriye’deki Halk Ayaklanması ve Filistinliler 2011 Mart ayında rejime karşı başlatılan halk ayaklanması ve sonrasında gelişen olaylar Filistinli mülteciler için oldukça çetin bir dönemin başlangıcı olmuştur. Suriyelilerle birlikte yaşayan ve benzer duygu ve talepleri paylaşan Filistinli mülteciler, meşruiyetinin büyük bir kısmını İsrail’e karşı mücadele üzerinden kuran Esed rejiminin halkın taleplerine karşı şiddetle karşılık veren bir siyaseti benimsemesiyle, büyük oranda Esed rejimiyle karşı karşıya gelmiştir. Buna karşın Filistinli mültecilerin ve temsilcilerinin sergilediği tavırlara baktığımızda, ortak ve tek bir tavırdan bahsedebilmek mümkün görünmemektedir. Mültecilerin büyük bir kısmı, ‘misafir bir ülkede olaylara karışılmasının bir şeyi değiştirmeyeceği gibi, kendi aleyhlerine bir sonuç doğuracağı’ gerekçesiyle tarafsız kalmayı tercih etti. Fakat diğer yandan Filistinlilerin bir kısmı muhaliflerin yanında yer alırken, rejim saflarında savaşmayı tercih edenler de oldu. Deraa’da yaşayan Filistinliler 15 Mart 2011’de başlayan olaylara aktif bir şekilde katılırken, 23 Mart tarihinde muhaliflerin yanında hayatını kaybeden ilk Filistinli Visam el-Gul oldu. Başlangıçta ayaklanmaya lojistik ölçekte yardım sunan Filistinliler, ayaklanmanın silahlı bir boyut kazanmasıyla daha önemli bir rol oynamaya başladı. Zira daha önceleri FKÖ içinde bulunan ve Lübnan’da gerilla savaşına katılmış eski Filistinli ‘fedailer’, bu konuda bir tecrübesi bulunmayan Suriyeli muhaliflerle tecrübelerini paylaştı. Bu durum Suriyeli muhalifler tarafından takdirle karşılandı. Deraa’da Suriyeli muhaliflerin yapılanmasının içinde yer alan Filistinli mülteciler, Şam’da ve özellikle Yermuk Kampında ayrı bir yapılanmaya gittiler. ‘Beyt el-Makdis Tugayları’ adı altında örgütlenen grubun, çoğu Suriye ayaklanmasının ardından Katar’a yerleşen HAMAS Hareketi’nin eski mensupları tarafından kurulduğu iddia edildi. Beyt el-Makdis grubu Guta ve Şam’ın güneyinde bulunan diğer muhalif gruplara askeri eğitim sağlarken, rejim tarafından kuşatma altına alınan Yermuk Kampı’nın çoğunu 2012 yılından 2015 yazına kadar kontrolü altında tuttu. 2015 yazında IŞİD’in kampa girişiyle Beyt el-Makdis grubu kampın küçük bir bölümüne sıkıştı. Öte yandan Esed rejimi saflarında savaşan Filistinli gruplar da bulunuyordu. Esed rejimiyle seksenli yıllardan bu yana yakın ilişkileri bulunan Ahmed Cibril liderliğinde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi FHKC-Genel Komuta en önemli grup olarak ön plana çıktı. FHKC-GK özellikle 2012 yılında Yermuk Kampındaki rejim karşıtı ayaklanmanın bastırılmasında önemli rol oynadı. Grup, halihazırda bir kısmı muhalifler bir kısmı IŞİD’in kontrolünde bulunan kampın kuşatılmasında, rejim saflarında yer almaya devam ediyor. Esed rejimi saflarında savaşan Filistinli mültecilerden oluşan başka bir grup ise Halep merkezli ‘Kudüs Tugayı’. Halep’in doğusunda bulunan Neyrab mülteci kampında kurulan örgüt, kampta bulunan Filistinli gençlerden oluşuyor. Hizbullah militanlarınca eğitim gördükleri öne sürülen mülteci gençlerin, ayda 200 dolar maaş aldığı iddia ediliyor. Grup rejim tarafından çoğunlukla Halep cephe hatlarında konuşlandırılırken, geçtiğimiz hafta muhaliflerin Halep çevresinde düzenlediği taarruzda 50’ye yakın mensubunun hayatını kaybettiği sanılıyor. Suriye’de 5 yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan iç savaşta, Londra merkezli Suriye’deki Filistinliler İçin Aksiyon Grubu’nun 2016 Mart ayında yayınladığı bir rapora göre; şimdiye kadar 3,100 Filistinlinin hayatını kaybederken, 1060 Filistinli tutuklanmış ve yaklaşık 150 bin Filistinli mülteci Suriye’yi terk edip bir başka ülkeye iltica etmek zorunda kalmıştır.    
Suriye İç Savaşı ve İran İçin Artan İnsan Kaybı
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Gün geçtikçe mezhebi ve dini söylemin oldukça yükseldiği Suriye iç savaşında, rejime karşı savaşan muhalifler büyük oranda Sünni nüfusa dayanırken, Nusayri azınlığa mensup Esed ailesinin liderliğindeki rejim güçleri ise yaşadığı insan kayıpları sebebiyle demografik dezavantajın etkilerini her geçen gün daha çok hissediyor. Suriye’deki çatışmaların başlamasından kısa bir süre sonra Lübnan’daki İran destekli Şii Hizbullah örgütü iç savaşa dahil olurken, bunun yeterli olmaması sebebiyle Iraklı Şii milislerin de Esed rejiminin yanında savaşa katılmaya başladığı gözlemlendi. Iraklı Bedir Tugayları, Mehdi Ordusu ve Asaib el-Ehl’il-Hak milislerinin Suriye’de kurdukları paravan örgütlerle savaşa dahil olduğu ve binlerce savaşçıyı bu ülkeye “türbeleri koruma” amaçlı kutsal görevle gönderdiği duyuruldu. Aynı dönemde Irak’ta artan mezhep temelli gerilim ve yeniden başlayan iç savaşta IŞİD’in ülkenin önemli bir bölümünü ele geçirmesiyle, Şii milisler bir süre kendi ülkelerine dönmek zorunda kaldı. Buna karşın Suriye’deki Iraklı Şii milis varlığı hiç bitmedi. Uzayan iç savaşın dördüncü ve beşinci yılından sonra rejim saflarında artık iyice ortaya çıkan savaşa elverişli insan sıkıntısı nedeniyle İran bizzat ülkedeki çatışmalara dahil olmaya başladı. Savaşın ilk dönemlerinden beri İran’ın “askeri uzmanlarla” rejime destek olduğu biliniyordu. Buna karşın İran’ın özellikle 2014 yılından itibaren “Liva el-Fatimiyyun” adı altında örgütlediği etnik Afgan Hazaralardan oluşan Şii milis gücüyle özellikle Halep’te yoğun olarak operasyonları yönetmeye başladığı bildirildi. 2015 yılında muhaliflerin Fetih Ordusu adı altında İdlib’te rejime karşı ilerleyişi ve rejimin savunma hatlarının çökmesiyle yaz aylarında İranlı Kudüs Güçleri komutanı Kasım Süleymani Rusya’nın başkenti Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaretin ardından Rusya’yla birlikte 2015 Eylül ayında başlayacak yeni taarruzu organize ettikleri öne sürüldü. Rusya’nın özellikle hava gücüyle yoğun destek verdiği 2015 sonu ve 2016 yılı başlarındaki muhaliflere yönelik taarruzlarda İran liderliğindeki Şii milisler ve bizzat İran ordu mensuplarının özellikle Halep cephesinde yoğun biçimde konuşlandırıldığı rapor edildi. Halep’in kuzey batısındaki Nubl ve Zehra’daki kuşatmanın kırıldığı ve Halep’in güneyinde Tel İys ve Hadir’e kadar olan alanın ele geçirildiği geniş ölçekli saldırılarda İranlı güçler aktif olarak görev aldı. İran Devrim Muhafızları’nın Suriye savaşındaki aktif katılımlarını ortaya çıkaran gelişmelerse, muhaliflerin Halep’te başlattığı karşı taarruzlarla ortaya çıktı. El Nusra Cephesi ve Ahrar el-Şam’ın başını çektiği Tel İys operasyonu ve ardından tekrar kurulan Fetih Ordusu’nun Han Toman’a yönelik taarruzlarında İran ordusuna mensup çok sayıda askerin ve generalin ölmesi, İran’da büyük tepkiye neden oldu. İran asıllı Amir Toumaj’ın Long War Journal’da 14 Mayıs 2015 tarihinde ele aldığı yazısında, İran’ın, Suriye’de özellikle 6 Mayıs’taki Han Toman saldırısının ardından yaşadığı kayıplara dikkat çekiliyor. Fetih Ordusu’nun ele geçirdiği İran kontrolündeki Han Toman’da çok sayıda İran askerinin öldürüldüğü görüntüler sosyal medyada paylaşılırken, bazı İran ordu mensuplarının esir düştüğü öne sürüldü. İranlı Jan News’e göre Fetih Ordusu’nun Han Toman saldırısında 80 civarında Şii milis öldürülürken, bu milislerin bir kısmı Afgan Hazaralar, Lübnanlı Hizbullah mensupları ve İran Devrim Muhafızları’na mensup askerlerden oluşuyor. İran tarafından yapılan resmi açıklamalarda 21 Devrim Muhafızı mensubunun yaralandığı ve 17 “askeri uzmanın” öldürüldüğü duyuruldu. Öldürülenler arasında Tuğgeneral Cevad Durbin’le Emekli Tuğgeneral Şafi Şafi de yer alıyor. İran Devrim Muhafızlarıyla bağlantılı Fars News’e göre Fetih Ordusu ele geçirdiği 3 İranlı esiri infaz ederken, 5’ini bilinmeyen bir yere götürdü. Han Toman’da yaşanan büyük kayıpların ardından alarma geçen İran Ordusu’ndan Kasım Süleymani, 7 Mayıs’taki bir programını iptal ederek Güney Halep’teki Hadir’i ziyaret ederken, İranlı general Muhsin Rizai Fetih Ordusu’nun bu saldırısına sert karşılık verileceğini duyurdu. 25. Kerbela Tümen’inden yapılan açıklamada ise, çatışmalarda hayatını kaybeden 12 üyesinin “cesetlerinin” bölge tekrar özgürleştirildiğinde geri alınacağı duyuruldu. Bu açıklamaya göre İranlı askerlerin bir kısmının cesetlerinin muhaliflerin ele geçirdiği bölgede kaldığı anlaşılıyor. Tüm bu açıklamaların yapıldığı günlerde, İranlı bir generalin basına yansıyan açıklamalarıysa, İran’ın Suriye savaşındaki dahlinin ne boyutlarda olduğunu ortaya koydu. İran’ın resmi açıklamalarına göre 400 ila 700 arasında olan askeri kaybının, aslında savaş başından bu yana 1200’ün üstünde olduğu öne sürüldü. İddiaya göre İran’a bağlı para-militer Kudüs Güçleri’nin de Suriye’de uzun süredir bulunduğu ve “askeri uzmanlar” adı altında savaş boyunca önemli kayıplar verdiği belirtildi. Han Toman’da yaşadığı kayıpların ardından İran medyasında Rusya’ya gerekli hava desteği sağlamadığı gerekçesiyle büyük bi tepki oluşurken, İran ordusu 6 Mayıs’tan bugüne kadar 4 büyük karşı saldırıyla Han Toman’ı geri almak için taarruz düzenledi. Bu taarruzlarda da büyük kayıplar veren İran güçleri ve yabancı Şii milislerin bir kısmı, Fetih Ordusu tarafından pusuya düşürülerek öldürülürken, bazıları esir alındı. Son günlerde ise İran’ın Han Toman’a yönelik yeniden büyük bir taarruz düzenlemek için hazırlık yaptığı ve dün bu taarruz için güney Halep’e 500 civarında asker sevk ettiği öne sürüldü. Suriye iç savaşında bir aktör olarak var olmaya çalışan İran’ın prestijini sarsan Han Toman yenilgisi, İran Ordusu’nu Suriye iç savaşına daha fazla müdahil olmaya zorluyor. İran’ın güney Halep’teki karşı taarruzları şimdiye kadar başarısızlıkla sonuçlanırken, İran basını ve yetkililer bu durumdan ABD, İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar’ı sorumlu tutuyor.    
Muhaliflerden Sürpriz Kuzey Humus Hamlesi
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Son günlerde güney Halep merkezli yoğun çatışmalar yaşanırken, Fetih Ordusu liderliğindeki muhalifler stratejik Han Toman ve çevresini ele geçirmeyi başardı. İran’ın yoğun olarak asker konuşlandırdığı bu hatta, çok sayıda yabancı Şii milis güçlerin olduğu da biliniyor. Han Toman’da yaşanan kaybın ardından hem güney Halep’te, hem de kuzey batı Halep’te yoğun saldırılar düzenleyen Esed rejimi ve İran liderliğindeki yabancı Şii gruplar, henüz anlamlı bir ilerleme sağlayabilmiş değil. Han Toman, Raşidin ve Handerat’ta yoğunlaşan taarruzlarda rejim yanlısı güçler çok sayıda kayıp vererek geri çekildi. Bazı iddialara göre bu rakam yüzlerle ifade ediliyor. Halep’te çatışmalar yoğunlaşırken, muhaliflerden kuşatma altındaki kuzey Humus’ta sürpriz bir hamle geldi. Esed rejiminin uzun süredir yoğun olarak hedef aldığı ve ikiye, hatta üçe bölmeye çalıştığı kuşatma altındaki bölgede muhalifler ani bir saldırıyla stratejik Zara köyünü ele geçirdi. Ani gelişen saldırıya, bölgedeki Ahrar el-Şam ve el-Nusra Cephesi’nin yanı sıra, Özgür Suriye Ordusu’na bağlı gruplar da katıldı. Muhalifler saldırının “Halep’in intikamı” için olduğunu duyurdular. Kuzey Humus Kuşatması ve Saldırının Gelişimi 11 Mayıs Çarşamba günü gece geç saatlerde muhalifler kuzey Humus’ta, Rastan Baraj gölünün hemen üstünde yer alan Zara köyüne baskın düzenledi. Hazırlıksız yakalan rejim güçleri kısa sürede bozguna uğrarken, çok sayıda rejim unsuru öldürüldü. Muhalifler bir T-62 tank ve personel taşıyıcı BMP dahil çok sayıda mühimmat ele geçirdi. Muhaliflerin aralarında kadınların da yer aldığı sivilleri öldürdüğünü öne süren rejim kaynaklarına karşın, muhalifler, öldürülen kadınların rejim saflarında savaştığını öne sürdü. Muhaliflere göre köyde sivil bulunmuyor ve rejim insan kaynağı sıkıntısı yaşadığı için kadınları da silahlandırıyor. Rejime yakın kaynaklarsa ölenlerin sivil olduğu konusunda ısrarlı. Kuzey Humus ve belli oranda güney Hama’yı kapsayan kuşatma altındaki muhalif bölge, batıda Hula, doğuda Rastan, güneyde ise Telbise etrafında yoğunlaşıyor. Rejim için kritik öneme sahip bu bölgede muhalifler uzun süredir kuşatma altında bulunuyor. Buna karşın nispeten geniş bir bölge olması nedeniyle muhalifler bölgede hayatta kalmayı başarabiliyor. Rejime bağlı güçler bu durumun önüne geçebilmek için bölgeyi daha ufak parçalara bölmeye çalışırken, Kefer Nan’ın ardından Kissin ve Gırnata köylerini alarak batıdaki el-Hula’yla doğudaki Rastan’ı bütünüyle birbirinden izole etmeye çalışıyor. Savaş boyunca muhalifler daha çok Asi Nehri’nin güneyinde varlık gösterirken, Harbinefse gibi Asi Nehri’nin kuzeyinde de uzun süredir tutunmayı başardı. Asi Nehri’nin üzerine kurulu Rastan Barajı’nın oluşturduğu gölün kuzeyinde yer alan kritik Zara köyü ise, rejim tarafından 2014 yılında ele geçirilen köylerden biri. Sünni Türkmenlerden oluşan Zara’yı rejim güçlerinin ele geçirmesinin ardından bölgeye çevredeki Nusayri köylerden nüfus kaydırıldığı öne sürülüyor. Kuzey Humus’ta Türkmen nüfusunun yoğun olduğu biliniyor. Muhaliflerin güçlü olduğu Hula, Rastan ve Telbise’de yoğun Türkmen nüfus yaşarken, bu bölgenin daha kuzey ve batısına doğru rejime sadık Nusayri Arap köyleri yer alıyor. Savaşın başından bu yana bölgede özellikle Sünni Türkmenlere karşı rejimin soykırım suçu işlediğini öne süren muhalifler, Zara köyünün de rejim tarafından zorla Nusayrileştirildiğini iddia ediyor. Suriyeli muhaliflerin Asi Nehri’nin hemen kuzeyinde yer alan Zara köyünü ele geçirmesiyle bölgedeki muhaliflerin daha rahat hareket edeceği anlaşılıyor. Bölgenin ele geçirilmesinin ardından el-Hula ve Rastan arasında geçişlerin kolaylaştığı bildiriliyor. Muhaliflerle rejim arasında yapılan görüşmeler neticesinde rejim, yine Asi Nehri’nin kuzeyinde yer alan Carcisa köyünden geçtiğimiz günlerde çekilmişti. Daha önce Esed rejimi, Rus müdahalesiyle birlikte özellikle Asi Nehri’nin kuzeyinde belli bir ilerleme sağlamayı başarmıştı. Son ilerlemelerle birlikte muhaliflerin mevcut doğu-batı koridorunu daha da genişletmek için Kefer Nan ve Tasnin’e de saldırabileceği öne sürülüyor. Rejim unsurlarının bu köylerden de çıkarılması halinde muhaliflerin bölgedeki pozisyonları oldukça güçlendireceği sanılıyor. Böylesi bir gelişme rejimin Humus-Hama’ya yönelik stratejilerine ağır bir darbe anlamı taşıyor. Saldırının Anlamı Uzun süredir kuşatma altında olmasına karşın muhaliflerin bu kadar kolay hamleler yaparak ilerleyebilmesi, bir taraftan rejimin kapasitesinin sorgulanmasına yol açarken, diğer taraftan muhaliflerin aynı anda farklı cephelerde saldırması halinde ilerleyebilme avantajına sahip olduğunu ortaya koyuyor. Rejimin son dönemlerde daha çok Halep’e yoğunlaştığı bir dönemde Humus’taki cephe hatlarının boş bırakılmasından yararlanan yalnızca muhalifler değil, aynı zamanda IŞİD. Karyeteyn ve Tedmur’u kaybetmesinin ardından büyük bir darbe alan IŞİD, rejimin Halep’e yoğunlaştığı bir dönemde tekrar bölgeye saldırarak doğu Humus’ta önemli ilerlemeler sağladı. Şair ve Mahir petrol sahalarına giren IŞİD çok sayıda tank, BMP ve mühimmat ele geçirirken, Tayfur havaalanına kadar ilerleyerek rejimin Tedmur bağlantısını kesmeye çalıştı. Bölgede çatışmalar hala devam ediyor. Gün geçtikçe insan kaynağını kaybeden rejimin özellikle Halep gibi cephelerde neredeyse bütünüyle İran ve yabancı milislere bel bağlamasına karşın kendi askerlerini konuşlandırdığı Humus çevresinde de yetersiz kaldığı anlaşılıyor. Söz konusu durum rejimin varlığını tehdit ederken, uzun vadede savaşı ne kadar sürdürebileceği konusunda da soru işaretleri doğuruyor.
Doğu Guta’da Güç Mücadelesi
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Suriyeli muhaliflerin ülke içerisinde başlayan geniş çaplı halk ayaklanması ve devamında iç savaşa evirilen süreçte önemli kalelerinden biri olan Doğu Guta bölgesi, başkent Şam’ın hemen doğusunda yer alan stratejik bir pozisyona sahip. Çatışmanın başından beri rejime karşı direnen bölgede farklı muhalif gruplar yer alsa da, Doğu Guta Suriye’deki en güçlü muhalif gruplardan İslam Ordusu’nun merkezi olarak biliniyor. Zehran Alluş liderliğinde önceleri Liva’ul İslam olarak bilinen grup, daha sonra Doğu Guta’daki pek çok farklı grubu bünyesine katarak daha geniş çaplı ‘İslam Ordusu’na dönüştü. Kuşatma altındaki bölgede hakimiyetini genişleten Alluş liderliğindeki grup, zaman zaman farklı gruplar tarafından bölgede hakimiyetini genişletmeye çalışmakla suçlandı. Farklı gruplarla daha önce de gerilimler yaşayan İslam Ordusu, son dönemde özellikle Guta’daki bir diğer güçlü grup olan Feylak el-Rahman’la gerginlik yaşamaya başladı. Bölgedeki el-Nusra, Ahrar ve Ceyş el-Ümmet gruplarının oluşturduğu “Ceyş el-Fustat” koalisyonundan da rahatsız olan İslam Ordusu, bu oluşumla da karşı karşıya geldi. Zehran Alluş’un geçtiğimiz Aralık ayında Rus hava saldırısı sonucu hayatını kaybetmesinin ardından İslam Ordusu’nun geleceğiyle ilgili tartışmalar meydana gelmişti. Güçlü ve karizmatik bir lider olan Zehran Alluş’un oldukça etkili olduğu Doğu Guta’da, gerekse Suriye muhalefetinin genelinde önemli bir etkinliği bulunuyordu. Alluş’un ardından İslam Ordusu’nun başına getirilen İssam Buveydani’nin bu boşluğu doldurup dolduramayacağı merak konusuydu. Son aylarda Doğu Guta’da yaşanan ve çatışmaya evrilen muhalif gruplar arası gerginlikse, Buveydani’nin Alluş gibi etkili olamadığı izlenimi yaratıyor. Gerginliğin Sebepleri Doğu Guta’da İslam Ordusu’yla diğer gruplar arasında daha önce de bazı gerilimler yaşansa da, son haftalarda yaşanan gerilim bölgede bulunan gruplar arasında ciddi çatışmalara yol açtı. Çatışmaların ilk nedeninin Guta’daki önemli isimlerden Halid Tayfur’a yönelik suikastın yol açtığı görülüyor. Feylak el-Rahman suikastın ardından şeriat mahkemesinden saldırıyı gerçekleştiren İslam Ordusu mensuplarını tesbit etmesi üzerine İslam Ordusu’nu suçlamış, İslam Ordusu’nun suikastçıları teslim etmediğini iddia etmişti. Bu konuyla ilgili gerilim artarken, İslam Ordusu’nun Feylak el-Rahman’ın üslerine baskın yaparak bir kısmına el koyduğu açıklandı. Üslerin geri teslim edilmesini isteyen Feylak el-Rahman, İslam Ordusu’nun şeriat mahkemesi kararlarını yerine getirmediğini öne sürerek İslam Ordusu’na karşılık verdi. Bu sefer İslam Ordusu’nun üslerine baskın yapan Feylak el-Rahman Misraba çevresinden grubu çıkardı. Çatışmalar sırasında Fustat Ordusu’nun da olaylara dahil olduğu belirtilirken, İslam Ordusu’na karşı Feylak el-Rahman’la birlikte hareket ettiği iddia edildi. Gruplar arasında 2 Mayıs’ta ateşkes anlaşmasına varıldığı ve şeriat mahkemesine gidileceği açıklanırken, Feylak el-Rahman İslam Ordusu’nun yeninden saldırıya hazırlandığını iddia etti. Bir kaç gün sonra çatışmalar yenilenirken, İslam Ordusu Misraba’ya yönelik tankların da kullanıldığı bir saldırı başlattı. Guta geneline yayılan çatışmalar sonucu muhalif kontrolündeki bölgeler yaklaşık olarak üçe bölündü. Bugün itibarıyla paylaşılan yeni bir bilgiye göre ise, İslam Ordusu lideri İssam el-Buveydani’nin imzasının yer aldığı bir metinde ateşkes ve anlaşma için İslam Ordusu’nun Misraba’dan çekileceği bildirildi. Çatışmanın Olası Sonuçları Esed rejimi için oldukça önemli olan ve başkent Şam’a bitişik Doğu Guta’da muhalif grupların birbiri arasında çatışması, rejim için oldukça sevindirici bir haber. Muhalif gruplar arasında yaşanan iç çatışmaların ardından bölgede ilerlemeye başlayan rejime bağlı güçler, Merc bölgesiyle Guta’nın kuzeyini birbirinden koparmak için operasyonlarını hızlandırdı. Muhalif bölgelerde özellikle halktan büyük tepki toplayan iç çatışmalar sebebiyle halk gösteriler düzenleyerek çatışmaların durdurulmasını istedi. İslam Ordusu’nun Alluş sonrası eski gücünü koruyamaması ve liderlik konusunda Buveydani’nin güçlü bir tavır alamaması sebebiyle, grubun şer’i(dini) lideri Ka’ka’nın çatışmayı körükleyen açıklamalar yapması ve Nusra’yı Haricilikle suçlarken, Feylak el-Rahman’ı Ürdün’deki MOC(Akeri Operasyon Merkezi)’un uşağı ilan etmesi, gerilimi iyice artırdı. Ahrar el-Şam’ın lider kadrosunun neredeyse tamamını yitirdiği saldırının ardından yeniden toparlanarak gücünü korumasına karşın, Zehran Alluş’un güçlü liderliği etrafında şekillenen İslam Ordusu’nun, Alluş’un ölümünün ardından eski gücünü koruyamadığı anlaşılıyor. ‘Guta’nın Kralı’ olarak da isimlendirilen Alluş’un ardından yalnızca İslam Ordusu içerisinde değil, Doğu Guta’da da dengelerin ciddi anlamda sarsıldığı ve ortaya çıkan boşluk sebebiyle çatışmaların devam etme ihtimali yüksek görülüyor. İslam Ordusu’nun gerilemesi sonucu Guta’da yeni bir muhalif gücün mü hakimiyeti ele geçireceği, yoksa bu durumdan istifade eden rejimin Doğu Guta’daki muhalifleri bütünüyle mi bastıracağı bilinmiyor. Buna karşın söz konusu çatışmaların özellikle muhalif gruplar ve halk arasında büyük rahatsızlığa neden olduğu anlaşılıyor.
Halep’te Tünel Saldırıları
Haber-Analiz / Suriye Gündemi Muhalefetin rejim ve onun saflarında savaşan milislere karşı kullandığı en etkili yöntemlerden biri de ‘tünel saldırıları’. 5 Mayıs’ta rejimin Halep’teki en güçlü merkezlerinden biri olan Hava Kuvvetleri İstihbarat binasına düzenlenen ve neticesinde Kudüs Güçlerine bağlı 60 militanın hayatını kaybettiği saldırı, muhalif gruplar tarafından düzenlenen ilk tünel saldırı olmadığı gibi, aynı merkezi hedef alan ilk tünel saldırısı da değildi. Çatışmaların şehir savaşı şeklinde yaşandığı Halep’te zaman zaman muhalif gruplar tünel saldırısı yönetimine başvuruyor. Muhalifler, rejim ve milis güçlerin konuşlandığı merkezlerin altını kazarak tünele bomba ve patlayıcı madde doldurduktan sonra havaya uçuruyor. Halep’te düzenlenen tünel saldırıları: 31 Mayıs 2014 rejim operasyon merkezi olarak kullanılan Karlton oteli havaya uçuruldu, 20 rejim askeri hayatını kaybetti. 30 Aralık 2014 Sabe’ Bahrat’taki rejimin temerküz noktaları altında tünel saldırısı yapıldı. 6 Mart 2015 Hava Kuvvetleri İstihbaratı hedef alındı. 18 Nisan 2015 Maysalon semtinde rejim tarafından kullanılan bir tünel muhalefet tarafından havaya uçuruldu. 12 Temmuz 2015 Halep Kalesi civarında rejim güçlerini hedef alan bir tünel saldırısı yapıldı.
Fetih Ordusu’nun Geri Dönüşü ve Güney Halep
Analiz-Haber / Suriye Gündemi Geçtiğimiz yıl Mart ayında Suriyeli İslamcı gruplar ve El Kaide’nin Suriye kolu el-Nusra Cephesi tarafından İdlib şehrinin rejimden alınması için kurulan operasyon odası ‘Fetih Ordusu’, başarılı bir biçimde şehri ele geçirmesinin ardından yoluna devam etti. İdlib il sınırları içerisindeki batıya uzanan Eriha, Cisr el-Şuğur hattına doğru ilerlemeye başlayan Fetih Ordusu, Suriyeli muhaliflerin uzun süredir rejime karşı büyük ilerlemeler kaydedebilen başarılı bir koalisyonu olarak ön plana çıktı. Oldukça güçlü bir hat olan Cisr eş-Şuğur-Eriha-İdlib bölgesini yaklaşık 3 ayda bütünüyle ele geçiren koalisyon, Sahl el-Gab’ta Curin’e kadar yaklaşmayı başardı. İdlib sınırları içerisinde, Keferya-Fua hariç rejim unsurlarını bütünüyle çıkaran Fetih Ordusu güçleri, Yaz sonunda Hama’ya yönelik geniş çaplı bir operasyon hazırlığına başladı. Yaklaşık 20 bin savaşçının toplandığının ileri sürüldüğü bu operasyonda Hama şehrine kadar ulaşılmasının planlandığı iddia edilmişti. Ancak koalisyon içerisindeki Cund el-Aksa ve Feylak el-Şam gibi gruplar arasında başlayan kriz, zaman içerisinde ayrılıkların yaşanmasına yol açtı. Ahrar el-Şam’ın da IŞİD yanlısı olmakla suçladığı Cund el-Aksa, Fetih Ordusu’ndan ayrıldığını duyurdu. Bu gelişmeden kısa bir süre sonra, Feylak el-Şam da Fetih Ordusu’ndan ayrılarak kuzey Halep’te IŞİD’le savaşacağını ilan etti. Fetih Ordusu’nun dağılmasıyla aynı döneme denk gelen Rus müdahalesi, muhaliflerin belli oranda rejim karşısında gerilemesine yol açtı. Özellikle Eylül sonunda başlayan Rus müdahalesiyle birlikte güney Halep’te muhaliflere karşı ilerlemeye başlayan rejime bağlı güçler, başta İran olmak üzere bölgeye konuşlandırılan yabancı Şii milis güçlerle yakaladığı momentumu sürdürerek M-5 karayolu yakınlarındaki el-Hadir ve Tel İys’e kadar ulaşmayı başardı. Bu bölgede karayolunu ele geçirmeye çalışan rejime bağlı güçler, karayolu hattı boyunca muhalifler tarafından durduruldu. Uzun süre bu hatta stabilize olan cephede zaman zaman çatışmalar yenilendi. Bu dönemde kuzey Halep’e yönelen rejim yanlısı güçler Başköy-Rityan’dan taarruza geçerek Nubl-Zehra’daki muhalif kuşatmasını kırarak, muhaliflerin Azez’le bağlantısını kopardı. Bundan kısa bir süre sonra gelen ateşkes anlaşmasıyla birlikte bölgedeki cephelerde taraflar hatlarını korudu. Ateşkes anlaşması sık sık ihlal edilirken, taraflar arasında Halep’te çatışmalar yaşanmaya devam etti. Bu dönemde el-Nusra Cephesi ve Ahrar el-Şam liderliğinde muhalifler güney Halep’te bir kaç taarruz düzenlerken, stratejik Tel İys bölgesini rejimden almayı başardılar. Buna karşın Han Toman ve Zeytun arasında muhaliflerin saldırıları İranlı ve yabancı Şii milislerce püskürtüldü. Bu gelişmelerin yaşandığı bir sırada rejime bağlı güçler Halep şehir merkezine yönelik karadan ve havadan yoğun bir bombardıman başlatırken, yüzlerce sivil yaşamını yitirdi. Büyük oranda yürürlükten kalkan ateşkesin yeniden görüşüldüğü ve yeniden tesis edilmek istendiği Cenevre görüşmeleri sırasında rejimin Halep’e yönelik bu saldırısı, muhalif gruplar arasında tepkilerin artmasına yol açtı. Uluslararası çabalar ve diplomatik görüşmelere güveni azalan muhalifler, yeniden el-Nusra Cephesi’yle Fetih Ordusu’nu canlandırmaya karar verdi. El-Nusra Cephesi, Ahrar el-Şam, Ecnad el-Şam ve Feylak el-Şam’ın yer aldığı Fetih Ordusu’na, Suriye’de rejime karşı muhaliflerin safında savaşan Türkistan İslam Partisi‘nin de dışarıdan destek vereceğini açıklandı. Daha önce Fetih Ordusu’nda yer alan Cund el-Aksa’nınsa, yeni oluşumda yer almayacağı belirtildi. İdlib’te önemli başarılara imza atan koalisyon, yeni hedef olarak güney Halep’e yöneleceğini duyurdu. Kısa bir süre sonra 5 Mayıs’ta yeniden hayata geçen Fetih Ordusu güney Halep ilk operasyonuna başladı. Cund el-Aksa Fetih Ordusu’na katılmadığı halde bu operasyona destek verdi. Güney Halep’te özellikle İran ve yabancı Şii milislerin uzun süredir yığınak yaptığı ve güçlü mevziler oluşturduğu Halidiye köyü ve Han Toman’a saldıran Fetih Ordusu, yaklaşık 1 gün süren çatışmaların ardından Halidiye köyü ve Han Toman’ı bütünüyle ele geçirdiğini duyurdu. Halep’in hemen güneyinde, M-5 karayolunun doğusunda yer alan bu bölge, oldukça stratejik bir öneme sahip. Çevredeki muhaliflerin kontrolündeki bölgelere nazaran daha yüksek bir pozisyona sahip olan Han Toman, ele geçirilmesi güç mevzilere sahip. Bu anlamda muhaliflerin bölgeyi ele geçirmesi, rejime bağlı güçler için büyük bir kayıp anlamına geliyor.   Fetih Ordusu’nun yeniden hayata geçtiği bu günlerde böylesine önemli bir ilerleme sağlaması, Suriyeli muhalifler arasında koalisyonun gücünü ve prestijini oldukça artırıyor. Daha önce İdlib’teki başarılarıyla ön plana çıkan Fetih Ordusu’nun güney Halep’te ilerleyişini sürdürerek rejimi bölgeden çıkarması halinde Suriyeli muhalifler arasında popülerliğini daha da artıracağı düşünülebilir. Rejim yanlısı güçlere karşı el-Nusra’nın da içinde yer aldığı koalisyonun başarılı ilerleyişi ise, muhaliflerin başta ABD olmak üzere özellikle uluslararası güçlere olan güvenini daha da azaltacağa benziyor. Özellikle Obama yönetiminin Rusya’ya karşı taviz veren bir görüntü çizdiği Cenevre görüşmelerinin üzerine Fetih Ordusu’nun sahada başarılı operasyonlar gerçekleştirmesi, Suriyeli muhalifleri uluslararası güçlerden ve diplomatik yollardan daha da uzaklaştıracak bir etken olarak ön plana çıkıyor. Önümüzdeki günlerde Fetih Ordusu’nun yeniden hayata geçmesiyle birlikte bu yaz güney Halep’te sıcak günlerin yaşanması bekleniyor.